(2.Bölüm) Risale-i Nur’un Takdimi ve Eğitime Entegrasyonunda Yöntem Tahlilleri

İkinci Bölüm

Risale-i Nur’un Topluma Takdimi ve Eğitim Müfredatına Entegrasyonunda Yöntem Tahlilleri-2

(Bir önceki yazımıza sayfanın sonundaki “Etiketler” bölümünden ismimize tıklayarak ulaşabilirsiniz)

Bir önceki yazımızda hayat kurtarıcı acil müdahale reçetesi niteliğindeki çözüm önerimiz olan Risale-i Nur Eğitim Programı’mızın hayata geçirilmesinde, Üstadımızdan 50-60 sene sonra gelen bizlerin, o dönemden çok daha yüksek sesle bu talebi aynen ve içeriğinden taviz vermeden, inançla dile getirmemiz ve dava etmekten çekinmememiz gerektiği ifade edilmişti.

Şimdi Bediüzzaman ve Risale-i Nur konusunda (özellikle darbe teşebbüsü sebebiyle) toplumun belli kesimlerinde mevcut olan bir takım önyargılar ve negatif algılara karşı, Risale-i Nur’un topluma takdiminde ve eğitim müfredatına entegrasyonunda nasıl bir yöntem ve hareket tarzı izlenmesi gerektiği konusunu tahlil edeceğiz.

Öncelikle şunu en açık şekliyle söylemek istiyoruz: Mızrak çuvala sığmaz, okyanus testiye yerleşmez. Eğer siz Risale-i Nur hakikatlerinin okutulmasını istiyorsanız, (böyle bir davanız varsa) insanımıza bu detaylı ve derinlikli hakikatleri hakkıyla verebilmek ve imanların tahkikî yapılarak kurtuluşuna vesile olabilmek için muhakkak gayet açık ve şeffaf bir yol izlemeye kendinizi mecbur hissetmelisiniz ve mecbursunuz. Yani bu işi üstü kapalı, gizli, derinden derine, bilinç altı düzeyinde, kimsenin tepkisini uyandırmadan hakkıyla ve netice alacak bir surette ve içerikten taviz vermeden yapamazsınız. Şayet böyle yapmaya kalkarsanız, kesinlikle istenen sonucu verecek ve maksadı karşılayacak bir fayda temin edemezsiniz ve ve hatta daha çok tepki ve şikayetle karşılaşırsınız. (Bu söylediğimizi detaylandıracağız ve somut örnekler vereceğiz az sonra.)

İnanın ki toplumuzda bu yönde mevcut olan önyargılar, tepkiler ve sıkıntılar konusunda bizler de herşeyin farkındayız. Hiç şüpheniz olmasın. Fakat takdim ettiğimiz akademik çalışmalar yani Risale-i Nur Eğitim Programı’mız, mevcut sıkıntıları, tepkileri ve önyargıları kırmak ve ortadan kaldırmak için özel olarak tasarlandı. Ve aslında Risale-i Nur’un kendisi için de bunu söyleyebiliriz, ancak sizlerin de takdir edeceği gibi araya bazı perdeler ve maniler girdiğinden tek başına Risale-i Nur’u (üstünde hiçbir akademik çalışma ve tanıtım, takdim faaliyeti yapmadan) kabul ettirmeye bedel; onun modern, akademik bir takdimcisi olan bir eğitim programını yerleştirmek, kabul ettirmek ve öyle sunmak çok daha kolay, uygun ve aynı maksadı karşılayacak yöntem olacaktır.

Biz mevcut ortam karşısında çok başka bir taraftan yaklaştık bu meseleye. Ve şunu ifade etmek istiyoruz ki, Risale-i Nur eğitim programı çalışmalarımızın akademik üslubu ve bir kültür-sanat faaliyeti estetiğinde sunulması ve sağlam mantık kurgusu ve modern bir şekilde takdim edilmesi sebebiyledir ki, bu eğitim çalışmaları “tehdit unsuru” olarak algılanmıyor ve algılanmadığına da şahit olduk.

Şimdi bu çalışmaların tehdit unsuru olarak algılanmadığı ve hatta ilgisizlikle ve lakaydlıkla karşılandığı bizzat yaşadığımız bir gerçek. Yani ortalığı ayağa kaldırmıyor. Çünkü akademik ve ilmîler, slogan atılmıyor, propoganda yapılmıyor, bir kültür/sanat ve bilim faaliyeti icra ediliyor, hem gayet modern bir tarzda takdim ediliyor ve kimse menfî manada karşıt bir muhatap olarak alınmıyor, akla kapı açılıyor, irade ellerden alınmıyor, hakikatler dikte edilmiyor, sağlam bir mantık kurgusuyla ortaya koyulan deliller neticesinde yapılan tespitler ve çözümlemeler, çıkarımlar ve bu yönde sahip olunan kanaatler ve kabuller takdim ediliyor.

Neticede insanlar da böyle şeylere tepki göstermiyorlar. Neden göstersinler ki? Burada yapılacak şey devletin, promosyonun gücüyle (ve gönüllü destekçilerin yardımıyla) bu çalışmaları yaygınlaştırmaktır. Promosyon yani tanıtım faaliyetleri hakkında şöyle etkileyici bir tanımı sizinle paylaşmak istiyoruz. “Promosyon, insanların normal şartlarda düşünmediklerini düşündüren ve yapmadıklarını yaptıran güçtür.” İşte promosyonun gücüyle böyle eğitici ve akademik içerikleri insanlarımıza ulaştırabilir ve onları istifadeye yönlendirebiliriz.

 

Şimdi bu vatanda zorunlu bir dersi var ve bu millete din hakikatleri öyle ya da böyle anlatılacaktır. Meselemize karşı çıkacağı düşünülen bir ateist, solcu veya kemaliste denilse ki: “Şimdi siz kendiniz karar verin ve siz söyleyin. Dinin hakikatleri sorgulanmadan, körü körüne, ezberci bir biçimde ve mevcut klasik şekliyle mi anlatılsın; yoksa gayet akademik ve modern bir tarzda, sorgulayarak, sağlam bir mantık kurgusuyla, bir kültür-sanat estetiğiyle ve görsel desteklerle sunularak mı anlatılsın istersiniz?” Kanaatimizce ikinci tarza bir ateist dahi taraftar olacaktır.

Diğer taraftan “en büyük hile, hilesizliktir” düsturunu rehber alarak, tamamen şeffaf ve ortada olan bir hizmet ve eğitim faaliyetinde bulunarak, aslında potansiyel muarızları, karşıt grupları baştan etkisiz hale getirmiş olursunuz. Bilirsiniz ki, nifak ve ikiyüzlülük ile iş gören bir fesat şebekesi her zaman iş başından eksik olmuyor. Gizlilik, hile ve şüpheyi hissettirir, cehalet veya kasıt sebebiyle din karşıtlığı yapan insanların eline koz verir, tecavüzlerine haklı bir gerekçeyi ellerine koz olarak verir. Misal olarak “Değerler Eğitimi adı altında Said Nursi’nin kitaplarını okutuyorlar” diye yayın organlarında kara propaganda yapılıyor. Aynen bunun gibi aslında tepkili ve önyargılı kesimin çoğu nifakla ve bu tür bahanelerle saldırmayı tercih edeceğinden ve işe “biz de müslümanız, ama bunların maksadı başka” üslubuyla tepkilerini ortaya koyduklarından, bu tarzdaki (ya cahil veya kasıtlı) kişilerin hilelerini boşa çıkarmanın en tesirli yolu, hile ve gizliliği, üstü kapalılığı vs terk etmek olacaktır. Çünkü doğru ve gerekli bir iş yapıyor ve “başka bir maksadınız” da yoksa, faaliyetlerinizi neden gizli ve üstü kapalı yapacaksınız ki? Bu işin adını koyarak muhaliflerin silahlarını ve itiraz gerekçelerini kökünden ortadan kaldırabilirsiniz. Örneğin “Risale-i Nur Eğitim Programı” adı altında bir ders koyarsanız, kimse bu derste “Said Nursi’nin kitapları okutuluyor” diye tepki gösteremez, bu gayet doğaldır çünkü.

Örneğin, ders kitaplarındaki üslubun değiştirilmesine, dönüştürülmesine biz de taraftarız. Ancak bunlar üstü kapalı ve alttan alttan mesaj vermek tarzında olmamalı. Gerekçeleriyle ve sağlam bir mantık kurgusuyla altı doldurularak takdim edilen bir bilim yaklaşımıyla yapılmalı. Yoksa asıl bu tarzın tepkilere ve sıkıntılara sebep olacağına inanıyoruz. Asıl bu sefer denilecek ki “işte bakın öğrencilerin (masum gençlerimizin, çocuklarımızın) gizlice bilinç altlarına işleyecek mesajlar vererek çocuklarımızın beyni yıkanmaya çalışılıyor ve üstü örtülü, gizli bir din propagandası yapılıyor!”denileceği aklımıza geliyor.

Hem ayrıca nasıl ki “fizik” kelimesini kullanmadan ve kitabın kapağına koymadan “fizik dersi” verilemezse, “Risale-i Nur” kelimesini kullanmadan ve kitabın kapağına koymadan ne “Risale-i Nur ders kitabı” olabilir, ne başka bir şey. Halbuki, önyargılı ve tepkili olanların tepkisini ortadan kaldıracak ve kıracak hatta taraftar edecek olan, akademik tarzdaki Risale-i Nur eğitim faaliyetleri çalışmalarıdır.

Hem ayrıca din dersinde din anlatıyorsunuz diye kimse size kızmaz, şikayet de etmez, hakkı da yoktur. Burada üzerinde durulması gereken asıl nokta, çekinilen tepkiler değil, kullanılacak üslup ve takdim tarzıdır ve bu çok önemlidir.

Diğer taraftan ders kitaplarında faili meçhul ifadelerin faili mevcud ifadelere dönüştürülmesini, (yağmur yağıyor yerine yağdırılıyor veya oluşuyor yerine yaratılıyor vs.) bir boyutuyla gerekli ama diğer boyutuyla müzakereye açık bir boyutunun olmasıyla birlikte, belirli bir ölçüde faydalı olabilecek fakat “iman kurtarmak” maksadını karşılama noktasında tamamen yetersiz ve etkisi zayıf bir yöntem olarak değerlendiriyoruz.

(Bu tarz kullanımların her şartta uygunluğunun müzakereye açık bir boyutunun olması hakkında bir ara not: En dindar insan dahi günlük kullanımda yağmur yağıyor der, yağdırılıyor demez ve demesi de sebepler dairesinde yaşadığımız için gerekli ve farz değildir; hem bazı ilmî ve imanî tespitleri yaparken tahlil esnasında önyargılı bir inceleme tarzından kurtarmak için, “oluşumlar” gibi ifadeler “yaratılışlar” gibi ifadelerin yerine çok daha uygunlukla kullanılabilir)

Ders kitaplarındaki faili meçhul ifadelerin dönüştürülmesini etkisi zayıf bir yöntem olarak gördüğümüzü söylemiştik. Şöyle ki: Sözler arkasındaki konferansta çok mühim bir tespit hemen başta yer almaktadır. Doğrusu ya bu meseleyi ifade etmek için daha uygun bir misal tasavvur edemediğimizden buraya o meşhur ifadeleri tekrar alıcı gözle bakmamız açısından alacağız:

“….Temelleri yıpratılmış bir binanın odalarını tamir ve tezyine çalışmak, o binanın yıkılmaması için ne derece bir faide temin edebilir? Köklerinin çürütülmesine çabalanan bir ağacın kurumaması için, dal ve yapraklarını ilâçlayarak tedbir almaya çalışmak, o ağacın hayatına bir faide verebilir mi?….”

Şimdi demek istiyoruz ki, ders kitaplarındaki bazı mahsurlu ve faili meçhul ifadeleri dönüştürme işi, aynen yukarıdaki misaldeki “temelleri yıpratılmış bir binanın odalarını süslemeye” veyahut “kökleri çürütülen bir ağacın dal ve yapraklarını ilâçlamaya” çok benziyor.

Hatta bu iş (sadece ve müstakilen bu işle sınırlı kalırsa) taşıma suyla değirmen döndürmeye benziyor. Tahribatın büyüklüğü ve çok boyutluluğu karşısında böyle tedbirler, (üzülerek ifade ediyoruz ki) tamamen faydasız olmamakla beraber, çok basit ve yetersiz kalacak ve imanların kurtulmasına ve tahkikî yapılmasına sebep olmayacaktır.

 

Bunu öngörmek çok zor olmasa gerek diye düşünüyoruz. Eğer böyle detaylı ve kapsamlı bir iman yüklemesi zaruri ve vazgeçilmez bir ihtiyaç olmasa idi, üstadımız 6000 sayfalık bir eseri neden ortaya koydu?

Risale-i Nur okuyanların malumudur ki “Risale-i Nur’un iman ve tevhid için büyük tahşidatları ve küllî techizatları gittikçe çoğalıyor. Ve en muannid bir dinsizi susturmak için yüzde birisi kâfi iken, neden bu derece hararetle daha yeni tahşidat yapıyor?” diye gelen soruya Üstadımız:

“Risale-i Nur, yalnız bir cüz’î tahribatı, bir küçük haneyi tamir etmiyor; belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal’ayı tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor; belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsit âletlerle dehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun ve bâhusus avâm-ı mü’minînin istinadgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeâirlerin kırılmasıyla, bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi Kur’ân’ın i’câzıyla ve geniş yaralarını, Kur’ân’ın ve imanın ilâçlarıyla tedavi etmeye çalışıyor. Elbette böyle küllî ve dehşetli tahribata ve rahnelere ve yaralara hakkalyakîn derecesinde ve dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve bin tiryak hâsiyetinde mücerrep ilâçlar, hadsiz edviyeler bulunmak gerektir.” şeklinde cevap vermiştir.

Bir sonraki yazımızda Risale-i Nur’un içindeki Kur’ânî hakikatleri tavizsiz bir biçimde ve akademik bir şekilde sunulmasının gerekliliği ve faydasını ele almaya devam ederek, Risale-i Nur Eğitim Programımızın içeriğinin, Medresetüzzehra Eğitim Yaklaşımı’nın insanlığa takdim edilmesinde ne kadar güçlü hizmet araçları olduklarına parlak bir numune teşkil eden emsal sunum örnekleri vereceğiz.

Ediz Sözüer

Sende yorum yazabilirsin