21. Yüzyıl, Eğitim Asrı olacak!..

Bediüzzaman’ın yüzyıl evvelki tesbitleri günümüzde tahakkuk etmeye başladı. Bundan böyle ülke yönetimleri, güçlü ve zorba idarecilerden, eğitimli insanların eline geçecek. 

İnsanlığın yaşamını eğitim yoluyla geliştirdiği kabul edilen evrensel bir gerçekliktir. Eğitim insanın bireysel ve sosyal yönlerden başarıya ulaşmasında; barış, hürriyet, eşitlik ve sosyal adalet ideallerine erişmesinde temel araçtır. Ayrıca eğitim; toplumsal ve ekonomik kalkınmanın da itici gücü olarak diğer bütün sektörleri etkilemektedir. 

Eğitim, insanın bireysel hedeflerine, yaşamsal sorumluluğuna, yaratılış gayesine ulaşmasına ve kendisinde bir nüve halinde bulunan kabiliyet ve yeteneklerinin açığa çıkmasına imkân sağlamaktadır. 

Eğitim ekonomiyi ateşler. Topluma biçim verir. Ama bunları eğitimli insan yoluyla yapar. Eğitimli bir insan, hem onurlu bir hayat sürmek, hem de hayatını kazanmak için gerekli donanıma sahip kişidir. Doğrudan toplumun simgesidir. Aynı zamanda toplumun değerlerini, inançlarını, taahhütlerini temsil edendir. 

Önümüzdeki yıllarda eğitim alanında meydana gelecek değişiklikler, modern okulun, üç yüz yılı aşkın bir süre önce kitapların basılmasıyla ortaya çıkışından bu yana görülen değişikliklerden daha büyük olacağını eğitim bilimcileri ifade etmektedirler. Bilginin ve zekânın gerçek sermaye ve güç olarak ekonominin başlıca kaynağını teşkil edeceğini, milletlerin hâkimiyetlerini bu kuvvetlerle ilan edeceği bir hakikat olarak karşımızda durmaktadır.  

Bu nedenle; insanlık âleminin hızla geliştiğini fark eden gelişmiş ülkeler, bütçelerinin önemli kısmını bilgiye ve eğitime ayırmaktadırlar. Hatta bu konuda İngiltere Başbakanı Blair’in bir konuşması dikkat çekicidir: 

İngiltere’nin 18.yüzyılda serveti toprak idi. 19. ve 20. yüzyılda toprağın yerini fabrikalar ve sermaye aldı. 21. yüzyılda ise servetimiz insan olacaktır.  İnsan potansiyelini özgürleştirmeli, yeteneklere vurulmuş zincirleri koparmalıyız.” 

İşte dünyadaki bu baş döndürücü gelişmeyi ve değişmeyi  fark eden Bediüzzaman , Tony Blair’in iki binli yıllarda ifade ettiği bu noktaya  ondan bir asır önce şöyle dikkat çekmektedir: 

“Nev-i beşer ahir vakitte ulum ve fununa dökülecektir. Bütün kuvvetini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ise ilmin eline geçecektir. Hem o Kur’an-ı muciz-ül beyan cezalet ve belağatı Kur’an’iyeyi mükerreren ileri sürdüğünden remzen anlattırıyor ki ulum ve fünunun en parlağı olan belâğat ve cezalet bütün envaı  ile ahir zamanda en mergup bir suret alacaktır. Hatta insanlar kendi fikirlerini birbirlerine kabul ettirmek ve birbirlerine icra ettirmek için en keskin silahını cezalet-i beyandan ve en mukavemetsuz kuvvetini belâğat-ı edadan alacaktır.” 

Demek ki, terakkiyat-ı insaniyenin inkişafı ilim ile olduğu gibi, her tedenni ve tehlikenin ocağı da cehalettir. 

Üstad İnsanlığın hızla geliştiği ahir zamanda “bilginin” en büyük güç, sermaye ve zenginlik kaynağı olacağını ifade ediyor; 

“önceki devirlerin makinesini çeviren bir “ağa” lazımdır. İstibdat dönemlerinde hakimiyet “kuvvet” ile sağlanırdı. Kimin kılıncı keskin, kalbi katı olsa idi, yükselirdi.  Fakat meşrutiyet yönetiminin zenbereği, ruhu, kuvveti, hakimi, ağası hak’tır, akıl’dır, mârifet’tir, kanun’dur, kamu oyu’dur; kimin aklı keskin, kalbi parlak olursa, yalnız o yükselecektir. İlim yaşını aldıkça arttığından, kuvvet ihtiyarlandıkça azaldığından, kuvvete dayanan orta çağ hükumetleri yok olmaya mahkum olmuşlar, çağımızın ilme dayanan hükumetleri ise ‘Hızırvari’ yani ölümsüz bir ömre mazhardırlar.”  

Dünyadaki bu hızlı değişimin neticesinde ortaya çıkacak olan bilimsel yeniliklerin toplumsal, siyasal ve ekonomik alanda da etkisini göstereceğini 20. yüzyılın başında gözlemleyen Said Nursi ; “artık geleneksel eğitim anlayışının yetersiz kaldığını, bilgi çağını yakalamak için eğitim politikalarında, amaçlarında, eğitim kurumlarının yapı ve işlevlerinde, eğitim programlarının içeriklerinde köklü yenilikler ve bir dizi dönüşümler planlamanın zorunlu olduğu” gerçeğine parmak basmaktadır. (Muhakemat: 12.mukaddime) 

Bediüzzaman eğitime yatırım yapmaya zorlayan nedenleri şöyle sıralıyor: Müslümanların geri kalmasına sebep olan gerilik, fakirlik ve ihtilaf gibi hastalıkların cehaletten kaynaklandığı, ilacının da çağa uygun bir eğitim ve teknoloji ile donatılmış yüksek bir ekonomi ile olacağını iddia ediyor. Bilginin artık gerçek sermaye ve zenginlik olacağını, gelecekte güç ve  hâkimiyetin bilgiye ve eğitime kayacağını, islama hizmetin de maddi kalkınma ile olabileceğini söyleyerek, muasırlarından farklı bir yorum getirmektedir. (Münazarat) 

Bediüzzaman, Müslüman coğrafyada ittihadın sağlanması için tüm Müslüman gurupları kucaklayan bir muhteva ve müfredatı havi bir eğitim verilmesi gerektiğini savunuyor.  Hedeflenen misyona ulaşabilmek için de eğitimin, “Türkçe ile birlikte Kürtçe ve Arapça dillerde olmasını, din bilimleri ile fen bilimlerinin mezc edilerek verilmesini istiyordu. Medresetü’z-Zehra adını verdiği bu eğitim modeli ile; Türkiye’de, Ortadoğu’da  ve bütün Müslüman dünyada, bilhassa Doğu vilayetlerimizde kardeşliğin, birlik ve beraberliğin te’sis edileceğini ve bir “İslam ortak pazarının” oluşmasına vesile olacağını vurguluyor. 

Muhteşem imparatorluğumuzun ilk yıllarında, yükselme devrinde medreselerde her türlü maddi-manevi eğitim yani fen bilimleri ile din bilimlerinin birlikte verildiği bir tedrisat vardı. Bu nedenle Müslümanlar her ilim dalında gelişmeler kaydettiler. Birçok keşif ve  buluşlara öncülük yaptılar. Tıptan fiziğe, matematikten kimyaya kadar her ilme mühürlerini bastılar. Diyebiliriz ki, din ilimlerinin olduğu gibi fen bilimlerinin de temellerini atanlar, Müslümanlardır. 

O halde; Müslüman milletlerin geri kalış sebeplerini Müslümanlıkta değil, idarecilerinde görmeliyiz. Eğer Müslüman yöneticiler, dinlerinin bahşettiği müsamaha, fikir, söz ve vicdan hürriyetine, insanın insanca yaşama hakkına ve isteğine saygı duyup uygulanmasına müsaade etseydiler, dâhilde bu kadar iç çekişmelere, isyanlara, boğuşmalara, anarşi ve terör yüzünden maddi ve manevi zarar ve kayıplara sebep olunmayacaktı.  

Sadece Müslüman Türkiye’de 1984 yılından bugüne uğranılan maddi zararın 430 milyar dolar olduğu uzmanlarca ifade edilmektedir. Ve yine uzmanlar bu para ile 4 Paris, 2 Chicago’nun sıfırdan inşa edilebileceğini söylüyorlar. 

Şunu çok iyi bilmeliyiz ki, İnsan hakları ayırt edilmeksizin tüm insanlara Allah tarafından bahşedilmiş, insanı diğer varlıklardan ayıran ve ona “eşref-i mahlûkat” imtiyazını veren haklardır. Hiç bir kimse isteği doğrultusunda dünyaya gelmemiştir. Hayatı boyunca insanca yaşamak ve insanca muamele görmek her insanın en önemli ve en birinci hakkıdır. Bu haklar İslamiyet’in de temel hakları arasındadır. En kâmil manada uygulanmasını  “asr-ı saadet” dediğimiz dört halife döneminde görmekteyiz. 

Ama ne acı gerçektir ki, bugün Müslüman ülkelere ve onların yönetim şekline baktığımızda neredeyse tamamında Demokrasi ya da özgürlük hiç yok veya göstermeliktir. Bu yöneticiler hürriyet, adalet ve eşitlik yerine; cebir, baskı, tahakküm, tekebbür, istibdat ile yönettikleri halkların üzerine bir karabasan gibi çökmüşler. Ter ü taze yetenek ve istidatları boğarak, İslam medeniyetinin kısırlaşıp büzülmesine, milletlerinin fakirliğine, sefaletine, geri kalmasına sebep olmuş ve olmaya devam etmektedirler. 

Evet, vatandaşları “sefalet” içerisinde yüzerken “efendi” makamında olan bu yöneticilerin kendileri ve çevreleri ise büyük bir zenginlik ve saltanat içinde hayatlarını sürdürdükleri acı bir gerçektir.
  

21. yüzyılın dünyasında az gelişmiş ülkelerin çoğunluğunu Müslüman ülkeler oluşturmaktadır. Maalesef rakamlar bu acı gerçeği gözler önüne sermektedir: 57 Müslüman ülkenin toplam üretimi bir tek Almanya’ya yetişemiyor. 

İslam Konferansı Teşkilatı (İKT) Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu, Müslüman ülkelerin içinde bulunduğu duruma şöyle dikkat çekmektedir ; “Yoksulluk İslam dünyasında, cehalet, yanlış beslenme, hastalık ve suç işleme gibi sorunları artırıyor.  İKT’ye üye ülkeler nüfusunun yüzde 26’sı yaklaşık 285 milyon insan ciddi yoksulluk altında. Bu durum dehşet vericidir. 14  İKT üyesi ülke, dünyanın kriz içindeki 37 ülkesi içindedir.” 

İşte  gerek  ülkemizin ve gerekse İslam dünyasının içinde bulunduğu bu  durumu 1900’lü yıllarda fark eden Bediüzzaman; yöneticilerden acilen harekete geçmelerini, medeni ülkelerle aramızdaki gelişmişlik farkını “çağa uygun eğitim kurumlarını” açarak kapatabileceğimizi ısrarla istemekte ve bu isteğini gazetelerdeki makaleleri ile zamanın entelektüellerine duyurarak destek ve yardım talebinde bulunmaktadır. 

Bediüzzaman, müslümanların tam manasıyla uyanmasını Osmanlıların (Türklerin)  uyanmasına ve özellikle Arapların uyanmalarına bağlı olduğunu 1911’de Şam’daki hutbesinde dile getirmiştir. 

İnşallah Arap alemindeki despot idareye karşı Tunus, Mısır ve Libya’daki bu  silkiniş hareketleri bir fecr-i sadık’a , tüm Müslüman halklarda bir uyanmaya vesile olacak, Bediüzzaman’ın Şam Hutbesi’ndeki müjdelerin tahakkukuna yol açacaktır. 

Günümüzdeki gelişmelere baktığımız zaman, Bediüzzaman’ın ne kadar yerinde ve isabetli tespitlerde bulunduğu çok iyi anlaşılmaktadır. 

Recai BİLEN

www.nurdergi.com

Sende yorum yazabilirsin