3. Yaratılış Kongresi Sunum Videosu ve Tebliğin Tam Metni

Her Şey İlahî Kudretle Nasıl Meydana Geliyor

Iğdır Üniversitesi “3. Uluslararası Bilimler Işığında Yaratılış Kongresi”’nde sunulan ve Keşif Yolculukları isimli, akademik nitelikli ve görsel destekli Risale-i Nur eğitim programı’mızın ve bir yaratıcının varlığını kabul eden bir bilim yaklaşımının insanlığa ve bilim camiasına nasıl takdim edileceği konularında yaptığımız çalışmaların bir meyvesi olan bir tebliğimizin. 15 Dakikalık kısa kongre sunumu videosunu ve tebliğin tam metnini sizlerle paylaşıyoruz.

Videoda sunulan tam metnin yalnız dörtte biri olup, eksiksiz bir çözümleme için tam metnin okunması gerekmektedir. Bununla birlikte, sunulan hakikatlerin tam olarak hissedilerek pekiştirilmesi için ise, görsel destekli sunum videosunu da yazının sonundaki adresten mutlaka izlemenizi arzu ve tavsiye ediyoruz.

Bu çalışmanın amacı, tabiattaki maddî sebeplerin bir araya gelerek canlıları ve canlılığı oluşturmalarının mümkün olup olmadığının açık bir şekilde ortaya koyulmasıdır. Her şeyi (yardımcısız ve vasıtasız olarak) kendi başına yapabilen ezelî bir kudretin ve manen her eşyanın yanında bulunan bir yaratıcının, zaman ve mekân kayıtlarına bağlı olmaması nedeniyle, eşyaya etki ederken maddeten yanında olması gerekmez. Manevî bir sebep gibi düşünülebilecek elektrik sinyallerinin etkisi, o ekranın her bir pikseline aynı anda etki eder. Etkisi süreklidir ve her bir noktasının manen yanında olarak işler. O sinyalin etki etmesinde, ekranın tamamı ile tek bir noktası arasında zorluk ve kolaylık farkı yoktur, hepsi birdir. Bir anda zamansız gibi vücuda gelebilir. Fakat maddî bir sebeple o yazıların oluşması için, her bir harfin maddî bir kalemle tek tek yazılması gerekecektir.

SİNEK MUCİZESİ

Bir sineğin oluşumunu da, eğer tabiî sebepler ve maddî unsurların hareketiyle açıklayacaksak, o unsurların sineği oluşturma esnasında maddeten yanında bulunduklarını ve içinde çalıştıklarını elbette kabul edeceğiz. Peki bu nasıl olacak, hiç düşündünüz mü? Aslında derin fakat cevabı basit olan şu sorunun cevabını verebilmek ve bu olayı anlayabilmek için şunu yapmamız gerekiyor: Bir an için bize anlatılanları ezber tarzında kabul etmekten çıkıp gerçekten kabul etmeye çalışın. “Maddî sebepler bu sineği yapıyor” deniliyor.

Peki neyi kabul etmemiz gerekiyor bunun için? Nasıl olacak bu iş? İşte bu çok ilginç bir sorudur.

Çünkü önceden de incelediğimiz gibi tabiattaki maddî sebepler, her biri farklı bir yöne ölçüsüzce hareket eden, oldukça düzensiz ve birbirleri ile uyum içinde olmayan, dışarıdan bir müdahale olmadıkça da hudutsuzca rastgele akıp giden bir özellik gösterirler. Hâlbuki o sineğin vücudunun oluşması için, birçok maddenin belli ölçülerde bir araya getirilmesi lazımdır. Daha sonra da, o bir araya getirilen maddelerin birbirleriyle uyumlu olarak doğru yerlerine yerleştirilmeleri lâzımdır. O maddelerden oluşturulacak ve belli ölçülerde bulunan vücut parçalarının, her birine özel olarak belirlenmiş şekilleri ve ince kıvrımları vardır. Bu ölçüler tam olarak tutturulmazsa, o sineğin vücudu meydana gelemez. Özellikle ilk seferinde plansız ve kalıpsız olarak, geçmişten aktarılan bir DNA bilgisi de olmadan üretilecek bir sineğin küçücük vücudunun hem dışında hem de içinde, bu kaba saba, düzensiz ve birbiriyle uyum içinde çalışmayı düşünemeyen tabiattaki maddî ve şuursuz unsurlar, nasıl bir araya gelerek bu sineği yapabileceklerdir? Bu nasıl mümkün olacak? Hayal edebiliyor musunuz? Bunun olabilirliği var mı?

Rüzgâr bir yerden eser, estiği eşyayı diğer tarafa sürer götürür. Su bir yerden akar, aktığı yeri ölçüsüzce ıslatır ve rastgele akıp, sürüklediği eşyayı diğer bir tarafa götürür. Yüzünü nereye çevirirseniz oraya giden bir unsur. Güneş bir eşyayı ısıtır, sıvı hâlden katı hâle döndürür, bazen tamamen kurutur ve o hâlde bırakır, gider. Hiç umurunda olmaz. Yerçekimi ise düşen bir eşyanın kırılmasına aldırış etmez, onu düştüğü yerde terk eder. Bir kayayı kendi hâline bırakırsanız ve işlemezseniz,  ya yılların geçmesiyle un ufak toz hâle gelir ya da parça parça irili ufaklı taşlara dönüşür.

En fazla etki sahibi olduğu söylenen, canlılığa kaynaklık ettiği söylenen unsurlardan toprak ise, ıslandığında balçık gibi bir çamur ve kuruduğunda kendine menfaati olmayan cansız bir maddedir. İçinde yapılacak bir maddenin gerekli nem, ısı ve basıncının hassas ayarını belirlemeyi bilmez. Hâlbuki neler çıkıyor içinden değil mi? Yıldırımlar, yanardağlar, fırtınalar da temas ettikleri yeri küle çeviren, dağıtan, yapısını bozan ve zarar vermekten başka bir işe yaramayacak gibi görünen diğer büyük unsurlardır.

“Bunlar yaptı!” deniliyor. Peki gerçekten öyle mi? Eldeki malzemeye ve sahip oldukları kabiliyete bir bakalım. Bu hiçbir işe yaramayacak gibi görünen maddeler ile oluşturulmasına çalışılan bir sineğin hem dıştan, hem içten ne kadar detaylı bir sanat ve teknoloji harikası olduğuna dikkat edelim bir de. “Sineğin gözündeki birkaç milimetrelik alan içinde 8000 tane mercek mevcuttur. Bu merceklerin her biri görüntüyü farklı açılardan görürler. Sinek bir çiçeğe baktığında çiçeğin tüm görüntüsü, sineğin sahip olduğu 8000 ayrı mercekte ayrı ayrı belirir. Sineğin beynine ulaşan bu farklı görüntüler, bir yap-boz oyunundaki parçaların birleşmesi gibi birleşirler. Bu binlerce farklı parçanın birleşmesi sonucunda ise sinek için anlamlı bir çiçek görüntüsü oluşur.”  (Wollard, 1999)

Sadece birkaç milimetrelik bir alan içine 8000 tane mercek yerleştirebilecek ve bunların her birine görme yeteneği verebilecek bilgi ve teknoloji, günümüzde mevcut değildir. Bunların ışığı algılamasını sağlayacak ve bu algıyı mükemmel bir şekilde görülür hâle getirecek bir sinir sistemini oluşturmak ise, şu an itibarıyla sahip olduğumuz en hassas ve küçük makinelerle bile tamamen imkânsızdır.

Vücudunun ince kıvrımlarıyla, şaşırtıcı göz yapısıyla ancak ilahî bir teknolojinin sanat eseri olabilecek harika bir canlı makine olan sineğe, daha önce hiç bakmadığınız bir şekilde bakmak ve hayret etmek için internette bir arama sitesinin görseller bölümüne girin ve “Sineğin Göz Yapısı” yazın ve sadece karşınıza çıkan resimleri inceleyin.

Tefekkür ufkunuz alabildiğine açılacak ve o sineğin “Benim tesadüfe ve tabiata havale edilmem imkân haricidir!” diye yüksek sesle ilan ettiğini göreceksiniz.

İşte saniyede iki yüz defa çırptığı kanatlarıyla ve uçaklara ilham veren uçuş sistemiyle böyle hayranlık uyandıran bir sineğin fantastik vücudunu, tabiatın ve maddî sebeplerin oluşturduğunu iddia etmek için, sineğin o küçücük gözünde tabiattaki maddî unsurların bir fabrika işçisi gibi, inanılmaz ince bir işçilikle ve ustalıkla çalıştıklarını kabul etmek gerekiyor. Çünkü sebep maddî olduğundan içinde, dışında ve birlikte çalışacaklar. Başka türlü nasıl yapabilirler?

Böyle bir şeyi kabul etmenin ise, en mümkün olmayan hayalleri bile zorlayarak ihtimal ve akıl dairesinin dışında kaldığı, bizim kanaatimizce gözle görünüyor. Akıl gözü ve maddî göz bunu görüyor. Gördüklerimizi birleştirerek yapılacak mantıklı yorum ve doğru çıkarım ise bize düşüyor. İmtihan sırrı gereği matematik kesinliğinde olmamakla birlikte; gördüğümüzden, görmediğimize intikal etmek temelinde şekillenen bilgiye dayalı imanın delillerinin, neredeyse o derecede kesin olduğu kanaatindeyiz.

GÖZ MUCİZESİ

Şimdi ele alacağımız imkânsızlığın ve delilimizin dayandığı temeller:

1- Kâinatın her tarafıyla irtibatlı olan ve tamamıyla vazgeçilmez bağlarla bağlı bulunan eşyanın iç içe girmiş bağlantıları.

2- Meydana gelen her canlının durağan, sabit ve basit bir madde olmayıp sürekli yenilenen bir özellikte bulunması.

“Kendi kendine oluyor” iddiasının beraberinde getirdiği neticeler vardır. Bir eşyanın veya işin biri tarafından kendi başına -hariçten müdahale olmadan ve yardım alınmadan- yapıldığını söylemek; o eşya veya iş yapılıyorken neler olup bitiyorsa hepsinin, bu işleri kendi başına yaptığı iddia edilen sebep tarafından bizzat meydana getirildiğini ve o eşya veya işin yapılması için nelere ihtiyaç varsa her şeyin onun kendi öz kaynaklarıyla karşılandığını söylemek demektir.

Bir insanın vücudu, sürekli yenilenmekte olan ve çevresinden bağımsız düşünülemeyecek bir makine, hatta sürekli işleyen bir fabrika gibidir. Ölen hücrelerin, sistem dengesini bozmalarına fırsat vermeden onların yerlerini alacak yeni hücreleri muntazaman üretebilen ve belli zaman aralıklarında tüm hücrelerini yenileyen organlarıyla hayret verici bu yapı içinde çalışan kalp yirmi yılda, akciğer bir yılda, kemikler on yılda, karaciğer altı ayda, cilt iki haftada, saçlar üç yılda, mide duvarı üç-beş günde bir tüm hücreleriyle yenileniyor. Yaygın bir görüşe göre ise, altı aylık bir zaman içinde tüm vücut hücreleri büyük oranda tazeleniyor.

Canlı vücudundaki hücrelerin çalışma ve işleyişlerini anlatan biyoloji ve tıp ilmine göre her canlı, ekosistemin dengesine hizmet eden vazifelerine tamamen uygun mükemmel davranışlar sergilemektedir.

Bir hücrenin kendi vücudu ile irtibatlı birçok işlevi ve vazifesi bulunur. Hiçbir hücrenin ekosistemden (dış dünyadan) ve vücut işleyişinin bütünlüğünden bağımsız hareket etme lüksü yoktur ve zaten tam da bu şekilde yani âdeta içinde bulundukları bu düzeni bozmamak için çok büyük bir dikkatle hareket etmektedirler. Böyle olduğu nereden anlaşılmaktadır? Vücudun hassas dengesinin ve düzgün işleyişinin bozulmadan devam edebilmesi, tüm hücrelerin üstlendikleri vazifeleri aksatmadan yapmalarına bağlıdır. Çok hikmetleri bulunan istisnaî hastalık durumlarının haricinde hiç bozulmayan bu hassas denge, elbette üstlenilen vazifelerde gösterilen özenli dikkati ortaya çıkartmaktadır.

Örneğin gözümüz, kendisinden başka birçok organımızla koordineli çalışır ve diğer organların da vazifelerini yerine getirmekte yardımcı rol oynar.

Yürürken ve koşarken göz, beyin, sinir sistemi ve iskelet sisteminin tam bir iş birliği ve veri alışverişi vardır. Dengemizi kaybetmeden yürüyebilmemiz ve bir tehlikeyle karşılaştığımızda doğru ve zamanında karşılık verebilmemiz, gözümüzün reflekslerimizle koordinasyonuna bağlıdır. Gözün görebilmesi için güneş ışığına ihtiyacı vardır.

Acaba şu an gördüğümüz dünya zihnimizde nasıl oluşmaktadır? Dış âlemdeki ışığın, gözümüz ve beynimiz tarafından alınıp işlenmesiyle değil mi? Peki acaba gözün belirli yapısını bildiği için, güneş mi ışığını göze göre ayarlamıştır? Yoksa güneşin gökteki konumunu ve ışığının özelliklerini gözeterek göz hücreleri mi kendilerini güneşe göre tasarlamışlardır?

Yoksa (daha sıradışı bir tasavvurla) hepsi toplu bir iş birliği içinde mi çalışmaktadırlar? Bu sorular, tesadüfen hareket eden hücrelerden kendi kendine oluştuğu söylenen göz için ne anlam ifade etmektedir?

Göz hücreleri, akıl ve teknolojiyle üretilmiş en başarılı kameramızdan daha mükemmel bir görüntüyü ortaya çıkaracak teknik ayarlamayı ve tasarımı nasıl yapabilmiştir?

“Bir merkezden idare edilme ve emir altında çalıştırılma”nın kolaylığından koparılarak, o hücrelerin her birinin kendi başlarına işledikleri yani başıboş oldukları kabul edilse; çalıştıkları yerde üstlendikleri görevlere ilave olarak, irtibatlı oldukları ve düzenine uygun hareket etmeleri gereken vücudun işleyişini de bilmeleri ve sürekli kontrol edebilmeleri ile birlikte, dış dünyada birçok ilişkileri ve alışverişleri bulunan ekosistemi dahi tanımaları ve işleyişini takip ve kontrol ederek ona göre hareket etmeleri gerekmeyecek midir?

Yoksa tabiatçı ve maddiyatçı felsefe, iddialarının böyle bir neticeyi gerektirdiğini zaten bilmekte ve bunu gayet normal ve kolay mı görmektedir?

Kendi kendine oluştuğu söylenen o hücrelerin, âlemin etrafından toplatılıp getirilen ve o vücutta bir araya getirilerek çalıştırılacak herhangi bir organın nereden toplanıp, nelerden meydana getirileceği ile ilgili kaynak temini ve üretim şekli tespitlerini, önceki nesillerden itibaren devam edip gelen, şimdiki ve gelecek nesillerde de devam edecek olan tüm vücutlar için düşünmeleri ve o kaynakları bulmaları, getirmeleri, çalıştırmaları ve hepsinin birden ekosistem içinde uyumlu ve sürekli olarak idarelerine gerekli olan müthiş bir bilgi ve zekâ potansiyeline sahiplik etmeleri lâzımdır ki, gözümüz önünde eserleriyle kendini gösteren bu harika işlerin hakikî işleyicileri ve gerçek sebepleri olabilsinler. Ancak ondan sonra o hücreye kendi kendine işliyor denilebilir.

Özellikle böyle akıl dışı bir işe ihtimal verebilecek zeka düzeyindeki bir insanın her bir hücresinin, böylesine yüksek bir zekâ ve bilgiye kaynaklık ettiğini kesin olarak reddediyoruz.

KALIP OLMADAN ÜRETİM OLMAZ! (CANLI ÜRETİMİ ALTERNATİFLERİ)

Belirli görevleri yerine getiren, sanatlı bir görselliğe ve düzenli bir şekil bütünlüğüne sahip yapıdaki her eşya iki şekilde yapılabilir: (Üretim şekli alternatifleri de diyebiliriz buna.) (Sözüer, 2017)

1- Eşyaya doğrudan müdahale edebilen akıl, şuur, irade, ilim ve kudret sahibi birinin, o eşyayı bizzat kendi eliyle yapması ile.

Örneğin bir resmin fırçayla çizilmesi, bir mektubun kalemle yazılması, bir halının elle örülmesi, bir heykelin mermerin yontulmasıyla elle yapılması, bir araba maketinin elle inşa edilmesi, bir ok veya sapanın elle üretilmesi gibi.

Eşyayı bu tarzda yapacak kişi, eşyanın şeklini, planını, modelini ve özelliklerini zihninde tasarlar ve haricî, maddî bir kalıp kullanmaya ihtiyaç hissetmeden o eşyayı yapabilir. Biyonik makineler olan bizler, böyle çalışıyoruz. Eşyanın zihinde tasarlanan özel şekli ve belirlenmiş miktarı, yapılacak eşyanın manevî kalıbı gibidir. Eşyayı yapanın zihninde bilgi olarak mevcut olan, fakat hariçte görünmeyen, yaptığımız zaman ortaya çıkan soyut kalıbı, yani ilmî vücudu olan manevî kalıp, diğer bir deyişle ilmî kalıp yani bilgiye dayalı kalıp üzerinde eşyayı oluşturacak maddeler işlenir ve vücuda getirilir.

İşte ilahî kudretin (yoktan yaratmak dışında) inşa şeklinde yaratımı da böyledir, bu şekilde işler. Cenâb-ı Hak, ezelî ilmiyle belirlediği bir plan, program ve model olan, eşyanın manevî kalıbı mahiyetindeki kader cetveli üzerinde, kudret kalemiyle, zerreler mürekkebiyle kâinat kitabını her vakit gözümüz önünde kolayca, süratle, sanatlı, intizamlı ve hikmetli olarak yazar. Sahip olduğu güzelliğin mükemmelliğini ve mükemmelliğinin güzelliğini bu suretle bizlere gösterir.

2- Bu maddede eşyanın bir diğer yapılış şeklini inceleyeceğiz. Eğer eşya, oluşum planını yapan, nasıl ve ne şekilde olacağına karar veren bilinçli bir işleyici tarafından bizzat yapılmayacaksa ve eşyanın yapımında, bilerek iş yapma kabiliyeti bulunmayan cansız maddeler kullanılacaksa, maddî bir kalıp gerekecektir.

Hatta çoğu incelikli işlerde, cansız maddelere bizzat temas eden bilinçli bir işleyicinin olduğu durumlarda bile maddî kalıpların kullanılması, işin hatasız yapılması ve gerekli ölçülerinin tutturulabilmesi açısından gerekli olur. Örneğin siz elbette sadece elinizi kullanarak, göz kararıyla da bir harita veya proje çizebilirsiniz. Fakat bu işin doğru ölçülerde ve düzgün bir şekilde olabilmesi için, bir cetvele ve ölçeğe ihtiyaç hissedersiniz. Elbette kendi kendine, tabiat ve maddî sebeplere bağlı olarak yapıldıkları iddia edilen canlıların her bir sanatlı parçasının ve her bir düzenli oluşumunun yapımı için, maddî kalıplara olan ihtiyaç muhakkaktır.

Hepimiz her zaman ve her yerde şahit oluyoruz ki, topraktan çıkan bitkiler, çiçekler ve ağaçlar bir kalıptan çıkmışçasına ve bir plana dayalı olarak tasarlanmışçasına düzenli, sanatlı ve işlevsel yapılıyorlar. O hâlde, o toprağın içinde şekilleri birbirinden farklı tüm bitki türleri, hatta hiçbiri tamamen aynı aynına olamayan her bir bitki adedince maddî kalıpların bulunması gerekmektedir ki, gözümüz önünde görünen bu intizamlı ve sanatlı iş gerçekleşebilsin. Böyle maddî kalıplar o toprakta görünmediğine ve o toprağın içinde de bulunmadığına göre, o toprak üzerinde görülen işler için gerekli kalıplar ilmî ve manevî olmalıdır.

Yani o toprak, yapılan her bitkinin vücut yapısını ilmi ile bilmeli ve kudreti ile de oluşumu için gerekli maddeleri, o manevî kalıplara bilerek yönlendirmelidir. Çıkarımımızda nereden nereye intikal ediyoruz lütfen dikkat edin. Çıkan sonuç çok basit, çok derin ama aynı zamanda çok bilimsel ve çok kesin. Matematik kesinliğinde neredeyse.

Ayrıca ulaştığımız sonucu teyit eden deneysel tarzda bir somut delilin bulunmamasının, aklî delil ve çıkarımlarımızın bilimsel nitelikteki kesinliğine zarar vermediğine dikkatinizi çekmek isteriz. Demek ki ya toprak parçacıklarında çok sayıda manevî kalıpların varlığının kabul edilmesi veya dışarıdan bir müdahalenin yapıldığının ve o toprak parçacıklarının yönlendirildiklerinin kabulü açıkça gerekiyor.

Yoksa, sayısız şekil ve miktarlarda olabilen madde parçacıklarının bir tek şekil ve miktarda oluşmaları, düzensiz ve hızla akıp giden maddî unsurların parçalarının miktarsız ve kalıpsız oldukları hâlde dağılmayarak, birbiri üstünde kitle hâlinde muntazaman durdurulmaları ve bütün organları birbiriyle uyum içinde çalışan bir canlı vücut meydana getirebilmelerinin imkânı bulunmamaktadır. (Nursî, 1996) Maddî bir kalıp eğer görünürde yok ise, o hâlde manevî bir kalıp bulunmalıdır. Madde parçacıklarına maddî bir kalıbın içinde eritilip dökülerek şekil vermeye benzer şekilde, o canlı vücutlarının manevî bir kalıpta şekillendirilmeleri şarttır ki, bu sayede dağılmasınlar ve düzenliliklerini bozmasınlar.

Sanayide “Kalıp Olmadan, Üretim Olmaz” diye esaslı bir kaide vardır. (Moment-expo, 2009) Sıvı veya katı hâldeki işlenmemiş bir maddenin, belirlenmiş şekil ve miktarlara sahip, ölçülendirilmiş bir alan içinde sıkıştırılması suretiyle ürünün oluşturulması olarak ifade edilen kalıpçılık; birçok ürünün maliyeti düşük bir tarzda, talep edilen özelliklerde ve süratle yapılması için en elverişli metot olarak, medeniyetin ilk devirlerinden beri kullanılmaktadır.

Esas itibarıyla “Kalıp Olmadan, Üretim Olmaz” kaidesinin ifade ettiği gerçek anlam şudur: “Çok sayıda, çok hızlı, çok kolay ve çok düşük bir maliyetle yapılan bir üretim, hatasız ve yüksek kaliteli olamaz ve sayılan özelliklere sahip olması ise, ancak standart bir kalıp kullanılarak sağlanabilir” demektir. O hâlde son derece basit ve ucuz maddelerden süratle, kolayca ve çok sayıda yapıldıkları hâlde düzenli ve sanatlı olan eşyayı ve canlıları üretecek tabiatın, elbette çok sayıda tabiat kalıplarına muhtaç olacağı muhakkaktır, yoksa yapamayacaktır.

Her canlı türü ve hatta her bir canlı ferdi, kendine özel sistemi ve birbirinin tamamen aynısı olamayan farklı şekilleri ve özelleşmiş suretleri ve fonksiyonlarıyla ayrı bir kitap, ayrı bir sayfa, hatta çok küçük bir hücre ve protein bile, son derecede karmaşık yapıları nedeniyle içinde ince hatla koca bir kitap yazılmış büyük bir harf gibi olmalarından, elbette her biri kendilerine ayrı ve özel kalıplar isterler. O kalıplar olmadan kendi kendilerine, maddî sebeplere ve tabiata bağlı olarak vücuda gelemezler ve kalıpsız vücuda geldiklerini tasavvur etmek de, ilmî bir kalıba lâzım olan yüksek ilim ve şuurun tabiatta bulunduğunu düşünmek de; hayalcilik, fantezi ve hurafe bir bilim kurgu olarak görülmelidir.

Evet, kendi kendine oluşumun doğru bir bilimsel yaklaşım olarak aklen kabul edilebilmesi için, bilim dünyasından şunu isteriz: Canlıları ortaya çıkaran tüm oluşumlar adedince maddî veya manevî tabiat kalıplarının varlığının kabulünü…

Fakat imkânsızlık derecesinde zor görünen bu kabulle iş bitmez. O kalıplar da, ürettikleri iddia edilen canlılar gibi yapılmış olacaklarından ve bir düzen içinde işlemeleri ve bir sanat estetiğine sahip bulunmaları gerektiğinden, onları yapmak için de ayrıca başka kalıpların mevcudiyeti gerekecektir ve bu kalıpların yapılması için de başkaca kalıplar…

İşte böylece içine girdiği kısır döngüde zincirleme olarak dönüp duran ve çıkmaz bir yolda tıkanıp kalan imkânsız ve zorlu bir yol. Bizim ne mecburiyetimiz var ki, böyle zorlu ve akıl dışı bir yoldan gidelim? Neden bu yolu tercih edelim?

Zaten, bütün maddî sebepler toplansa ve iradeleri de olsa, bir tek sineğin vücudunu ve o vücut için şart olan maddî, manevî alet ve edevatını, gerekli ve hassas özel ölçülerinde toplayamazlar. (Nursî, 1996) Toplasalar da, o vücudun oluşumu için gerekli olan belirli miktarlarında, sınırlarında durduramazlar. Daha ileri gidelim: Durdursalar da, daima tazelenmekte olan ve o vücuda gelip çalışan maddeleri, sürekli düzenli bir şekilde çalıştıramazlar.

Bir adım daha ileri gidelim. Hadi çalıştırdılar diyelim. Peki o canlının vücudunun işleyişine yabancı olan ve dışardan sürekli o vücudun içine giren madde parçacıklarına, devamlı ve aksamadan çalışması gereken o vücudun çalışma sisteminde üstlenecekleri vazifeleri nasıl öğreteceklerdir? Bunların hiçbirini yapamayacakları çok açıktır. Öyleyse, kesin bir şekilde ortaya çıkıyor ki, maddî sebepler veya tabiat, bu eşyaya mucitlik iddiasında bulunamayacaklardır.

“Ben yaptım bu resmi!” şeklindeki bir iddiaya karşı “Delilin nedir? Resim kabiliyetin var mı? O resim yapılırken bizzat başında mıydın? Şahidin var mı? ” diye sorular hemen arkasından gelir. Ya da “Bu resmi filanca kişi yapmıştır!” diye iddiada bulunduğunuz zaman hemen sorulması gereken ilk soru şudur: “Bu resmi yaptığını iddia ettiğin kişinin, resim yapma kabiliyeti var mı? Resmin yapılma anında yanında mıydı ve resmi yaparken görüldü mü?” Eğer kabiliyet mevcut değilse nasıl iddia edilebilir?

Resim kabiliyeti olmayan bir insan, tuvalin başında duruyor. Kör, sağır, topal, resim kabiliyeti olmayan, cahil bir insan. Bu insanı elinden tutup getiren biri iddia ediyor ki: “Bu resmi, bu adam yapmıştır!” Neden? “Resmin yanında bulunuyor!” Yanında bulunması yetmez. Yapabilecek kabiliyete, bilgiye sahip mi biz ona bakarız. Eğer yoksa başka sebep ararız.

Tabiatın ve maddî sebeplerin de eşyanın yanında bulunması yetmez ve o eşyayı yapabilecek kabiliyet ve bilgiye sahip olmadıkları hâlde, sırf eşyanın yanında bulunuyorlar diye eşyaya mucitlik iddiasında bulunamazlar. Demek onları çalıştıranın bir başkası olduğu mecburiyetle kabul edilecektir.

Aradığımız yaratıcı, bir araya getirerek yaratımını gerçekleştirdiği elementlerin vücudu dışında, tüm canlıların bütün farklı şekil ve suretlerini hiçten ve yoktan icad ettiğinden; ilminde her şeyin planı, programı, işleyiş kaideleri ve şekillerinin ölçüleri belirlenmiş olduğundan ve tüm atomlar, elementler ve unsurlar O’nun ilmi ve kudreti ile hareket ettiklerinden, her şeyi (maddî bir kalıba ve modele ihtiyaç duymadan) bir anda kolayca icad edebilir ve gözümüz önünde her an yeniden icad etmektedir.

Evet, öyle görünüyor. Her şey son derecede hızla ve kolaylıkla vücuda gelmiyor mu? Bununla beraber her eşya sanatlı, düzenli ve işlevsel olarak yapılmıyor mu? Tam da böyle olduğunu, etrafına bakan herkes kendi gözleriyle görmüyor mu?

Tüm bu işlerin böyle gerçekleşmesi, eğer her şeyin her şeyini bilen, çok büyük bir ilimle ve her şeye sözü geçen bir iradeyle ve her şeyi emri altında çalıştıran bir kudretle işlerin yapıldığını ve tüm eşyanın tek bir elden idare edildiğini göstermiyorsa, bunun böyle olduğunun görülebilmesi için başka hangi harika faaliyet hayal edilebilir ki?

HER ŞEY İLAHÎ KUDRETLE NASIL MEYDANA GELİYOR?

Hakikî bir tevhid inancında, şu görünen kâinatın yaratıcısının Allah olduğunu basitçe kabul etmekle iş bitmez. Hatta böyle bir inanç, imanın nihayetsiz mertebelerinden sadece ilk basamağa adım atmaktır ve Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân’ında bizden talep ettiği imanın temel özelliklerinden çok eksiktir.

Hâlbuki asıl istenen şey, kâinat içinde görünen bütün eşyanın ve vücuda gelen her eşya ve faaliyetin doğrudan doğruya ilahî kudret tarafından yaratıldığını ve O’nun tarafından idare edildiğini kabul etmekle beraber, söz konusu olan bütün idare ve icraatında O’ndan başka her türlü müdahaleciyi ve her çeşit yardımcıyı tamamen ve kesin olarak reddetmektir.

Bu gerçekten akıl almaz büyüklükte, azametli bir meseledir. Allah’a imanın bu gerçek mertebesine çıkmak ve “sağlam delillerle temellendirilmiş, bilgiye dayalı şüphesiz bir inancı” oluşturmak için, ciddî ve detaylı bir incelemeye ihtiyaç vardır.

İşte başlıyoruz: Acaba etrafımızda görünen her şeyin her işinin ilahî kudretle meydana gelmesi ve her anda ilahî iradeye bağlı olması ve bunun Allah için çok kolay bir iş olması ve her şeyi, bir tek şeyi yaratıp idare ettiği aynı kolaylıkta yaratması ve idare etmesi gibi büyük bir meseleyi nasıl açıklarız? (Sözüer, 2015)

Bu sorunun cevabını doğru olarak verebilmemiz için öncelikle net bir surette görmemiz gereken bir şey vardır: Etrafımızda sürekli bir yaratım faaliyeti var ve bu faaliyet tüm eşyayı gayet güzel bir görsellikte, sanatlı olarak ve gayet düzgün bir mükemmellikte, estetik bir biçimde yaparak kendini gösteriyor. Akıl almaz sayıda meydana gelen bu oluşumlar, âdeta inanılmaz bir seri üretimle çok hızlı bir tarzda yapılıyor. Bir arada bulunması çok zor ve birbiriyle çelişen özellikler, şaşırtıcı bir şekilde iç içe görülüyor. Mâlumdur ki bir şey çok hızlı yapılırsa, düzgün ve güzel bir şekilde yapılması zorlaşır. Çok kaliteli bir ürünün, hem çok sayıda, hem çok kolay yapılması düşük bir maliyetle gerçekleşemez. Yeryüzündeki üretim faaliyetlerinde ise birbirine zıt birçok özellik, bir arada görünüyor. Çok sayıda olduğu halde son derece düzgün bir şekilde, çok süratli, gayet estetik bir güzellikte, müthiş kolay bir yapılışla, inanılmaz kaliteli bir tarzda, akıl almaz bir düşük maliyetle, basit ve ucuz maddelerden ortaya çıkıyor tüm bu oluşumlar. Acaba bunu ne ile açıklayabiliriz?

Açıkçası hiç de karmaşık, düzensiz ve rastgele hareket eden ve iş birliği yapmaktan aciz unsurların ve şuursuz mekanizmaların kendiliğinden ortaya çıkan işleri gibi görünmüyor. Eğer öyle olsaydı, bu kadar çok sayıda olamazdı diye akla geliyor. Yeryüzünde 10 milyon canlı türü var ve bu türlerin trilyonlarla ifade edilen ferdleri, sanki görünmez bir fabrikanın seri üretiminden fırlayıp hayat sahnesine hızlıca atılıyor gibi, her taraftan irili ufaklı canlılar meydana geliyor, her köşeden hayat fışkırıyor. Böyle bir şeyin gözünüzde canlandırılması bile çok zor değil midir? Peki tüm bu oluşumları binlerce (belki milyonlarca belki daha da fazla) yıl boyunca sürekli olarak gerçekleştirmek, ne kadar zor bir iştir acaba? Fakat ne ilginçtir ki, bu derece çok sayıda ve çeşitlilikteki canlıların, hiç de öyle zorlukla oluştukları göze görünmüyor. Yapılmaları için, çok uzun bir zamana da ihtiyaç olmuyor.

Ayrıca yine gözden kaçırılmaması gereken acaip bir şey ki, ibretli ve hikmetli sebeplerini gayet kuvvetli hissettiren, çok nadir istisnalar haricinde, hemen hepsi kusursuz bir mükemmellikte yapılıyorlar.

Sanki bu kadar nadir gerçekleşen “düzensiz zannedilen oluşumlar” ve yüzeysel bakan gözümüze “kusurlu görünen o istisnaî canlılar”, kulağımıza bağırarak fısıldıyor:

“Bizler kusurlu bir tasarım ve üretim hatası değiliz! Bizde kasıtlı bir hikmet var. Eğer biz serseri tesadüfün ve şuursuz tabiatın elinden çıkmış olsaydık, bizim gibi aynı tezgâhta yapılan arkadaşlarımızın çoğu, bize benzeyeceklerdi! Düşünün ve ibret alın!”

Bakınız Darwin “Türlerin Kökeni” isimli meşhur kitabının “Teorinin Zorlukları” bölümünde neler yazmış:

“Eğer gerçekten türler öbür türlerden yavaş gelişmelerle türemişse, neden sayısız ara geçiş formuna rastlamıyoruz? Neden bütün tabiat bir karmaşa hâlinde değil de, tam olarak tanımlanmış ve yerli yerinde? Sayısız ara geçiş formu olmalı, fakat niçin yeryüzünün sayılamayacak kadar çok katmanında gömülü olarak bulamıyoruz? Belki de bu, benim teorime karşı ileri sürülecek en büyük itiraz olacaktır.” (Darwin, 1859)

Eğer gerçekten ileri sürüldüğü gibi tabiat ve maddî sebepler gibi şeyler canlıları kendi başlarına yapıyor olsalardı, bu çoklukta üretemezlerdi, böyle kolayca oluşturamazlardı, bu kadar az zamanda yapamazlardı ve bu derece kusursuz vücuda getiremezlerdi diye düşünmemiz gerekiyor. Belki yüz tanesinden, hatta bin tanesinden ancak birkaç tanesi doğru düzgün oluşup, diğer ferdler veya başka türler çoğunlukla birçok yerlerinde şekil bozukluklarıyla zorlukla ortaya çıkmalıydılar veya hiç oluşamamalıydılar diye kolayca öngörebilmeliyiz.

Böyle bir hâlde bunu da rahatça söyleyebilmemiz gerekir ki: Bu durum ve şu vaziyet, eşyanın tek bir yerden yapılıyor olmasından ve bir tek merkezden idare edilmesinden ve tek bir kişinin icadı ve işi olmasından kaynaklanıyor olmalı ki, işler böyle gerçekleşiyor.

Tüm ihtişamıyla ortada görünen bu mükemmel tablonun doğru açıklaması, başka olamaz.

Böyle bir kabul, göz önünde görünen bu durum karşısında yapılacak en mantıklı ve bilimsel nitelikte çıkarımdır. Eğer böyle olmamış olsaydı, iki liraya aldığımız bir meyvenin, iki yüz liraya bile alamayacağımız kadar zor bulunması gerektiğini, hatta belki o meyvenin oluşma imkânı bile bulamayacağını tahmin etmek hiç de güç görünmüyor.

Risale-i Nur’da detaylı analizi yapılan diğer bir meselenin üzerinden devam edeceğiz. Eşyanın yapılması, ya yoktan var edilerek olabilir veya madde parçacıklarının bir araya getirilmesiyle gerçekleşebilir. (Nursî, 1996)

1- Eğer eşyanın tek birinin icadı olduğu ve eşyayı yoktan var ettiği kabul edilse, o birinin herhâlde her şeyi bilebilen bir ilmi ve her şeye sözü geçebilen bir kudreti bulunacak. Böyle biri tarafından yapılacak bir eşyanın bütün planları, işleyiş şekilleri ve tasarımının görsel ölçülerinin bilgisi, elbette kendi ilminde manen mevcut bulunacak. Bu durumdaki bir eşyanın, maddî olarak vücuda gelmeden önce (âdeta manevî bir vücudu hükmünde) ilmî bir varlığı ve sahip olduğu manevî kalıpları mevcut olacak. Madde parçacıkları, o manevî kalıbın belirlenmiş sınırlarına yerleştirilecek ve sınırların dışına taşmalarına müsaade edilmeyecek. Böylece düzenli işleyiş ve şekillerini koruyabilmeleri mümkün hale gelecek.

Bir mimarın eserinin maddî olarak vücuda gelmesinden önce, o eserin plan ve proje çizimi ve hatta zihnindeki tasarımı, o mimarî eserin manevî ve ilmî bir varlığı gibidir. Bu tarzda bir yapılışta, görsel planda varlığı görünmeyen ama aslında tasarımcının ilminde manevî bir varlığı, planı, programı ve şekli mevcut olan o eşyaya maddî bir vücud vermek ise, oldukça basit bir iştir.

Bu yapılışın ne kadar kolay olduğu, Risale-i Nur’da şu iki mükemmel misalle anlatılmıştır:

Görünmez mürekkeple yazılan yazının kâğıdının üzerine, o yazıyı görünür hâle getiren maddeyi sürmekle yazıyı göstermek ne kadar kolay ise (Nursî, 1996) ve bir fotoğraf makinesinin içindeki fotoğraf filminin üzerindeki şekillerin kâğıt üzerine aktarılması ne kadar kolay bir işlem ise (Nursî, 1996); kendi ilminde planları, programları, şekilleri ve miktarları belirlenmiş olan eşyayı yokluktan varlık sahasına çıkarmak da, ilahî sanatkâr açısından öyle kolay bir iştir.

2- Eğer o tek şahsın, eşyayı madde parçacıklarından bir araya getirdiğini düşünürsek, herhâlde o şahıs maddenin bütün parçacıklarını emrinde çalıştırabiliyor ve istediği gibi kullanabiliyor olacak.

Böyle birinin emri altında çalışan madde parçacıkları, o şahsın iradesi ve ilmi ile ve işleyiş prensiplerini belirlediği hareket kanunlarının altında ilerleyecekler. Âdeta bir komutanın, emri altındaki bütün askerlerini tek bir komutla kolayca harekete geçirmesi ve hepsinin o emri aynı anda yerine getirmesi gibi.

Bir canlının vücudunu oluşturmak için geldiklerinde ise, o şahsın ilminde mevcut bulunan plan ve programın manevî kalıbı içine, belirlenmiş şekiller ve miktarlar ölçüsünde girecekler ve duracaklar. Hudutlarından taşmayacaklar, düzeni bozmayacaklar, işleyişi aksatmayacaklar, hassas dengeyi ihlal etmeyecekler.

Bu ifadeler size tanıdık geldi mi? Etrafınızdaki kâinatın işleyiş şekline ne kadar da benziyor, öyle değil mi? Sakın bu kâinat, tam da bu şekilde işletiliyor olması nedeniyle böyle görünüyor olmasın!

Eğer eşyanın oluşumunu tabiat ve maddî sebeplerin gerçekleştirdiği kabul edilse, o eşya ve oluşumlar, modern bilimin de kabul ettiği gibi yoktan ve hiçten icad edilmeyecek. Çünkü eserleriyle ve işleyiş tarzıyla, her şeyi kuşatan bir ilmi ve her şeye hükmü geçen bir kudreti bulunduğunu gösteren tek bir yaratıcının varlığı haricinde, tabiat ve maddî sebeplerin işlettiği mekanizmalar, elbette yoktan var edemezler. O hâlde etraftaki maddeleri bir araya toplayıp öyle çalışacaklar.

Tabiîdir ki, en basit bir canlının vücudundaki element çeşitliliği ve vücudunda bulunan unsurların hassas ve belli ölçülerde bir araya getirilmesi gerekliliği düşünüldüğünde, bu toplama işi oldukça zahmetli ve zaman alıcı olacaktır. Hem bir araya getirebildiklerini farz ettiğimizde dahi, böyle bir oluşumu meydana getirebilmek için manevî ve ilmî kalıpları olmadığından, o canlının bütün organları ve hücreleri sayısınca somut kalıplara ve gelişmiş fabrikalara ihtiyaçları olacaktır.

Yoksa getirdikleri türlü çeşit maddeyi, vücudun oluşumu için gerekli olan belirlenmiş miktarlarında nasıl durduracaklar? Durdursalar da, daima tazelenmekte olan ve o vücuda gelip çalışan maddeleri, sürekli düzenli bir şekilde nasıl çalıştıracaklardır? Bir adım daha ileri gidelim. Hadi çalıştırdılar diyelim. Peki o canlının vücudunun işleyişine yabancı olan ve dışardan sürekli o vücudun içine giren yeni madde parçacıklarına, devamlı ve aksamadan çalışması gereken o vücudun çalışma sisteminde üstlenecekleri vazifeleri nasıl öğreteceklerdir? Bunların hiçbirini yapamayacakları çok açıktır.

Öyleyse, kesin bir şekilde ortaya çıkıyor ki, maddî sebepler veya tabiat, bu eşyaya mucitlik iddiasında bulunamayacaklardır. Demek onları çalıştıranın bir başkası olduğu, mecburiyetle kabul edilecektir.

Eşyanın tek bir elden yapılmasının işi ne kadar kolaylaştırdığını, çok sayıda ellerin işe karıştıkça karıştıracağını ve zorlaştıracağını anlamamızı çok kolaylaştıran ve Risale-i Nur’da geçen iki misal: (Nursî, 1996)

  1. Misal: Yüz askerin bir tek subayın emir ve idaresine verilmesi gayet kolaydır ve düzeni netice verir. Fakat bir askerin idaresi, aynı anda yüz subaydan birden istenilse, her biri birbirinden bağımsız hareket etmek, emir ve hükmetmek isteyen o subaylar, zorluğa ve karmaşıklığa sebep olurlar. Bunu o askerin üzerinde bulundurduğu askerî teçhizat için de düşünebiliriz. Tek bir merkezden ve bir tek fabrikadan yapılmaları ne kadar kolaylığa sebeptir. Âdeta tüm ordunun teçhizatının yapılması, bir tek askerin teçhizatının yapılması kadar kolaydır. Eğer her birinin teçhizatını başka fabrikanın yapması istenilse, yani çok sayıdaki fabrikalardan yapmaları talep edilse, her bir askerin teçhizatı, bütün ordunun teçhizatı kadar, belki daha da zor olacak. Çünkü o bir tek asker için de, orduya lâzım olan aynı fabrika yine gerekiyor.
  2. Misal: Bir ağacın tek bir merkezden gönderilen maddelerle beslenen meyvelerin her birine gerekli olan gıda maddelerinin, her biri için farklı merkezlerden gönderilmesinin istenmesi, her bir meyvenin o ağaç kadar zor yapılması anlamına gelir. Çünkü koca bir ağacın hayatı için gerekli olan maddeler, bir çekirdek veya bir meyve için de aynen gerekiyor.

Demek ki, düzenli bir sistemin parçası olan her bir unsurun tek bir merkezden idare edilmeleri, o unsurların her birinin çok sayıdaki merkezlerden, hatta ayrı ayrı merkezlerden idare edilmelerinden çok daha kolaydır.

Artık çok parlak ve açık bir şekilde görülüyor ki, bütün eşyanın birinin icadı olması, çok büyük bir kolaylığı ve zorunluluğu yanında taşıyor.

Çok sayıdaki karmaşık maddî sebepler tarafından yapılması ise âdeta imkânsızlık derecesinde zorluğu beraberinde getiriyor.

Detaylı tetkiklerle anladık ki, her şeyin bir tek merkezden yapılması, maliyeti düşürüyor, adedi artırıyor, işi kolaylaştırıyor, süreyi kısaltıyor, düzenliliği, estetiği ve kaliteyi en iyi dereceye çıkartıyor.

Aynen tam da gözümüz önünde her an şahit olduğumuz bu dünyanın mevcut şekli gibi bir şekil alacağı muhakkak olduğundan, dünyamızın tek bir merkezden idare edildiğini düşünmememiz için mantıklı hiçbir sebep kalmıyor. Bunun zıddının, yani tabiat ve çok sayıdaki maddî sebepler tarafından yapıldığı tasavvur edilen bir dünyada ise nadiren ve çok zamanda, zorlukla meydana gelen eşya ve tüm canlılar; gayet kıymetsiz, sıradan, çoklukla bozuk, düzensiz, sanatsız ve estetiksiz, kalitesiz bir şekilde olacaktı. Koca dünya berbat bir hâlde görünecekti.

Madem bu dünya gayet güzel ve düzenli görünüyor. İçindeki canlılar da hayranlık uyandıracak bir mükemmellikte, görsel estetiğe sahip bir şekilde kolayca, çoklukla ve az zamanda meydana çıkıyorlar.

O hâlde gözünün gördüğüne inanan herkesin tereddütsüz kabul etmesi gereken bir gerçek vardır:

O da, bütün eşyanın aynı merkezden icad ve idare edildiği ve tek ve bağımsız bir yaratıcı olarak kabul edeceğimiz biri tarafından bu dünyanın yaratılmış olduğu ve başka bir alternatifin düşünülemeyeceğidir. Aksini düşünebilmek için, gördüğümüz her şeyin şeklini değiştirmek, dünyanın üzerindeki mükemmel yaratımlı, görsel estetikli tüm canlıları kaldırıp atmak ve onun yerine anlamsız, önemsiz ve kalitesiz, estetikten yoksun oluşumlarla doldurmak gerekir ki, ancak o zaman tevhid hakikatinin haricinde bir başka sebep, işin içine girme şansı elde edebilsin.

Şu anki şekliyle gözümüz önünde görünmeye devam eden bu güzel dünyamızın ve muhteşem kâinatımızın hiçbir köşesinde, hiçbir maddî sebebe ve tabiata, en küçük bir icad ve müdahale hakkını kesinlikle vermiyoruz!

Yapılan analizler sonucunda; bütün eşyanın aynı merkezden icad ve idare edilerek, tek ve bağımsız bir yaratıcı olarak kabul edeceğimiz biri tarafından yaratılmasının; başka bir alternatifinin düşünülemeyeceği derecede zorunlu ve bilimsel nitelikte bir gereklilik olduğu, tüm açıklığıyla ortaya koyulmuş tur.

15 Dakikalık Kısa Kongre Sunumu Video Adresi:

https://youtu.be/0KN437NqOkA

Ediz Sözüer

Kaynaklar:

Wollard K, How Come? Planet Earth, Workman Publishing, New York, 1999 

Sözüer E, Olağanüstü Bir Hazinenin Keşif Yolculuğu: Risale-i Nur Eğitim Programı temel/kaynak kitabı ve akademik ders müfredatı, Cinius Yayınları. 2017

Nursî S, Lem’alar, Envar Neşriyat 1996

“Kalıp Olmadan, Üretim Olmaz” isimli (yazarsız) kapak yazısı, Moment-expo dergisi, 10.sayı, Mart 2009

Sözüer E, Tabiat Risalesi Açılımları, Google Books 2015

Darwin C, Türlerin Kökeni (Origin of Species), s. 172, 280, John Murray yayınevi, 1859

Nursî S, Şualar,  Envar Neşriyat 1996

Sende yorum yazabilirsin