Bir iman ve aksiyon adamı: Said Özdemir ağabey

Bir iman ve aksiyon adamı: Said Özdemir ağabey

Her insanın üç veçhesi vardır. Kulluk, şahsiyeti, makam… Bu sebeple bir insanın tahlili yapılırken bu üç makamdan birisine bakılarak tahlil yapılır. Tabi ki sadece bir veçhesinden bakılarak yapılan tahliller ve yapılan sarf-ı kelamlar tam bir tahlil olmayacaktır. Nasıl ki evvel, ahir, zahir, batın olarak her hadisenin ve şeyin vecihleri olması da tahlillerde farklılıklara sebep olmaktadır.

Said Özdemir Ağabeyimize de bu vecihlerden bakmamız gerekmektedir.

Bir baba olarak;

Gayet müşfik bir baba olarak karşımıza çıkmaktadır. Ailesinin maddi ve manevi ihtiyaçlarını aksatmadan emek sarf eden bir misyon ve vizyon sahibidir.

Maddi ihtiyaçların bir şekilde hallolacağını bildiği için maneviyat aleminden mahrum kalınırsa maddi ve manevi helakete sebep olacağının şuurunda olduğu için ailesinin maneviyat nabzını tutmuş ve ihmal etmemek için azami bir gayret etmiştir. Hapiste, sürgünde, hizmette koştururken…

Neseben;

Rasulü Ekrem (asv) efendimize kadar gitmektedir. Bu silsile içinde Halid Bin Velid (ra) de bulunmaktadır. Lakin maddi nesebinden ziyade kendisi sünnet-i seniyyeye ittiba ederek maneviyatı nazarlara vermektedir.

“Kat’iyyen bil ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın iki âli var:

Biri; nesebî âl.

Biri de; şahs-ı manevî ve nuranîsinin risalet noktasında âli var.”[1]

Keşke neseben seyyid olsaydım diye düşünenlere serlevha olarak bu Hadis-i Şerife istinad eden beyanı da bir beşaret olarak hatırlatmak isterim. [2]

İman ve aksiyon olarak;

Üstad Bediüzzaman Hazretleriyle kaderi kesişmesiyle Tillolu Said ağabey tam manasıyla iman ve aksiyon hayatında Risale-i Nur bir kuvvet olarak girmiştir. Üstadımız hayattayken yeni yazı olarak 1953’ten itibaren, Atıf Ural, Mustafa Cahit Türkmenoğlu gibi Nurun Kahramanlarıyla beraber hizmet aktinde bulunmuş ve sadece bulunduğu muhitte eline kitap alıp köşesine çekilip “nefsi nefsi” demeyip, şahsi kemalat peşinde olmayıp daima Rasulü Ekrem (asv)’ın nurani meslek ve meşrebini ihtiyar ederek, neşriyat sahasını boş bırakmamıştır.

Hizmet akdinde bulunduğu kimselere de hizmette koşmak ve koşturmak için numune olmuş ve iman varsa aksiyon da vardır şiarıyla herkesi hizmete katmak ve hizmet içinde bulunması için say u gayret etmiştir. Refakat ettiğim bazı seyahatlerde bunu yakinen müşahede ettim. Bazen de beşaretler vererek bunu yapardı.

Üstadımızdan nakille,

“Kardeşlerim Türkiye Alem-i İslam’ın kapısı, kilididir. Bu kapı açılacak alem-i islam açılacak”

“Risale-i Nur Anadoluda tutmazsa kıyameti bekleyin. (Elhamdülillah tuttu şeklinde ilave ederdi.)

Bir yere meşru ne gayeyle gidilirse gidilsin muhakkak suretle hizmete niyet edilmesiyle bu güzel niyet sayesinde ibadete inkılab edeceğini dimağlara mıhlamıştır.

“Herhangi bir yere giderken, dünya işi için bile olsa muhakkak hizmeti niyet ediniz, hizmetle alâkalı bir iş yapınız. Tâ ki başınıza gelen her hadise hizmet hesabına geçsin…”[3]

1953’te başlayan Risale-i Nur Külliyatının neşri İhlas Nur Neşriyat ismiyle olmuştur. Bu neşriyat günümüzde halen kitap baskıları yapmaktadır. Hususen yabancı dil neşriyatında ön safta gelmektedir.

İnternetin içtimai/sosyal hayata girmesiyle Risale-i Nur hizmetinin bu alanda da olması gerekliliğini fark edip bu sahaya da müteveccih olarak günümüzde ki www.nur.gen.tr sitesini kurmuştur. Ve artık internette Risale-i Nur sancağı dalgalanmaya başlamıştır.

Teknolojik her şeyi müspet manada kullanmayı kendisine şiar edinmiş olup, gazete, dergi, radyo, internet, tv vb. şeyleri bu manada nura hizmette kullanmıştır.

Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin meslek ve meşrebini muhafaza ve müdafaa ve nesl-i atiye intikal etmesi için var gücüyle cehdetmiş bir mücahittir. Yurt içinde yurt dışında bir çok programa da iştirak etmiştir.

Muhtelif lisanlara Risale-i Nurun tercümesi için adeta çırpınmıştır. Hani iceberg/buz dağının bir özelliğidir su üzerinde belki çok küçük bir kısmı ancak görünür, suyun altında devasa bir kütlesi bulunur. İşte hizmet ve maneviyat sahasındaki iceberglerden birisi de Said Özdemir ağabeydir. Nerede kimlerin imanına, hidayetine vesile olduğu ancak levh-i mahfuzda mukayyeddir.

Rabbim ahirete irtihal eden başta bu yazıya vesile olan Said Özdemir ağabeyimiz gibi, iman ve İslam davasında kahraman birer nefer, maneviyat aleminde birer iceberg, rabbimizin rızasını hedef yapmış nice yeni Said Özdemir’ler ve emsali mümeyyiz şahsiyetler iman ve İslam davasında kaim, daim, saim ve cahid eylesin.

Ahirete irtihal eden aziz ağabeylerimizin ruhu için El Fatiha.

Selam ve dua ile

Muhammed Numan ÖZEL

Kaynak: RisaleHaber

________________________________________

[1] Sözler Neşriyat / Latif Nükteler – 77

[2] Hz. Enes’den nakledilen bir rivayete göre, Hz. Peygamber’e (asm), “Al-i Muhammed kimlerdir?” diye soruldu, o da:

“Her takva sahibi olan kimsedir.” buyurdu ve ilave olarak da “Allah’ın velileri ancak takva sahibi olan kimselerdir.” (Enfal, 8/34) ayetini okudu. (Taberanî, el-Evsat, 3/338/ h. no: 3332)

[3] Bkz Ağabeyler Anlatıyor, Said Özdemir

Çocuklarımız

Çocuklar anlamaz değil anlarlar ve hissederler, annelik ve babalık provaları yaparlar. Bilimsel bir araştırmada erkek çocuklar oltaları alıp balık tutarken kız çocuklarının da balıkları pişirdiği görülmüştür. Çocuklar bomboş sayfa şeklinde gelmez.

Allah bize oku diyor, yaz demiyor, öyleyse önce çocuğumuzu tanımaya çalışmalı, istidat ve kabiliyetlerini doğru tespit etmeli. Bediüzzaman’ı, Gazalî’yi yetiştiren anneler bu günün annelerinin bilmediği neyi biliyorlardı.

Çalışan anneler zamanlarının olmadığını söylüyor, ama mutlaka zamanları olmalı, birileri bizim kapımıza bırakmadı onları, çok istedik dualar ettik, hayatın yükünün ağırlığını çocuğa ödetemezsin, onun ne günahı var. Bilenle bilmeyen bir olmaz, bilgili olmak yetmez bilge olmalı, çiçek yada kedi değil onlar suyunu ver yemini ver bitsin. Her dediği koşulsuz yapılan sadece Rabbimizdir, oysa görüyoruz Anneler efendilerine doğurmuş.

Her bitki her toprakta yetişmezken, her koşulda çocuk da yetişmez. Sabah namazına kalkan, yalan söylemeyen Müslüman çocuk yetiştirmek istiyorsak evlerimiz buram buram İman kokmalı, Peygamber efendimiz(sav) gibi ebeveynler olunmalı. Aile kültürü, İslam medeniyeti verilmeli, bu nasıl olur? Bütün bunlar evde yaşanırsa olur. Çocuğuna kazandırmak istediğin özellikleri bir kağıda yaz sonunda karneni göreceksin.

“Bu evden cennette kimseyi eksik istemiyorum” diyerek namaza çağıran anne, işte bu.. 15 yaşından küçük çocuklar sosyal medya mecrasında olmamalı. Bağıran anneler var olursa, kadına şiddet gibi çocuğa şiddette konuşulur bu coğrafyada. Kreş öğretmenleri, oyun terapistleri, pedegoglar ülkenin geleceği için ailelere ulaşmalı. Ailelerden talep beklemeyin, aileler eksik olduğunun farkında bile değiller.

Çetin Kılıç

Kaynak

Hatice Kübra Tongar.

Peynir gemisi

Hayati Bir Ameliyat

Konda Araştırma Şirketi’nin 2019 yılındaki bir araştırmasında Türkiye’de kendisini ateist olarak tanımlayanların yüzde 1’den 3’e çıktığı, deist olarak tanımlayanların ise yüzde 1’den ikiye yükseldiği öne sürülmüştü. İddialar bundan ibaret değil. İmam Hatip Lisesi ya da İlahiyat Fakültesi gibi dini ağırlıklı eğitim veren okullarda okuyan gençler arasında da ateizm ve deizmin yayıldığı iddiaları zaman zaman gündeme getiriliyor.

Çok önemli bir ameliyatın ortasında, cerrahın ameliyatı bırakıp farklı işlerle uğraşması hastayı kaybettirir. Risale-i Nur talebeleri ve iman hizmetine gönül verenler çok önemli çok hayati bir ameliyat ortasındadırlar. Bu ameliyatın adı “Dinsizlik tümörünün İslam bedeninden çıkarılması.” dır. Bu insanların nazarlarını farklı yönlere dağıtmak, ameliyat ortasında yemek pişirmekle eş değerdir.

Öncelikli mesele İslam binasının temeli olan imanın tahkiki bir şekilde tesis edilmesi gerekiyor. Bizimde zaman zaman karşılaştığımız bu insanlarda gördüğümüz bir özellik, ataistlik ve deistliklerinin tahkiki olmadığı. Bir çoğumuz Kuranı Kerimi duvarda görüp ellenilmez, dokunulmaz olarak tanıdık. Ailelerimizin din adına söylem ve icraatlarını hiç sorgulamadık bir bakıma bir çoğumuzun inancıda tahkiki değil. Bu mecrada farklı bir sonuç beklemekte hayalcilik olurdu zaten.

Ecnebi dizileri seyredip, batı medeniyetine hayran gençlerimize İslam medeniyeti varken ABD kıtası bilinmiyordu bile, Avrupa ülkeleri birbirini kesiyordu diyemedik. Freud okuyup Harry Potter yetiştirdik. Üstelik bunlarla övündük. Hazreti Ali gibi imam Gazali gibi İbni Sina gibi zatlar yetiştirmek için Hazreti Muhammed(sav)’i tanımak, onun sözlerine kulak vermek gerektiğini bilemedik. Hiç bir şey için geç değil, reçete belli. Bin uyuyana bir uyandıran yeter. Allah yar ve yardımcımız olsun.

Çetin Kılıç

Cevşenü’l-Kebir’den Marifetullah Nükteleri-9

Peygamberlerin Fıtratları, İsm-i A’zam ve Dualarının Kabulü

Peygamberler mutlaka dualarında, o konuya ilişkin veya kendi halleriyle alakadar bir isim kullanarak Rablerine dua etmişler. Halka Allah’ı anlatacakları ve tevhidi ilan edecekleri zaman bahsettikleri konu ile ilgili bir veya daha fazla Esma-yı Hüsna’yı kullanmışlar. Bu şekilde kavimlerine ya bir ümit, ya bir tehdit veya bir ikaz şeklinde Allah’a giden marifet yolu açmışlar. Bunu Kur’anda bütün Peygamber kıssalarında görebiliyoruz. Mesela Hz. Şuayb kavmine Rabbini “ Rahîm ve Vedud ”[1] olarak, Hz. Sâlih (AS) “ Karîb ve Mücîb ”[2] ve Hz. Yusuf (AS) “ Alîm ve Hakîm ”[3] olarak tanıtırlar.

Dua bahsi noktasında Kur’ana baktığımızda Hz. Musa (AS) duasında “ İnneke künte binâ basîra[4] ( Hak bu ki Sen bizi Basîr’sin, görücüsün ) diyor. Hz. İbrahim (AS) dua edince diyor ki: “ İnneke ente’s-semiu’l-alîm[5] ( Hak bu ki Sen bizi duyan ve bilensin. ) Görme, dışı kuşatır. İşitme ve duyma ise, iç dünyanın kuşatılmasını ifade eder. Bu noktada Semi ve Basîr ismi, beraberce tam bir kuşatmayı ifade ediyorlar. Dua makamında da maddi-manevi ihtiyaçların cevaplanması için arz-ı hâlin tam olarak sergilenmesidir.

Kur’an, Basîr ismini, Habîr ismiyle beraberce kullanarak, Habîr isminin gerçekleşmiş ve dış dünyada gözükmüş şeyleri ihata ettiğine değiniyor. Bu manada Semi’ ismi de, Latîf ismiyle örtüşüyor. Bu manada Latîf ve Semî isimleri, Bâtın ismine; Habîr ve Basîr isimleri Zâhir ismine nâzırdır. Zâten ism-i Zâhire mazhar kişilerin görme ve gösterme endeksli yapıları ve riya ( gösteriş ) hastalıkları, her şeyden ve dünyadan haberdar olmak isteyen hususiyetleri bu ilişkileri perçinliyor ve ayan hale getiriyor.

Buna mukabil, Bâtın ismine mazhar kişilerin duyma ve duyurma endeksli yapıları ve süm’a ( duyulma ) hastalıkları, her şeyin ve dünyanın özüne nüfuz etmeye çalışan hususiyetleri de bu alakaları açıyor ve gösteriyor.

Hayy ve Hakk isimleri ise, Zâhir ve Bâtın, Habir ve Latîf, Semi ve Basîr isimlerini kendinde cem ederler. Bu manada şehadet ve gayb âlemine aynı anda açık olan, her iki âlem açısından bir temas noktası ve berzah vasfı gören vicdan, Hayy ve Hakk isimlerinin mazhar-ı mücellasıdır.

Hz. Musa (AS) bu duasıyla, dışa dönük karakterli bir yapının dua ederken kullanacağı, duayı kabul ettirici ism-i a’zamı bize bildiriyor. Hz. İbrahim (AS) ise bu duasıyla, tıpkı Hz. Zekeriya (AS) gibi içe dönük karakterli bir yapının dua edeceği zaman makbuliyet sağlayıcı ism-i a’zamı ders veriyor. Peygamberler bizlere nasıl makbul dua edilir, öğretiyorlar. Dua öyle müessir ki, Hz. Musa’nın (AS) duasının hemen arkasında Cenâb-ı Kabil-i Mutlak, “ Allah dedi ki: ‘ Sana istediğin verildi ” ey Musa ”[6]

der. Bu noktada Cevşenü’l-Kebir’deki bazı bablar dua edileceği zaman, içinde bulunulan hale göre farklı ismin kapısının çalınması gerektiğini bize konu konu, isim isim olarak işler. Mesela 11. Bab der ki:

Ya ıddeti ınde şiddetî * Yâ recâi ınde musîbetî * Yâ mûnisi ınde vahşetî * Ya sâhibi ınde ğurbetî * Yâ veliyi ınde ni’metî * Yâ kâşifi ınde kürbetî * Yâ ğıyâsi ındeftikarî * Yâ melcei ındeztırârî * Yâ muîni ınde fezeî * Yâ delîli ınde hayretî…

( Ey şiddet ve zorluk anında hazırlığım * Ey musibet zamanında ümidim * Ey yalnızlık zamanımda sıcacık gönüldaşım * Ey gariplik ve gurbet anımda sâhibim * Ey nimetler içinde dostum * Ey keder zamanında rahatlatanım * Ey fakirlik zamanında yardım edenim * Ya zor durumumda sığınağım * Ey korkum ânında yardımcım * Ey şaşırdığımda yol gösterenim… )

Halas, Necat ve İcâret

Cevşenü’l-Kebir duasında her babın sonunda, iltica ve rica mektubunu zarflayan bir tesbih ve içeriğini bildiren bir mühür manasında Hz. Peygamber (ASM) “ Sübhaneke yâ lâ ilahe illa ente’l-emânü’l-emânü hallisna/ecirna/neccina mine’n-nâr ” ( Sen Sübhan’sın. Kusursuz ve eksiksiz icraat yaparsın. İcraat-i Sübhâniyen ile kirlenenleri temizlersin. Senden başka İlah ve Mabud yok. Emniyet veren ve kullarını kurtaran Emân-ı Mutlak Sen’sin. Senden eman diliyoruz. Bizi ateşlerden kurtar ) diyor.

Cevşenü’l-Kebîrdeki 1-30. Bablar “ Hallisnâ ” ile, 31-60. Bablar “ Ecirnâ ”, 61-90. Bablar “ Neccinâ ” ve 91-100. Bablar tekrar “ Hallisnâ ” ile bitiyor.

Necât, maddi musibetler ve ateşlerden kurtarmak demektir. Bu manada tufan hadisesinde boğulmaktan kurtulduğu için Hz. Nuh’a (AS) “ Neciyyullah ”[7] ( Allah’ın boğulmaktan kurtardığı peygamber ) denilir.

Halas, manevi musibetler ve ateşlerden kurtarmak demektir. İnsanın amellerini fesada veren riya, süm’a, ucub, fahr gibi manevi ateşler ve musibetlerden kişiyi kurtaran duyguya halas ile aynı kökten “ ihlas ” denilmesi buna delildir. Bu manada Kur’an, Züleyha’nın günah teklifine hayır diyen Hz. Yusuf için “ Muhlas ”[8] ( günahtan kurtarılmış kişi ) der.

İcâret ise, maddi-manevi her türlü musibet ve ateşlerden korumak ve kurtarmak demektir. Ki tam kurtuluş bu şekildedir. Bu tam manasıyla Allah’a sığınmak manasında olarak Cevşen’de 50. Bab’da kullanılır. Allah’a şöyle seslenilir: “ Ya men yücîru velâ yucâru aleyh ” ( Ey her şeyi koruyan, fakat kendisi korumaya muhtaç olmayan )

Bu manada “ neccina ” ifadeli bölümler, bedenin muhafazası ve maddi sıkıntılar için ilaçken; “ hallisna ” ifadeli bölümler, ruhun muhafazası ve manevi sıkıntılar için ilaçtır. “ Ecirnâ ” ifadeli bölümler ise, ruh ve bedene birden açık ve iki taraf arasında geçit ve perde olan vicdan ve hayat mekanizması için ilaçtır.

Fakat asıl ihtiyaç ruhî olduğu için Cevşen duası, hallisna ile ruhtan başlar; ecirna ile vicdana geçer; neccina ile bedeni muhafaza altına alır; sonra tekrar hallisna ile sona erer.

Biz de bu perspektifi baz alarak aynen Hz. Peygamber (ASM) gibi dünyevi ve uhrevi, maddi ve manevi bütün ateşleri kasdederek 30. Bab ile Cenab-ı Hafîz-i Küll-i Şey’e iltica ediyoruz:

Yâ âsıme menista’sameh: Ey günahlardan ve düşmanlarından korunmak isteyenleri koruyup onları masum tutan Âsım,

Yâ râhime menisterhameh: Ey şefkat ve hususi rahmet isteyenlere devamlı rahmet eden Râhim,

Yâ nâsıra menistensarah: Ey darda ve zorda kalan veli kullarına, zafere ulaştıracak şekilde yardım eden Nâsır,

Yâ hâfıza menistahfezah: Ey korunmak ve zararlardan kurtulmak isteyenleri muhafaza eden Hâfız,

Yâ mükrime menistekrameh: Ey hususi ikram isteyenlere ikram edip onlara ilgisini gösteren Mükrim,

Yâ mürşide menisterşedeh: Ey hakk yolunda gitmek isteyenleri rüşde eriştirip onları hakka tabi bir hayata sevk eden Mürşid,

Yâ muîne menisteâneh: Ey yardım isteyen bütün zayıf kullarına yardım eden Muîn,

Yâ muğîse menisteğâseh: Ey ihtiyaç içinde bocalayan kullarını bu dar hallerden kurtarıp onlara yardım eden Muğîs,

Yâ sarîha menistesrahah: Ey ağlayıp feryad eden kullarının ağlamalarını dindiren Sarîh,

Yâ ğâfira menisteğferah: Ey günahlarının silinmesini isteyenleri bağışlayan ve temizleyen Ğâfır,

Sübhâneke yâ lâ ilâhe illa ente’l-emânü’l-emanü hallisnâ mine’n-nâr: Sen Sübhansın! Senden başka İlah yok! Kullarına emniyet ve kurtuluş verensin! El aman! Bizi kirlenmişlik, merhamet edilmeme, mağlubiyet, korunmama, kınanma, olgunlaşmama, zayıf kalma, miskinlik, sızlanma ve bağışlanmama denilen manevi ateşlerden kurtar!

[1] Hûd suresi, 90.

[2] Hûd suresi, 61.

[3] Yûsuf suresi, 100.

[4] Taha suresi, 35.

[5] Bakara suresi, 127.

[6] Taha sûresi, 36.

[7] Sa‘lebî, s. 166.

[8] Yusuf suresi, 24.

HAŞİR RİSALESİ’NİN KIYMET VE EHEMMİYETİ

Haşir Risalesi, Risale-i Nur Külliyatı’ndan 10. Söz eserinin diğer ismidir. Kıymet ve ehemmiyeti noktasında da Risale-i Nur Külliyatı’ndan pasajlar ile konuyu ele alacağız İnşaAllah.

Onuncu Söz ile ilgili Sözler eserinin sonundaki fihristte şu bilgiler yer almaktadır;

“ONUNCU SÖZ: 

 فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدٖيرٌ

âyetinin mealinde ve haşir ve âhiret hakkındaki âyâtın mühim bir hakikatini, on iki mantıkî ve makul suret-i temsiliye ile ve on iki hakaik-i kàtıa-i bâhire ile tefsir etmekle beraber, iman-ı bi’l-âhireti o kadar kuvvetli bir surette ispat eder ki bütün bütün kalbi ölmemiş ve bütün bütün aklı sönmemiş bir insan, o ispata karşı teslim olur. İzn-i İlahî ile imana gelir. İmana gelmezse de inkârdan vazgeçmeye mecbur olur.” (1)

Burada da geçtiği üzere, Haşir Risalesi “iman-ı bi’l-âhireti o kadar kuvvetli bir surette ispat eder ki bütün bütün kalbi ölmemiş ve bütün bütün aklı sönmemiş bir insan, o ispata karşı teslim olur. İzn-i İlahî ile imana gelir. İmana gelmezse de inkârdan vazgeçmeye mecbur olur.” Bu derece etkili bir eserdir.

Haşir Risalesi sadece başında geçen Rum Sûresi 50. Âyet-i Kerîme’nin tefsiri değildir.

Rum Sûresi 50. Âyet-i Kerîme’de mealen şöyle buyurulur; “Şimdi Allah’ın rahmetinin eserlerine bak! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor? Şübhesiz ki O, ölüleri elbette dirilticidir. Çünkü O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (2)

Bu Âyet-i Kerîmenin tefsiri sadedinde Mu’cizat-ı Kur’âniye Risalesi’nde şu ifadeler geçmektedir; “Her bahar mevsiminde ihya-yı arz keyfiyetinde üç yüz bin tarzda haşrin numunelerini nihayet derecede girift, birbirine karıştırdığı halde nihayet derecede intizam ve temyiz ile nazar-ı beşere gösteriyor ki bunları böyle yapan zata, haşir ve kıyamet ağır olamaz, der. Hem zeminin sahifesinde yüz binler envaı, beraber birbiri içinde kalem-i kudretiyle hatasız, kusursuz yazmak; bir tek Vâhid-i Ehad’in sikkesi olduğundan şu âyetle güneş gibi vahdaniyeti ispat etmekle beraber, güneşin tulû ve gurûbu gibi kolay ve kat’î, kıyamet ve haşri gösterir.” (3)

Haşir Risalesi’nin sadece başında bulunan âyetin tefsiri olmadığına delillerimizden biri de “haşir ve âhiret hakkındaki âyâtın mühim bir hakikatini” tefsir ettiğinin ifade edilmesidir. Burada haşir yani öldükten sonra dirilme ve âhiret hakkındaki âyâtın/âyetlerin mühim bir hakikatini tefsir ettiği net bir şekilde anlaşılmaktadır. Demek ki Haşir Risalesi’nin kıymet ve ehemmiyetinin bir noktası da bir tek âyetin değil konuyla ilgili âyetlerin tefsiri mahiyetinde olmasıdır. Konulu tefsir bağlamında ele alacak olursak, Haşir Risalesi; öldükten sonra dirilme ve âhiret ile ilgili âyetlerin genel bir şekilde ele alınarak, mânâ bakından tefsir edildiği mükemmel bir eserdir.

Onuncu Söz’ün fihristinde geçen yerde, “on iki mantıkî ve makul suret-i temsiliye ile ve on iki hakaik-i kàtıa-i bâhire ile tefsir et”tiği belirtiliyor. Haşir Risalesi’nde on iki mantıkî/mantıklı ve makul/aklın kabul edeceği kıyaslamalı temsil vardır. Ve “on iki hakaik-i kàtıa-i bâhire ile tefsir etmek”tedir. On iki apaçık, belli kesin hakikatlerle tefsir etmesi de aklî – mantıkî delil isteyenlere bir deva hükmündedir.

Haşir Risalesi’nin yüzlerce Kur’ân-ı Kerîm âyetinden süzülmüş damlalar olduğu Mektubat eserinde şöyle ifade edilmiştir;

“Hattâ Onuncu Söz, yüzer âyât-ı Kur’âniyeden süzülmüş bazı katarattır.” (4)

Kur’ân-ı Kerîm’in manevî bir tefsiri olan Risale-i Nur eserleri yüzlerce ilgili âyeti de mânâ olarak ele almıştır.

Peki başka ne gibi önemi var bu eserin? Cevabı;

“…hakaik-i imaniye ve Kur’âniye içinde öyleleri var ki en büyük bir dâhî telakki edilen İbn-i Sina, fehminde aczini itiraf etmiş “Akıl buna yol bulamaz!” demiş. Onuncu Söz Risalesi, o zâtın dehasıyla yetişemediği hakaiki; avamlara da çocuklara da bildiriyor.” (5)

Bu nokta üzerinde durulması lâzım gelen çok önemli bir noktadır. En büyük bir dâhî telakki edilen yani kabul edilen İbn-i Sina, fehminde/anlatışında aczini itiraf etmiş ve haşir konusunda “Akıl buna yol bulamaz!” demiş. Yani haşir/öldükten sonra dirilme nakli bir meseledir ama akıl ile biz bunu anlayamayız demiş. Onuncu Söz olan Haşir Risalesi, o zâtın yani İbn-i Sina’nın dehasıyla yetişemediği hakaiki/hakikatleri; avamlara/halk tabakasına da çocuklara da bildiriyor.

Peki Haşir Risalesi’nin kıymeti takdir edilmiş midir? Cevabını da Barla Lâhikası’nda şöyle alıyoruz;

“Onuncu Söz’ün kıymeti tamamıyla takdir edilmemiş. Ben kendi kendime hususi belki elli defa mütalaa etmişim ve her defasında bir zevk almışım ve okumaya ihtiyaç hissetmişim.” (6)

Eserin müellifi/yazarı olan Üstâd Bediüzzaman Hazretleri’nin bile bu mektubu yazdığı zaman “elli defa mütalaa” ettiği görülüyor. Ve her defasında da bir zevk almış ve sürekli okumaya ihtiyaç hissetmiş. Biz de aynı şevk ve gayret ile okumalı ve mütalaa etmeliyiz. Çünkü sürekli Kur’ân ve Îmân hakikatlerine ihtiyacımız vardır.

Üstâd Bediüzzaman Hazretleri’nin talebelerinden Hafiz Halid Ağabey’in bir mektubunda harika olan Haşir Risalesi ile ilgili şunlar geçmektedir;

“Gayet yüksek olmakla beraber, Onuncu Söz ismiyle iştihar eden haşre dair olan risalesi pek hârikadır, câmi’dir. Ulemaca sırf naklî olan haşri ve neşri, gayet kuvvetli ve kat’î delail-i akliye ile ispat etmiştir. Onunla çokların imanını kurtarmışlar.” (7)

Bir önceki yerde İbn-i Sina örnek verilmişti. İbn-i Sina haşir meselesinde “Akıl buna yol bulamaz” demişti. Buradan da anlaşılacağı üzere İslâm âlimleri tarafından da sırf naklî bir mesele olarak görülmüştür, haşir meselesi. Naklî yani âyet ve hadislerde bu mesele vardır, îmân ederiz şeklinde ifade etmişler. Haşir Risalesi de bu naklî meseleyi kesin aklî deliller ile ispat etmiştir. Elhamdülillah bu eser vesilesi ile çoklar imanını kurtarmıştır.

Haşir Risalesi ile Tarihçe-i Hayat’ta geçen şu ifadeler de konumuza bakmaktadır.

“Evet Onuncu Söz, haşir gibi bir rükn-ü azîm-i imanın etrafında çelikten bir sur oldu ve ehl-i dalaleti susturdu.” (8)

Haşir meselesi, imanın şartlarından olan âhirete iman konusunun içindedir. Îmânın azîm/büyük bir rüknüdür yani esasıdır. Haşir Risalesi de çelikten bir sur oldu ve Allah’ın izniyle ehl-i dalâleti yani doğru ve hak yoldan sapmış inançsız kimseleri susturdu.

İçerik olarak Haşir Risalesi;

“Onuncu Söz, on iki parlak ve kat’î hakikatler ile Esma-i Hüsnadan bir kısım isimlerin âhirete dair cevaplarını ispat ve izah eylemiş.” (9)

Haşir Risalesi hakkında şu bilgiler de önem arz etmektedir;

“Üstâdımız Barlada iken bir bahar gününde rahmet-i İâhiyenin âsarını bağ ve bahçelerde müşahedesinden ve ihtiyarsız olarak

 فَانْظُرْ اِلَي آثَارِ رَحْمَةِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِي الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا

  اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِي اْلمَوْتَي وَهُوَ عَلَي كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

Âyet-i kerimesini kırk defaya yakın okumasından sonra, tul’u etmiş gayet kıymettar ve bu zamanda çok lüzumlu ve inkâr-ı haşir mefkuresini köküyle kesip, İbn-i Sina gibi acib bir dahinin (haşir, bir mes’ele-i nakliyedir, akıl bu yolda gidemez) dediği haşri en basit fehme de kabul ettiren; ve haşrin binler nümunelerini arz yüzünde gösteren ve haşri iktiza eden pekçok esma-i ilâhiyeden tut, tâ mahiyet-i insaniyenin acib istidad ve garib cihazatının iktizasına kadar herşeyde haşri isbat eden bir risaledir.” (10)

Haşir meselesi ile ilgili şu ifadeler ise dikkat çekicidir;

“…hakikat-i haşir ve kıyamet, ism-i a’zamın ve bazı esmanın derece-i a’zamının mazharıdır.” (11)

Demek ki bu mesele ism-i a’zamın ve bazı esmanın derece-i a’zamının mazharı olan bir meseledir.

Burayı kısaca izah edecek olursak;

“İlahî kudretin dünyadaki tecellisi perdeli ve derecelidir,   âhiretteki tecellisi ise ânî ve def’îdir. İşte bir ismin ya da sıfatın en ileri derecede  tecellisine “âzamî tecelli” denilmektedir.  Haşirde ölmüş cesetlerin bir emirle bir anda ve sebepsiz olarak hayat bulmaları kudretin azamî tecellisidir. Diğer isim ve sıfatları da buna kıyas edebiliriz.

Her isim ya da sıfatın kendine has bir tecelli sahası vardır ve bu isimler en parlak şekilde  bu sahada kendini gösterirler, diğer isimler bu sahada ikinci planda kalırlar. İkinci planda kalan isimlerin de birinci planda tecelli ettiği başka sahalar vardır. Haşir de bir sahadır, bu sahada azami derecede  Muhyi ismi ve Kudret sıfatı tecelli eder.” (12)

Kıymet ve ehemmiyetini izah sadedinde kaleme almaya çaba sarf ettiğimiz Haşir Risalesi için Üstâd Bediüzzaman Hazretleri “Zındıkların kâfirane fikirlerini tam kırdı ve onları susturdu” demektedir.

Yazıldığı dönem itibariyle zındıkların/dinsizlerin kâfirane yani kâfirlere yakışır şekildeki fikirlerini tam kırdığını ve onları susturduğunu da şuradan öğrenmekteyiz;

“Onuncu Söz, çok ehemmiyetli bir belayı def’etti: Hürriyet-i efkâr serbestiyeti ve Harb-i Umumî sarsıntısı vaktinde haşri inkâr eden münafıklar, fırsat bulup çok yerlerde zehirli fikirlerini izhara başladıkları bir zamanda, Onuncu Söz çıktı ve tabedildi. Bin nüshası etrafa yayıldı. Onu gören herkes kemal-i iştiyak ve merakla okudu. Zındıkların kâfirane fikirlerini tam kırdı ve onları susturdu.” (13)

Haşir Risalesi, inkârcıların cismanî yani beden ile tekrar dirilmeyi inkâr ettikleri bir zamanda ortaya çıkmıştır;

“Kanaatimiz geldi ki ehl-i ilhadın haşr-i cismaniyi inkâr etmek istedikleri hengâmda iktidar ve ihtiyarımızın haricinde Onuncu Söz yazdırıldı.” (14)

“Yazdırıldı” meselesi ile ilgili şu yazımıza bakabilirsiniz. (15)

Konuyla ilgili Eskişehir Müdafaanamesi’nde de şöyle geçmektedir;

“Onuncu Söz, sekiz yüz nüshasıyla, o zaman hükumetin müsaadesinden istifade edip yayılmasıyla, ehl-i dalâletin kalblerindeki inkâr-ı haşri kalblerinde sıkıştırdı; lisanlarına getirmelerine meydan vermedi; ağızlarını tıkadı. Onuncu Söz’ün harika bürhanlarını gözlerine soktu. Evet, Onuncu Söz, haşir gibi rükn-ü azîm-i imanın etrafında çelikten bir sur oldu ve ehl-i dalâleti susturdu. Elbette Hükumet-i Cumhuriye bundan memnun oldu ki, meclisteki mebusanın ve vâlilerin ve büyük memurların ellerinde kemâl-i serbestî ile Hükumet-i Cumhuriye’nin müsaadesinden istifade ederek gezdi.” (16)

Haşir Risalesi’ni ehemmiyet ve kıymetini anlamak için hangi dönemde yazıldığını bilmek gerekir. Yazıldığı dönemi bilmeden kıymetini ve önemini de tam mânâsıyla anlayamayacağımız muhakkaktır. Haşir Risalesi’nin yazıldığı dönem ile ilgili şu bilgilere kaynaklarda yer verilmiştir;

“Bütün nüshaları kontrol edip hataları tashih eden Said Nursî, (sekiz yüz aded olan) bu kitabları kısa zamanda etrafa dağıttı. Bunlardan bir kısmını mebuslara ve devlet memurlarına dağıtılmak üzere Ankara’ya gönderdi. Bediüzzaman’a göre, bu risalenin Ankara’ya gönderilmesi, Eğitim Komisyonu’nun cismanî haşri inkâr eden fikirlerin telkin edilmesine dair aldığı resmî kararla aynı zamana denk gelmişti. Komisyon çalışmalarında bulunan bir üye, bu konunun tartışıldığı bir toplantının ardından, yanında Haşir Risalesi olan bir mebusla karşılaştı. Kitabı fark edince o mebusla karşılaştı. Kitabı fark edince o mebusa şöyle dedi: ‘Said Nursî, bizim çalışmalarımızdan haberdar oluyor ve bize karşı eserler yazıyor.’ Bir süre sonra Kazım Karabekir Paşa, Said Nursî’yi bu gelişmelerden haberdar etti. Bunun üzerine [Said] Nursî şu değerlendirmeyi yaptı: ‘Kardeşim! Maarif Şûrası’nın böyle bir karar aldığından benim haberim yoktu. Onların kararına göre Cenâb-ı Hak Haşir Risalesi’nin yazılmasını bana ihsan etmiş. Yoksa ben kendi arzum ve hevesimle yazmış değilim, ihtiyaca binaen yazıldı.’ ” (17)

Yazılış sürecindeki bu olay, Kur’ân-ı Kerîm’deki şu âyetin mealini aklımıza getiriyor;

“Onlar tuzak kuruyorlardı (ama) Allah da (onlara) tuzak kuruyordu. Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.” (18)

Cenâb-ı Hak, öldükten sonra dirilmeyi inkâr için çalışmaların yapıldığı bir dönemde, onların tuzaklarını yerle bir ediyor.

Üstâd Bediüzzaman Hazretleri, Haşir Risalesi’nin âhireti ispat noktasındaki kuvvetini de şöyle tarif eder;

“…iman-ı bi’l-âhireti o kadar kuvvetli bir surette ispat eder ki, bütün bütün kalbi ölmemiş ve bütün bütün aklı sönmemiş bir insan o isbata karşı teslim olur, izn-i İlâhi ile imana gelir. İmana gelmezse de inkârdan vazgeçmeye mecbur olur.” (19)

Bu eserde geçen teşbih ve temsillerin hayalî hikayeler değil, doğru hakikatler olduğunu da şu yerden öğrenmekteyiz;

“İhtar: Şu risalelerde teşbih ve temsilleri, hikâyeler suretinde yazdığımın sebebi hem teshil hem hakaik-i İslâmiye ne kadar makul, mütenasip, muhkem, mütesanid olduğunu göstermektir. Hikâyelerin manaları, sonlarındaki hakikatlerdir. Kinaiyat kabîlinden yalnız onlara delâlet ederler. Demek, hayalî hikâyeler değil, doğru hakikatlerdir.” (20)

Bu doğru hakikatleri okumayı, anlamayı, yaşamayı Cenâb-ı Hak cümlemize nasip eylesin.

Onuncu Söz Haşir Risalesi’nin bir hülasası gibidir; Dokuzuncu Hakikat. Bu sebepten dolayıdır ki Üstâd Bediüzzaman Hazretleri Dokuzuncu Hakikatin ehemmiyetini şöyle belirtmiştir;

“Dokuzuncu hakikat Onuncu Söz’ün en kuvvetli, en parlak, en mülzim bürhanlarından olduğundan ihvanıma bu hakikati ezber edinceye kadar mütalaa etmelerini tavsiye ediyorum.” (21)

Haşir Risalesi’nin haşri yani öldükten sonra dirilmeyi ispat etmede kullandığı metodu Üstâd Bediüzzaman Hazretleri şöyle izah eder;

«Her bir “Hakikat” üç şeyi birden ispat ediyor hem Vâcibü’l-vücud’un vücudunu hem esma ve sıfâtını, sonra haşri onlara bina edip ispat ediyor. En muannid münkirden tâ en hâlis bir mü’mine kadar herkes her “Hakikat”ten hissesini alabilir. Çünkü “Hakikat”lerde mevcudata, âsâra nazarı çeviriyor.

Der ki: Bunlarda muntazam ef’al var, muntazam fiil ise fâilsiz olmaz. Öyle ise bir fâili var. İntizam ve mizan ile o fâil iş gördüğü için hakîm ve âdil olmak lâzım gelir. Madem hakîmdir, abes işleri yapmaz. Madem adaletle iş görüyor, hukukları zayi etmez. Öyle ise bir mecma-ı ekber, bir mahkeme-i kübra olacak.» (22)

Cenâb-ı Hak bizleri Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye dairesinde istikamet üzere daim eylesin. Kur’ân ve Îmân hakikatleri olan Risale-i Nur eserlerinden istifademizin ziyade olması dua ve temennisinde bulunarak; hususan Haşir Risalesi’nin kıymet ve ehemmiyetini daha iyi anlamak için Rabb-i Zülcelal’e dua ederiz.

 

Vesselâm.

 

Abdulkadir Çelebioğlu

 

1- Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s. 859-860

2- Rum Sûresi, 50. Âyet-i Kerîme Meâli

3- Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s. 426-427

4- Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, s. 416

5- Bediüzzaman Said Nursî, Barla Lâhikası, s. 15

6- Bediüzzaman Said Nursî, Barla Lâhikası, s. 310

7- Bediüzzaman Said Nursî, Barla Lâhikası, s. 147; Tarihçe-i Hayat, s. 205

8- Bediüzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 224

9- Bediüzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 432

10- Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nurîye, Tercüme: Abdülkadir Badıllı, s. 719

11- Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s. 377

12- https://sorularlarisale.com/hakikat-i-hasir-ve-kiyamet-ism-i-azamin-ve-bazi-esmanin-derece-i-azaminin-mazharidir-ism-i-azamda-butun-esma-mevcut?amp

13- Bediüzzaman Said Nursî, Sikke-i Tasdiki Gaybî, s. 115; Şualar, s. 619

14- Bediüzzaman Said Nursî, Osmanlıca Rumuzat-ı Semaniye, s. 159

15- http://www.nurnet.org/risale-i-nur-aleyhtarlarinin-en-cok-suistimal-ettigi-mevzu-yazdirildi/?amp

16- Bediüzzaman Said Nursî, Osmanlıca Tevafuklu 27. Lem’a – Eskişehir Müdafaanamesi, s. 60

17- Bediüzzaman Said Nursî Entelektüel Biyografisi, 291

18- Enfal Sûresi, 30. Âyet-i Kerîme Meâli

19- Bediüzzaman Said Nursî, Fihrist Risalesi, s. 8

20- Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s. 55

21- Bediüzzaman Said Nursî, Osmanlıca Rumuzat-ı Semaniye, s. 160

22- Bediüzzaman Said Nursî, Barla Lâhikası, s. 319-320

Dünyanız Nurlansın.

Exit mobile version