Ekran Nezaketi

Ekran Nezaketi

Genç ve Orta Yaşlar İçin Dijital Dünyada Ahlâkî Duruş

Dijital dünyada “ekran nezaketi” artık sadece bir görgü kuralı değil, aynı zamanda sağlıklı iletişimin temel bir parçasıdır. Gençler ve orta yaş grubu için bu konu, hem sosyal ilişkilerde hem de iş hayatında giderek daha önemli hâle gelmektedir. Çünkü ekranlar üzerinden kurulan iletişim, çoğu zaman yüz yüze konuşmalardan bile daha belirleyici olabilmektedir.

Bugün hayatın büyük bir kısmı ekranların içinde geçiyor. Telefon, tablet, bilgisayar ve sosyal medya; yalnızca iletişim araçları değil, aynı zamanda karakterin, üslubun ve kişiliğin yansıdığı alanlar hâline gelmiştir. Eskiden “sokakta nasıl davranıyorsan öylesin” denirdi; bugün buna şu gerçeği eklemek gerekir:

“Ekranda nasıl davranıyorsan da öylesin.”

Bu nedenle ekran nezaketi, artık lüks bir görgü meselesi değil; dijital çağın temel ahlâk ve iletişim ihtiyacıdır.

1. Ekran Nezaketi Nedir?

Ekran nezaketi; telefon, bilgisayar ve tablet üzerinden yapılan iletişimde saygılı, düşünceli ve bilinçli davranma biçimidir.
Yani yalnızca ne söylediğimiz değil, nasıl söylediğimiz de belirleyicidir.

Karşımızda fiziksel olarak görmediğimiz insanlara da “insan” olduklarını unutmadan davranabilmektir. Çünkü ekrandan çıkan kelimeler görünmez olsa da etkileri gerçektir.

2. Neden Önemlidir?

Günümüzde mesajlaşma, e-posta ve sosyal medya üzerinden kurulan iletişim, ilişkilerin büyük bir bölümünü oluşturmaktadır. Yanlış bir ton, gecikmiş bir cevap ya da düşünülmeden yazılmış bir mesaj kolayca yanlış anlaşılmalara yol açabilir. Bu da hem özel hem de profesyonel ilişkileri doğrudan etkiler.

Dijital iletişimde:

  • Ses tonu olmadığı için yanlış anlamalar artar
  • Mesajlar kalıcıdır ve geri dönüşü zordur
  • Hız baskısı, düşünme süresini azaltır

Bu nedenle ekran iletişimi, serbestlik değil daha fazla dikkat ve sorumluluk gerektiren bir alandır.

3. Gençler İçin Ekran Nezaketi

Gençlik döneminde ekran kullanımı daha yoğun ve duygusal olabilir. Bu nedenle bazı temel alışkanlıklar büyük önem taşır:

  • Mesajlara saygılı ve net cevap vermek: Kısa ama özenli cevaplar karşı tarafa değer verildiğini hissettirir.
  • Yüz yüze iletişimde ekrana gömülmemek: Özellikle arkadaş buluşmalarında telefonu sürekli kontrol etmek iletişimi zayıflatır.
  • Sosyal medyada bilinçli paylaşım: Paylaşımlar kalıcıdır; duygusal anlarda hemen paylaşmak yerine düşünmek gerekir.
  • Hızlı tepki yerine düşünerek paylaşım: Her içerik doğru olmayabilir; her duygu anında paylaşılmak zorunda değildir.

Bir saniyelik durup düşünmek, uzun vadeli pişmanlıkların önüne geçebilir.

4. Orta Yaş Grubu İçin Ekran Nezaketi

Orta yaş grubu için ekran nezaketi çoğu zaman “örnek olma” sorumluluğu taşır. Çünkü dijital dünyada yalnızca birey değil, aynı zamanda bir duruş da temsil edilir.

Bu noktada dikkat edilmesi gerekenler:

  • İş iletişiminde zamanlama: Mesajlara ve e-postalara makul sürede dönüş yapmak profesyonelliği artırır.
  • Tonlama farkındalığı: Yazılı iletişimde sert veya yanlış anlaşılabilecek ifadelerden kaçınmak gerekir.
  • Dijital sınırları korumak: İş ve özel hayat dengesini korumak, sürekli erişilebilir olma zorunluluğu olmadığını bilmek önemlidir.
  • Gençlere karşı üslup: Aşağılama veya sert yargı yerine yönlendirici ve yapıcı bir dil tercih edilmelidir.

Tecrübe, dijital ortamda sertlik değil denge ve olgunluk üretmelidir.

5. Yorum Kültürü ve Dijital Tepkiler

Sosyal medyada en fazla nezaket kaybı yorum alanında yaşanır. Oysa küçük görünen bir yorum bile büyük etkiler doğurabilir.

Bu nedenle:

  • Eleştiri varsa bile hakaret olmamalı
  • Kişilik değil, fikir konuşulmalı
  • Tepki değil, katkı amaçlanmalı
  • Kısa yazmak değil, doğru yazmak önemlidir

Bir yorum ya bir insanı incitir ya da düşündürür. Aradaki fark, dijital ahlâkın seviyesini belirler.

6. Dijital Sessizlik de Bir Nezakettir

Her mesaja cevap vermek zorunlu değildir. Her tartışmaya girmek ya da her polemiğe dahil olmak da gerekli değildir.

Bazen:

  • Yazmamak bir olgunluktur
  • Görmezden gelmek bir korumadır
  • Cevap vermemek bir denge hâlidir

Ekran nezaketi yalnızca “nasıl konuşulur” değil, aynı zamanda “ne zaman susulur” bilgisidir.

7. Ortak Altın Kurallar

Ekran nezaketini güçlendiren temel ilkeler:

  • Mesaj atmadan önce “Ben bunu nasıl algılarım?” diye düşünmek
  • Büyük harf kullanımından (bağırma etkisi oluşturur) kaçınmak
  • Gereksiz bildirim ve mesaj kalabalığından uzak durmak
  • Empatiyi dijital iletişimin merkezine yerleştirmek

Küçük görünen bu detaylar, ilişkilerin kalitesini doğrudan belirler.

8. Sosyal Medya: Hız, Tepki ve Denge

Dijital çağın en belirgin özelliği hızdır. Paylaşımlar, yorumlar ve tepkiler saniyeler içinde yayılır. Ancak bu hız çoğu zaman düşünmeyi geri plana iter.

Oysa ekran nezaketi şunu öğretir:

Her tepki verilmez, bazı tepkiler yönetilir.

Dijital dünyada olgunluk, hızlı olmak değil; hızın içinde bilinçli kalabilmektir.

Dijital Ahlâk, Gerçek Ahlâkın Devamıdır

Ekran, insanı değiştirmez; yalnızca iç dünyasını görünür hâle getirir. Bu nedenle dijital dünyadaki üslup, kişinin gerçek karakterinin bir yansımasıdır.

Gençler için bir öğrenme alanı, orta yaşlar için bir örneklik alanı olan ekranlar; doğru kullanıldığında ilişkileri güçlendirir, yanlış kullanıldığında ise zayıflatır.

Son söz olarak: Ekran nezaketi, modern çağın en sessiz ama en güçlü ahlâk sınavıdır.

Kültürü, Ahlâkı, Fıkhı olmayan hiçbir şey yoktur. Şüphesiz ki buna ekran ve sosyal medya da dahildir.

Selâm ve duâ ile..

Muhammed Numan ÖZEL

 

Kaynak: RisaleHaber

 

NurNet

Zaman uzlet zamanı değil imanı kurtarmak zamanıdır

Zaman uzlet zamanı değil imanı kurtarmak zamanıdır

Kalabalıklar İçinde Uzlet

Modern insanın en büyük çelişkilerinden biri şu: Kalabalıkların ortasında yalnız, yalnız kaldığında ise huzursuz. Tam da bu noktada “uzlet” kavramı yeniden gündeme geliyor.

Peki uzlet gerçekten her şeyden kaçmak mı? Yoksa daha derin bir anlam mı taşıyor?

Tasavvuf geleneğinde uzlet, çoğu zaman insanlardan uzaklaşmak, inzivaya çekilmek olarak anlaşılmıştır. Dağlara çıkanlar, halvete girenler, dünyayı terk edenler… Ama bu yaklaşım her zaman ve her şartta geçerli midir diye de sormak gerekiyor.

İşte Bediüzzaman Said Nursî burada dikkat çekici bir ayrım burada yapar.

Ona göre mesele, insanlardan kaçmak değil; insanın kalbini yanlış şeylerden çekmesidir. Çünkü yaşadığımız çağ, eski zamanlara benzemez. Eskiden bir insan kendi nefsini kurtarmak için uzlete çekilebilirdi. Fakat bugün, iman doğrudan hedefteyken, insanlardan uzaklaşmak bir çözüm olmaktan çıkar.

“Zaman, imanı kurtarmak zamanıdır” demiş ve bütün himmet ve mesaîsini ve hayatını, ulûm-u imaniyenin te’lif ve neşrine hasretmiştir.” [1]

Yani bu zaman, inziva zamanı değil; hizmet zamanıdır, insanlara hak ve hakikatleri tebliğ vaktidir.

Bu bakış açısı, uzleti tamamen reddetmez; aksine onu dönüştürür. Fizikî uzlet yerine kalbî uzleti önerir. Yani insan, çarşının ortasında da olabilir, bir kalabalığın içinde de… ama kalbi başka bir merkeze bağlıdır. Dünya elindedir, fakat kalbine giremez.

Bu anlayış, klasik tasavvuftaki “terk-i masiva” fikrine yakındır: Allah’tan başka her şeyi kalben terk etmek. Ancak burada dikkat çeken fark şudur: Bu terk ediş, hayattan kopuş değil; hayatın içinde gerçekleşen bir arınmadır.

Risale-i Nur’un satırlarında sıkça vurgulanan bir hakikat vardır: Dünya bir imtihan yeridir. Kaçılacak değil, doğru yaşanacak bir sahnedir. İnsanın vazifesi, bu sahneden çekilmek değil; rolünü hakkıyla oynamaktır.

Zaten insanın sorumluluğu da burada başlar. Sadece kendi kurtuluşunu düşünmek yerine, başkalarının imanına da katkı sağlamak… İşte bu, bireysel uzlet anlayışını aşan daha geniş bir ufuk açar.[2]

Bu noktada denge önemlidir. Ne tamamen dünyaya dalmak, ne de tamamen dünyadan kaçmak… Bediüzzaman’ın çizdiği yol, ikisinin ortasında ama aslında daha yukarıdadır: Kalben Allah ile olmak, fiilen insanların arasında bulunmak. Böylece ne kendisine bir kutbu’l-Ârifîn gibi bir gizem ne de meczubâne bir tavır takınmış oluyor.

Belki de asıl uzlet, dağ başında değil; kalbin içinde gerçekleşir. Ve belki de en zor olanı budur: İnsanlar içinde kalıp, kalbini yalnız bırakabilmek…

Bugün hizmet için terk-i dünya eden ehl-i hizmet vâkıflarımız (Allah hepsini istikamet üzere sabit etsin) insanlardan uzak kalarak kendini kitap okumaya verip topluma karışıp insanlarla tanışıp derslere davet etmeyi terk etmesi de Üstâd Bediüzzaman hazretlerinin uzlet anlayışına ters düşmektedir.

26 senedir Risale-i Nur Külliyatı okuyan birisi olarak gördüğüm ehl-i hizmet vâkıflarımızdan toplum içine karışıp insanlara ulaşmaya çalışanlar hem toplumla hem de hizmet içinde daha uyumlu ve dengeli olduğunu müşahede ettim.

Sadece kapanıp okuyan veya neredeyse hiç içeriye yani medreseye girmeyenlerse bu ifrat ve tefrit sebebiyle hizmet içindeki bu ahengi tutturamaması sebebiyle isabetli kararlar alamadığını da müşahede ettim. Bunlar aynı zamanda içtimai münasebetlerde de sağlıklı ilişkiler kuramıyor maalesef.

Peki hizmet erlerinin, her bir Nur Talebesinin ne yapması gerekiyor diye sorarsak şayet;

  • Toplumla barışık,
  • Toplumla ve hizmetle içiçe,
  • Hizmet ederken Külliyat’ın düsturlarına muvafık hareket,
  • Dünyaya meyletmeyip kalbine almadan ihlâs ile hareket etmek,
  • Popüleriteye aldanmayıp Hücûmat-ı Sitte’yi göz önünde daima tutmak,
  • Uzleti kalben yapıp, bedenen yapmamak.

Selâm ve duâ ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Sözler (763)
[2] Bkz. Tarihçe-i Hayat (29), Emirdağ Lâhikası-1 (203-252-260)

Kaynak: RisaleHaber

Bir Hastalık Geldi, Bana Hayatın Hikmetini Öğretti (2)

Hastalığın bana öğrettiği ikinci büyük hakikat: Ben gerçekten acizim. İnsan günlük hayatında kendisini güçlü zannediyor. Yürüyor… Çalışıyor… İstediği yere gidiyor… İstediğini yiyor… Planlar yapıyor… Geleceğe dair hesaplar yapıyor… Fakat bir gün bedenindeki küçücük bir problem bütün hesapları değiştirebiliyor. O zaman insan anlıyor ki: Biz bedenimizin sahibi değiliz; bize emanet edilmiş bir bedenin emanetçisiyiz.

Bediüzzaman Hastalar Risalesinin Dördüncü Deva’sında bu hakikati çok çarpıcı biçimde işler. İnsan bedeninin kendi mülkü olmadığını, Cenab-ı Hakk’ın insanda dilediği gibi tasarruf ettiğini anlatır. İnsan bunu hastalıkta daha iyi anlıyor. Bir doktorun karşısında oturuyorsunuz. Bir tahlil sonucu bekliyorsunuz. Bir görüntüleme sonucu bekliyorsunuz. Bir ameliyat tarihi bekliyorsunuz. Bir patoloji sonucu bekliyorsunuz. Ve bütün bunların arasında insanın dili ister istemez şöyle diyor: “Ya Rabbi, ben Sana muhtacım.” İşte hastalık bana aczimi ve fakrımı öğretti. Risale-i Nur’un temel hakikatlerinden biri olan acz ve fakr, hastalıkla birlikte teorik bir mesele olmaktan çıkıp hayatın içine giriyor.

Üçüncü Ders: Hastalık Beni Allah’a Yaklaştırdı
Belki de hastalığın bana verdiği en büyük ders budur. Allah’a daha fazla yaklaşmak… Çünkü insan sağlıklıyken dünyaya çok fazla bağlanabiliyor. Gelecek planları… Maddi meseleler… Gündelik meşguliyetler… İnsan ilişkileri… Dünyevî hesaplar… Hastalık ise bir anda bütün bunların üzerine bir soru işareti koyuyor:

“Peki, bütün bunların sonunda nereye gidiyorsun?”

İşte insan o zaman ahireti daha çok düşünmeye başlıyor. Duanın anlamı değişiyor. Şükrün anlamı değişiyor. Namazın anlamı değişiyor. Sağlığın anlamı değişiyor. Hatta nefes almanın bile kıymeti değişiyor.

Bediüzzaman Hazretleri Hastalar Risalesinde hastalığın gafleti dağıtan bir cihetine de dikkat çeker. Yirmi Beşinci Deva‘da ise iman, tevbe, istiğfar, namaz ve ubudiyetin manevî bir ilaç olduğunu ifade eder. Yirmi Beşinci Deva’nın sonunda bu yaklaşım açıkça görülmektedir.

Böylece insan şunu fark ediyor: Hastalık beni Allah’tan uzaklaştırmadı; bilakis Allah’a yönelmeme vesile oldu.

Hastalık Bir Rahmet Olabilir mi?
İlk bakışta bu söz insana ağır geliyor. Kanser… Ameliyat… Kemoterapi… Ağrı… Hastane… Bunlara nasıl “rahmet” denilebilir?

Fakat Risale-i Nur’un hastalığa bakışı, hastalığın kendisini güzel görmekten ziyade hastalığın içinde saklanan rahmet ve hikmet cihetlerini görmeyi öğretir.

Bediüzzaman Hastalar Risalesinin On Beşinci Deva’sında, hastalığın manası güzel olmasaydı Cenab-ı Hakk’ın sevdiği kullarına böyle hastalıklar vermesinin hikmetinin anlaşılmayacağını ifade eder. Hastalığın sabır, şükür, tevekkül ve rıza ile karşılandığında manevî terakki vesilesi olabileceği belirtilmektedir.

Ben bugün geriye dönüp baktığımda bunu daha iyi anlıyorum. Hastalık bana bazı şeyleri kaybettirdi; ama bazı şeyleri de kazandırdı. Bedenimde kuvvet azaldı. Ama kalbimde bazı hakikatler kuvvetlendi. Dünyevî planlarım daraldı. Fakat ahiret düşüncem genişledi. İnsanlara olan muhabbetim arttı. Hastaların halini daha iyi anlamaya başladım. Şükrün ne kadar büyük bir nimet olduğunu daha iyi kavradım. Ve en önemlisi: Rabbime olan ihtiyacımı daha derinden hissettim.

Rüstem Garzanlı

Devam edecek…..

Bir Hastalık Geldi, Bana Hayatın Hikmetini Öğretti (1)

Bazen insanın hayatında öyle bir hadise meydana gelir ki, o hadise yalnız bedenini değil, hayata bakışını da değiştirir.

Bir yıl önce bugünlerde benim de hayatımın seyri birden değişti. Haletime bir sıkıntı çöktü. Vücudum hareket etmekte zorlanıyor, kalçalarımda ağrılar hissediyor, kendimi son derece halsiz ve bitkin görüyordum. Birkaç defa hastaneye gittim. Çeşitli tetkikler yapıldı; fakat rahatsızlığımın kesin sebebi ortaya konulamadı.

Tam bu sırada telefonuma gelen bir haber, zihnimde başka bir kapı açtı.

Bir insanın kalçasındaki ağrı sebebiyle doktora gittiği, yapılan tetkiklerin ardından kendisine kanser teşhisi konulduğu yazıyordu. O haber zihnime takıldı. “Acaba bende de aynı hastalık mı var?” İnsan bazen bir kelimeyi duyar ve o kelime zihninde büyür. Ben de birkaç defa kan tahlilleri yaptırdım. Fakat içimdeki tereddüt bir türlü kaybolmuyordu. Sonunda korktuğum gerçekle karşılaştım: Beklediğimiz hastalık kapımızı çalmıştı. Ve böylece benim için yeni bir imtihan dönemi başladı. Ağır bir ameliyat… Kemoterapi… Uzun süren tedavi… Beş ay sonra bağırsakların yeniden içeri alınması… Hastaneler, doktorlar, tahliller, ilaçlar… Ve onkoloji servislerinde aynı imtihanı yaşayan nice insanlar… Kimileri şifa buldu, kimileri tedavisine devam etti, kimileri de bu dünyadaki imtihanını tamamlayıp ebedî âleme göçtü.

Risale-i Nur talebelerinden Ali Rıza Demir ve Müslüm Hasoğlu da aynı hastalıkla mücadele ettiler; fakat onlar bu dünyadan ayrıldılar. Onlara ve bu hastalık sebebiyle vefat eden bütün kardeşlerimize Cenab-ı Hak’tan rahmet diliyorum. Mekânları cennet, makamları âli olsun. Benim imtihanım ise henüz devam ediyor. Fakat bugün geriye dönüp baktığımda şunu bütün kalbimle söyleyebiliyorum: Elhamdülillah, Allah’ın izniyle iyiye doğru gidiyorum.

Üstelik hastalığım boyunca, hastalığın kendisinden beklenebilecek ağır sancıları çok fazla yaşamadım. Beni en fazla zorlayan taraflardan biri kemoterapinin tesirleri oldu. Bunun dışında Cenab-ı Hak hastalık sürecimi büyük ölçüde kolaylaştırdı. Bunun için ne kadar şükretsem azdır.

Peki, Bütün Bunları Niçin Anlatıyorum?
Hastalığımı anlatmak için değil. Hastalığın bana anlattıklarını anlatmak için… Çünkü insan sağlıklıyken bazı hakikatleri bilir fakat onları sadece zihniyle bilir. Hastalık geldiğinde ise bazı hakikatler kalbe iner. İnsan acziyetini kitaplardan okur. Fakat hastane yatağında acziyetini yaşayarak öğrenir. İnsan faniliği bilir. Fakat bir teşhis karşısında faniliği iliklerine kadar hisseder. İnsan “Allah’a muhtacım” der. Fakat bedeninin bir hücresine bile hükmedemediğini anlayınca bu sözün hakikatini başka türlü kavrar. İşte benim hastalıktan aldığım en büyük mesajlardan biri budur: Hastalık yalnız bedenime dokunmadı; gafletime de dokundu. Ve bana üç büyük ders verdi.

[Hastalığın Bana Öğrettiği Üç Büyük Ders: Sabır, Acz ve Fakr, Allah’a Yakınlık]

Birinci Ders: Sabır ve Metanet
Hastalığın bana ilk öğrettiği şey sabır oldu. İnsan sağlıklıyken sabırlı olduğunu zannediyor.

Fakat günler, haftalar, aylar süren bir tedavi başlayınca sabrın ne olduğunu daha iyi anlıyor. Bugün düzelecek miyim? Yarın nasıl olacağım? Tedavi nasıl sonuçlanacak? Ameliyat başarılı olacak mı? Kemoterapi ne kadar sürecek? Bütün bunların arasında insanın elinde kalan en büyük sermaye: Sabır ve tevekkül.

Bediüzzaman Hazretleri Hastalar Risalesinin Birinci Deva’sında hastaya şöyle hitap eder:

“Ey bîçare hasta! Merak etme, sabret.” Hastalar Risalesi

Ve hastalığı yalnız bir dert olarak görmez; onun başka bir cihetle “bir nevi derman” olabileceğini ifade eder. Birinci Deva’nın hastalığa sabırla bakmayı öğrettiği özellikle vurgulanmaktadır. Bu sözleri hastalık gelmeden önce okumak başka… Hastane yatağında okumak bambaşka. Çünkü o zaman “sabret” kelimesi bir nasihat olmaktan çıkıyor, insanın hayatına tutunduğu bir dala dönüşüyor.

Bediüzzaman’ın hastalıkla ilgili çok mühim bir tespiti daha vardır:

Hastalık, insanın ömür dakikalarını ibadet hükmüne geçirebilir. Yani insan hastalık sebebiyle bazı ibadetlerini yapamasa bile, hastalığın verdiği sıkıntıya sabretmesi onun için manevî bir kazanca dönüşebilir. Hastalar Risalesinin İkinci Deva’sının temel mesajı budur. Bu husus açıkça aktarılmaktadır. O zaman insan şöyle düşünmeye başlıyor: “Ben kaybetmiyorum; sabredersem kazanıyorum.” İşte bu düşünce hastalığın ağırlığını hafifletiyor.

Rüstem Garzanlı
Devam edecek

O’nun (A.S.M) Ruhu, Aramızda Yaşıyor ve Bizimle Alâkadar…

Kamerî takvime göre “Mevlid Kandili” adıyla bilinen Rebi-ül Evvel ayının 12. gününden başka, Peygamberimiz’in (asm) dünyayı teşrif ettiği günün Miladî Takvim içindeki yıldönümünde de, ülkemizde yıllardır çeşitli ve çok sayıdaki zengin programlarla, ”Kutlu Doğum Haftası” idrak edilmekte ve kutlanmaktadır.

Peygamberimiz, İki Cihan Serveri, (Miladî: 571’deki) Rebi-ül Evvel ayının 12. günü ve haftanın günlerinden, Türkçe’deki karşılığı “Pazartesi” olan bir günün sabahı dünyayı şereflendirdi; Kamerî Takvim’le altmışüç yaşını doldurduğu (Miladî: 632 ve Hicrî 11’deki) diğer bir Rebi-ül Evvel ayının, doğumunda olduğu gibi gene haftanın günlerinden bir Pazartesi gününe tevafuk eden 12. günü de, dünyadaki cismanî hayatını terk ederek, ruhu Refik-i Âlâ’ya yükseldi.

Haftanın günleri arasında Pazartesi gününün, Peygamberimiz’in hayatında mühim hadiselerin cereyan ettiği özel bir gün olduğu dikkati çekmektedir: Peygamberimiz’in doğumu ile dünyayı teşrifi, kendisine peygamberlik vazifesinin bildirilmesi, Mekke’den hicretle Medine’ye gelişi ve mübarek ruhunun kabzedilmesi, haftanın Pazartesi gününde olmuştur.

Bundaki hikmetin ne olabileceğine belki de gereksiz yere merakımızı sarf etmek yerine, kendimiz için bu çok ince sırlı tevafuktan alabileceğimiz bazı mühim dersleri alabilmeye çalışırsak, daha isabetli hareket etmiş oluruz.

Alabileceğimiz en mühim derslerden biri de belki şu olabilir: Dünyadaki hayatımız bize sanki pek uzunmuş gibi gözükse de ve dünyada ebedî kalacakmışız gibi, ömür sermayemizi değerlendirmekte bazen ihmaller göstersek de; onu sadece bir Rebi-ül Evvel’in 12. Pazartesi günü gibi halen içinde yaşadığımız günden ibaret olarak varsaymamız, hakikî istikbalimiz ve ebedî, çok büyük menfaatlerimizin bizi beklediği âhiretimiz için daha faydalı olabilir. Çünkü, insanın ömrü birer günlük kısımlara bölünmüştür ve ömrünün birer günlük birimlerini hangi îman, niyet ve gaye ile ve hangi işleri yaparak geçirirse, ömrünü de öyle geçirmiş olmaktadır.

Hiç kimsenin inkâr edemeyeceği bir gerçek de şudur: Bir saatin zamanı gösteren kısa ve uzun ibrelerini (akrep ve yelkovanını) veya dijital rakamlarını elimizle geriye döndürebiliriz; fakat, gafletle geçen saatlerimizi ve dakikalarımızı tekrar yaşamak için, ömür müddetimizi -bir filmi seyrederken öncesine gider ve başa alır gibi- geri döndürebilmek imkânımız yoktur.

Böyle bir durumda, aklını iyi kullanan bir insan, geri dönmemek üzere geçen zamanının kıymetini düşünür; onu israf ederek tüketmekten kaçınmağa, çok kârlı bir âhiret ticaretinin sermayesi olabilecek şekilde ebedî ve çok büyük kârları kazanmak yolunda tam bir şuurla ve dikkatle kullanabilmeğe çalışır. Bunu yapabilmek için de, insanlığın en büyük rehberi olan Resulullah’ın sünnet-i seniyyesine uyar ve onun ilmî vârisleri olan selahat ve takva sahibi âlimlerin izinde gider.

Şöyle bir sual de akla gelebilir: “Rebi-ül Evvel ayının 12. gününün Peygamberimiz’in (s.a.s.) doğumunun yıldönümü olduğu Müslümanların büyük ekseriyeti tarafından bilinmesine rağmen, o günün ayni zamanda onun vefatının da yıldönümü olduğunun Müslümanların daha büyük bir ekseriyeti tarafından bilinmemesinin sebebi acaba ne olabilir?

Bu sualin cevabı, onun cismen aramızda olmasa da, ruhen aramızda ve ümmetiyle çok alâkadar olması hakikatiyle ilgili Kur’an âyetleriyle verilebilir. Çünkü, Kur’an bize bu hakikati böyle açıkça bildirmektedir:

وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمٖينَ

(Resûlüm!), Biz seni âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ Sûresi, 21/107)

لَقَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَزٖيزٌؗ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرٖيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنٖينَ رَؤُ۫فٌ رَحٖيمٌ

Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.” (Tevbe Sûresi, 9/128)

Peygamberimiz’in bu Kur’an âyetleriyle de açıkça bildirilen “rahmet peygamberliği” sıfatı, sadece bu âyetlerin nâzil olduğu zamandaki Müslümanlar için değil; kıyamete kadar gelecek bütün Müslümanlar, bütün insanlar ve bütün âlemler içindir.

Bu âyetlerde bildirildiği gibi, “mü’minlerin sıkıntıya uğraması ona çok ağır gelen, onlara çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatli, merhametli olan” Resulullah’ın, altmışüç yaşındayken bir Rebi-ül Evvel ayının 12. Pazartesi günü vefat etmiş olması değil; onun o tarihten altmışüç yıl önceki bir Rebi-ül Evvel’in 12. Pazartesi günü bedenen doğmuş ve daha sonra bedenî hayatını dünyadaki her fanî gibi tamamlamış olsa da ruhen halen hayatta, kendi aralarında ve kendileriyle alâkadar oluşu mü’minlerin âleminde çok daha fazla yer almaktadır.

Rebi-ül Evvel’in 12. günü aynı zamanda onun vefat yıldönümü de olmasına rağmen, belki de bu sebeple, o gün yalnız “onun doğum yıldönümü” olarak hatırlanmakta ve İslâm âleminde daima onun doğumuyla dünyayı teşrif edişinin manâsı ve ehemmiyetiyle ilgili programların icrasına çalışılmaktadır.

Bu gerçeğin de ışığı altında, şu soruyla nefsimizi tekrar murakabe etmeli ve hesaba çekmeliyiz: “Madem ki onun ‘Rahmet Peygamberi’ olarak, mü’minlerin sıkıntıya uğraması ona çok ağır gelen, mü’minlere çok düşkün, şefkatli ve merhametli olan ruhu aramızda ve bizimle alâkadar; acaba biz onunla ve Sünnet-i Seniyyesiyle ne kadar alâkadarız, bilhassa Hac ve Umre vesilesiyle kabrini ziyaret ettiğimizde, onun ruhunun bizimle alâkadarlığını ne derecede hissedebiliyoruz?

Her türlü hamd ve övgü, medih ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a (c.c.) mahsustur.

Salât ve selâm, Efendimiz Muhammed (asm) ile, onun Âl ve Ashabı’nın üzerine olsun.

Prof. Dr. Mustafa Nutku

Dünyanız Nurlansın.

Exit mobile version