Ameli Değerli Kılan Niyettir

Cenab-ı Allah kâinatta her şeyi zıddı ile yaratmıştır. Mesela güzel- çirkin, cömert- cimri, iyi niyet kötü niyet gibi misalleri çoğaltabiliriz. Yani Allah dışındaki her şey zıddıyla, O ise zatiyle kaimdir. İnsanların işlediği fiiller niyete bağlıdır. Helal rızık kazanmak, başkasına Allah rızası için yardımcı olmak, hayır ve hasenatta bulunmak güzel bir niyettir.

Cemaatlerin dini sohbetlerine iştirak etme niyetinde olan bir kimsenin sağlık durumu elvermemesi halinde o cemaatte hâsıl olan sevaba iştirak edemediği halde sevaba ortak olması iyi niyetin neticesindendir. Niyet, imkânı olan olmayan herhangi bir şeye yönelmek ve onu tercih etmek manasına gelir. Gösteriş için yapılan fiiller, dünyada şahsına zararlı olduğu gibi; ahirette de zarardadır. Demek ki niyette ihlas esas olmalıdır.

Niyetin Ruhu: İhlas
Bediüzzaman hazretleri, “Niyet, bir ruhtur. O ruhun ruhu da ihlâstır” 1, demiş. Burada iki noktaya temas edilmiştir. Biri ruh diğeri ise niyet ve ameldir. Ruhu güzelleştiren ihlaslı niyettir, bundandır ki niyet bedenin ruhu olarak görmüş. Ameller niyetle hayat bulur, niyettin ruhu da esası da ihlassa bağlıdır. İhlasla yapılan bir ameli değerli eden niyettir. “Allah suretlerinize ve mallarına değil, kalplerinize ve işlerinize bakar”2, Allah niyete göre mükâfat veriyor. Biri halis niyetle hayırlı bir iş yapmak ister fakat imkânı yoksa Allah, o halis niyetini yapmış gibi kabul eder. Yani yapılan işte Allah rızasını gözetmek gerekir. Onun rızası dışında yapılan tüm işler beyhudedir.

Niyet: Günahı Sevaba Çeviren İksir
Keza “Nazar ile niyet mahiyet-i eşyayı tağyir (değiştirir) eder. Günahı sevaba, sevabı günaha kalb eder.” 3, yani iyi bir amel sui niyet (kötü niyet) sebebiyle günaha döner. Günah hükmünde olan bir fiil hüsnü nazar sebebiyle sevaba iyiliğe döner. Nazar ve niyet fiillerin mahiyetini değiştirebilir. Gösteriş için yapılacak bir ibadet, ibadetin sevabını günaha çevirir.

Mesela, yalan söylemek günahtır. Ancak kişi düşmana esir düşse ve düşman da Müslüman ordusu hakkında ondan bilgi istese, düşmanı yanıltmak niyetiyle yalan söylemek caiz hatta sevap olur. Görüldüğü gibi, niyet haram olan bir şeyi helale hatta sevaba çeviriyor. “Evet, niyet adi bir hareketi ibadete çevirir. Ve gösteriş için yapılan bir ibadeti günaha kalp eder.”4, Bunun için “niyet bir iksirdir; adi hareketleri ibadete çevirir.” denilmiş.

Nazar ve Niyetle Bakış Açımız
Bediüzzaman hazretleri “Kırk sene ömründe, otuz sene tahsilinde yalnız dört kelime ile dört kelam öğrendim.”5 (Mesnevi-i Nuriye katre) “Kelimelerden maksat: Mana-yı harfi, mana-yı ismi, niyet ve nazardır. “Cenab-ı Hakk’ın masivasına (kâinata) mana-yı harfiyle ve onun hesabına bakmak lazımdır. Mana-yı ismiyle ve esbap hesabına bakmak hatadır.”4,

Nazar da âdeti ibadete ve ibadeti âdete çevirir. Mesela bir meyve ağacına nazar edildiği zaman bu ağaca tefekkür niyetiyle bakılırsa ve ondan tecelli eden esma-yı ilahiyeye bakarsa bu bakış bir ibadet olur. Manay-ı ismiyle bakarsa adı bir hareket olur. Böylece nazarın bakış açısı ile mana değişir. Her hal ve hareketlerimizi adet olarak yaptığımız işleri sünnete uygun olarak yaptığımızda bunlar bir nevi ibadet oluyor. Sünnet üzere yapılan fiiller Peygamberimizi (asm) hatıra getirir. Peygamberimizin hatıra gelmesi ise Allah’ı hatıra getirmekle insan bir nevi huzur bulur. Vesselâm…

18.01.2026

Rüstem Garzanlı

DİPNOTLAR
1-Mesnevi-i Nuriye ,Katre sayfa.70
2-Hadis,Müslim,Birr,33
3-Mesnevi-i Nuriye, katre, mukaddime say.51
4-Mesnevi- Nuriye Katre Mukaddime.51
5-Mesnevi-i Nuriye Katre muk.say.51

Annemin Tandır Ekmeği

Annem, kurutulmuş tandır ekmeğinin hamurunu yoğururken ben de ilkokul kitap ve defterimi alıp annemle matematik dersime çalışırdım. Ne annem ne de ben Türkçe bilmiyorduk, okulda öğrendiğim birkaç kelime Türkçe ile meramımı anneme anlatırdım. Böylece matematik dersimin tekrarını annemle yapardık. Annemle okul derslerimi tekrarlarken o da bu arada Türkçeyi öğrendi.

Annem, “Oğlum dersini tekrarla, dersini tekrarlayan dünyada hem meşhur hem de ma’ruf olur” derdi. Bu sözleri yıllar sonra ben klasik medresede okurken “Nubahar” isimli bir eserde gördüm. Annem benim ders arkadaşımdı. Bediüzzaman Hazretleri, “İnsanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun validesidir” der. Üstad Hazretleri annesinden aldığı ders ile dikkat çekmiştir. Anneler şefkat kahramanıdır, daima şefkat ve sevgiyi evlatlarına hasrederler.

Halkalı Ekmeğin Hamuru ve Bereket
Konumuz “Halkalı kavrulmuş tandır ekmeği” olunca konumuza dönmek isterim. Annem halkalı ekmeğin hamurunu sert kepekli buğday unundan yapardı. Yoğurduğu hamuru süt, kısmen yağ, tuz, evde hazırladığı hamur mayası ile karıştırarak yoğururdu. Hamur kıvamına gelince leğenin bir kenarında toplardı. Daha sonra yanında bulunan su kabında hamurlu ellerini temizler, ıslak parmakların ucunda kalan su damlacıklarını hamurun üzerine serperdi. Bu işlemden sonra şahadet parmağını kıbleye doğru kaldırarak şahadetini getirirdi. Hamurun ve ekmeğin bereketi bundan başlardı.

Bu işlemlerden sonra hamur birkaç saat ekşimeye bırakılırdı.

Tandırda Pişirme ve Saklama Usulü
Ekşiyen hamurdan halkalı ekmek yapar, ekmeğin üstüne haşhaş tohumu, susam, yabani safran ile yumurta sarısını karıştırıp hamurun üzerine serper, tandıra yapıştırırdı. Daha sonra tandırın ağzını leğen ile kapatır, ekmek yavaş yavaş kavrulmaya başlardı. Pişirilen ekmek kuru oluncaya kadar tandırda bekletilirdi. Pişirilen ekmeği tek tek tandırdan çıkarıp leğene koyardı. Kavrulmuş ekmek çok sert olduğu için su ile ıslatılarak yenilirdi. Hele ıslatılan halkalı ekmeği yağda kızartılmış yumurta ile veya yayık ayranı ile yenildiği zaman çok lezzetli olurdu. Kavrulmuş ekmek günlerce saklanabilirdi, küflenmezdi, bozulmazdı, hatta bekledikçe daha da lezzetli olurdu.

Bir Ömrün Lezzeti ve Özlem
Annemin kavrulmuş ekmeği tüm yemeklerle yenilirdi, acaba lezzet ekmekten miydi, yoksa annemin bereketli ellerinden miydi? Galiba annemin o sevimli tebessümünden ve şefkatinden yansıyan lezzetin halavetindeydi….

Annenin ekmeği, yemeği güzeldi, sabahları hazırladığı çorbayı asla unutamıyorum. Kardeşler olarak çorba tabağının etrafında toplanır, tahta kaşıklarla çorbayı annemin ekmeği ile yerdik…

Kış aylarında öğle yemeğimiz tandır ekmeği, soğan idi, yaz aylarında ekmek yayık ayranı idi. O zamanın soğanları da yayık ayranının da tadı bambaşka idi…..Elimize domates düşseydi bir domatese iki baş soğan doğrar, salata yapardık….

O zamanlarda geçim sıkıntısı yoktu, kanaat vardı, herkes halinden memnundu. Gündüzleri rutin işlerle meşgul olan ebeveynlerimiz akşamları yorgun argın yatar, sabah erkenden horoz, tavuk, koyun, kuzu sesleri ile uyanırlar, sabah namazına müteakip bir önceki günden kalan işler tekrarlanırdı. Bir ömür çalışmakla geçti annemin hayatı…Akşamları annemin pişirdiği tandır ekmeği günün yorgunluğunu bize unuttururdu. Özledim annemin kavrulmuş tandır ekmeğini…..
01.01.2026

Rüstem Garzanlı

Annenin Miras Payı

Yazımızda Kur’an’ın anneye verdiği miras payı olan “Altıda bir” (1/6) hükmünün hikmetini ve bu hükmün anne şefkatine gösterdiği muazzam hürmeti anlatmaya çalışacağız.

Bediüzzaman hazretleri, “mimsiz medeniyet” yani Kur’an’ın edebiyle terbiyelenmemiş, materyalist medeniyet ile Kur’an’ın adaletini karşılaştırarak şu önemli noktaları vurgular:

Kainatın En Yüce Hakikati anne şefkatidir anne şefkati sadece bir duygu değil, “Arş-ı Rahmeti titreten” kutsal bir hakikattir. Bir anne, evladı için hayatını ve tüm rahatını feda edebilir. En korkak canlı olan tavuğun bile yavrusu için aslana saldırması, anne şefkatindeki ilahi gücün bir örneğidir. Bu kadar yüksek bir fedakarlık sergileyen bir varlık, hürmetin ve saygının en büyüğüne layıktır.

Modern hukuk, kız çocuklarına “fazla hak vereceğiz” derken dengeyi bozarken; diğer taraftan anneyi, evladının malından mahrum bırakarak veya payını düşürerek büyük bir vefasızlık ve haksızlık yapmaktadır. Anneyi evladının mirasından uzaklaştırmak, sadece bir ekonomik kayıp değil; insaniyetin en saf ilacı olan şefkate “zehir katmak” ve büyük bir “küfran-ı nimet” nimeti inkâr/vefasızlıktır.

Kur’an-ı Kerim, anneye mirastan pay vererek Evladın malında annenin hakkı olduğunu ilan ederek, anne ile evlat arasındaki maddi bağı manevi bir borç ve hürmetle pekiştirir. Annenin yaşlılık döneminde evladının imkanlarından hukuken pay almasını sağlayarak onu kimseye muhtaç etmez. Ömür boyu karşılıksız seven anneyi, hayatının sonunda evladının servetine ortak ederek ilahi adaleti tesis eder. Anneyi mirastan mahrum etmenin sadece hukuki bir hata değil, Allah’ın rahmetini sarsacak kadar büyük bir nankörlüktür. insaniyet-perverlik iddiasında bulunup da anneyi haklarından mahrum eden sistemler insan maskeli canavarlardır.

Toplum hayatının en büyük ilacı panzehiri anne şefkatidir. Bu şefkate yapılan saygısızlık, toplumu temelinden sarsan bir zehirdir. Kur’an’ın bu hükmü, sadece bir matematiksel taksimat değil; kainattaki en nazik duygu olan “Anne Şefkati”ne Allah’ın bir iltifatı ve adaletin ta kendisidir.

Çetin Kılıç 

Kaynak: RNK 11 mektup

Kız Çocuklarının Miras Payı

Kur’an-ı Kerim’in miras hukukundaki “Erkeğe, kadının iki katı hisse verilmesi” (2:1 oranı) hükmünün hikmetlerini ve bu hükmün aslında nasıl bir adalet ve merhamet içerdiğini açıklamaktadır.

Bediüzzaman hazretleri, bu hükmü modern hukukun eleştirilerine karşı iki temel esasta savunur: Adalet ve Şefkat.

Adalet Boyutu, İktisadi Denge, mirastaki sayısal fark, tarafların hayattaki mali sorumluluklarıyla dengelenir: Erkek Evlendiğinde eşinin nafakasını geçimini sağlamak, mehir vermek ve ailenin tüm giderlerini karşılamakla yükümlüdür. Yani miras aldığı malı başkalarına harcamak zorundadır. Kadın, evlendiğinde nafakası kocasına aittir. Kendi malını harcama zorunluluğu yoktur. Mirastan aldığı miktar az görünse de, geçim yükü üzerinde olmadığı için o miktar tamamen kendisine kalır. Böylece erkek aldığı fazla payı sosyal sorumluluklarına harcarken, kadın aldığı payı korur. Bu durum neticede ekonomik bir denge müsavat-ı hakikiye sağlar.

Merhamet ve Sosyal Psikoloji Boyut olarak da, Üstad, meselenin sadece para olmadığını, aile içi bağların korunmasının daha önemli olduğunu vurgular. Miras taksimi Kur’an’ın dediği gibi olduğunda Baba, kızına “malımın yarısını yabancı bir adama (damada) götürecek bir rakip” olarak değil, korunmaya muhtaç nazlı bir evlat olarak bakar. Şefkati saf kalır. Erkek kardeş, kız kardeşine “servetimizi bölecek bir ortak” gözüyle bakıp haset etmez. Aksine, onu himaye edilmesi gereken bir emanet olarak görür. Eğer kadına erkekle tam eşit pay verilseydi; bencil duyguların hükmettiği bu zamanda, erkek kardeşler ve babalar kız çocuklarına karşı bir nevi soğukluk veya “mal kaçırma” eğilimi gösterebilirdi. Kur’an, kadının maddi payını bir miktar düşük tutarak, onun aile içindeki “tükenmez serveti” olan şefkat ve hürmeti koruma altına almıştır.

“Rahmetten Fazla Merhamet, Zulümdür” İnsan, Allah’ın koyduğu ölçüden rahmet-i İlahiyye daha fazla merhametli olmaya çalışmamalıdır. Kadına “daha fazla hak vereceğim” diyerek fıtri dengeyi bozmak, aslında onu aile içindeki o manevi korumadan mahrum bırakmak ve akrabalık bağlarını zayıflatmak demektir.

Üstad, bu durumu Cahiliye döneminde kız çocuklarını diri diri gömen zihniyetin modern ve farklı bir tezahürü manevi bir yıkım olabileceği konusunda uyarır.

Ekonomik olarak erkeğin nafaka hükümlülüğü ile denge kurulur, psikolojik olarak Kız evlat nazenin bir emanettir Aile içinde kıskançlık yerine şefkat tesis edilir. Sosyal Akrabalık bağları korunur.

Kur’an hükümlerinin sadece bir “kanun” değil, aynı zamanda insan fıtratına tam uyumlu bir nizam nizamdır. Modern medeniyetin sadece rakamlara ve dış görünüşe odaklanan “eşitlik” anlayışının neden bazen “zulüm” haline geldiğini üç maddede daha derinlemesine açıklayabiliriz:

Şeklî Eşitlik — Hakiki Adalet
Modern hukuk, kadın ve erkeğe mirasta tam eşitlik vererek “adalet” yaptığını iddia eder. Ancak Kur’an, hayattaki görev dağılımına bakar. Eğer bir tarafa erkeğe geçim sağlama, ev kurma ve koruma gibi ağır bir mali yük yüklenmişse; diğer tarafa kadına ise hiçbir mali sorumluluk verilmemişse, onlara mirasta tıpatıp aynı parayı vermek, aslında yükü ağır olan erkeğe karşı bir adaletsizlik oluşturur. Kur’an, parayı sorumlulukla orantılı dağıtır. Bu, “şeklî bir eşitlik” değil, “hakiki bir adalet”tir.

Kadının Aile İçindeki Manevi Konumu
“Pederinden endişesiz bir şefkat” ve “kardeşinden rekabetsiz bir merhamet” ifadeleri çok kritiktir. İnsan doğası gereği, kendi payından bir başkasının yabancının faydalanacağını hissettiğinde bir savunma mekanizması geliştirir. Eğer kız çocuk, babasından erkek kardeşle tam eşit pay alırsa; o malın yarısı evlilik yoluyla başka bir aileye gider. Bu durum, zamanla baba ve erkek kardeşlerin bilinçaltında kız çocuğuna karşı -farkında olmasalar bile- bir “mal kaçırma” veya “soğukluk” hissi doğurabilir.

Kur’an, kadının maddi hakkını bir miktar az tutarak, onun babası ve kardeşi üzerindeki “manevi hakkını” sonsuz şefkat ve koruma zirveye taşır. Kadın için en büyük servet para değil, ihtiyaç duyduğunda arkasında dağ gibi duracak bir baba ve kardeş şefkatidir.

Cahiliye devrinde insanlar, “rızık korkusu” ve “namus gayreti” gibi sebeplerle kız çocuklarını diri diri gömerlerdi. Şimdiki medeniyetin “eşitlik” adı altında kadını aile bağlarından koparıp, onu sadece ekonomik bir figür haline getirmesi ve aile içindeki şefkat bağlarını zayıflatması; kadını o sıcak yuvadan mahrum bırakıp hayatın ağır şartları altına tek başına atmasıdır. Bu da bir nevi “manevi bir diri diri gömme” veya merhametsiz bir gaddarlıktır.

Kur’an-ı Hakîm, kadını hayatın sert fırtınalarına karşı parasal güçle değil, “akrabalık ve şefkat kalesiyle” korur. O kalenin kapılarını açan anahtar ise bu hassas miras taksimidir. Bu bakış açısı, miras meselesine sadece “para” olarak değil, “huzurlu bir toplum ve aile yapısı” olarak bakmamızı sağlar.

Çetin Kılıç

Kaynak RNK 11 mektup

Mirac’ın “Neden” Sorusuna Cevap

Allah insana şah damarından daha yakınsa ve her veli kalbiyle O’na ulaşabiliyorsa, neden Peygamberimiz (asm) Mirac gibi uzun bir yolculuğa çıktı?”

Bediüzzaman bu derin soruyu, muazzam temsil ile açıklıyor: Bir padişahın halkıyla iki türlü iletişimi vardır: Padişahın, sıradan bir vatandaşla onun küçük bir ihtiyacı için kendi özel hattından görüşmesi. Bu, her müminin veya velinin kendi kalbinde Allah ile olan münacatıdır.

Padişahın, tüm orduların komutanı ve devletin mutlak hâkimi olarak, büyük bir elçiyle devletin genel kanunlarını görüşmesi. İşte Mirac, Hz. Muhammed’in (asm) sadece kendi şahsı için değil; tüm kainatın Rabbi ismiyle Allah’ın huzuruna çıkmasıdır. Yani Mirac, bireysel bir ibadetten ziyade, kainat çapında bir “diplomatik” kabul ve genel bir iltifattır.

Güneşten ışık almanın iki yolu vardır: Elinizde bir ayna vardır, güneş ona yansır. Siz o aynadaki ışık kadar güneşi tanırsınız. Ayna kalbinizdir; oradaki tecelli cüz’idir ve kısıtlıdır. Velilerin evliyanın kalbindeki nur böyledir. Aynayı bırakıp doğrudan güneşe doğru yükselmek, bulutları aşmak ve güneşin bizzat kendisiyle, perdesiz görüşmek. Peygamberimiz (asm) aynadaki yansıma ile yetinmemiş; bizzat bütün perdeleri mertebeleri aşarak “Tecelli-i Zât” dediğimiz, Allah’ın bizzat huzuruna çıkmıştır.

Kul çalışarak, basamakları tek tek çıkarak Allah’a yaklaşır. Bu zaman ister, çaba ister bu Velayet yolu. Allah’ın kula olan yakınlığının bir anda açılması. Bu, peygamberlik Risalet yoludur. Peygamberimiz (asm) Mirac’da binlerce yıllık mesafeyi bir “an-ı seyyale”de göz açıp kapayıncaya kadar bu sırla geçmiştir.

Bu kainat muhteşem bir saray ise, mutlaka bir Sahibi vardır. İnsan, bu sarayı anlayacak, her köşesini merak edecek küllî duygularla donatılmıştır. Öyleyse bu Sarayın Sahibi, en yüksek duygulara sahip olan insanla en yüksek seviyede görüşecektir. Tarih şahittir ki; getirdiği nurla dünyanın yarısını, insanlığın beşte birini aydınlatan Hz. Muhammed (asm), bu görüşmeye en layık olan zattır.

Mirac, bir insanın (Hz. Muhammed asv) kendi şahsi makamını aşarak, bütün insanlık namına Allah’ın “En Büyük İsimleri” İsm-i Azam ile muhatap olması hadisesidir.

Nasıl ki gözümüz bir saniyede en uzak yıldızlara bakıp oradan haber getirebiliyorsa veya hayalimiz bir anda dünyanın öbür ucuna gidebiliyorsa; Allah, o nurani cesede de ruh süratinde bir hareket kabiliyeti vermiştir.

Elektrik, ışık ve hayal hızı gibi, Allah’ın kudreti bir cismi çok kısa sürede en uzak yere ulaştırabilir. Allah zamandan münezzeh olduğu için, O’nun huzuruna gitmek bir mekâna gitmek değil, perdelerin açılmasıdır.

Peygamberimiz o gece insanlığın dualarını sunmuş, Allah’ın “cemalini” görmüş ve bize namaz gibi bir hediye getirmiş. Mirac, bir insanın kendi sınırlarını aşarak, Allah’ın bütün kâinattaki tasarrufatını bizzat yerinde görmesi ve “Kabe-i Kavseyn” denilen, imkân yaratılmışlık ile vücub Allah’ın varlığı arasındaki en son noktaya kadar yükselmesidir.

“Neden böyle muazzam bir hadiseye ihtiyaç duyuldu? Kainatın yaratılış gayesiyle Mirac’ın nasıl bir bağı var?”

Şu kainatı büyük bir sergi veya muhteşem bir saray olarak düşünelim. Bu sarayı yapan zat Cenab-ı Hak Sanatını göstermek, Kendi cemal ve kemalini tanıtmak, İsimlerinin tecellilerini sergilemek ister. Peki, bu kadar antika sanat eserleriyle dolu olan saraydaki seyircilerin insanların durumu ne olacak? Eğer bir rehber olmazsa, insanlar bu sarayın neden yapıldığını, bu sanatların ne anlama geldiğini, nereden gelip nereye gittiklerini anlayamazlar. İşte Mirac, o Saray Sahibi’nin Allah ‘ın seyirciler içinden en yüksek anlayışlı olanı Hz. Muhammed asv huzuruna çağırıp, sarayın gizli bölmelerini, mutfağını ve üst katlarını gezdirerek ona “sarayın tılsımını” öğretmesidir.

Kainatta her varlık hal diliyle lisan-ı hal sürekli sorular sorar. İnsanlık ise binlerce yıldır şu üç sorunun cevabını arıyor: Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?

Hz. Peygamber (asm), Mirac ile bu soruların cevabını bizzat yerinde görmüştür. Dönüşte ise insanlığa şunu demiştir: “Siz başıboş değilsiniz, bir Sâni’in eserisiniz; O’nun mülkünden geliyorsunuz ve ebedi bir saadete gidiyorsunuz.”

Yeryüzündeki her varlık bitkiler, hayvanlar, melekler kendi tarzında Allah’ı zikreder. Kimisi rükuda gibi durur ağaçlar, kimisi secdede gibidir sürüngenler, kimisi kıyamdadır dağlar. Peygamberimiz (asm), Mirac’da bütün bu farklı ibadet türlerini müşahede etmiş ve hepsini içine alan “Namaz” hediyesiyle dönmüştür. Namazın içindeki her hareket, aslında kainattaki bir mahlukat grubunun ibadetini temsil eder.

Bediüzzaman kainatı bir ağaca benzetir: Kökü: Peygamberimizin nuru, Dalları: Melekler, gökyüzü, yıldızlar, Yaprakları: Bitkiler ve hayvanlar, Meyvesi: İnsan

Bir ağacın en mükemmel yeri ve gayesi onun en sonundaki meyvesidir. Mirac, bu “kainat ağacının” en mükemmel meyvesi olan Hz. Muhammed’in (asm), ağacın sahibiyle görüşmesidir. Meyve, ancak ağacın sahibinin eline ulaştığında asıl maksadına ermiş olur.

Mirac’ın hikmeti; mahlukatın şükürlerini Allah’a sunmak ve Allah’ın emirlerini, gizli sırlarını ve ebedi saadet müjdesini mahlukata getirmektir. Yani Peygamberimiz (asm), yer ile gök, mahlukat ile Halık arasındaki en büyük bağdır.

Bu seyahatten bize ne kaldı? Beş vakit namaz dışında hangi müjdeler getirildi?

Peygamberimiz (A.S.M.), imanın esaslarını melekleri, cenneti, ahireti ve Allah’ın zatını bizzat gözüyle görmüştür. Bu sayede kâinat; karmaşık, sahipsiz ve yokluğa giden bir yer olmaktan çıkıp, Allah’ın isimlerini yansıtan “mukaddes bir mektup” ve “güzel bir ayna” haline gelmiştir. İnsan, başıboş bir varlık değil; Allah’ın en nazlı ve en yüksek muhatabı, cennete aday değerli bir misafir olduğunu anlamıştır.

İnsanlık her zaman “Yaratıcımız bizden ne istiyor? O’nu nasıl memnun ederiz?” sorularının cevabını merak etmiştir. Mirac ile başta namaz olmak üzere İslam’ın esasları bir hediye olarak getirilmiştir. Ay’daki hayatı merak eden bir insanın oraya giden birinden haber beklemesi gibi; Peygamberimiz (A.S.M.) de 70 bin perde arkasından bizzat Allah’ın rızasını öğrenmiş ve insanlığa müjdelemiştir.

Peygamberimiz (A.S.M.) cenneti ve ebedi mutluluğu bizzat görmüş ve anahtarını getirmiştir. Bu, ölümün bir yok oluş değil, ebedi bir hayata geçiş olduğunu ispatlar.

İdam edilmek üzere olan bir mahkûma, affedildiğini ve kendisine bir saray verildiğini söylemek ne kadar büyük bir sevinçse; Mirac ile gelen ebedi hayat müjdesi de insanlık için o kadar büyük bir tesellidir.Peygamberimiz (A.S.M.) Allah’ın cemalini görme şerefine erdiği gibi, bu meyvenin her mümin için ahirette mümkün olduğu müjdesini de getirmiştir. Dünyadaki tüm güzelliklerin kaynağı olan Allah’ı görme arzusu, bir insan için en büyük mutluluk kaynağıdır.Mirac ile anlaşılmıştır ki; insan, kâinatın en değerli meyvesi ve Allah’ın en nazlı sevgilisidir.
Fani ve aciz bir varlık olan insan, Mirac sayesinde ruhunun genişliği ve kalbinin arzuları ölçüsünde, cennette ebedi bir seyran ve Allah’ın huzurunda yüksek bir makam kazanmıştır. Sıradan bir askerin “müşir” mareşal olması gibi, insan da kâinatın üstünde bir makama davet edilmiştir.

İmansız bir bakış açısıyla dünya; her şeyin birbirine düşman olduğu, ölümlerin birer yok oluş olduğu korkunç bir yerdir. Mirac’ın getirdiği iman nuruyla ise; her şey dost ve kardeş, ölümler ise birer “terhis” hükmüne geçer.

Dünya, karanlık ve fırtınalı bir çöl gibidir. İnsan burada aç, susuz ve kimsesizdir. Mirac’ın meyveleri, bu karanlıkta bize bir rehber/kurtarıcı gibi gelir ve bizi her şeyin hazırlandığı mükemmel bir ziyafet yerine cennete/huzura taşır.

Mirac; karanlık, fani ve korkutucu görünen dünyayı; aydınlık, anlamlı ve ebedi bir saadet sarayına dönüştüren muazzam bir ilahi hediyedir.

Mirac hadisesindeki en çok merak edilen ve akla “nasıl olur?” dedirten nokta, binlerce yıllık mesafelerin bir saniyede aşılması, yani zaman ve mekanın adeta dürülmesidir.

Bediüzzaman, bu durumu modern bilimin de kapılarını araladığı “hareketin hızı” ve “boyut farkı” üzerinden açıklar. Kainatta her varlığın hızı ve o hıza bağlı bir zaman algısı vardır. Bir karıncanın bir günde aldığı yolu, bir uçak birkaç saniyede alır. Işık hızıyla hareket eden bir varlık için zaman, durağan bir cisim için olduğundan çok farklı akar. Peygamberimiz (asm), Mirac’da sadece bedensel bir hızla değil; ruh, hayal ve nur süratinde hareket etmiştir. Ruh, zamana ve mekana tam bağımlı değildir. Hayalinizle bir anda Güneş’e gidebildiğiniz gibi, Allah o nurani bedene de bu hızı vermiştir. Dolayısıyla bizim için “binlerce yıl” olan mesafe, o hızda bir “an” hükmüne geçer.

Mekanın dürülmesini anlamak için bir kağıt örneğini düşünelim. Kağıdın bir ucundan diğer ucuna karınca gibi yürüyerek gitmek zaman alır. Ancak kağıdı ikiye katlarsanız,iki uç birbiriyle temas eder. Cenab-ı Hak, zamanın ve mekanın yaratıcısıdır. O’nun kudreti için mekan, katlanabilir bir kağıt gibidir. Mirac’da Allah, Peygamberi için mesafeleri tayy-ı mekan sırrıyla dürmüştür. Peygamberimiz (asm) bir basamaktan diğerine geçerken, aslında mekanın dışına, yani “Sermedi” Zaman dışı olan bir boyuta geçmiştir.

Peygamber Efendimiz (asm) Mirac’dan döndüğünde, yatağının henüz soğumamış olduğu ve abdest suyunun hala dökülmekte olduğu rivayet edilir. Bu durum, Mirac’ın zamanın içindeki bir “an”da gerçekleştiğini gösterir. Nasıl ki bir rüyada biz yıllarca süren olayları sadece birkaç dakikalık uyku süresinde yaşıyoruz; Mirac da uyanıkken yaşanan, fakat rüyadaki gibi zamanın genişlediği bast-ı zaman bir hakikattir.

Bediüzzaman der ki: “Ziyanın, elektriğin, ruhun, hayalin süratleri malum…” Eğer maddi bir ışık saniyede 300.000 km yol alabiliyorsa, bütün nurların kaynağı olan Allah’ın kudreti, seçtiği bir elçisini kainatın en uç noktasına bir anda neden götüremesin? Zaman ve mekan, Allah’ın birer mahlukudur yaratığıdır. Yaratıcı, yarattığı kurallara mahkum değildir. Mirac, Allah’ın kendi “misafiri” için bu kuralları geçici olarak askıya alması ve ona zamansızlığın bekanın kapılarını açmasıdır.

Bu konu, günümüz fiziğindeki “Solucan delikleri” veya “Zaman genişlemesi” gibi teorilerle de paralellik gösterir.

Mirac hadisesindeki zaman ve mekanın aşılması, modern fiziğin üzerinde çalıştığı bazı teorilerle şaşırtıcı benzerlikler gösterir. Bediüzzaman’ın “zamanın ve mekanın dürülmesi” olarak ifade ettiği sırlar, bugün şu kavramlarla konuşuluyor:

Zaman Genişlemesi (Time Dilation): Einstein’ın Görelilik Teorisi’ne göre, hız arttıkça zaman yavaşlar. Işık hızına yaklaşıldığında zaman, durma noktasına gelir. Peygamberimiz (asm) nurani bir hızla hareket ettiği için, onun için “yaşanan uzun saatler”, dünyadaki sabit bir gözlemci için sadece bir “an” yatağının soğumaması hükmünde kalmıştır.

Solucan Delikleri (Wormholes): Uzay-zamanda iki uzak noktayı birbirine bağlayan teorik kestirme yollardır. Mekanı katlamak dürülmek tam olarak budur. Mirac’taki “Tayy-ı Mekan” mekanı aşmak,evrenin bir noktasından diğerine fiziksel mesafeleri aradan çıkararak geçmek gibidir.

Kuantum Dolanıklık ve Yerellik Dışı (Non-locality): Bir parçacığın evrenin bir ucunda yaptığı etkinin, diğer ucunda “anında” hissedilmesi. Bu, bilginin ve varlığın zaman ve mekana hapsolmadığının kanıtıdır.

Peygamber Efendimiz (asm) Mirac yolculuğunun sonunda Kâb-ı Kavseyn denilen bir makama ulaşmıştır. Necm Suresi’nde geçen bu ifade, kelime manası olarak “iki yay mesafesi kadar veya daha yakın” demektir. Peki bu neyi ifade eder?

Burası kainatın bittiği, yaratılmışlık imkân dairesinin son sınırıdır. Ötesi ise sadece Allah’ın Zâtı’na mahsus olan “Vücub” varlığı zorunlu olan alemidir. Bu makamda Cebrail (as) dahi geride kalmıştır. Çünkü Cebrail (as) bir mahluktur ve o sınırı geçemez. Peygamberimiz (asm) ise “en ekmel insan” olarak, hiçbir melek veya sebep araya girmeden doğrudan Allah ile muhatap olmuştur.

Bediüzzaman’ın ifadesiyle; Peygamberimiz (asm) burada Allah’ı “bi-keyf” nasılsız, niceliksiz, dünyevi ölçülere sığmayan bir tarzda görmüştür. Bu, bir insanın ulaşabileceği en zirve, en mahrem ve en kudsî makamdır.

Neden “İki Yay”?

Yayların uçlarının birleşmesi bir daire oluşturur. Bir yay “Halk” (yaratılanlar) dairesini, diğer yay ise “Hak” (Yaratıcı) dairesini temsil eder. Peygamberimiz (asm), bu iki dairenin birleştiği o ince noktada; bir yüzüyle Allah’tan emir alan bir elçi (Risalet), diğer yüzüyle mahlukatın temsilcisi (Velayet) olarak durmaktadır.

Mirac’da zaman ve mekanın dürülmesi, Allah’ın kendi kurallarını fizik yasalarını bir “an” için kendi elçisi lehine değiştirmesidir. Kâb-ı Kavseyn ise, bu olağanüstü yolculuğun “Vuslat” kavuşma anıdır.

Çetin Kılıç

Kaynak: RNK sözler 31 söz

Dünyanız Nurlansın.

Exit mobile version