Yöneten Kuvvet

Birkaç gün evvel elime bir gazete geçti. Bu gazetedeki “Yöneten Kuvvet” başlıklı ve bir profesörün imzasını taşıyan yazının o başlığı, çok ilgi çekiyor ve insanı hemen o yazıyı okumaya sevk ediyordu.

Yazıda insanı meydana getiren sistemlerin başlıcaları:

1- Sinir sistemi, 2- Kan sistemi, 3- Kalp ve damar sistemi, 4- Hazım sistemi, 5-Teneffüs sistemi, 6-Üreme ve üriner sistem, 7- İç ifraz sistemi, olduğu belirtildikten sonra, bunların her birinin teferruatlı incelenmesini Tıp Fakültelerine bırakarak, bunların her birinin herkesi ilgilendirebilecek ve hayrete düşürebilecek  bazı harika özelliklerinden bahsediyordu.

Profesör, insanı meydana getiren sistemlerin arasında en alâka çekenin “sinir sistemi” olduğunu söyleyerek, bunu şöyle basit bir misâl ile izaha çalışıyordu: “Meselâ, insan  beyni, kendisine öğretilen bir işi yapmak için oldukça büyük, yani normal insan kafasının 200-300 misli büyüklüğünde bir makine gibi çalışır. Eğer insan yapısı bir ‘elektronik beyni’ aynı zamanda iki işi düşünerek yapabilecek hale getirmek icab etseydi, bu cihazın  bir apartman büyüklüğünde olması gerekirdi. Eğer üç işi yaptırmak isteseydik, bu cihazın ne kadar büyük olması lazım geldiğini tasavvur edebilirsiniz.

Halbuki bir ‘insan beyni’ aynı anda beş on fikri düşünebilir. Çünkü insan beynini teşkil eden on milyar kadar hücre birbirleriyle bağlantı halindedirler. Bir hücrede meydana gelen hareket, his veya düşünce, onunla ilgili bütün hücrelere aynı anda yayılır ve şuurumuzun altında bu ilişkiler devam eder. Bu yüzdendir ki, yolda giderken herhangi bir tanıdığımızı görsek, ekseriya sanki onu o anda düşünüyormuşuz gibi gelir. Halbuki onu değil de başka birisini de görseydik, ayni şey olacaktı. Bu hadise, biz farkında olmadan devamlı olarak beynimizin içinde binlerce fikrin hareket halinde olduğunu gösterir.”

 *  *  *

O profesör, insanın sinir sistemindeki harikulâde özelliklerden sadece birinden o gazetedeki yazısında bu şekilde basit bir misâlle bahse çalıştıktan sonra, insanın “kan sisteminde” olan harikulâde özelliklerine misal veriyor: “Biliriz ki, kanımız hücrelerimizin muhtaç olduğu havayı ve onun içindeki oksijeni taşır. İnsan vücudunda 5-7 kilo kadar kan vardır. Bunun akyuvarları vücudu müdafaaya yarar, alyuvarları da kalbimizden akciğerlerimize gider, teneffüs ettiğimiz temiz havanın oksijenini yüklenir, tekrar kalbimize döner; oradan da vücudun en uzak hücrelerine kadar bu oksijeni götürür. Bilir misiniz, bütün vücudumuzu beslemek için sahip olduğumuz damar sistemimiz ne kadar uzunluktadır? Eğer vücudumuzdaki damarları en kalınından kılcal olanına kadar uç uca getirsek, yüzbin kilometre kadar uzunlukta ‘bir damar ipi’ meydana gelir. Kalbimiz, her atışı ile bu yüzbin kilometre uzunluğundaki damarlarımızda alyuvarları dolaştırır ve hücrelere oksijen, yani yaşamak için muhtaç olduğumuz oksijen ihtiva eden temiz havayı gönderir.

Kan dolaşımında vücudumuzda kullanılan kanın 5-7 kilo olduğunu söylemiştik. Kalb, atışlarıyla dakikada 2,5 kilo kanı vücudumuza sevk eder. Bir taraftan atış baskısıyla kan damarlarımıza uzanır, bunun sonunda atışın açılışı esnasında meydana gelen menfî basınç ile de kalbimiz bir nevi emme durumuna geçer; böylelikle kullanılmış olan  kanımızı geriye, kalbimize doğru çeker. Şu halde kalbimiz dakikada 2,5 kilo kan sevk ettiğine göre, saatte 150 kilo ve günde 3600 kilo yani 3,6 ton kan kullanıyor demektir. Eğer muhtaç olduğumuz senelik kanı hesap edecek olursak, senede 1314 ton kana ihtiyacımız vardır. Bunu üç boyutlu bir şekil olarak gözümüzde canlandırırsak, cephesi 8 metre, derinliği 12 metre, yüksekliği 13 metre, yani 5 katlı bir apartmana tekabül eden bir hacim meydana gelir. Şu halde  yumruk kadar kalbimiz, damarlarımızdaki 5 kiloluk kan sermayesini atışları ile değiştire değiştire kullanmasaydı da devamlı olarak çeşmeden akar gibi kullansaydı, bir sene içinde beş katlı bir apartman büyüklüğünde bir kan deposuna ihtiyacımız olacaktı!..”

 *  *  *

O profesörün gazetedeki yazısında İnsanı meydana getiren başlıca sistemlerin iki tanesinden böyle bahsettiğini naklederek, onun bahsettiği diğerlerini de burada nakletmeye lüzum görmeden, sadece bu bilgilerin ışığı altında bile,  insanın mahiyetini izah eden eserlerden parçalar okuyalım:

“İşte insan, Cenab-ı Hakk’ın böyle antika bir san’atıdır. Ve en nâzik ve nâzenin bir mûcize-i kudretidir ki; insanı, bütün esmâsının cilvesine mazhar ve nakışlarına medar ve kâinata bir misal-i musağğar suretinde yaratmıştır.

Eğer nur-u îman içine girse, üstündeki bütün mânidar nakışlar, o ışıkla okunur. O mü’min, o şuur ile okur. Ve o intisapla okutur. Yâni, ‘Sâni-i Zülcelâl’in masnuuyum, mahlûkuyum, rahmet ve keremine mazharım’ gibi manâlarla insandaki san’at-ı Rabbâniye tezahür eder. Demek Sâniine intisaptan ibaret olan îman; insandaki bütün âsar-ı san’atı izhar eder. İnsanın kıymeti o san’at-ı Rabbaniyeye göre olur. Ve âyine-i Samedâniyye itibariyledir. O halde şu ehemmiyetsiz olan insan, şu îtibarla bütün mahlûkat üstünde bir muhatab-ı İlahî ve Cennet’e layık bir misafir-i Rabbanî olur.”                    (Risale-i Nur Külliyâtı, SÖZLER)

“Evet, şu kâinatta insan bir fihriste-i câmia olduğundan, insanın kalbi binler âlemin harita-i mâneviyesi hükmündedir. Evet, insanın kafasındaki dimağı, hadsiz telgraf ve telefonların santral denilen merkezi misillü, kâinatın bir nevi merkez-i mânevîsi olduğunu gösteren hadsiz fünûn ve ulûm-u beşeriyye olduğu gibi, insanın mahiyetindeki kalb dahi hadsiz hakâik-i kâinatın mazharı, medarı, çekirdeği olduğunu; had ve hesaba gelmeyen ehl-i velâyetin yazdıkları milyonlarla nuranî kitaplar gösteriyorlar.

İşte, mâdem kalb ve dimağ-ı insanî bu merkezdedir; çekirdek hâletinde bir şecere-i azîmenin cihazâtını tazammun eder ve ebedî, uhrevî, haşmetli bir makinenin âletleri ve çarkları içinde dercedilmiştir. Elbette ve herhalde o kalbin Fâtırı, o kalbi işlettirmesini ve bilkuvve tavırdan bilfiil vaziyetine çıkarmasını ve inkişafını ve hareketini irade etmiş ki, öyle yapmış. Mâdem irade etmiş, elbette o kalb dahi akıl gibi işleyecek” (Risale-i Nur Külliyâtı, MEKTUBAT)

* * *

O profesörün bir gazetedeki “Yöneten Kuvvet” başlıklı yazısında, insandaki harikulade özelliklerden bahisle, bunlardan yalnız beyin ve kalbe dair verdiği misalleri okuduktan sonra, yazının “SONUÇ” başlığını taşıyan son paragrafında insandaki harikulade özelliklere ait bu misalleri Allah’ın varlığına ve birliğine inanmaya, Vahdaniyete, İslâm imanının esaslarına, Esma-i Hüsnâ tecellilerine bağlayarak yazıyı bitirmesi gerektiğini düşündüm ve insandaki ince sanatlı yapı, akıl ve kalb mevzuunda imanî eserlerden okuduğum yukarıdaki satırlar, çağrışım yoluyla hafızamda canlandı.

* * * 

“Profesör, gazetedeki o yazısına başlık olarak ‘Yöneten Kuvvet’i seçtiğine göre, mutlaka yazısının sonucunda da hakikaten ‘Yöneten Kuvvet’e dikkat çekmeli” diyordum, kendi kendime.. Fakat bir taraftan da o yazıyı okumaya devam etmekten çekiniyordum. Çünkü o yazı, dine pek dost olmayan bir gazetede neşredilmişti. Böyle gazetelerin de kendilerine mahsus çok kötü bir neşriyat siyaseti vardı; onlar İslâmî neşriyat ve bilhassa Risale-i Nur eserleriyle de desteklenen bir İslâmî neşriyat asla yapmazlardı. Bu endişeyle, o yazının “SONUÇ” kısmını da okudum. Fakat, heyhat! Böyle bir başlık, böyle bir yazı ve böyle bir sonuç!.

O yazıdaki birkaç cümlelik “SONUÇ” bir ibret konusu idi. Üzerinde uzun uzun makaleler, kalın kalın kitaplar yazılabilecek çok ehemmiyetli meseleleri, iman ve küfür muvazenelerini, Kur’an’ın ve felsefenin yolcularını, tabiata saplananların ve tabiîyyun fikrini taşıyanların mesleğini, esbabperestleri, vesaite icad ve tesir verenleri, insandaki “ene”nin hainâne vaziyetinde iken binler fünûnu bilse de cehl-i mutlakta olduğunu hatırlatıyor ve o yazı başlığındaki “YÖNETEN KUVVET” kelimelerinin ifade ettiği gerçek mânanın  zıddı bir “SONUÇ”la sona eriyordu. O yazıdaki “SONUÇ” şöyleydi:

“Bütün bu ince sistemler, harikulâde düzenler canlının rahat, kolay yaşaması ve bulunduğu yere uyması yani adaptasyon içindedir. Eğer bu kıvrak sistemler olmasaydı, insan çok kaba bir yaratık olacak, hareketlerini kolay yapamayacak ve bugünkü gibi düşünceli ve mânalı olmayacaktı.”(!)

O yazıyı yazan profesör, “kıvrak sistemler”(!) şeklinde bir ifade kullanıyordu fakat o “kıvrak sistemler”in kimin tarafından kurulup çalıştırılmakta olduğundan hiç bahsetmemeye de çok özen gösteriyordu. 

 *  *  *  

O profesörün o gazetedeki yazısının sonundaki “SONUÇ”tan anlaşılabilen aslında şuydu: Hazret-i Adem’den kıyamete kadar, her biri çeşitli derecelerinde iman veya küfür ehli olarak bu imtihan dünyasından gelip geçenler olacaktır. O yazıdaki “SONUÇ”da, bu hakikatin delillerinden biriydi. 

  *  *  *

Böyle zihniyettekilerin yollarının yanlışlığını ortaya koyan, doğruyu, hakikati gösteren çok sayıda eserler asırlardır yazılmıştır, okunmuştur ve okutulmuştur. Asrımızdaki insanların anlayışlarına ve ihtiyaçlarına göre yazılmış Risale-i Nur Külliyâtı’ndaki o zihniyet sâliklerinin durumunu tahlil eden bazı cümleler  şöyledir:

“Eğer kat’ı intisaptan ibaret olan küfür insanın içine girse; o vakit bütün o mânidar nukuş-u Esmâ-ı İlâhiyye karanlığa düşer, okunmaz.

Zira Sâni’ unutulsa, Sânia müteveccih mânevî cihetler de anlaşılmaz. Âdeta baş aşağı düşer. O mânidar âli sanatların ve mânevî âli nakışların çoğu gizlenir. Bâki kalan ve göz ile görülen bir kısmı ise; süflî esbaba ve tabiata ve tesadüfe verilip, nihayet sukut eder. Her biri birer parlak elmas iken, birer sönük şişe olurlar.

Ehemmiyeti yalnız madde-i hayvaniyeye bakar. Maddenin gayesi ve meyvesi ise; dediğimiz gibi: Kısacık bir ömürde hayvanatın en âciz ve en muhtacı ve en kederlisi olduğu bir halde yalnız cüz’î bir hayat geçirmektir. Sonra tefessüh eder gider. İşte küfür, böyle mahiyet-i insaniyeyi yıkar; elmastan kömüre kalbeder.” (Risale-i Nur Külliyâtı, SÖZLER)

 *  *  *

Aslında insanların öğrendiği fenlerden her biri, kendi hususî lisanlarıyla mütemadiyen Allah’tan bahsediyorlar; Hâlıkı tanıttırıyorlar. O’nun kudretinin büyüklüğünden, sanatının inceliğinden, Kayyumiyetiyle her şeyi ayakta tuttuğundan ve idame ettiğinden, Rezzâkiyetiyle yüzbinlerce çeşit bitki ve hayvanı ayrı ayrı rızıklandırdığından, Hakîmiyetiyle her şeyi hikmetle tanzim ettiğinden, Rubûbiyetiyle her şeyi terbiye ettiğinden,.. ilâ âhir; Allah’ın Esma-i Hüsnâsının kâinattaki tecellilerini anlatıyorlar.

Hakikî bir Müslüman, okuduğu fenlere bu nazarla bakar ve bakmalıdır. Acaba Müslüman olmayanlar, imansızlar, dinsizler niçin bu nazarla bakamıyorlar? Tıp ilminden basit bir misalin bile, insanların İslâm imanıyla tefekkür ufuklarının genişlemesine, Allah’a ve O’nun inanmamızı istediklerine imanın doğmasına ve ziyadeleşmesine sebeb olması gerekirken, tıp ilminde veya diğer fenlerde “profesörlük” gibi “ilmî unvanlar” ve hattâ onun daha da ötesinde “bilim ödülleri” alanlar ve “meşgul oldukları fenlerle ilgili bilgilerinin çokluğunu bütün dünyaya kabul ettirenler” arasında nasıl oluyor da onlar İslâm dinine lakayt veya tamamen dinsiz de olabiliyorlar?

 *  *  *

Talebeliğim esnasında bu sual üzerinde bazen düşündüğümü hatırlıyorum. Nihayet cevabının, dünyanın bir imtihan yeri ve insandaki enenin (benliğin) bilinmesiyle ilgili olduğunu, Risale-i Nur Külliyâtından SÖZLER adlı eserdeki Otuzuncu Söz’de bulunan,  insandaki “ene” ile ilgili bahsi okuyunca anlamıştım.

Prof. Dr. Mustafa Nutku

Sıkıntıdan rahatlığa geçen şükretmeli

Madem şükredenleri mükâfatını yalnız Allah verir. Biz şakirinden olmaya gayret etmeliyiz. Öyle bir devirde yaşıyoruz ki nimet haddinden fazla çoğaldı fakat ne yazık ki şükür azaldı. Nimetin şükrünü eda edebilmek için: O nimetin yok olduğu devri hatırlamak lazım ki nimetin kıymeti bilinsin.

Şimdi madem Allah c.c bizi insan yaratmış. Bu insan kendini hiçten yoktan yaradan Allah’ına karşı lazım olan şükrünü eda edebilmesi için bilmesi lazım. Ve Allah İnsana Kur’anı Kerim göndermiş. Kur’an olmasaydı insanın bilmesi lazım olan çok şeyi bilemezdi ki noksansız şükrümüzü eda etsin. Madem ki Allah c.c ihsan olarak bizlere Kur’anı göndermiş. O zaman Allahımıza şükrümüzü ihmal etmeden eda etmeye çalışalım.

Peygamberimiz a.s.m. gelmeseydi Allahın dinini bize kim talim edecekti? Allah o mübareği bizlere göndermiş ki, hali ile, o mübarek ağzı ile, bizlere Allahu Azimüşşan Kur’anı Kerim ile nazil olan emri ma’ruf nehyi anilmünkerin hükümlerini bizlere talim etsin. Kur’anı Kerim var iken peygamberin hadislerini okumayın diyen aptalların safsata laflarını çöpe atın. O mübareği Allah bizlere göndermeseydi Allah kitabında bize ne emrettiğini anlamayacağımız kesindir. Peygamberimizi a.s.m. Allah bizlere gönderdiği için Allaha şükrümüzü eda etmeye çalışalım.

Daha önce hasta olup hastalığımızdaki sıkıntıdan kurtulup, ondan sonra Allahın rahmeti ile iyileştiğimizin bize verdiği rahatlığı düşündüğümüz zaman, Allahın bize verdiği sağlığın ne kadar büyük bir nimeti olduğunu, sağlığımız bize emrederek der, haydi, çabucak Allahın sana ihsan ettiği sağlığı için şükrünü, hulusu kalp ile eda et.

Sokakta yürürken Gözüne takılan tek gözlüyü görünce, sen onun gibi sakat olmadığını aklın sana ihtar eder ve der, gördün mü o adamı? Sende onun gibi biri olabilir idin. Hafızı Mutlak olan Allah seni onun gibi yapmadığı için O’na şükret. Ve sen onun gibi olmadığının ana sebebi, seni O koruduğunu bil. Her zaman, bilhassa namazlarını kıldıktan sonra Allaha yalvarman için O’na ellerini açıp dua eder iken Ya Rabbi sana çok şükür ki beni de o tek gözlü adam gibi, bir göz ile bırakmamışsın deyip; iki gözlü olduğun için Allaha şükretmelisin.

Sağlam olanlar sokakta sakat adamları gürünce, onlarda o sakatlar gibi olmadıklarından ötürü onlar Allaha karşı el açıp dua ederken Allaha şükretmek lazım olduğunu hatırlamaları için Allah seyrek bazısını çeşitli sebepler ile sakat bırakıyor.

Yokluk devrinden varlığa geçtik 

Allaha çok şükredelim, çünkü Onun yardımı ile çok şey değişti. Eskiden akrabayla, asker ile ancak 20-30 günde mektupla onlara ulaşıp onlarla haberleşiyorduk. Şimdi ise aynı saniyede telefonla, Amerika’da bile olsa karşımızda gibi konuşabiliyoruz.

Allaha çok şükredelim, çünkü Onun yardımı ile çok şey değişti. Eskiden turşu suyuna ekmeği banarak yerdik. Şimdi ise sofrada önümüze serilmiş, çok çeşit yemekle dolu tabaklar konmuş, Afrika’da aç olanları düşünmeden yiyoruz.

Allaha çok şükredelim, çünkü Onun yardımı ile çok şey değişti. Bizim kuyu 16 metre derin idi ihtiyaçlarımız için kuyudan kovayı ip ile salıp kuyudan su çekerdik. Şimdi mutfakta çeşme, tuvalette çeşme, banyoda çeşme akıyor. Kullanır iken susuzluk çekenleri hiç düşünmeden kullanıyoruz.

Allaha çok şükredelim, çünkü Onun yardımı ile çok şey değişti. Eskiden evlerin çoğu gecekondu idi, Tayyip bey geldi, gecekonduların çoğu 5-6 kat apartman oldu, herkes lüks dairede yaşıyor.

Allaha çok şükredelim, çünkü Onun yardımı ile çok şey değişti. Eskiden ihtiyaçlarımızı gidermek için 8-10 kilometre uzakta kasabaya yürüyerek giderdik. Şimdi taksi ile minibüsle çok çabuk gidip geliyoruz.

Allaha çok şükredelim, çünkü Onun yardımı ile çok şey değişti. Eskiden bitkilerden yapılan hasırlarda otururduk. Şimdi ise 2-3 santim kadife halılarda, koltuklarda süngerden yapılmış oturaklarda oturuyoruz.

Allaha çok şükredelim, çünkü Onun yardımı ile çok şey değişti. Eskiden, lastik ayakkabı çıkıncaya kadar dışarıda yalın ayak yürürdük. Şimdi ise herkesin deriden çok çeşit ayakkabı var.

Allaha çok şükredelim, çünkü Onun yardımı ile çok şey değişti. Eskiden ben hacca bile ilk defa otobüsle gitmiştim. Şimdi yurt içinde bile başka şehirlere daha çok uçak ile gidiliyor.

Allaha çok şükredelim, çünkü Onun yardımı ile çok şey değişti. Eskiden yaşadığım yerde evden biraz cami uzaktı camiden ezan sesi bizim evde duyulmazdı. Yalnız bizde bir çalar saat var idi, ramazanda iftar vaktinde komşular iftar vaktini öğrenmek için bizim evin önünde dizilirdiler bizim saata bakıp iftar etsinler. Şimdi ise her odada saat var.

Allaha çok şükredelim, çünkü Onun yardımı ile çok şey değişti. Eskiden çiftçiler tarlayı çapa ile çapalıyorlardı. Orak ile ekinleri biçiyorlardı. Şimdi ise bunları makine hallediyor.

Allaha çok şükredelim, çünkü Onun yardımı ile çok şey değişti. Eskiden tarlayı öküz manda veya at ile sürer idik. Şimdi Allaha çok şükür traktör o işi yapıyor. Buna rağmen bazı aptallar geçim sıkıntısından şikayet ediyorlar. Bu manyaklar niye evdeki lüks hayata bakmıyorlar. Evde oğlanda kızda ve ailenin her ferdinde cep telefonu, bazısında 5.000 liralık ayfon marka; artık hiç bir evde çamaşırı hanımlar elle yıkamıyorlar buna benzer bir sürü lüks aletler ve fuzuli masraflar çok oluyor.

Aşağıda sayacağım haller müslümanlığın aleyhine olduğu için, müslümanları kahrediyor. Eskiden müslüman hanım pardesü değil vücudunun hatlaları belli olmamak için çarşaf giyerlerdi. Hanımların yüzleri açık yok. Her hanım yüzünü peçe ile örter idi. Tek partili İnönü devri hanımları gavurlara benzetmek için soydu. Her ne kadar bugün reisimiz tesettürü serbestleştirdi ise de hanımların çoğu islam kıyafetine ters olarak başı açık yarım çıplak geziyorlar. Erkekler ise Osmanlı döneminde hiç bir müslüman şapka takması şöyle dursun, takkesiz dışarıda gezemezdi. Şapkayı müslüman takamaz kitabını yazdığı için, İskilipli Atuf Efendiyi idam ettiler ve 80 sene civarında şapka kanunu Türkiye’de hükmetti. O sebepten müslümanlardan hala şapka ile gezenler var. Ötekiler şapkadan kurtulduklarının sevinci ile baş açık geziyorlar. Halbuki peygamberimizi hiç kimse başı açık görememiştir.

Diyarbekir Ulu Camii eski imamı Hafız Ali Mülayim Anlatıyor:
– Eskiden anneler evlatlarına “Siz, Kur’anı ezberleyin ve dindar insanlar olun, biz sizden başka şey istemiyoruz” derlerdi. Ya şimdiki anneler evlatlarından ne istiyor?

Paylaşan: Abdülkadir Haktanır

Nasıl Cömert Olunur

Hatem et Tai’ye nasıl cömert olduğunu sormuşlar. Bir gün kerpiç yapan ustayı seyrettim, yanındaki çırak ona kerpiç veriyor oda duvar örüyordu, bir şey dikkatimi çekti ustanın eli boşalmadan çırak ona kerpiç vermiyor. İnsanlar elindeki nimeti Allah için vermedikçe Allah’ta nimetini vermiyor.

Cömert Farsça cevân-merd kelimesinden Türkçeleştirilmiştir. Cömertlik, hiçbir karşılık beklemeden iyilikte, bağışta bulunmak demektir. Teşekkür edilmeyi, övülmeyi istemek cömertlik değildir. Manevi açıdan cömertlik Allah yolunda, yalnız Allah sevgisi için, insanlığa faydalı olması için, vermektir. Vermek kişiliğimizi yumuşatan, bizleri diğer insanlarla sevgi, hoşgörü, barış gibi üstün insanı değerlerde buluşturan, ve aramızdaki bağların gelişmesinde etkili olan bir değerdir. Cömertlik tohum ekmeye benzer.

Allah (cc) ‘Mallarınızı Allah yolunda harcayın. Kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever. (Bakara 195) buyurmaktadır. Gerçekte malımızı veya herhangi bir yeteneğimizi ihtiyacı olanlarla paylaştığımızda o ölçüde gelişir ve zenginleşiriz. Bu nedenle cömertçe davranmak tıpkı bir çiçeği sulamak veya bir tohumu ekmeye benzer. Suladıkça veya bakımını yaptıkça bitki çiçek açar, ağaç meyve verir. Her yerde bu denge söz konusudur. İyilik ve cömertlik ettiğimizde, olumlu davranışlar sergilediğimizde olumlu geri bildirimler alırız.

Sadaka ve zekat cömertliği besler. Vermekle malımızı eksiltmemiş, bilakis arttırmış ve temizlemiş oluruz. Cömert insanın kazancı bol, malı bereketli olur. Örneğin misafirin rızkı ile geldiği, kırk gün bereket bıraktığı, sadaka vermekle malın eksilmeyeceği, söylenir.

Cömertlik iman sağlamlığıdır. Çünkü insan bilir ki onda varolan her türlü yetenek, Allah (cc) tarafından verilmiştir. Cömert olmak diğer önemli insani özelliklerin yaşanması için bir anahtar niteliğindedir. Cömertlik mutlu olmanın sihirli bir kelimesidir aynı zamanda sevincin paylaşıldıkça arttığı herkesçe malumdur. Diğer nimetlerden böyledir paylaşıldıkça artar.

Enes b. Mâlik, Câbir b. Abdullah, Hz. Âişe gibi sahâbîler, Resûlullah’ın kendisine ihtiyacını bildiren hiçbir kimseyi geri çevirmediğini belirtmişlerdir. Bütün ahlâkî faziletler gibi cömertlik de insanda bir huy ve meleke haline gelmekle kazanılmış olur. Bu sebeple ara sıra veya isteksiz olarak ya da zorla iyilik yapan bir kimse cömert sayılmaz.

Hz. Peygamber’e hangi sadakanın daha değerli olduğu sorulduğunda, “Yaşama sevincin yerinde ve mala düşkün olduğun, zenginliği arzulamakta ve fakirlikten korkmakta bulunduğun zamanda verdiğin sadakadır” diye cevap vermiştir.

Cömert zenginlerden olmak duasıyla.

Çetin Kılıç

Kaynak: İslam ansiklopedisi / Öznür Özdoğan

Cemaatin kıymet ve ehemmiyeti

Cemaat olmanın o kadar çok külli hikmetleri ve kerametleri var ki; meselâ kimi bulunduğu cemaatte hizmet cihetinde oranın aklı gibidir, kimi kalbidir, kimi ruhudur, kimi elidir, kimi ayağıdır, hakeza aklı hükmünde olan kardeşler vardır ki, cemaat onunla düşünür, kimi kalbidir ora onsuz olmaz, kimi eli’dir cemaat onunla tutar. Kimi ayak gibidi, cemaat onunla yol alır, istikamet bulur, kimi uhuvvetidir, cemaat onla uhuvvet bulur, kardeş olur, tefani bulur.

Kimi duasıyla cemaate kuvvet verir, şifa olur, deva olur, nur olur. Kimi dinleyicidir, feyizler oluk oluk akar sinelerinden. Sessiz lisanlarindan aminler yükselir arş’a. Kimi okuyucudur, dalar tefekkür deryasına, eder sessizce en kalbi duasını.

Ve….Ve….Ve… Şahs-ı Manevi olur “nahnü” yani biz.

Yani anlayacağımız o ki, cemaatteki bütün kardeşlerimizin, hepsinin bulunduğu konum mühim ve ehemmiyetlidir. Çünkü hepsi bir şekilde hizmet görüyor. Öyleyse; hizmetin küçüğüne büyüğüne bakılmaz yeter ki ihlaslı olsun.

“Bir Nur Talebesi, kardeşinin eksiği varsa tamamlayacak, gediği varsa kapatacak, söküğü varsa dikecek, yarığı varsa tamir edecek. Dikkat edin, eğer bir kardeşinin yüksek sıfatları var, güzel hizmetleri var, güzel hususiyetleri var da; o kardeşinin o meziyet ve kabiliyetlerinden rahatsız oluyorsan sen çok çiğsin. Daha doğrusu kelek ve kabaksın. Git kendini tekmil et, anlıyor musun? Kardeşinin meziyetinden, kabiliyetinden dolayı içinde bazı mikroplar nüksediyorsa senin mesleğinde, senin dünyanda nakıslık var. Kendi niyetini düzelt.” (Hacı Hulusi Yahyagil)

“Öleceksem bu yolda öleyim.” (İlamalı Sabri Efendi)

“Dava adamının dünyasında mazeret yoktur.” (Prof. Şener Dilek)

“Allah’ın kulları arasında öyle bir topluluk vardır ki, aralarında kan bağı yoktur. Birbirlerine bağışladıkları herhangi bir malda yoktur. Onlar Allah için birbirlerini severler. Allah’a kasem ederim ki; Onların yüzleri Nurdur. Ve onlar Nur üzeredirler. İnsanlar korkarken onlar korkmaz. İnsanlar üzülürken onlar üzülmezler.”  (Hadis-i Şerif – Kütüb-ü Sitte)

“Mü’minlerden bir topluluk Allah’ın kitabını müzakere ederler. Allah da onların arasına sekinet ve huzur indirir.” (Hadis-i Şerif – Müslim)

Avukat Bekir BERK ve bir kısım Nur Talebeleri namaz kılarken onları gören Şeyh Maruf Efendi şöyle demiştir: “Bunların namazında sahabi namazı kokusu var. Ve hadis okumuştu. ‘(mealen) Ümmetimden bir taife var ki, onlar kıyamete kadar hak üzerine gideceklerdir’ O taife bunlardır. İşte NUR TALEBELERİ…

“Size hitab ediyor gibi, Risale-i Nurlar’ı okumakla her zaman devamlı olarak huzur-u daimiyi bulursunuz.” (Hafız Ali Ağabey’in Talebelerinden İslamköylü Hasan Efendi)

Paylaşan: Abdülkadir Haktanır

Niçin İhlas Risalesi?

Bediüzzaman Hazretleri altı bin sayfadan oluşan bir risale-i nur külliyatı yazdığı halde, laakal her onbeş günde bir ihlas risalesini okumamızı istemiş, ister istemez neden ihlas risalesi? Diye düşünüyor insan. Bu soruya Şener Dilek abimizin verdiği cevabı sizlerle paylaşmak istedim.

“Bu asırda ihlası bozacak şartlar çoğalmış, insanların pek çoğu afakileşmiş, maddileşmiş, siyasileşmiş, varlık, devlet, servet, alkış hissi bütün bunlar birbiri üzerine gelince insanlar ihlas mihferinden taşabiliyor maddileştikçe, dünyevileştikçe o mehazın kudsiyetinden dereceleri nispetinde uzaklaşıyorlar. Bakıyorsun bir çok insanın dünyasına siyaset girmiş, ruhu, sevdası, leylası siyaset olmuş, ekonomi girmiş, şan girmiş, para girmiş, varlık girmiş, bunlar birbirini kovalıyor arkasından enaniyet geliyor, gurur geliyor, kibir geliyor, nefsine şöhret manasında alkış hissi geliyor.

Bunlarda insanın iklimine girdiği nispette onu maneviyata derecesi nispetinde uzaklaştırma oluyor. Maddiyata tevavül ettikçe, maneviyata karşı gabileşiyorlar. Bu kaidedir, kabuk büyüdükçe, kalınlaştıkça, lüp, öz azalıyor. Bu açıdan bakınca bu asırda her asırdan ziyade ihlas dersine ihtiyaç vardır.

Peygamber(sav) bir sahabeyi Bizans’a İstanbul’a gönderirken veda tepesinde sahabeye tavsiye ediyor.
“Bir kaç gün sonra Allah’ı bilmeyen uzak bir beldeye gideceksin o beldede ezan yok, cemaat yok, İslami hayatın tecellisi tezahuru yok, eğer o beldeye ulaşırsan secdeyi artır” buyuruyor.

Dine karşı lakayt ve luabilik. O hal size kalben, fikren, amelen zarar vermemesi için müyeyakkız olunmalı, ihlas dersinde sıkı durmak, ihlası merkez kabul ederek onun üzerinde tahşidat yapmak, hikmet ve hakikate mutabık bir haldir.”

Kaleme alan: Çetin Kılıç
Kaynak: Şener Dilek sohbeti