İman hizmeti koruyucu içermemeli (Kur’an Ve Sünnet Işığında Risale-I Nur Hareketinin Dünü, Bugünü, Yarını-19)

İçi boşalan dâvâların imdadına düşman yetişir. Bu, ya bizzat dâvânın, ya da müntesiplerinin kofluğundan ileri gelen bir çaresizliğin sonucudur. Bir dâvâ müntesiplerini bir arada tutmakta yetersiz kaldığı zaman baştakilerin çoğu zaman yaptığı iş, nefret söylemleriyle dikkatleri ortak bir düşman üzerinde yoğunlaştırarak topluluğun koruma içgüdüsünü harekete geçirmek olur. Eğer hisler harekete geçirilebilirse, gerisi çok zorlanmadan gelecektir. Ondan sonrası, tehlikenin vahameti hakkında taraftarları sürekli şekilde, ve tabii gittikçe artan dozlarla, bilgilendirmek ve hisleri ayakta tutmakla geçer. Askerî darbeler her defasında İç Hizmet Kanununun 35. maddesinden darbecilerin kendi kendilerine Cumhuriyeti koruma ve kollama görevi çıkarmalarıyla gerçekleşmişti. Çok uzak olmayan bir geçmişte, YÖK’ün de öğretim üyelerini mitinge çağırarak benzer bir görevi yerine getirmeye çalıştığını birçoğumuz hatırlayacaktır. Yine o sıralarda bir gün kapım çalınmış, açtığımda “Biz Atatürk devrimlerini korumak için dergi çıkarıyoruz” diye kendilerini takdim ederek ellerindeki dergiyi satmak isteyen iki gençle karşılaşmıştım. Bu örneklerdeki ortak düşmanı genellikle “irtica tehlikesi” teşkil ediyor, ara sıra buna daha başka “aşırı akımlar” da eşlik ediyordu.

Son yıllarda Cumhuriyet, demokrasi, Atatürkçülük gibi kavramlar üzerinden ve irtica tehdidine karşı yapılan koruma ve kollama çağrıları çok fazla rağbet uyandırmıyor. Buna karşılık, dindar kesimde koruma ve kollama kampanyalarının tırmanışta olduğunu görüyoruz. Kimi İslâmı, kimi Ehl-i Sünneti, kimi Kur’ân’ı, kimi Hadisi, kimi cemaatini, kimi ecdadını, kimi padişahını koruyor – hem de büyük ekseriyetle Müslümanlara, hattâ kendi grubunun içindekilere karşı! Hepsinde de asabiyet zirve yapmış, diller hayli keskinleşmiş durumda, ithamların ardı arkası kesilmiyor.

Bu modadan epeyce bir müddettir Risale-i Nur cemaatleri de nasibini fazlasıyla almış bulunuyor. Bir ara Risalelerin Diyanet İşleri Başkanlığınca yayınlanması üzerine “Risale-i Nur’u tahrifattan koruma” bahanesiyle faaliyete geçen ve bu sütunlarda “Nur fabrikasının imalât hatâları” olarak atıfta bulunduğumuz küfürbaz bir grup, Risale-i Nur’un tarihinde görülmedik bir seviyesizlikle ortalığı kasıp kavurmuştu. Bu hadise, ahlâkî çöküş alanında ilk oldu, ama son olmadı. Ondan bir müddet sonra, cemaat içinde daha geniş bir tabana yayılan ve nerede bir imalât hatâsı varsa hepsini bir araya toplayan bir koruyucu ve kollayıcı akım peyda oldu ve Risale-i Nur’un ilim, irfan, hikmet ve şefkatle, hepsinden önce de edeple yoğurulmuş olan mesleğini kinle, husumetle, cehl-i mürekkeple ve son derece çirkin bir dille koruyup kollamaya başladı. Kime karşı?

Yine Risale-i Nur okuyanlara karşı. Çünkü bunlar kendileri gibi okumayanların Risale-i Nur’a ihanet ettiklerine inanıyorlar.

Onlar gibi okumamak ise, bilmediği kelimeler için lügate bakmak, Risale okurken açıklama yapmak gibi cürümleri içeriyor ve Risale-i Nur’a sadakat bu cürümlerden uzak kalmak şartına bağlanıyor.

“Lügate bakmadan ve açıklamaya ihtiyaç duymadan Risale okumak nasıl olur?” diye soracak olursanız, bunun iki türlü cevabı vardır.

Onların cevabı: Anlamaya ihtiyaç yok; siz okudukça hem lâtifeleriniz doyar, hem de Risaleler tesirini gösterir ve küfür cereyanlarını söndürür.

Hakikî cevap ise bundan çok farklıdır ve gözle görülen bir cevaptır: Anlamadan okuyan ve bunu fazilet sayanlar işte bu zat-ı muhteremler gibi birer koruyucu kahraman halini alır ve en kutsal görevlerini bu şekilde icra-yı sadakat etmekte bulur.

İşbu vaziyet, koruyuculuk içgüdüsünün Risale-i Nur camiasındaki faaliyetlerine verilebilecek en yakın örnektir.

***

Eskiler böyle miydi?

Koruma içgüdüsünü sadece Risale-i Nur cemaatlerinin, hattâ sadece dinî cemaatlerin bir problemi olarak düşünmeyelim. İdeolojik kamplaşmalar, politikacı söylemleri ve her alandaki fanatik taraftarlar yüzünden bu problem pek çok kesimi, hattâ neredeyse bütün toplumun fertlerini birbirine düşman edebilecek bir seviyeye ulaşabilmektedir. Oysa bizim mazimize bakıldığı zaman, en derin fikir ayrılıklarının bile ilmî zeminlerde sükûnetle ve karşılıklı saygı içinde tartışılabildiğine dair yol gösterici pek çok örnekle karşılaşılacaktır. Büyük müfessir Fahreddin Razi, tefsirinin birçok yerinde Mu’tezilî müfessir Ebu Müslim Isfehanî’nin görüşlerini de delilleriyle beraber, hasmına hiçbir haksızlık etmeksizin nakleder, sonra da itiraz ettiği noktaları kendi delilleriyle beraber sıralar. O kadar. Ne bir suçlama, ne saldırı, ne niyet okuma, ne küçümseme, ne hakaret… Şimdi düşünmez misiniz, acaba Fahreddin Razi’nin itikadında mı bir gevşeklik vardı, yoksa biz mi taassubun esiri olmuşuz diye?

Koruyuculuk gelir, ilim ve irfan gider

İtirafı ne kadar güç olsa da, yukarıdaki sorunun cevabı zor bir cevap değildir. Çünkü ilim ve irfan ehlinin üslûbu bellidir. Bu bakımdan, tavır ve üslûptaki yozlaşma, ilim ve irfan cihetindeki yoksullaşmayı işaret eder. Hele bu yozlaşma edepsizlik ve hayâsızlık sınırlarına varmışsa, artık ilmin de, irfanın da oralarda bir işinin kalmadığına hükmedebilirsiniz. Ancak mesele bu hükme vardıktan sonra geçiştirilebilecek bir mesele değildir; çünkü koruyuculuk evveliyatı bulunan bir sürecin neticesi ise de, aynı zamanda daha büyük ve daha maliyetli başka maceraların başlangıcı demektir. Bilhassa Risale-i Nur cemaatleri bu konuyu kendilerinin var oluş sebepleri açısından incelemeye aldıkları takdirde bu gerçeği görmekte zorlanmayacaklardır.

Kavgacı ruhlar ve iman hizmeti

Şunu hiçbir zaman unutmamalıyız: Kendisini Risale-i Nur talebesi olarak tanımlayan bir kimsenin en önemli işi hakaik-i imaniye iledir. Onlar, Üstadlarının Kur’ân’a iktidaen gösterdiği gibi, göklerde ve yerde sergilenen tevhid delillerine ve harikulâde hikmet ve rahmet tecellîlerine bakarlar, baktırırlar, düşünürler, düşündürürler, her şeyde marifetullah ve muhabbetullaha bir yol bulup insanlara da bunu gösterirler. Bu ise, akıl işi olduğu kadar gönül işidir, kalb işidir, zevk ve şevk işidir; birbirlerine lâf yetiştirmeye çalışan kavgacı ruhlarla becerilebilecek bir iş değildir. Bu bakımdan, koruyuculuk ile iman hizmeti birbirinin zıddı olan iki ucu temsil eder; bunlardan birine doğru yaklaşma, diğer uçtan uzaklaşma anlamını taşır. Bunun da sonucu olarak, koruyuculuk rolünü benimsemiş kimselerin fiilen iman hizmetinden müstafi sayılmaları icap eder.

Boş dâvâların açık alâmetleri

Kendi istikametinde yürümekte olan bir iman hizmetinin içinde koruyuculuk heveslerinin inkişaf etmesi tabii bir hal değildir. Milyonlarca vatan evlâdının imanlarını tehdit eden akımların gemi azıya aldığı bir zamanda, aklıselim sahibi hiçbir Nur talebesi, bu insanlara iman hakikatlerini ulaştırmak için çare araştırmaktan kafasını kaldırıp da lügatli kitap-lügatsiz kitap gibi gülünç kavgalarda lâf yetiştirme derdine düşmez. Eğer düşüyorsa, bu, içi boşalmış bir dâvânın en aşikâr alâmetidir; bunun tedbiri diğer her şeye nisbetle öncelik ve ivedilikle düşünülmelidir.

Koruyuculardan büyük tehlike mi var?

Şurası unutulmasın ki, “Ben doğru yoldayım, sen dalâlettesin” anlayışının bir ifadesi olan koruyuculuk, sadece gerilim ve husumet üretir. Ve bu kavga ne kadar küçük meseleler üzerinde dönüyorsa, tehlike o nisbette büyük demektir; çünkü hayatın en önemli dâvâsı olan iman meselesi, en küçük bir meselenin hatırı için feda edilebilecek kadar önemsizleşmiş olur. Bu yüzden, koruyucular, iman hizmeti gibi müsbet cereyanlar için bizzat kendileri tehlike halini alırlar. Bu tehlike fark edilmez veya mühimsenmezse, iman hizmeti gerçekten uçurumun kenarında demektir; bir süre sonra orada gerçek hizmet denebilecek faaliyetler birer ikişer durmaya başlar. Sadece birbirlerine Risale okuyarak hizmet ettiğini zanneden ve neticeyi okunan Risalenin manevî âlemlerdeki harikulâde tesirinden bekleyen mübarek kardeşler bu hakikatin canlı delilleridir.

Koruyuculuk, standartları değiştirir

Dahası var: Koruma içgüdüsü hakimiyeti ele geçirdikten sonra, cemaatin bütün önceliklerini değiştirir. Karşımızdaki düşman bizi şu veya bu tuzaklarla yoldan çıkarmaya ve etkisiz hale getirmeye çalıştığı için, onu yok etmek, yok olmamanın birinci şartı haline gelir. Hayatta kalmak ve bu uğurda düşmanı ifnâ etmek birinci hedef olunca diğer ölçü ve ilkelerin sırasını ve geçerliliğini de yine bu hedef belirleyecektir. Böylece, bir gün, tıpkı FETÖ örneğinde görüldüğü gibi, yüce bir dâvâyı ayakta tutmak gibi kutsal bir gaye uğrunda herşey meşru hale gelebilir. Hayatta kalabilmek için domuz eti bile yenebiliyor; öyle değil mi?

Ahlâktaki tahribat

Koruyuculuğun faraza her türlü tahribatı tamir edilecek olsa bile, ahlâk üzerinde yaptığı tahribatı geriye çevirmek mümkün değildir. İsmail Lütfi Çakan hoca, Kayseri İmam Hatip Okulunda öğrenci iken, arkadaşlarıyla beraber okullar arası yarışmalarda ve spor karşılaşmalarında daima İmam Hatipliler olarak birinciliği kazandıkları halde, tek bir istisna olarak futbol maçlarına hiç girmediklerini ve bunun da çok önemli bir sebebinin bulunduğunu anlatıyor:

Okulumuzun futbol takımı yoktu. Her dalda başarılı olmamızda büyük ve etkin katkısı olan beden eğitimi öğretmenimiz Halil Yalçın bey, “Futbol sahasına çıkıp bir kez küfür yiyen çocuk bütün terbiyesini kaybediyor” diye futbol takımı kurmamış, kurdurmamıştı.[1]

Nasıl küfürbaz oluyorlar?

Bugün sosyal medyada bir tartışmaya katılmanın altmış yıl önceki futbol seyircisi önünde maça çıkmaktan çok daha riskli bir iş olduğunu anlatmaya lüzum var mı? Koruma içgüdüsüne mağlûp düşen mübarek kardeşlerin ağızlarının bu kadar bozulmasında başta gelen rolü sosyal medyanın oynadığı herkesin gözü önündeki bir gerçektir. Oraya giren ve sözünün işitilmesini isteyen kimse, elbette kendisini girdiği yerin kanunlarına uymak mecburiyetinde bulacaktır. Bu kanunların en önemlisi, lâf ebeliğinde, bilhassa hakaret ve küfür yarışında hiçbir şekilde alta düşmemek, daima en iyi söven, en fazla hakareti en etkili şekilde peş peşe sıralayan ve söz dalaşında ne yapıp yapıp son sözü söyleyen kimse olmaktan ibarettir; delil, mantık, haklılık gibi her türlü şey bu marifetlerin yanında teferruat bile sayılmaz. Kaldı ki, bir vak’ada bunu başarmak da yarışın sonu değil, sadece başlangıcıdır; bir vak’ada başarılı olan sonrakilerde de aynı başarıyı tekrarlamak için, başaramayan ise altta kalmanın acısını çıkarmak için sövme-sayma alanındaki performansını sürekli olarak geliştirmek zorundadır. Diğer yandan, sosyal medyaya bulaşmaksızın koruyuculuk yapmanın ise bir anlamı yoktur; ciddîye alınmak bir yana dursun, sesinizi duyan bile olmaz. Bu durumda koruyuculuğun ahlâkî bakımdan çok yüksek risk taşıdığını, böyle bir göreve soyunmayı düşünen herkes en başta çok ciddî şekilde dikkate almalıdır; çünkü bir kere çarka kapılanların çok geçmeden durumu anlayıp geriye dönebildiklerini gösteren örnekler maalesef pek nadirdir.

Problem üretme aracı

Şu gerçeği de hiçbir zaman gözden uzak tutmamak gerekir: Koruyup kollayıcılık problem çözme aracı değil, problem üretme veya var olan problemi büyütme aracıdır. Samimî bir şekilde ıslahat niyeti taşıyan insanlar bu yolla müsbet bir sonuç alamayacaklarını bilmeli, onun yerine fikirlerini delilleriyle beraber açıklamakla yetinmelidir. Zaten ıslahatçının sorumlu olduğu şey de bundan ibarettir; yoksa muhataplarının verdiği cevaptan yahut sözünü dinleyen kimselerin sayısından kendisi sorumlu tutulacak değildir. Bu gerçeği bilen kimse haddini aşıp da insanları kendi doğrularına zorlamaz; zorlayan da ıslahatçı olamaz, ancak ifsadatçı olur. Eskiler “İlimsiz ıslah etmeye kalkan kimsenin ifsad ettiği şey ıslah ettiğinden daha fazla olur” demişlerdir. Risale-i Nur’un serâpâ ihlâstan ibaret olan mesleğinde ise, neticeye dair en küçük bir iddia yahut beklentiye dahi sahip olmaksızın işin bu kısmını tamamen Allah’a bırakmak ve ne şekilde tecellî ederse etsin İlâhî takdire tam bir huzur-u kalple teslim olmak, bu işin alfabesi hükmündedir. Koruma içgüdüsü, bu hizmetin ruhunu daha işin başında felce uğratır. Bu ruh meflûç hale geldikten sonra da, insan, Rabbinin takdirine itimad edemez bir tavır içine girer. Rabbinin takdirine teslimiyetten boşalan yeri ise, ins ve cin şeytanlarının da yardımıyla, nefs-i emmâre doldurur ve insan, muazzam bir iman dâvâsının âkıbetini Âlemlerin Rabbi yerine kendi hevâsına tâbi telâkki eder. Bu zan yüzünden işler gittikçe içinden çıkılmaz hal alır, işler sarpa sardıkça hırs ve hırçınlık ziyadeleşir, izzet-i nefis tavan yapar; kendi çabası olmadığı takdirde dâvâsının hezimete uğrayacağına inandırılmış olan kahramanlarımız, meşruiyet gibi bir kıstas aramaksızın, kendilerine üstünlük kazandırma ihtimali olan her türlü çarenin peşine düşerler – dikkat buyurulsun, “kendilerine” üstünlük kazandıracak olan  çareler; zira artık nefisler ayn-ı dâvâ haline gelmişler, yahut onun yerini zaptetmişlerdir. Bu noktadan itibaren onların başına gelen her iyilik veya kötülük, dâvâlarının başına gelmiş demektir. Koruma ve kollama görevlerinin işte böyle riskleri vardır ve bu riskler ihmale gelmeyecek kadar vahîm bir tehlike oluştururlar.

Kur’ân ne diyor?

Konuyu hangi yönden ele alırsak alalım, karşımıza çıkacak olan çıplak gerçek şudur:

Dinî hizmet ve faaliyetlerde koruma içgüdüsü problem çözmez, problem üretir; var olan problemi de büyütür. Onun için, bu hizmetlerde yollarına selâmetle devam etmek isteyenler, aradıklarını ancak koruyucu içermeyen dâvâ ve topluluklarda bulabilirler.

Bütün bu uyarılardan sonra hâlâ içinde koruyuculuğa yönelik bir arzu taşıyanlar varsa, onlara da eski Diyanet İşleri Başkanımız Ali Bardakoğlu’nun bir tesbitini hatırlatmadan geçmeyelim:

Dinin sahibi Yüce Mevlâdır, O dinini koruyacaktır.[2] Bize düşen Onun dinini korumak değil, kendimizi korumaktır. Allah bize “Dinimi koruyun” demiyor, “Kendinizi koruyun”[3] diyor.[4]

Hayatın formülü işte Kur’ân’ın bu formülündedir: “Kendinizi koruyun.”

“Kimden yahut neden?” diye soracak olursanız:

Dünya ve âhiret hayatınıza zarar verecek her şeyden. Ve bilhassa koruyuculardan!

ÜMİT ŞİMŞEK

[Devamı var]

[1] Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Hayat Mektebinden Notlar: Hatıralar – Değerlendirmeler, İstanbul: Çamlıca Yayınları, 2019, s. 55-56.

[2] el-Hicr, 15:9.

[3] Bk. el-Bakara, 2:24, 48, 123; el-İsrâ, 17:15; Gafir, 40:9; el-Haşr, 59:9; et-Tahrim, 66:6.

[4] Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, İslâm Işığında Müslümanlığımızla Yüzleşme, İstanbul: Kuramer, 2019, s. 52.

Tarihçi yazar Yavuz Bahadıroğlu vefat etti

İnna lillahi ve inna ileyhi raciun: Yavuz Bahadıroğlu mahlasıyla bilinen tarihçi ve yazar Niyazi Birinci vefat etti.

Yazarın vefat haberini oğlu Mücahit Birinci sosyal medya hesabından duyurdu.

Birinci, ”Yolumu aydınlatan, mücadelesi ile bana ilham veren, bir neslin doğru yetişmesine vesile olan babamız Niyazi Birinci (Yavuz Bahadıroğlu), Allah’ın rahmetine yürüdü. Rahman ve Rahim olan Allah, ona şefkati ile muamele etsin. Başımız sağolsun” dedi.

Paylaşımın ardından Birinci’nin dostları ve sevenleri, sosyal medya hesaplarından üzüntülerini dile getirdi. Birinci, bir süredir hastanede tedavi görüyordu. 

YAVUZ BAHADIROĞLU KİMDİR?

Yavuz Bahadıroğlu, 1945 senesinde Rize’de dünyaya geldi.

Gazeteciliğe 1971 senesinde İstanbul’da başladı.

Yeni Asya-Yeni Nesil gazetesinde muhabirlik, araştırma-inceleme, röportaj ve fıkra yazarlığı yaptı.

Ayrıca gazete, dergi ve şirket yöneticiliği de yapan Bahadıroğlu, gazetecilik yaparken çocuklara yönelik eserler üretti. Yüzlerce çocuk romanı, hikaye yayınladı.

Asıl çıkışını ilk romanı “Sunguroğlu” ile yaptı. Ardından “Buhara Yanıyor” romanı, ülkenin en çok satan romanlarından oldu.

Genelde Osmanlı İmparatorluğu’nun çeşitli dönemlerini ele alan otuzu aşkın romanı vardır.

Yurt içinde ve yurt dışında çeşitli konularda binlerce konferans verdi ve çeşitli kurum ve kuruluşlardan ödüller aldı.

İki kitabı Kültür Bakanlığı tarafından yayımlandı.

Yavuz Bahadıroğlu son olarak Yeni Akit Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapmıştı.

Evli ve üç çocuk babasıydı.

Ağabeylerin makamı

Ağabeylerin makamı

Okuyucuların malumudur; önceki hafta Risale Haber’de neşrolunan “Nurcuların Ağabeyi Abdullah Yeğin” başlığı altındaki yazı, bir hayli tepki aldı. Bu tepki sahiplerinin bir kısmı; ağabeylerden derlenen bazı hatıraların bize yol gösterdiğini, amelde bize kılavuz olduğunu, Risalelerde okuduklarımızın ağabeylerde adeta tecelliyatını gördüklerini dolayısıyla bu ağabeylerin ve hatıralarının bize şevk ve ilham kaynağı olduklarını, onların Bediüzzaman ile yaşadıkları hayatı dinleyince kendi yaptıklarımızın gözümüzde ufaldığını ve mümkün olmasa da onlara yetişmek için şevk ve cehd içine girdiklerini ifade ederken, bir kısım kardeşlerimiz de; bu ağabeylerin muazzez ve muallâ Üstadımızın bize yadigârı olduklarını, Üstadımızın arkadaşları, talebeleri ve vekilleri olduklarını, sadece aziz Üstadımızın hatırası için olsa bile bu ağabeylerimize azami hürmetin gösterilmesi gereğini anlatıyordu.
 
Bir kısmı da; ağabeylere bu kadar temenna etmemek gerektiğine, bunların şeyh olmadıklarına ve onlara böyle özel makamlar verilmemesi gereğine dikkat çekerek bu ağabeylerimizin de neticede insan olduklarını, hatadan arî olmadıklarını, sevmek için bize Risale-i Nurun kâfi geldiğini, ağabeylere olan fazla muhabbetin aramıza tefrika sokacağını, hatta geçmişte olan ayrılıklara vurgu yaparak “eski defterlerin karıştırılması halinde kimin haklı, kimin haksız çıkacağının belli olacağını” ifade ederek benzer hayli yorumda bulundular. Bir kısım kardeşlerimiz de; fakiri hedef alarak bu meseleleri neden karıştırdığımı karıştırmamam gerektiğini, Risale-i Nur okumam gerektiğini söyleyip, ihlâs, muhabbet, uhuvvet varken bu tür tefrikalara girmemek lazım geldiği noktasında beni uyardılar. Kendilerine teşekkür ederim, Allah onlardan razı olsun.
 
Değerli okuyucular; benim mesleğim haktır demek meşru, benim mesleğim ehaktır demek ise memnu iken; ben mesleğimin hak olduğunu bile söylememişken, hatta mesleğimden bile bahsetmemişken, başka hiçbir meslek ve meşrepten bahsetmemişken; bazı kardeşlerimin böyle ağır bir tepkiyi neden verdiklerini doğrusu anlamış değilim. Beni tanıyan arkadaşlar bilirler ki, ben yıllardır bu ağabeylerin bir araya gelip hizmetin esaslarına taalluk eden bazı meseleleri tartışmalarını ve Üstadımızdan anladıklarını bir araya getirip, oradan çıkacak hakikati bir lahika ile bütün nur talebelerine bildirmelerini hep isteye gelmişimdir. Bazı kardeşler Risale-i Nur’u okursak yeteceğini söylüyorlar. Hayır, arkadaşlar, hayır yetmiyor. Teşbihte inşallah hata yapmayacağım, nasıl ki ibadete taalluk eden bazı meseleler Kur’an’da yoksa Peygamberimiz (a.s.m) uygulamalı olarak sahabelerine (r.a) göstermiş ve bugüne kadar gelmişse asırların ve asrın son müceddidi de bazı meselelerini risalelerine yazmamış ve fakat onunla yaşayan talebelerine anlatmış, öğretmiş olabilir. Bunu onlardan öğrenmenin kime ne zararı, kimden ne eksilteceği olabilir? Kaldı ki meşveret gibi meşrebimize ismini veren bir mesele her cemaat tarafından farklı uygulanıyorsa bunu doğru öğrenmenin ancak bir yolu vardır; Bediüzzaman’ın kendisinden nakledecek talebeleridir. 
 
Bediüzzaman 1960’ın Mart’ında vefat ettiği zaman etrafındaki bu muhterem zatlar iki elin parmak adedini çok geçmiyordu. Eğer dünyanın dört bir yanında bu hizmet yayılmış ve devam ediyor ise bu hürmete layık ağabeylerin sayesindedir. Tabi ki Bediüzzaman bu eserlerin dünyada okunacağını, tabi ki okullarda okutulacağını söyledi ve yine tabi ki eğer ağabeyler olmasa da bu hizmet başka türlü yürüyecekti, fakat Cenab-ı Hak bu hizmeti omuzlarında taşıma şerefini bu liyakatteki ağabeylerimize verdi. Bu ağabeylerimizin cehdi ve gayreti sayesinde bugün dünyada Risale-i Nur’un girmediği hiçbir ülke kalmamıştır. Dünyanın birçok diline çevrilmiş olup, bazı ülkelerde TV ve radyolar diliyle anlatılıyorsa, bazı ülkelerin üniversitelerinde ders olarak okutuluyorsa bu ağabeylerimizin bitmez tükenmez enerjileri, yılmaz yıkılmaz sabırları ve yetiştirdikleri talebeleri, vakıfları sayesindedir.
 
Düşünün ki; Bayram Yüksel ağabey yanında Ali Uçar ile birlikte Avrupa’da şehir şehir dolaşıp risaleleri anlatırlarken şehit oluyorlar veya zındıka komitesi tarafından şehit ediliyorlar. Yine düşünelim ki; Mustafa Sungur ağabey tek başına ayakta durmaya mecali kalmadığı halde –herkes bilir ki Sungur ağabey sağında ve solunda iki kişi tutmasa düşer- hizmet denince herkesten önce hazır olduğunu söyler bir delikanlı çevikliğiyle 81 yaşında olduğunu unutur, heyecanla ortaya atılır. Misal; geçen sene karayoluyla Anadolu’yu dolaşmaya çıktı. Yanındaki gençlerle dolaşırlarken gençler takatlerinin kalmadığını, tükendiğini söyleyip, seyahati yarıda kesip, uçakla İstanbul’a geri dönüyorlar. Ama o, hizmetin delikanlısı tam 5 bin km’lik seyahatini tamamlıyor ve dönüşte de bu seyahatin medar olduğu hizmetleri cemaate aktarıyor. Aktarırken adeta gençlik iksiri almış gibi bir halet-i ruhiye takındığını bütün cemaat gibi ben de hayret ve hayranlıkla müşahede ettim. Bu ilerlemiş yaşına ve hastalığına rağmen Rusya, Dağıstan, Sibirya bölgesi, Kalingrat, Ukrayna ve diğer tüm Türk cumhuriyetlerini şehir şehir, kasaba kasaba, köy köy dolaşıp hakikat-ı Kuraniyenin oralarda yayılması hizmetine pişdarlık etmiştir.
 
Bugün Rusya, Dağıstan, Sibirya, Kalingrat, Ukrayna ve Azerbaycan’da yüzlerce medrese diğer Türk cumhuriyetlerinde yine yüzlerle ifade eden medreseler açmış, ve bu medreselerde kalan kısmı azamı sonradan Müslüman olmuş ve hatta bir kısmı hayatını bu hizmete vakfetmiş kardeşlerimizin hizmetlerini ve maişetlerini bizzat takip eder, tedarik eder, yine herkesin kendi ülkesinde yapması gereken hizmetler noktasında yol gösterir, rehberlik yapar. Bu ülkelerin birçoğunda kardeşlerimiz TV ve radyo yoluyla Risale-i Nur’u yayma faaliyeti içerisindedirler.

4-5 sene önceydi yine Ergenekon’un oyunu olan bir iftiraya maruz kalan Sungur Ağabey, ihlâsı, hizmet aşkı ve Risale-i Nur’a sadakati ile bunu aşmıştır. Sungur Ağabey “ben Risale-i Nur cemaatinin bir ferdiyim”, diyor. Aynı sözleri Abdullah Yeğin ağabey ve diğer tüm ağabeylerden de duydum. Sungur ağabeyin bir ticari meşgalesi yok. Ne cemaatten para alır, ne de cemaatin parasını batırır. Sadece herkesin bildiği Sözler Yayınevinin tasarrufu kendisindedir. Bu yayınevinin kârından da ayrıca Üstadımızın âdeti üzere hizmet içindeki bazı zatlara da tayinat dağıtır. Yurt dışındaki medreselerin giderlerini de karşılar. Ona sorduğunuzda “bilmiyorum kardeşim, Risale-i Nur’un bereketi ile yürüyor” der. Üsküdar’daki dershanede 24 saat çorba kaynar, her gidenin karnı doyurulur. Sungur ağabey ve diğer ağabeylerin hiç birisi siyasetle meşgul olmaz ve Risale-i Nur hizmeti dururken cemaatini de siyasetle meşgul etmez ve asla ders esnasında ya da kalabalık bir cemaat huzurunda herhangi bir parti ismi-müspet veya menfi- zikretmezler. Çünkü yanlarına gelen zevatın Risale-i Nurdan istifade etmek için geldiklerini, şu ya da bu partiden insanların bu nurlardan istifade etmek için dershaneye gelebileceğini, dolayısıyla herhangi bir parti ismi zikredildiği vakit, bahis müspet olsa Ahmedi, menfi olsa Mehmedi incitebileceğini ve risalelere karşı önyargı sahibi yapacağını bunun da büyük bir vebal olduğunu bilir ve bu bilinçle sadece Risale-i Nur okur. Yorum dahi katmadan, sadece Risale-i Nur’u, saf ve berrak bir şekilde insanların dimağlarına nakşederler.
 
Zira yine ağabeylerin hepsinden duyduğum bir cümle var ki aklı olan herkes onu tasdik edecektir. O da şudur ”kardeşim Risale-i Nurlar Kur’an’ın hakiki bir tefsiridir. Bizim vazifemiz bu eserleri okumak, anlamak ve yaşamaktır. Onları anlatmak ise yaşadığımız anki tecelliyattır. Biz okuruz yorumunu da yine Risale-i Nur’un başka bir yerini okuyarak yaparız. Yani Risale-i Nur’un burhanı yine Risale-i Nurdur. Yoksa biz kendi yorumlarımızı katarsak, ifadelerimize bir sürü malayaniyat katmış olacağız ve Bediüzzaman’ın ifade-i meramını değil, kendi anladıklarımızı anlatacağız ki bu da çok kasir ve kısır kalacaktır. Buna hakkımız yoktur.”        
 
Değerli okuyucular; bu ağabeylerimizin bize ihtiyaçları yoktur. Bizim her gün dünyanın onlarca badirelerine bulaşan müşevveş fikirlerimize de ihtiyaçları yoktur. Zira onlar fikirlerini Bediüzzaman’dan ve Risale-i Nur’dan almışlar ve alıyorlar. Fakat bizim onlara ihtiyacımız çoktur. Çünkü onlar Risale-i Nurları Bediüzzaman’dan bize aktaran köprüyü taşıyan ayaklarından yıkılmamış ama yaşlanmış ve yıkılmaya yüz tutmuş son ayaklarıdır.
 
Bir Arap âlimi risalelerde geçen bir Hadis-i Şerif için “mevzu hadis” dedi diye kendi ifadesiyle ümmi olan, hiçbir okul okumamış olan Abdulkadir Badıllı ağabey “Risale-i Nurda geçen bir hadis-i şerife mevzu diyenin kafasında mevzilik olduğunu bütün dünyaya göstereceğim” deyip, herkesin imkânsız diyebileceği bir yaşta iken –ellili yaşlarda- kendini ilme verip İslam dünyasında hatırı sayılır âlimlerden, vakıflardan, cemaatlerden ve İslam merkezlerinden tebrik ve takdirler alan, herkesin müracaat edeceği eserler telif eylemiştir.
 
Mehmet Fırıncı ağabey, Sungur ağabeyle aynı yaştadır. Onun yaşadığı sağlık problemini yaşayanlar yaşları ne olursa olsun ayağa kalkamazlar. Zira dizlerinde oyluk kemiği ile kaval kemiği arasında conta vazifesi yapan kıkırdak yok olmuştur. Yürüdüğü zaman kemikler birbirine değiyor ve bu da tarifi imkânsız acılar doğuruyor. Aslında bu acının ne olduğunu herkes bilir. Herkes bilir de bir tek Fırıncı ağabey bilmez. Devamlı ayakta o ülke senin bu ülke benim dünyanın dört bir yanını dolaşır durur.
 
Biz işimizde gücümüzde iken belki de haftada bir derse gidip minnet ederken bu ağabeyler geç kalmışlar gibi telaşlı, endişeli, canhıraşane elde asa, ayakta çarık dolaşıp dururlarken, biz de bu ağabeylerimiz şeyh değil bu ağabeylere farlı makamlar ihdas etmeyelim, deyip dururuz. Sanki bu tartışma onların çok umurundaydı.
 
Arkadaşlar, bu ağabeylerin sahip olduğu makamı biz vermiyoruz. İyi ki de veren biz değiliz. Eğer bize kalsaydı kim bilir bu ağabeylere neyi reva görecektik. Fakat Cenab-ı Hak onları en güzel makamlarda mukim etmiş. Asrın sahibine arkadaş etmiş, yoldaş etmiş. Teşbihte inşallah hata etmem, sahabe-i kiram (r.a) nasıl ki Risaletin nuruna mazhar oldularsa bu ağabeylerimizde de veraset-i nübüvvetin nurunun yansıması var. Yani bu ağabeylerin Abdurrahman İraz’ın veya bir başkasının vereceği makama ihtiyacı yoktur. Şimdi bazı ağabeyler “sahabeler ile kıyas yapma” diyecekler. “Bizim mesleğimiz sahabe mesleğidir” diyen Bediüzzaman değil mi?
 
Bediüzzaman hazretleri diyor ki; benim Mehmet Fevzi gibi bir talebem olduğundan selef-i salihin gıpta ediyorlar. İşte o Mehmet Fevzi (r.a) ağabeyin etrafındaki insanlardan biri Sungur ağabeyin aleyhinde birkaç kelam etmiş ve merhum Mehmet Fevzi ağabey de bu sözlere muttali olmuş. Mehmet Fevzi ağabey bu beyefendiye “kardeşim sen bu zatları tanıyor musun? Bu ağabeyler vazife-i risaletle muvazzaftırlar” diyerek bir bakıma bu ağabeylerin makamını da göstermiştir. Geçenlerde bu meseleyi bir arkadaşıma anlattım. Bana şöyle cevap verdi “yanlış yaptı.” Kim, dedim “Mehmet Fevzi ağabey” dedi, neden, diye sual ettim “cemaatin önünde neden o adamı azarladı?” demez mi. Böyle bir meselede bile Mehmet Fevzi ağabeyi tenkit edecek bir yol bulmuştu kendine, işte o zaman sukut etmenin ne kadar hakikatli bir cevap olduğunu anladım ve sukut ettim.
 
Hulasa olarak sevgili Risale Haber okuyucuları; şunu arz etmek istiyorum; Bediüzzaman’ın talebeleri şeyh değildirler. Bu ağabeyleri farklı bir makama çıkarmak istememe gelince; haşa yüz bin kere haşa! Ben kimim ki? Fakat onlar zaten farklı ve âli bir makamdadırlar, tabi ki hatadan hali değildirler, günahtan münezzeh değildirler, fakat bu sözler onların hata ve günah yaptıklarını da ifade etmez. Bu köşede hiç kimsenin aleyhinde tek bir söz söylenmez ve yazılmaz, hiç kimse zimmî olarak bile tezyif edilemez, tenkit edilemez. Üstadımızdan nakille Abdullah Yeğin ağabeyin bana anlattığı bir hususu ben de sizinle paylaşayım; “içinde az da olsa Risale-i Nur muhabbeti olan kimse istihdam olunuyor.” Hal bu iken hangi Nur Talebesini tenkit veya tezyif edebilirim ki. Bunlar benim samimi görüşlerimdir. Fakat ağabeyleri sevmeye, hem de çok sevmeye, KENDİ NEFSİMDEN DAHA ZİYADE SEVMEYE DEVAM EDECEĞİM.
Sağlıkla ve MUHABBET ile kalınız…

Abdurrahman İRAZ

Kaynak: RisaleHaber

Kar yağmasını tefekkür etmek

Türkiye’de “Nobel ödülü” alan ilk kişi, “KAR” adlı romanını yazmak için, en fazla kar yağışı alan illerimizden olan Kars’ta bir yıl kalmıştı. O romanı beğenmek, yazarını takdir ve tüm yazdıklarını da tasvip etmek manâsında değil; fakat diğer cümlelerinden farklı olarak o romanındaki bir karakterine atfettiği bir cümlesinin, “Allah’a iman” meselesi yönünden tahlil edilmesinde fayda olabilir.

Yazarı tarafından, “KAR” romanında bahsedilen bir şahsa atfedilen o cümleler şöyleydi:

“Bütün hayatım boyunca eğitimsizlerin, başı örtülü teyzelerle eli tespihli amcaların inandığı yoksulların Allah’ına inanmadığım için suçluluk duydum. İnançsızlığımın mağrur bir yanı vardı. Ama şimdi şu güzel kar’ı yağdıran Allah’a inanmak istiyorum. Dünyanın gizli simetrisine dikkat kesilmiş, insanı daha uygar, daha ince kılacak bir Allah var.”

O roman yazarının, romanındaki bir karaktere atfederek yazdığı “..dünyanın gizli simetrisine dikkat kesilmiş..”, “..insanı daha uygar, daha ince kılacak..” sıfat cümlecikleri, dinî kitaplarımızda belirtilen Allah’ın sıfatlarına pek benzemese de o cümlelerini, romandaki bir şahsa atfettiği “..bir Allah var.” hüküm cümlesinin ardından noktalaması iyiydi. Ancak, o son cümlenin “Allah’a gerçek iman” için yeterli sayılamayacağına da dikkat çekilmesi gerekmekteydi..

İslâm’ın ilk yıllarında Müslümanlara çok büyük zulümler yapmış olan Kureyş Müşrikleri bile –Kur’an’da da bahsedildiği gibi- “Allah var” diyorlardı; fakat putlarıyla Allah’a ortak koşarak, en büyük günah olan “şirk” günahını işliyorlardı!.

Halen içinde bulunduğumuz zamanda da, dinde lakayt; hatta onun daha ötesinde “din düşmanı” gibi söz ve tavırları olanların da bazen yeri gelince:

“- Biz de Allah’a inanıyoruz. Sadece siz mi Müslümansınız? Müslümanlık sizin inhisarınızda mı?” şeklinde konuştukları da olmaktadır ve onların bu konuşmalarının nasıl yorumlanması gerektiği, insanların çoğunun zihinlerini meşgul etmektedir.

Temel dinî kitaplarımızda, imanın dil ile ikrar ve kalp ile de tasdikle olabileceği, Kur’an’ın “Allah kelâmı” olması sebebiyle hiçbir âyetini inkâr etmemek gerektiği” yazılıdır.

Çok kısa bir ifade ile ve gereklilik-yeterlilik bakımından bu konuda şöyle de denilebilir:  “Allah var”. demek, “Allah’a iman etmiş” sayılmak için gereklidir; fakat, yeterli değildir!.

Çünkü, insanlar, hakikaten iman etmiş olmadıkları halde, “inkâr etmemek” manâsında da; “Allah var.” diyebilirler. Risale-i Nur’da, Emirdağ Lâhikasında bu konuya şöyle açıklık getirilmektedir:

 İnkâr etmemek başkadır; iman etmek, bütün bütün başkadır.. “Allah’ı bilmek, bütün kâinata ihata eden Rububiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz’î ve küllî her şey O’nun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve iradesiyle olduğuna kat’î iman etmek ve mülkünde hiçbir şeriki olmadığına ve (lâ ilâhe illallah) kelime-i kudsiyesinin, hakikatlerine iman etmek, kalben tasdik etmekle olur. Yoksa, ‘Bir Allah var.’ deyip, bütün mülkünü esbaba ve tabiata taksim etmek ve onlara isnad etmek, hâşâ hadsiz şerikleri hükmünde esbabı merci tanımak ve herşey’in yanında hazır, irade ve ilmini bilmemek ve emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini, peygamberlerini bilmemek, elbette hiçbir cihette Allah’a iman hakikatine yaklaştığını göstermez. Belki küfr-ü mutlaktaki manevî cehennemin dünyevî ta’zibinden kendini bir derece teselliye almak için o sözleri söyler.

Evet, inkâr etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır.

Evet, kâinatta hiçbir zişuur, kâinatın bütün eczası kadar şahitleri bulunan Hâlik-ı Zülcelâl’i inkâr edemez… Etse, bütün kâinat onu tekzib edeceği için susar, lâkayt kalır. Fakat O’na iman etmek Kur’an-ı Azîmüşşan’ın ders verdiği gibi, O Hâlikı, sıfatları ile, isimleri ile umum kâinatın şehadetine istinaden kalben tasdik etmek, ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak; ve günah ve emre muhalefet ettiği vakit, kalben tevbe ve nedamet etmek iledir. Yoksa büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına delildir.” (Emirdağ Lâhikası-1)

*  *  *

 Allah’ın varlığı ve birliğine: “Tevhid hakikatı” denilir. “Kâinatta en yüksek hakikat” budur. Kelime-i şehâdet ve kelime-i tevhidin ilk bölümü, bu hakikati ifade eder. Kur’an-ı Kerîm’in üzerinde en fazla ehemmiyetle durduğu konu da budur. Tevhidin aksi “şirk”, yani Allah’a ortak koşmaktır ve en büyük günahtır. Varlık âlemi, en küçüğünden en büyüğüne kadar, aslında hâl lisanıyla: “Bir Allah var.” der. Kendisine akıl ve irade verilmiş olan insanların bir kısmı bu hakikat yolunun yolcusu iken, büyük bir kısmı da, bundan dalâlet (sapma) hâli içindedirler.

 

 *  *  *

Kış mevsiminde kar yağışıyla gündeme gelen ve internet sitelerinde ve gruplarında, büyütülmüş haldeki resimleri paylaşılan kar kristalleri de o resimleriyle mühim bir tevhid dersi verirler.Onlar altıgen geometrisindedirler; fakat birbirinin ayni iki kar kristaline hiç rastlanmaz! Ömrünün elli senesini kar kristallerinin fotoğraflarını çekerek geçiren ve binlerce kar kristali fotoğrafı çekmiş olan W.A.Bentley, çektiği kar kristali fotoğraflarından 2453 adedini 1931 de Amerika’da 226 sayfalık “Snow Crystals” (Kar Kristalleri) kitabında neşrederek, Allah’ın varlığı ve birliğinin kar kristallerindeki bir çeşit deliline -bilerek veya bilmeyerek- dikkatleri çekmiştir.

Aynı cinsten olan canlı veya cansız bir varlıkların, genel olarak anahatlarıyla birbirlerine benzer yapıda olmalarına rağmen hiçbirinin diğerinin ayni olmaması, bilhassa Risale-i Nur’da Lem’alar  adlı eserde Otuzuncu Lem’anın Dördüncü Nüktesi’nde geniş  açıklaması yapılan, Allah’ın “Fert” isminin içinde “Vahidiyet” ve Ehadiyet” şekillerindeki birliğinin tecellîleridir.

 *  *  *

Allah’ın, Vahidiyet ve Ehadiyet şekillerindeki birliğinin tecellîleri en fazla olarak, O’nun en mükemmel mahlûku olan insanların yaratılışlarında görülür: İnsanların DNA’larında, parmak uçlarında, yüzlerinde, avuç içlerindeki ve ayak tabanlarındaki (derileri soyulsa veya yıpransa bile, yerine gelen derilerinde de öncekinin ayni olarak meydana gelen) çizgilerde, ellerinin damarlarında, bakışlarında, seslerinde ve daha başka birçok özelliklerinde Allah’ın Vahidiyet ve Ehadiyet şeklindeki birliğinin çeşitli delilleri mevcuttur. Bilim ilerledikçe, bu birlik tecellîlerinin yeni misallerini de keşfetmektedir.

İnsanlardaki kadar çok olmasa da, diğer bütün varlıklarda, Allah’ın Vahidiyet ve Ehadiyet şeklindeki birliğinin tecellîleri vardır. Meselâ, bütün koyunlar genel görünüşleri ile birbirlerine benzemekle Allah’ın Vahidiyet şeklindeki birliğini ispat ederler; fakat birbirlerinin tamamen ayni iki koyunun bulunmaması da, her bir koyunda ayrı olarak Allah’ın Ehadiyet şeklinde birliğini gösterdiğinin delilidir. Ayni şey, bir ağacın bütün yaprakları ve bütün meyveleri için de söylenebilmektedir.

*  * *

Kış mevsimlerindeki kar yağışlarının çok hikmetleri ve faydaları vardır. Bunlardan, çeşitli kaynaklarda geniş şekilde bahsedilir. Bir saat tefekkürün, farz ibadetler haricindeki ibadetin bir yılına karşılık olduğuna dair bir Hadis-i Şerif vardır. Biz kış mevsimlerinde, Allah’ın ancak mikroskopla görülebilen kar zerrelerini bile Vahidiyet ve Ehadiyet şeklindeki birliğinin sayılamayacak kadar çok tecellîleri halinde yağdırdığını düşünebilirsek, aslında ondan  en büyük faydayı o tefekkürümüzle kazanabiliriz.

Prof. Dr. Mustafa Nutku

Seküler – Lâik Bilim ve Ders kitaplarındaki Gizli Tehlike

Fizik, kimya, biyoloji gibi bilim ve ders kitapları; Rabbimiz’in fiil ve eserlerini, konu olarak seçmişler ve O’nun icraat ve eserlerini anlatırlar. Dolayısıyle; müfredat ve okullarda, “seküler ve lâik eğitim – öğretim” diyerek; derslerin “Din dersi” ve “Fen – Sosyâl dersleri” şeklinde ayrılması; vak’âya mutabık, doğru ve gerçekçi bir ayrım değildir. Bu sahte ve sanal ayrımların bedeli; “camide müslüman – işyerinde kapitalist”, part-time müslümanlığın artmasıyla ödenmektedir. Çağımızda, “deizm”e yönelmelerde görülen artış da; bunun diğer bedelidir.

Allahû Teâlâ’nın, sadece Din Derslerinde anlatılıp; diğer derslerin “seküler ve lâik eğitim” etiketiyle; güya “tarafsız”, aslında “ateist ve natüralist” inançlara göre işlenmesinin, müslüman zihninde oluşturduğu bölünme ve travmanın bedeli ağır olmaktadır.

Başta dediğimiz gibi: Okullarda, “seküler – lâik eğitim” ambalajıyla verilen Fen derslerinin; din ve “Allah’tan bağımsız ve ayrı, yani seküler ve lâik” olarak anlatılabilmesi, mümkün değildir. Çünkü: Bu dersler, Rabbimiz’in, kâinattaki, hikmet ve ölçülü “fiil / faâliyet” ve sanatlı “eserleri”ni inceleyip – anlattıkları için; illâki, Rabbimiz ve eser – fiilleri hakkında, direkt – indirekt birşey diyecekler ve zaten diyorlar! Yani: Bu bilim ve dersler, dinimizin alanına illâ girerler. Girmemeleri mümkün değil.

Bu da bizi; Allah ve dinden bağımsız ve ayrı; yani “seküler ve lâik” fen ve ders müfredatının; böyle bir ders anlatımının, böyle bir bilim anlayışının mümkün olmadığına getirir.

Ayrıca, önceki yazılarımızda dediğimiz gibi: “İnanıp – inanmamak”tan bağımsız ve ayrı ve bu iki şıkka tarafsız ve eşit mesafeden bakabilen; yani nötr ve objektif bir “bilgi biçimi” ve “ifade biçimi” mümkün değildir. Çünkü: Kâinatta, gözleyip – incelediğimiz birşeye; ya “Yaratıcı ve yöneticisi var(mış)” gibi veya “yok(muş)” gibi bakabiliriz. Ve başlangıçta seçtiğimiz, bu şıkka göre; gözlem bilgilerimizi ifade ederiz. Çünkü: Dilin mantığı ve Mantığın dili icabı, bu iki şıkkın ortası veya dış gözlem ve koordinat noktası yok! Diğer deyişle: Epistemolojik ve ontolojik açıdan; seçebileceğimiz, gidebileceğimiz, bakabileceğimiz üçüncü bir alternatif, üçüncü bir şık yok!

Bu, “Din dersi – Fen dersi” ayrımlarının, mantıken mümkün olmaması bir yana. Reel uygulanabilirliği ve sürdürülebilir gerçekliği olmayan, bu sahte ayrımları; dinimiz de kabul etmez.

Yani: “Rabbimiz, Peygamber, Kitap…” sadece “Din dersi”nin konusu olmadığı gibi; “madde – enerji, uzay – zaman…” gibi, Rabbimiz’in fiil – eserleri de, sadece “Fizik – Kimya – Biyoloji dersleri”nin konusu değildir. Dinimizin; bütüncül ve holistik, “Tevhid Paradigma”sı, bu sahte ayrımlara izin vermez; bunu mantıken mümkün de görmez.

O hâlde; mevcut müfredata çözüm önerisi olarak, yola çıkmadan önce yapılması gereken ilk şey; bence doğru bir, kavram şema ve anlam haritalarımızı üretmek ve üzerlerinde mutabakat sağlamak olmalıdır.

Meselâ: “Bilgi(ilim, veri / data – information – knowledge) ve “Bilim(science) ayrımını yapmakla, işe başlayabiliriz. Kâinat ve içindeki “bilgi”nin (veri / data – information – knowledge), “seküler ve lâik” Bilim/sellik Kriter ve yöntemlerine göre, gözlem – ölçüm ve yorumlanması sonucu elde edilmiş, dezenformatif ve manipülâtif “filtreli bilgi”ye; yani “bilgi”nin “bilimsellik” prizma ve yorum / filtresinden geçmiş hâline, “bilim” (science) diyoruz biz.

Bu tanımıyla “bilgi” (knowledge) ve “bilim” (science) farklı ve ayrı kavramlardır. Mes’elâ: Suyun, belli şartlarda hep aynı derecede kaynamaya başlaması; bir “bilgidir, ölçüm bilgisi”dir (data – knowledge); fakat “bilim” (science) değildir.

Değiştirmeden ve üzerinde fazla düşünmeden, ‘Batı’dan birebir kopyalayıp – aldığımız; bu “seküler ve lâik bilim, bilimsel bilgi” dediğimiz şey; evrendeki “bilgi”nin, dar ve eksik ve saptırılmış bir türü olabilir ancak.

Kilise ve engizisyonun baskı ve şiddetinden kurtulmak için, bu “seküler – lâik” kavram ve yöntemler eşliğinde dizayn edilmiş, bu  Bilim Anlayışı (epistemolojisi); ‘Batı’ için bir kurtuluş reçetesi olduğu muhakkak. Onlar için çözüm olmuş bir yöntemin, bize de ilâç olacağını düşünmek; — üstelik hiç ihtiyacımız yokken — (ve daha önemlisi de; ‘Din dersi – Fen dersi’ ayrımının; yani ‘Seküler – lâik Bilim’in olması, mantıken mümkün değilken!); bâtıl bir kıyasın neticesidir.

Elhasıl: “Allah’ın olmadığı (ateizm / inkâr); varsa ve olsa bile, işleyişe karışmadığı (deizm / şirk)” şeklinde özetlenebilecek, bir “evren tasavvuru”na dayanan; bu Bilim Anlayışını (ontoloji ve epistemolojisini) kabul etmek zorunda değiliz. Üstelik, hiç ihtiyacımız da yokken ve üstelik zararlı olduğu hâlde!…

Bilimsel yayın ve ders kitaplarında: “İlâhî yerine, tabiî; yaratma yerine, oluşum; sevk-i ilâhî ve ilham yerine, sevk-i tabiî ve içgüdü; Allah’ın mu’cizesi yerine, tabiatın mu’cizesi; Allah’ın izni ve iradesi yerine, tesadüfen ve rastgele olduğu…” gibi; bu algı ve altmesajı içeren; “failsiz ve öznesiz veya sahte failli” kavram ve ifadelerin kullanılmasının; Bilimsel Yayın ve müfredat şartı olarak, dikte edilmesine karşıyız.

Çünkü: Mevcut Bilim ve Ders kitaplarına hâkim olan, bu “ateist – deist ve materyalist – natüralist” anlayış sebebiyle; bu kitaplarda, kâinatın işleyişi hakkında önümüze getirilen her “neden ve mekanizma, tasvir ve açıklama”; zihnimizde, “varlık ile Rabbimiz” arasındaki münasebet iplerini, her gün, biraz daha kesmekte ve kopartmakta. Algı ve çağrışımlarımızı bozmakta.

Çünkü: Kâinatın; böyle, (güya) “Rabbimiz’den bağımsız ve ayrı ve O’na ihtiyaç duymadan”; güya “otomatik bir makina ve bilgisayar” gibi; “kendi kendine” işlediği; algı ve altmesajını (subliminâl mesaj) enjekte ve endoktrine eden; bu bilim ve ders kitaplarının; anaokulundan beri, defalarca telkin ve tekrarı; müslümanca düşünme meleke ve refleksimizi kaybetmemize neden olmakta.

Sonuç olarak: Okullardaki ‘fizik, kimya, biyoloji, coğrafya vs…’ tüm ders kitapları ve müfredat; bu kirli ve virüslü bilgilerden dezenfekte edilip, temizlenmedikçe; ve bu kitaplar, yeniden, kendi kavram ve anlam ve medeniyyet haritalarımıza göre yazılmadıkça; okulda öğrenciye, haftada 1000 saat “Din dersi” de versek; hattâ tüm Kur’ân-ı Kerim ve Hadisleri de ezberletsek; (bozuk arabaya, en kaliteli benzini de koysak, fayda etmemesi veya hasta insana, gıda fayda etmemesi; hattâ zarar verebilmesi gibi;) o öğrenci ve insanda, beklenen, zihin ve davranış değişikliğini meydana getirmez.

Güya “inanıp – inanmamak”tan bağımsız ve ayrı; güya “seküler – lâik” eğitim diyerek; aslında, bir “ateist – deist”in gözüyle ve onların kullanabileceği kavram ve ifadelerle yazılmış, bu fen ve ders kitapları ve müfredatla; kendi anlam küremize yabancı olan bu okullar; bizce, ‘Misyonerokullarından çok daha tehlikeli ve zararlı olmaktadır!

Gizli İkna Metodu ve bilinçaltı (subliminâl) mesajlarla zihnimize kodlanan bu “ateist – deist” inanç/sızlık ve felsefeler; bu Yanlış Bilgi Virüsleri’ni zihnimize zerkeden; bu bilim ve ders kitapları; alenî ve aşikâr, küfür ve şirkin, reklâm ve propagandasını yapan, kitap ve yayınlardan çok daha tehlikeli ve zararlıdır!

Çünkü: “İnanıp – inanmak’tan bağımsız ve ayrı, objektif ve nötr Bilim” diyerek; “seküler ve lâik eğitim” diyerek; bu algı ve ambalajlarla zihnimize telkin ve ilka edilen, bu “kirli ve virüslü bilgiler”e karşı; herhangi bir savunma ve antivirüs kalkanlarımız olmadığı için; bu virüsleri farkedemez ve bunları, zihin ve anlam dünyamıza buyur ederiz.

Bu şekilde, bilinçaltı (veya bilinçdışı) mesajlarla; yani gizli ve sinsi olarak, “ateizm – deizm”i zihnimize kodlayan ve bizi formatlayıp, yeniden programlayan, bu tür bilim ve ders kitapları; küfür ve şirkin, alenî reklâm ve propagandasını yapan, kitap ve yayınlardan, çok daha etkili ve tehlikeli ve zararlıdır!

Çünkü: Kâinattan elde edilmiş “gözlem – ölçüm bilgileri”; bu kitaplarda, “ateist – deist” bağlam ve kontekstte, bu arka fon ve zeminde sunulmaktadır. Böylece; bir ‘yem’ işlevi gören, bu ‘doğru kırıntıları’yla, genç zihinler avlanmaktadır. Bilimsel Bilgi ve ifadelere yedirilmiş, bu “ateist – deist, materyalist – natüralist” bağlam ve kavramlar; bilincimizin filtrelerimize takılmadan, “objektif ve bilimsel gözlem – ölçüm bilgisi” zannıyla; bilinçaltımıza, telkin ve ilka edilmektedir. (En tehlikeli ve aldatıcı yalan da, işte bunun gibi; içine doğru kırıntıları serpiştirilmiş yalanlardır! Çünkü, bir sözün yüzde yüzü yalan olsa, zaten inanacak kimse çıkmaz!)

Çünkü: “Seküler – Lâik Bilim/sellik Felsefe ve Epistemolojisi”nin, tehlike ve zararları hakkında, önceki yazılarımızda dediğimiz gibi: Kâinattaki herhangi bir olay ve olguyu; “sebep–sonuç” şablon / paradigmasına oturtarak tasvir etmek; bu Bilimsel İfadeyi okuyan kişi için, altmesaj olarak: “Bu işin Allahû Tealâ’yla bir bağlantı ve ilgisi yok; bu faâliyet ve sonuca, Allah, sebep ve fail değil; bu işi, O yapmıyor! Kâinattaki bu faâliyet ve eserler; çeşitli sebep ve otomatik mekanizmalarla; madde ve enerji dönüşümleriyle; bir de uzun zamanın geçmesi ve kanunlarla; ister istemez, yani tabiî bir zorunlulukla; kendi kendine oluyor! Yani Allah olmasa da bu işler olur ve oluyor; çünkü mekanizma  bu, süreç böyle işliyor! Örneğin: Allah olmasa da; taş veya yağmur, yerçekimi sebebiyle yere düşecek; bu sebep–sonuç / süreçte, ‘Allah’ gibi, doğaüstü ve metafizik bir sebep ve fail aramak, mantıken gereksiz; yani böyle bir zorunluluk ve ihtiyaç yok!” talimat / kod / emir; yani Yanlış Bilgi Virüsü (Truva atını), bilinçaltı kanallarla, bilinç ve kâlbe gönderir.

Sebep – sonuç” kurgu ve şablonuyla paketlenmiş bu subliminâl ve saklı mesaj; bilinçaltı kanallarla iletildiğinden, bilincin filtrelerine takılmaz. Sesli söylenmediği için, kulak ve bilincin duymadığı, bu gizli ve derin fısıltı ve hipnotik telkin sonucu; kişide, farkında olmadan, bir bilinç ve sonra da algı ve davranış değişikliği gözlenmeye başlar.

Bu virüsü tanıyan bir antivirüs programı, yani bağışıklığı olmayan kişi, virüslü ve hasta olduğunu bile farketmez. Kendisini, sağlıklı görür. Kâinattaki varlık ve hâdiseleri; doğru görüyor ve algılıyorum, tarafsız ve objektif anlıyorum zanneder! Halbuki “din – dinsizlik ortası” veya “dışı” anlamında “objektiflik ve tarafsızlık” diye tanımladığı şey; aslında, bâtıla taraftar olmaktır. Çünkü: O kişi; “Allah yok(muş); varsa ve olsa bile, kâinattaki bu işleyişe karışmıyormuş; herşey, O’na bağımlı ve muhtaç olmadan, kendi kendine, neden – sonuç mekanizmalarıyla, otomatik olarak işliyormuş” şeklinde bir “ateist – deist inanç/sızlık”la bakmaktadır kâinata!

Bu virüs defaatle alınıp, bu bilinçaltı kodun taşıdığı mesaj / trojan, tekrar tekrar çalıştırıldıkça; bu tekrar / telkin / hipnoz ve sihrin sonucu; kişi bilinçaltında buna inanmaya başlar. Farkında olunmadan içeride kök salan bu fikir, bir sonraki aşamada, bilinç alanında da yeşerip, dal budak vermeye ve davranışlara aksetmeye başlar!

Artık, “kalbi müslüman; aklı ise, bir kâfir ve müşrik” gibi çalışmaya başlayan; yani akıl – kâlp arasındaki köprü ve bağlantıların yıkıldığı; gerçeklik duygusu parçalanmış, bir nevi şizofren kişilik profili oluşur. Böyle bir kişi; artık, “bilgi(bildikleri) ile “inanç(inandıkları) arasında, artan mesafe ve boşluğu nasıl kapatacağını bilemez. İşte bu çaresizliğin de etkisiyle; bu aşamadan sonra, varılan sokak, “part-time müslümanlık”tır. Bu sokak da bitirilirse; yürünülecek diğer sokak, ‘deizm’ ve sonra da ‘ateizm’ sokağıdır.

Çünkü: Bilim ve fen kitaplarının, yüzeysel anlamının altına saklanmış ve ambalajlanmış bu ‘Derin Anlam’; dil ve zihin yoluyla, bilinçaltı ve kâlbe girip, burada işlemeye başlar. Burada kendisiyle çelişik itikadî bilgileri sönükleştirip, bulanıklaştırır ve etkisizleştirir; sonra da siler, atar! Çünkü aynı zeminde birbiriyle çelişik ve zıt iki bilgiden biri doğru, diğeri yanlıştır! Çünkü insan mantık ve hissiyatı, birbirini yanlışlayan iki bilgiyi bünyesinde uzun süre tutamaz; bunları ya uzlaştıracak veya birisini atacaktır.

Bilim ve ders kitaplarından bünyeye geçen bu Virüslü Bilgiler; kâlp ve zihinde, kendisiyle çelişik bilgi ve itikadları silip, deforme ettikten sonra, buradan tüm duyulara ve bedene yayılır. Hasta insana, nasıl bedenen hareket zor gelir ve hemen yorulur; öyle de bu hastalığa yakalanmış kişiye de, bedenen ibadet etmek (hattâ, sadece diliyle zikretmek bile!) çok zor ve yorucu gelir; çabuk usanır! Baktığı ağaç, gördüğü çiçek, işittiği gökgürültüsünde; fen ve ders kitaplarının, hep “sebep – sonuç çağrışım / devreleri” aktive olur; algı ve anlamlandırmalarını, hep bu şema üzerinde yapılandırır; anlam dünyasında, eşyayı bu kalıp üzerine yerleştirir.

Bu aşamadan sonra, artık; “ni’met”ten, “in’âm”a geçiş kopmaları yaşanmaya başlar! “Rızık”, sadece bir “gıda maddesi” olarak görülmeye başlar. “İlâhî’den, tabiî’ye; yaratılış’tan, oluşum’a; sevk-i İlâhî ve ilham’dan, sevk-i tabiî ve içgüdü’ye…” gibi; o kişinin, ‘düşünce’ ve ‘kelimeleri’ ve sonra da, ‘davranışları’ formatlanıp – programlanmaya ve değişmeye başlar. Çünkü: Dil – düşünce – his – davranış – karakter – kader; birbirini izler ve etkiler!

Elhasıl: Bilim ve ders kitaplarındaki bu yeni programa göre formatlanmış ve büyülenmiş bu kişi; artık kâinatta; o kitapların, göstermek istediklerini görür; algılatmak istediklerini algılar; sordurmak istediklerini sorar. Yani: Varlık ve hâdiseleri algılama ve anlamlandırma biçimi; bu yeni programa, bu virüslü bilgilere göre olur! Bu program kırılıp, bu hipnotik uyku ve şartlanmadan uyanmadığı sürece; kişi, gördüğü rü’yanın farkında bile olmaz! Fen ve ders kitaplarının, zihnine çizdiği, bu “ateist – deistik evren tasavvur ve kurgusu”nun, sahte ve hayalî bir imaj olduğunu farkedemez! Bunu, dışarıdaki gerçekliğin birebir kopyası ve ‘tarafsız bilimsel ifadesi, bilimsel bilgi’ zanneder.

Bu virüsle enfekte olmuş şahıs için; meselâ “ağaç ve elma”dan, ‘Allah’a çağrışım  ve bağlantıları; yani elmadan ni’met, ni’metten in’âm’a geçiş, meleke ve refleks ve akıl yürütmeleri kopmuştur.

Bu kişi için; meselâ Mona Lisa tablosuna bakarken otomatik olarak gelen “Da Vinci” çağrışımı; kâinat düzleminde, “Allah” olarak kopmuştur. Bu kişi; üstelik “cansız resim” de değil; çevresindeki, milyar hakiki ve canlı esere bakar ama aklına sadece, fen ve ders kitaplarında zihnine yüklenen (güya “inanç ve değerden tarafsız, güya objektif ve nesnel ve olgusalız” diye inandırdıkları)ateist – deist ve materyalist, determinist ve natüralist” inanç / felsefelerin, zum yapıp, büyüttüğü; kamera ve kadrajlarına alıp – odakladıkları “madde ve enerji, sebep ve sonuçlar” gelir; çevresine baktığında sadece bunları farkeder ve algılar! (Meselâ: Suya bakınca, sadece H2O; yağmura bakınca, suyun çevrim – dönüşüm mekanizma / döngüleri aklına gelir. Bu kişi; bunların Allah’ın ni’met ve rızkı olduğunu söylese de; bu anne – babadan öğrenilmiş bir ezberin tekrarıdır ancak. Doğru şıkkı, baştan ezberletilmiş ama çözüm şekli gösterilmemiş bir bilgidir bu!) Böyle bir kişide; Allahû Teâlâ, ancak ikinci bir kasıt ve niyetle akla getirilebilir ve bu sun’î çağrışım da, geçici ve te’sirsiz olur.

Bu virüslü bilgilerle, algı ve zihni formatlanan kişi için; “Allahû Tealâ ve iman, metafizik (madde ve fizik ötesi / dışı) birşeydir; yani görünen varlık ve hâdiselerden, Allah’a ve imanına delil-ispat aranması beyhude bir çaba olup; bu itikad, mantıkî ve ilmî temellere oturtulup, rasyonalize edilemez; bu dünyada delil-ispatlandırılamaz; sadece ‘gayba imandır’, olan; hem de delilsiz ve körükörüne bir şekilde!…” Bu düşüncelerle; o kişide, Allahû Tealâ; ‘zihin ve algıda ve bilgi’de, kâinat dışına çıkartılır!

Bu kişi için artık Hristiyanlık, Yahudilik, Hinduizme “inanmakla”; İslâmiyet’e “iman etmek” arasında, kategorik bir fark olmayıp; sonuçta hepsi “inanç” ortak paydasında toplanır ve eşitlenir! Aynı şekilde; bu virüsün bulaştığı herkes; hangi dil, din, inanç ve milliyette oldukları farketmeksizin; varlığı zihinlerinde hep aynı şekilde algılar ve anlamlandırırlar. Hatta günlük hayatlarında kullandıkları kelime ve kavramlar bile aynıdır. Çünkü herkes eşyaya aynı taraftan, aynı kavramlarla baktığından; farklı birşey gören yoktur!

Elhasıl “Allahû Teâlâ’nın olmadığı bir evren nasıl olurdu? O olmadan, nasıl ayakta durup, faâliyette bulunur ve çalışırdı?” gibilerinden, kurgusal bir masal okumak isterseniz; bir fen veya ders kitabı alın, oradan okuyun!

Bu kitaplardaki masallarda; (taş, toprak, demir vs. alet ve malzemelerin, hiç insan eli değmeden bir takım sihirlerle kendi kendine havalanıp, gelip, kesilip, karıştırılıp ve uygun yerlerde birleşip Sultanahmet Camii’ni inşa ettiğine inanmak gibi;) evrendeki ‘madde ve zerreler’in, sanki sihirli bir âlemdeymişiz gibi; kendi kendilerine ve bir takım tesadüf ve zorunluluk, uzun zaman ve enerjilerle, kendilerinden çok daha kompleks ve bilgili ve üstelik ‘hayat, bilgi’ gibi kendilerinde bile olmayan üstün özelliklerde ‘canlılar, uçan seyyareler, yağmur yağdıran bulutlar, içinden çiçek çıkan tohumlar’ inşa ettiklerini göreceksiniz… Şapkadan tavşan çıkması gibi; içinden kuş çıkan yumurtalar; içinden çeşitli cinste ağaçlar çıkan topraklar; çeşitli tat ve renkte şekerleme ve meyveler veren, tahta ağaçlar göreceksiniz!…

Erzağı, yağmurlama, arıtma, temizleme, atık sistemleri düşünülmüş ve düşmemek için boşlukta dönerek uçan süratli uzay gemileri; içinde sihirli bir “rüzgâr”la (siz isterseniz buna “kütleçekim kuvveti” deyin, daha bilimsel gözükür!) kendi kendine havalanan testere – bıçaklarla kesilen ağaçlar, doğranan kütükler ve havalanan çivilerle çakılan; ‘uçan tahtalar, imâl edilen masa – sandalyeler vs…’; elhasıl bir çizgi film ve animasyon gibi, bir sürü sihirli ve esrarengiz hâdise göreceksiniz!…

Bu açıdan; belki dünyada sınav da olmuyoruz, “imtihan” da yok! Çünkü kopyeler de verilmiş; gönderilen Peygamber – Kitaplarla, doğru şıklar da gösterilmiş! Gene de yanlış şıkkı işaretliyorsak; demek kusur bizde, körlük bizde!

Üstelik bu sınavda, işaretlediğimiz her doğru şıkka, en az 10 puan; yanlış şıkka ise 1 puan verilmekte! Üstelik, devletlerin çıkardığı gibi, “geçici ve sınırlı” da değil; ölene kadar geçerli “Devamlı Af Kanunu” da var ve yürürlükte! Yani: Günahına pişman olup, tevbe – istiğfar eden; işlediği günah, kul hakkını ilgilendiren birşeyse, bunu da tazmin eden veya helâl ettirenin; affedilip, hakkında tahakkuk etmiş cezadan kurtulması da mümkün! Gene de bu sınavı kaybedersek; bilemiyorum ki, öbür tarafta hangi mazeret kabul edilir!?

Ayhan Küflüoğlu / 19.Ocak.2021

Dünyanız Nurlansın.

Exit mobile version