Turgut Özal emir verdi: Risale-i Nur’un yasak olmadığını anlat

Turgut Özal emir verdi:

Risale-i Nur’un yasak olmadığını anlat

Turgut Özal, vefatının 28. yılında rahmetle anılıyor

İbrahim Bilgi’nin haberi:

RİSALEHABER-8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal, vefatının 28. yılında rahmetle anılıyor. 1983-1989 yılları arasında 5 yıl 10 ay boyunca başbakanlık görevinde bulunan Turgut Özal ardından cumhurbaşkanı seçilmişti.

Özal, görevi sürerken şüpheli bir şekilde ölmüştü. Özal’ın vefatı o günden bu yana tartışma konusu.

Renkli kişiliği ile bilinen Özal, vefat ettiğinde en çok “sivil ve dindar” yönüne vurgu yapılmıştı. 

BAŞBAKAN TURGUT ÖZAL’A RİSALE-İ NUR SORUSU

1980 askeri darbesinin etkisi sürerken TBMM’nin 12 Mart 1985 tarihli oturumunda Risale-i Nur tartışması yaşanır. Milliyetçi Demokrasi Partisi Kahramanmaraş Milletvekili Rıfat Bayazıt, Milliyet gazetesinde “Sözler Yayınevi sunar kararı siz verin” ilanının suç olduğunu ileri sürer. Bayazıt, Risale-i Nur kitaplarının propagandasının yapıldığına ilişkin Başbakan Turgut Özal’a sözlü soru yöneltir. Özal, soruyu cevaplandırmak için Adalet Bakanı M. Necat Eldem’i görevlendirir.

“NURCULUK LAİKLİĞE AYKIRI” FALAN-FİLAN

Sözlü soru önergesindeki bazı ifadeler Risale-i Nur’a yöneltilen bildik suçlamaları kapsıyor. Risale-i Nur muarızlarının kitabı okuyup eleştirmekten ziyade kulaktan dolma bilgilerle ithamda bulunduklarının bir örneği de soru önergesinde görülüyor:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
Aşağıdaki sorularımun Sayın Başbakan tarafından sözlü olarak cevaplandırılmasına müsaadelerini arz ederim.
Saygılarımla
Rıfat Bayazıt
Kahramanmaraş Milletvekilli

1-Nurculuk – Lâikliğe aykırı hareket – Gizli cemiyet teşkili – Said Nursi’nin fikirleri – Nur risalelerinin hukukî durumu – Türk Ceza Kanununun 163’üncü maddesinin uygulanmasını kapsayan Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 20.9.1965 günlü ve 1/234 esas, 313 karar sayılı kararıyla Yargıtay Birinci Ceza Dairesinin 29.11.1969 günlü 1314 esas, 3169 karar sayılı, mahallî mahkemenin mahkûmiyet hükmünün onanmasına dair ilamında, Nurculuk ve Nur risalelerinin temelinde laik Cumhuriyet esasına dayanan rejimin yerine, şeriat esaslarına uygun merkezî Mekkeî Mükerreme olacak bir İslam Devletler Birliğinin kurulmasının amaçlandığı, bu cümleden olarak dâ;
a) Kur’an dışında, bir Anayasaya lüzum olmadığının,
b) Atatürk Milliyetçiliğinin yerine İslam Milliyetçiliğinin ikamesi gerektiğinin,
c) Şeri mahkemelerin kurulması icap ettiğinin,
d) Evlenme, boşanma ve miras sorunlarının şeriat kurallarına bağlanması lazım geldiğinin,
e) Faizin yasak edilmesi ve bankaların kapatılması gerektiğinin,
f) Hilafetin geri getirilmesi icap ettiğinin,
g) Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozma yolunda davranışların, öngörülmesinıin Anayasa ve kanunlara aykırı olduğu,

2-Nur risalelerinin Türk Ceza Kanununun 163’üncü maddesini ihlal eden yazıları ihtiva ettiği,
3-Said Nursi’ye bağlı olan nur talebelerinin, nurcuların ve bunlarla işbirliği yapanların, Devletimiz için bu kadar tehlikeli ve zararlı olan fikirleri kapsayan Nur risalelerini yaymak maksadıyla çoğaltarak halka dağıtmanın suç olduğu vurgulanmıştır.

Hal böyle iken bu defa, 35 inci yıl 13363 sayılı 19 Ocak 1985 tarihli Milliyet Gazetesinin 10’uncu sahifesindeki “Sözler Yayınevi sunar kararı siz verin” başlıklı ilanda yazılı olduğu şekilde Bediüzzaman Said Nursi‘nin yukarıda açıklanan Risale-i Nura ait yayınların takdim ve propagandası yapılmaktadır.

Kapsamı yukarıda açıklanan kesin ilam muvacehesinde bu konuda bir işlem yapılmış mıdır? Yapılmış ise hangi tarihlerde ve kimler hakkında yapılmıştır?

ÖĞRETİM ÜYESİ 3 HUKUKÇU RİSALE-İ NUR’U İNCELEDİ

Başbakan Turgut Özal’a sorulan soruları Özal’ın görevlendirmesi ile dönemin Adalet Bakanı M. Necat Eldem kürsüye çıkar ve yapılan tetkikat neticesinde Risale-i Nur’da “suç unsuru görülmediğini” açıklar:

ADALET BAKANI M. NECAT ELDEM (Mardin): Sayın Başkan, Türkiye Büyük Millet Meclisinin sayın üyeleri; Kahramanmaraş Milletvekili Sayın Rıfat Bayazıt’ın Sayın Başbakana yönelttiği ve Sayın Başbakanımızın tarafımdan cevaplandırılmasını tensip kıldığı sözlü soruyu cevaplandırmak üzere huzurlarınıza gelmiş bulunuyorum.

Sayın Bayazıt’ın soru önergelerinde, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 20.9.1965 tarih ve 234 esas 131 karar sayılı ilamıyla Yargıtay Birinci Ceza Dairesinin 29.11.1969 tarih ve 1969’a 1314 esas 3169 karar sayılı ilamına temas edilerek, Risale-i Nur külliyatına dair bulunan bazı kitapların satışına dair gazetelerde yayınlanan ilanların ve bu ilanlara konu olan kitapların bu kararlar muvacehesinde incelenip, ne gibi bir işleme tabi tutulduğu sorulmaktadır.

Söz konusu kitaplar, diğer yayınlarda da olduğu gibi, neşrini müteakip yetkili cumhuriyet savcılığınca inceleme konusu yapılmış, ayrıca bakanlığımızca da gazetelerde yapılan ilk ilanlar üzerine tevessül olunan işlemin mahiyeti, 26.3.1984 gün ve 19507 sayılı yazımızla ilgili cumhuriyet savcılığından sorulmuştur. 

Soruşturmayla görevli cumhuriyet savcılığınca, söz konusu 35 adet kitabın incelenmesi için, İstanbul Üniversitesi Hükük Fakültesinde görevli 3 öğretim üyesinden meydana gelen bilirkişi heyeti oluşturulmuş, yapılan bilirkişi incelemesi sonucunda ittihaz olunan raporda ezcümle bu tür aynı kaynaklı yayın sayısının 120 civarında olup, mezkûr Yargıtay içtihatlarında da belirtildiği gibi, bunların daha önce dava konusu edildiği, ancak son yayınlarda evvelki suç unsurlarını ihtiva eden bölümlerin çıkarılmış bulunduğunun müşahede olunduğu, nitekim bu kitapların eski baskılarıyla yeni baskılarının kapsamları, sayfa adetleri ve muhtevalarında farklılıklar bulunduğu ifade edilerek; inceleme konusu yayınların 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Şeddine ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanuna, 6187 sayılı Vicdan ve Toplanma Hürriyeti Hakkındaki Kanuna ve Türk Ceza Kanununa aykırılık teşkil etmediği; inceleme konusu yapılan 35 adet kitap yanındaki belgeler arasında yer alan İstanbul Birinci Sulh Ceza Mahkemesinin 13.2.1961 tarihli müsadere kararında zikredilen kitapların yeni baskılarında da aynı hususiyetlerin görülmediği belirtilmiştir.

İlgili cumhuriyet savcılığınca da, aynı mülahazalarla, anılan kitaplarda suç unsuru görülmediğinden bahisle, 20.11.1984 tarih ve 1984/558-173 sayıyla takipsizlik kararı verildiği anlaşılmış bulunmaktadır.
Keyfiyeti bilgilerinize saygılarımla arz ederim.

Kaynak: RisaleHaber

www.NurNet.org

Beyza

Mehmet Abidin Kartal

Beyza;  beyaz, daha beyaz, çok temiz, lekesiz, parlak, günahsız.

Günahtan kaçınmış, günahla kirlenmemiş.

Sevilen, el üstünde tutulan manalarına gelmektedir.

Cennetteki bir bahçenin ismi olan Beyza kız çocuklarına da isim olarak  verilmektedir.

Beyza isminin Kur’an’daki anlamı: Beyazdır.

Araf suresi 108. Ayette ve Neml suresi 12. Ayette geçmektedir.

“Ve elini çıkardı. Bir de ne görsünler, o da seyredenlerin gözleri önünde bembeyaz oluvermiş ” Araf suresi 108. Ayet (Firavun, Hz. Mûsâ’nın tebliğinde gerçeği söylediği ve sağlam ispatlara dayandığı şeklindeki açıklamalarını yeterli bulmayıp kendisinden doğruluğunu ispatlayacak bir mucize göstermesini isteyince Hz. Mûsâ iki mucize sergiledi: Asanın bir anda yılana dönüşmesi ve –esmer tenli olduğu halde– elini cebinden çıkarınca renginin, olayı takip edenlerin gözleri önünde ve onları hayrete düşürecek şekilde bembeyaz hale gelmesidir)

“ Şimdi elini koynuna sok da kusursuz bembeyaz olarak çıksın. Dokuz mucize ile Firavun ve kavmine git. Çünkü onlar yoldan çıkmış bir kavim oldular.”Neml suresi. 12.ayet

Beyza isminin özellikleri şöyle ifade edilmektedir.

Dost canlısıdırlar, dost canlısı oldukları için arkadaş edinmede sıkıntı çekmezler.

Güzel konuşurlar . Maddiyattan ziyade maneviyata önem verirler.

Eleştirmekten ve eleştirilmekten kesinlikle hoşlanmazlar.

İnsanları  severler ve kalpleri herkese açıktır.

Gezmeyi, eğlenmeyi severler. İnce fikirli  ve zariftirler.

İş hayatında başarı için enerjik özellikleri barındırırlar.

Mücadeleyi seven bir yapıları vardır.

Kişiye Beyza ismiyle hitap edildiği zaman harflerin titreşimleri hem toplumda hem de hitap edilen kişide kişiliğine ait anlamalar yüklenildiği ifade edilmektedir.

B : Hisleri kuvvetlidir. Yardımsever ve merhametlidir.

E : Sıkıntılardan kurtulmak için mücadele etmeyi çağrıştır, soyadınız da dahil bir tane e harfi olabilir.

Y : Geçmişten iyi ders alan manası uyandırır, duruma göre konabilirse de olmaması daha iyidir. İsminde Y bulunan kimse zorluklardan kolaylıkla sıyrılır.

Z : Bilimsel açıdan, okumayı seven birini çağrıştırır, bir tane z harfinin isminde olması iyidir.

A : Atılgan-enerjik anlamı uyandırır, ikiden fazla bu harften olmamalıdır.


Beyza kız ismi olarak ülkemizde çok kullanılan isimler arasında yer almaktadır. Araştırmalar Beyza isminin Türkiye’de 86.921, İstanbul’da 17.387, Ankara’da 6.696, İzmir’de 3.787 kişinin ismi olduğunu söylemektedir.

Benim tanıdığım Beyza Ahirzaman  müceddidine talebe olan bir anne ve babanın kızıdır.

Babası Cenab-ı Allah’ın Şafi isminin tecellisi olan mesleği yapıyor.

“Ya Öğreten, ya öğrenen, ya dinleyen , ya da ilmi seven ol. Fakat sakın beşincisi olma (yani bunların dışında kalma) helâk olursun”  (Taberani)

Annesi öğreten yani öğretmen.

Ne diyor Ahirzaman  Müceddidi:  “İnsanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun validesidir… Validemin ders ve telkinâtını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esâsiye müşahede ediyorum. ”

Beyza’nın birde abisi var. Mehmet Kerem.  Bilgisayar mühendisi. İnşallah marka olacak yerli yazılım programlarına imza atacak.

Beyza, babasının mesleğinden dolayı ilk, orta, lise eğitimini Türkiye’nin değişik şehirlerinde yaptı.

Üniversite öğrenimini Gaziantep’te yaptı.

Beyza üniversitede okurken bir gün sokakta hasta simsiyah ölmek üzere olan bir kediye rastlar, ismi ile müsemma olan yardımsever ve merhametli  Beyza kediyi evine getirir. Onu veterinere götürerek, şefkatle bakarak sağlığına kavuşturur. Kedisine ‘Gölge’ ismini koyar. O günden sonra kedisinden hiç ayrılmaz.

Beyza’nın kedisi  saadet asrındaki şu olayı hatırıma getirdi.

Abdurrahman bin Sahr adlı bir sahabe (Ebu Hureyre) sokakta kalmış kedileri evine  götürür onları yedirir severmiş. Peygamberimizin (sav) bundan haberi yokmuş.

Sahabelerden biri bir gün Peygamberimize (sav) söylemiş:

Abdurrahman bin Sahr “Pis kedileri toplayıp kulübesinde bakıyor!” demiş. Peygamberimiz (sav)  o anda bir şey söylememiş. Peygamberimiz (sav) Abdurrahman bin Sahr’ı  daha sonra sokakta görmüş. Peygamberimiz (sav) bir şey der diye  elindeki kedi yavrusunu  hemen hırkasının içine saklamış. Efendimiz (sav) kendisine, hırkanın altında ne sakladın demiş. Hırkayı açmış küçük bir kedi yavrusu. Peygamberimiz (sav) yavruyu sevmiş, okşamış, ve Abdurrahman bin Sahr’a: “Ebu Hureyre utanma, öğün. Sen kedi babasısın” demiş.

O günden sonra Abdurrahman bin Sahr’a artık Peygamber Efendimiz (sav)’in hitap ettiği gibi “Ebu Hureyre (Kedi babası)”diye  hitap edilir olmuş. 

Bediüzzaman Said Nursi, kediler için “Nasıl bu vazifesiz  canavarcıklara mübarek denilir?” sorusunu soruyor ve cevabını yine kendisi veriyor. İşte 24. Söz’ün Birinci Dal’ında yer alan o satırlar:

Hatta bir gün kedilere baktım. 

Yalnız yemeklerini yediler, oynadılar, yattılar. Hatırıma geldi: “Nasıl bu vazifesiz canavarcıklara mübarek denilir?” Sonra gece yatmak için uzandım. Baktım, o kedilerden birisi geldi, yastığıma dayandı, ağzını kulağıma getirdi, sarih bir surette “Yâ Rahîm, yâ Rahîm, yâ Rahîm, yâ Rahîm“ diyerek, güya hatırıma gelen itirazı ve tahkiri, taifesi namına reddedip yüzüme çarptı.

Beyza geçen günlerde evlendi. Evlendiği hayat arkadaşına şu şartı ileri sürmüştü. Kedim  Gölgede bizimle yaşayacak kabul ediyor musun? Alperen Beyza’ya da Gölgeye de Evet demişti.

Efendim bu vesileyle Beyza’ya ve Alperen’e Cenab-ı Allah’ta iki cihan mutluluğu diliyorum. Yolunuz ve bahtınız açık olsun inşallah…

Ramazan ayı yaklaşırken

Prof. Dr. Mustafa NUTKU

12 Nisan Pazartesi günü akşam ezanı vaktinden itibaren başlayacak olan “2021 Yılı Ramazan ayı”na ulaşabilmenin ümidi ve sevincine, helal-haram hassasiyeti olan Müslümanların maalesef bir üzüntüsü de eşlik ediyor.

En az elli yıldır sağlığa zararları sebebiyle haram olduğu halde, “tütün dumanı teneffüs etmek” (sigara ve emsalini kullanmak) hakkında Diyanet İşleri Başkanlığınca ancak son bir-iki yıldır halkımıza ikazlarda bulunulmaktadır.

İmali esnasında bileşimine –az da olsa- dışarıdan haram alkol ilave edilmiş gazozları tüketmenin helal  olmadığı hakkında ise, bu konuda fetvaya mesnet teşkil edilebilecek fennî malumat son 18 yıldır çeşitli yayın organlarında neşredilmesine rağmen, bu içeceklerin tüketilmesinin haram olduğunu ise, Diyanet İşleri Başkanlığı şimdiye kadar hiç duyurmamıştır.

Bunun sebebleri, Bediüzzaman’ın  “Münazarât” adlı risalesindeki “Vicdânın ziyâsı ulûm-u dîniyedir. Aklın nûru fünûn-u medeniyedir. İkisinin imtizâcı ile hakikat tecellî eder….” cümleleri ve onun niçin din ve fen ilimlerinin birlikte okutulduğu Şark Üniversitesi kurulmasına çok önem vererek o konuda büyük gayretler sarfetmiş olduğu konularıyla birlikte geniş şekilde tahlil edilerek açıklanabilir. Fakat bu şekilde Diyanet İşleri Başkanlığını tenkit ve yıpratmaya çalışmak olmamasının çekingenliği ile, bu yapılamamaktadır.

İçinde az da olsa haram alkol bulunan gazozların tüketilmesinin dinî bakımdan durumuyla ilgili olarak 18 Yıldır çeşitli neşriyatla fennî bilgiler verilmesinin örneklerinden biri de, “Gazozlar helal mi?” başlıklı yazımdır. O yazım aşağıdaki cümlelerle ve bu konuda çok detaylı ve kolay anlaşılır fennî bilgiler verilerek devam etmektedir:

“Bir Müslüman’ın bu dünya hayatı boyunca aklını ve cüz’î iradesini iyi kullanmakla imtihanı esnasında en fazla dikkat etmesi gereken şeylerden biri de, kendisinin ve bakmakla mükellef olduklarının gıdalarının helal olmasıdır. Bazı dar düşünceli, cahil veya İslâmî hassasiyetten uzak kişiler bu mevzuu hafife almakla büyük hata etmektedirler. Bu mevzuda bilgisi olanların ise, bildiklerini çeşitli vasıtalarla ve usulüne uygun olarak bildirmek vazifeleri büyük lüzum ve önem arz etmektedir.

Bakara Sûresi’nin 286. âyetinde (mealen) “Allah kimseye (ibadet ve itaatte) gücünün yettiğinin dışında (üstünde) teklifte bulunmaz (herkesin) kazandığı iyilik kendi yararına; yaptığı (kötülükler) da kendi zararınadır” denilmektedir. Bu âyet mealinin, mefhûm-ı muhâlifi (bu âyet mealinde bizzat kastedilen manânın tersinden anlaşılan. zıt manâsı) ile “Allah herkese, onların gücü yettiği kadar mükellefiyet de yüklemiştir” şeklinde de anlaşılması ve ona göre gereğinin yapılması Müslümanlar tarafından ihmal edilmemelidir!

Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lâhikasında, haramı, helâli bilip haramdan çekinmenin lüzumuna şu cümlelerle de dikkat çekmektedir:

“Bu milletin ve bu vatanın hayat-ı içtimaiyesini anarşilikten kurtarmak ve büyük tehlikelerden halâs etmek için beş esas lâzımdır ve zarurîdir:
Birincisi: Merhamet
İkincisi: Hürmet
Üçüncüsü: Emniyet
Dördüncüsü: Haramı helâli bilip haramdan çekinmek
Beşincisi: Serseriliği bırakıp itaat etmektir.”

Müslümanlar her konuda olduğu gibi, “helal gıda” konusunda da bilmeden işledikleri günahlardan mesul değildirler; fakat, “helal gıdaları” da araştırıp öğrenmek ve öğrendikleri doğru bilgileri kendileri ve bakmakla mükellef oldukları kişiler için uygulamak mesuliyetindedirler. Aksi halde, kendileri âhirette bu konuda da hesaba çekilecek olduktan başka, gıda ihtiyaçlarını teminle mükellef oldukları (çocukları, anaları, babaları vd) âhirette kendilerinden davacı olabileceklerdir!

İlgili bir meslekî dernek başkanının açıklamasına göre, ülkemizdeki bakkallarda ve marketlerde en çok satılanlar gazozlarmış (!) Daha önceki bir yazımda da bahsettiğim gibi, yaz aylarında ve hattâ oruç ibadetinin yapıldığı Ramazan aylarında iftar ifralarında “gazoz” türünden içeceklerin tüketimi ülkemizde daha da artmaktadır! Gazoz üreticisi küresel sermaye sahipleri, Ramazan aylarını gazoz satışlarını arttırmak için büyük bir fırsat gibi görmekte ve yoğun reklamlarla kendi imal ettikleri gazozları “İftar sofralarının vazgeçilmez içeceği” (?) gibi reklamlarla daha fazla satmaya çalışmaktadırlar. Vefat eden kişilerin ardından taziye yapılan ekserî evlerde ve bununla ilgili umumî mekanlarda Fatiha ve Kur’an’dan diğer bazı sûre ve dualar okunduktan sonra, gelenlere çay yanında ekseriya gazozlar da ikram edilmektedir.

Gazozlar Müslümanlar için helal midir? Helal değilse, onların içilmemesi gerektiğinden başka; satılmalarının da ve satın alınmasalar bile ayni alışveriş yerinden başka alışverişlerin zaruretsiz olarak yapılmasının da caiz olup olmadığı, İslâmı iyi yaşamak isteyen Müslümanlar tarafından iyi araştırılarak ona göre hareket edilmesi gerekmez mi?

Ancak, gazozlar hakkında Müslüman halkımızın büyük ekseriyetinin yeterli bilgisi olmadığından, o bilgileri bilenler başkalarına bildirmekle ilgili mükellefiyetlerini de ihmal etmemelidirler.

Yıllar önce İslâm’ı yaşamaya çalışan bir akrabamın sofrasında helal sertifikası olmayan bazı gazozları da görünce, davet sahibine “Bu gazozlar sofrada olmasa, iyi olurdu” dediğimde, yanımda oturan Hanefî Fıkhı’nın ülkemizdeki en tanınmış âlimlerinden biri olarak adı geçen zat, büyük bir hışımla bana dönerek “Ne varmış bu gazozlarda?” sözleriyle bana tepki gösterdiğinde; o sofrada davet sahibini ve diğer davetlileri rahatsız edecek bir tartışma olmaması için mecburen susmuştum; fakat o haksız tepkiye çok üzülmüştüm.

Bu mevzuyla ilgili mühim bir ikaz olarak da nazar-ı itibara alınması gereken, Kur’an- Kerîm’de Nahl Sûresi 16/116. âyette (mealen) şöyle denilmektedir: “Dillerinizin (birçok şeyi) yalan yanlış nitelendirmesiyle (kendi kafanıza göre): ‘Bu helaldir, bu haramdır’ demeyin. Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a karşı yalan uyduranlar ise, şüphesiz iflah olmazlar.”

Bu âyet mealine göre, ben aslında helal olana “Helal değil” dersem, o âyete muhalefet etmiş olurdum; aslında helal olmayana da başka birisi “Helal” derse, o kişi bahsettiğim âyete muhalefet etmiş olurdu düşüncesiyle ve ayrıca kendisinin bildiği ve başkalarına da bildirmesi gerekenleri bildirmemenin günahından bahseden Kur’an âyetini de düşünerek, bakkal ve marketlerimizin en çok sattığı mal olduğundan bahsedilen gazozların mahiyeti hakkında bildiklerimi şimdiye kadar çeşitli ortamlarda bildirmeye çalışmıştım.

Namaz Tesbihatını Said Nursi İle Yapmak

Peygamber Efendimiz (asm) bir hadis-i şeriflerinde kabule en yakın duaların “Gecenin sonunda yapılan dua ile farz namazların ardından yapılan dualar” olduğunu söylemiştir. (1) Bu sebeple namazdan sonra yapılan tesbihat, Allah’a yaklaşmak gayesi ile asr-ı saadetten günümüze kadar kesintisiz olarak uygulanmıştır.

Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatında namazdan sonra okunması sünnet olan tesbih, tahmid, tehlil, zikir ve salâvatın, her türlü şerden Allah’a sığınma ve Allah’ın isimleri ile dua etmenin “velâyet-i Ahmediyenin evradı” olduğunu söyler.(2) Zira Risale-i Nur hareketinin değişmez prensibi olarakta Şu kısa tarikin evrâdı, ittibâ-ı sünnettir; ferâizi işlemek, kebâiri terk etmektir. Ve bilhassa, namazı tâdil-i erkânla kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır.” demektedir. (3) Bildiğimiz kadarıyla ülkemizdeki en kapsamlı namaz tesbihatının müellifi, Osmanlı Devletinin son döneminde devrin en yüksek ilmî rütbesi olan “Mahreç” pâyesi verilmiş İslam Âlimi Bediüzzaman Said Nursi’dir. (4)

Bu yazımızda, Bediüzzaman Said Nursi tarafından telif edilen, Risale-i Nur Camiasınca evrad edinilen zengin ve kapsamlı bir içeriğe sahip namaz tesbihatının dikkat çeken başlıca temaları üzerinde duracağız.

İstiâze Duaları : İstiâze, terim olarak her türlü kötülükten korunabilmek için Allah’ın yardım ve himayesini zikretmektir. Kur’ân-ı Kerîm’de istiâze  on yedi âyette geçmektedir. İstiâze konusuna hadislerde de genişçe yer verilmiştir. Nesâî es-Sünen’inde istiâzeyle ilgili olarak Hz. Peygamber’den mükerrerleriyle birlikte 111 hadis nakletmiştir. Bu hadislerde Hz. Peygamber bütün kötü sıfatlardan, fayda vermeyen işlerden, şeytanın vesvesesinden, dünya ve âhirette insana eziyet veren şeylerden Allah’a sığınmıştır. (5) Said Nursi’nin telif ettiği tesbihattaki istiaze dualarına baktığımızda da şerrinden Allah’a sığınılanların dini ve dünyevi fitneler, ahir zaman fitnesi, deccal ve süfyan fitnesi, dalalet ve belalar, nefsi emmare, firavunlaşmış nefisler, kadınların içindeki bazı şerli-belalı-fitneler, kıyamet gününün azabı, cehennem azabı, Allah’ın kahr azabı ve ateşi, yalancı şöhret, kibir, övünmek, inkârcıların tecavüzü, münafıkların şerri, fasıkların fitnesi gibi kişileri ve toplumları helâkete sürükleyen başlıca unsurlar olduğu görülecektir.

Salavat-ı Şerifeler : Bediüzzaman Said Nursi, tesbihatının bir bölümünü salâvata tahsis etmiştir. Zira salâvat Peygamber Efendimize (asm) has bir dua olduğundan, O’na mahsus duayı Rabbimizin reddetmeyeceğini umarız. Nitekim Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde Bana, duanızın başında, ortasında ve sonunda salât okuyun” buyurmaktadır.(6) Salâvatın rahmete vesile olması nedeniyle İslam Âlimleri eserlerinde salâvat-ı şerifelere yer vermiştir. Said Nursi’de tesbihattaki salâvatlarda Peygamberimize (asm) milyon kere salât u selâm; Âl ve Ashabına (ra) selâm ve tebrikte bulunmuştur. Bütün bu salât, selâm ve bereket niyazlarını yaparken de kâinattan misaller verip dertler ve devalar adedince, ağaçların yaprakları kadar, denizlerin dalgaları adedince, yağmurların damlaları sayısınca ifadelerini kullanarak tefekküri bir ibadete kapı açar.

Esmâ-i Hüsnâyla Dua Etmek : Said Nursi namazın ve namaz vakitlerinin hikmetlerini açıkladığı  Dokuzuncu Söz’de şuunat-ı ilahiyeye daha çok vurgu yaptığı vakitler, sabah ve ikindi vakitleridir. Nursi, bilhassa bu vakitlerde,  tesbihatta Esma-i İlahiye ile Cehennem azabından Allah’a sığınmıştır. Bu vakitlerin önemine dair hadis-i şerifte vardır ki: “Gece ve gündüz melekleri, nöbetle yanınıza gelip giderler. Sabah ve İkindi namazlarında toplanıp nöbet değiştirirler. Sonra geceyi yanınızda geçiren melekler, Allah’ın huzuruna çıkarlar. Allahu Teâlâ da bildiği hâlde meleklere: Kullarımı ne halde bıraktınız?’ diye sorar. (Melekler de): ‘Yanlarından namaz kılarlarken ayrıldık¸ yanlarına geldiğimizde namaz kılarken bulduk.’ cevabını verirler.(7) İşte bu vakitlerde Bediüzzaman Said Nursi’nin namaz tesbihatında Rahman’ı daha çok isim ve sıfatlar ile tesbih edip mağfiret dilemesi dikkat çekici bir nokta olarak karşımıza çıkmaktadır.

Öğle, akşam ve yatsı namazlarında ise yine Esma-i İlahiyeyi zikrederek Peygamber Efendimiz’e (asm) Âline ve Ashabına salâvat getirmiştir.

Sabah ve ikindi namazları sonrasında yapılan Esma-i İlahiyeyi ile örgülenmiş dua Tercüman-ı İsm-i Âzâm Duası diğer vakitlerdeki esmâ-i hüsnâ ile yapılan dua İsm-i Âzâm Duası olarak kaynaklarda geçmektedir.

Namaz Sonrası Aşirler : Namazlardan sonra okunacak bazı ayetleri, Peygamberimiz (sas) bizzat kendisi talim ve tavsiye etmiştir. Nebevi talimat gereği Said Nursi’de tesbihatın hitamında aşağıdaki aşirlerin tilavetini tercih etmiştir.

Sabah ve akşam namazlarından sonra okunan Hüvallahüllezi: Haşr Sûresi’nin son üç ayetidir. Bu ayetler hakkında Peygamber Efendimiz (sav) buyurdular ki:

“Kim sabahleyin üç kere eûzu besmele çektikten sonra Haşr Sûresi’nin sonundaki üç ayeti okursa, Yüce Allah onun emrine yetmiş bin melek verir. Onlar akşama kadar o kişiye dua ve istiğfar ederler. Eğer o gün ölürse şehit olarak vefat etmiş olur. Her kim de akşam aynı şekilde okursa onun durumu da (sabah okuyan kimsenin ki) gibidir.” (8)

Ayrıca bir hadis-i şerifte “Allah’ın İsm-i A’zam’ı (en yüce ismi) Haşr Sûresi’nin sonundaki altı ayettedir” buyrulmuştur. (9)

Öğle namazından sonra Fetih suresinin “lekad sadekallahu” ile başlayan son üç ayeti okunmaktadır. Fetih suresini okumanın faziletini bildiren hadisler mevcuttur. Kanaatimizce Bediüzzaman Said Nursi, tercihen öğle namazına müteakip Fetih suresinin son 3 ayetini okumayı vird edinmiş, talebelerine de tavsiye etmiştir.

İkindi namazından sonra Nebe Suresinin son on ayeti okunur. Başlıca hadis kaynaklarında bulunmasa da Tefsiru’l-Kuran’da geçen rivayete göre Peygamber Efendimiz (sav) buyurdu ki: “İkindi namazından sonra Nebe suresini (vird olarak) okursa, Allahu Teâla o kimsenin rızkını artırır ona dünya dağları ağırlığınca iyilikler yazılır.” (10)

Yatsı namazından sonra okunan Âmenerrasûlü: Bakara Sûresi’nin son iki ayeti Bu iki ayet Miraç hediyesidir. Hadis-i şerifte vardır ki; Bakara Sûresi’nin son iki ayetini geceleyin kim okursa o iki ayet ona kâfi gelir. (11)

Bediüzzaman Said Nursinin telif ettiği, talebelerinin vird edinip namazlardan sonra yaptığı tesbihatın içerik ve tertibinin Kur’an ve Sünnete uygun olduğu ortadadır. Bunun yanı sıra yapılan tesbihatta oldukça kapsamlı ve öz zikirler ile Allah’ı tazim, tekbir, tahmid, peygambere salât-ü selam ve tesbih vardır. Bu sebeple namaz tesbihatı imanın tezahürü ve tasdiki açısından büyük bir öneme haizdir. Bediüzzaman Said Nursi tarafından telif edilen namaz tesbihatını ihmal etmeyen bir mümin, her gün yüzden fazla salâvat ve esma-i ilahiye okumakta, başta kendisi olmak üzere, ailesi ve tüm müslümanlar için kurtuluş ve hidayet niyazlarında bulunmaktadır.

Kaynaklar :

1- Tirmizî, Daavât 80

2- Kastamonu Lahikası, 70. Mektup

3- Sözler, Yirmi Altıncı Söz’ün Zeyli

4- https://tr.wikipedia.org/wiki/Said_Nurs%C3%AE

5- TDV İslâm Ansiklopedisi, Cilt 23, sayfa 318-319.

6- Tirmizî, Salât, 352

7- Muvatta¸ Kasru’s-salat¸ 82; Buhârî¸ Mevâkît¸ 16¸ Bed’u’l-halk¸ 6¸ Tevhid¸ 33; Müslim¸ Mesâcid¸ 210

8- Tirmizî, Fedâil, 22

9- Ali el-Müttekî, Kenzu’l- Ummâl

10- Tirmizî, “Fedâilü’l-Kur’an”, 22 (No. 2922)

11- Buharî, Fedâilu’l-Kur’ân 10 

Zafer KARLI

Ramazan Ayı ve Oruç

Enes b. Mâlik (r.a.)´dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber: “Bu aya ramazan isminin verilmesi günahları yaktığı içindir.” buyurmuştur. Şu halde mübarek Ramazan ayında oruç tutan ve ihlasla tövbe eden Müminlerin günahları yanar, böylece günah kirlerinden arınırlar, tertemiz olurlar. Savm, salat, hac, zekat, kelime-i şehadet.” Eski kaynaklarda hep bu şekilde nazara verilmiştir. insan gerçekte hiç bir şeye sahip ve malik değildir. Benim evim diye ifade ettiğimiz nesne, bizden önce başkasındaydı. Bize geçti ve bizden sonra da yine başkasına geçecektir. Hiç bir medhalimiz olmayan şeye nasıl sahip çıkabiliriz. Demektir ki, sahibiyetimiz tamamen evhamdır.

Bir şeye sahip olmak, o şeyin her şeyine ve her durumuna sahip olmaktan geçer. Mesela, “güneş benimdir” diyebilmen için güneşi boşlukta durduracak bir güce ve her elementini temin edecek bir zenginliğe, düzenini sağlayacak bir irade ve ilme sahip olman gerekir. Kısaca güneşin her şeyine sahip olman gerekiyor. O zaman güneş benimdir demeye hakkın olabilir. Yoksa güneşin hiçbir işine müdahil olamadığın halde güneş benimdir demen hayali bir sahiplenme ahmaklığından başka bir şey değildir.

Bu açıdan bakıldığında insan, sonsuz acizliği ve sonsuz fakirliği bakımından hiçbir şeye sahip değildir. İnsanın kendi bedeni ve bedenindeki azaları da kendine ait değildir. Mesela mideye benim diyebilmesi için midenin her şeyine hakim olması, oradaki düzeni mükemmel bir şekilde bilmesi ve idare etmesi gerekir. Ki çok insan midesinin nerede olduğunu bile tarif etmekten acizdir. Gerçek böyle iken, felsefi safsataların yardımını da arkasına alarak insan hayali bir benlik davası ile her şeye gerçek anlamda sahip olduğunu iddia ediyor. Ve kendini memlük (yaratmaktan aciz bir kul) değil malik zannediyor; Firavun’un ilahlık iddia etmesi gibi.

Kainat sofrasında, Allah şefkat ve terbiyesini şiddetli bir şekilde ilan ve izhar ettiği halde, maalesef insanlar birtakım felsefi fikirlerin ve gaflet sayesinde sofranın ve terbiyenin farkında değiller. İşte Ramazan bu gafleti kırmak ve dağıtmak için, bütün Müslümanları muazzam bir ordu hükmüne geçirip, her gün özgürce yediği içtiği şeyleri yasak ederek, insanları yemek için buyurun emrini beklemek şekline sokunca, sofranın ve sofra üstünde parlayan tedbir ve terbiyenin bir anda farkına vardırıyor. Ve her şeyin tedbir ve terbiyesinin Allah’ın elinde bulunduğunu idrak ettiriyor. Bu idrak ve şuurun etkisi ile insanın külli bir kulluk ve şükürde bulunmasına vasıta oluyor. Oruç bir nevi bu büyük sofranın dellalı ve hissettiricisi hükmündedir. Allah Ramazan-ı şerifi hakkıyla eda etmeyi nasip etsin, tuttuğumuz, tutacağımız oruçları dergâh-ı izzetinde kabul ve makbul eylesin inşallah.

Sorularla risale

Dünyanız Nurlansın.

Exit mobile version