Adaletin Kâinatta Tecellisi

Bu kâinatta İlâhî takdir içinde parlayan hadsiz adalet tecellîleri, O Âdil-i Rahîm’in kullarını imtihan etmekte de mutlak adalet ettiğine ayrı bir delildir.

Adalet Cenâb-ı Hakk’ın Âdil ismine dayanmaktadır. Yüce Rabbimizin, Hayat, İlim, İrade, Kudret, Semi’ (işitme) Basar (görme), Kelâm ve Tekvin olmak üzere sekiz sıfat-ı sübûtiyesi ve bu sıfatlardan tulû eden isimleri vardır. Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden dört bin tanesini meleklerin bildiği rivayet edilmekte olup, bunlardan binbir isim insanlar tarafından da bilinmektedir. Bu isimlerden 99’u bir hadis-i şerifte zikredilmiş ve meşhur olmuştur.

Allah-u Azimüşşân, varlığını bildirmek için insanlara akıl ihsan ettiği gibi, sıfatlarını ve isimlerini tefekkür etmeleri için de cüz’î ilim, kudret, iradegibi sıfatlar takmıştır. İnsanlar da bu sıfatlardan doğan çeşitli isimlere sahip bulunmaktadır. Bu isimler tecellîlerle bilinir. Bir aynanın güneşe karşı tutulması hâlinde, güneş aynada tecellî ettiği gibi, insanın yazdığı güzel bir yazıda da onun hattatlığı tecelli eder ve hattat ismi okunur. Aynı şekilde, bir saate bakıldığında onu yapanın saat yapmayı bildiği, yâni âlim olduğu; çarkları hikmetle yerleştirmesiyle hakîm olduğu ve saatteki her bir çarka belli bir şekil ve büyüklük takdir etmesiyle de mukaddir olduğu anlaşılır.

İşte, bu kâinat sarayında her şeyin nihayetsiz bir kudretle yaratılması Cenâb-ı Hakk’ın Kadîr ismini, her şeye sayısız hikmetler ve faydalar takılması Hakîm ismini gösterdiği gibi, her şeyin bir mizan ve ölçüden çıkması ve her hayat sahibine hayatı için gerekli şeylerin yeterince verilmesi de Âdil ismini göstermektedir.

Şimdi, İlâhî adaletin kâinattaki sayısız tecellîlerinin iki yönü üzerinde kısaca duralım.

Bunlardan birincisi: Her hayat sahibine dünyadan faydalanması için gerekli her şeyin âdil bir şekilde verilmesidir. Hâlık-ı Hakîm, herbir hayvanı hayatından memnun olacak tarzda yaratmış, rızkını ona sevdirmiş ve bedenini o rızkı elde etmeye uygun bir şekilde yaratmıştır. Meselâ, rızık olarak kendilerine et takdir ettiği hayvanların, ruhlarını cesur, bedenlerini çevik, pençelerini kuvvetli ve dişlerini keskin kılmıştır. İnsanlara yardımcı olup, ot ve benzeri şeylerle beslenen hayvanların ise, ruhlarını ünsiyetli, bedenlerini de insanların istifadesine en münasip tarzda yaratmıştır. İşte, bu durum İlâhî adaletin lâtif bir cilvesidir. Bu letafete ayrı bir güzellik katan diğer bir nokta şudur:

Her hayvan, dünyada en güzel bedenin kendisine takıldığını, en iyi rızkın ona verildiğini ve en sevimli yavrunun kendi yavrusu olduğunu bilir ve hayatından memnun olur. Meselâ, bir derede neş’e ile birbirine seslenen kurbağalar hayatlarından gayet memnundurlar. Yanına yaklaştığınızda aman kurbağalığımı elden alacaklar diye hemen kaçar. Onları Dolmabahçe Sarayı’na koysanız hapsetmiş olursunuz. Aynı şekilde, bir karga itina ile ihtimamla beslediği yavrusunu şehzade ile değişmez. Diğer hayvanlar da bunlara kıyas edilebilir.

İnsana gelince, Cenâb-ı Hak, insan ruhunu bedenine bir sultan olarak yaratmış, ona göz, kulak gibi afakî ve akıl, hâfıza gibi enfusî nimetler vermiş ve insan bedenini bu ruhun kolayca faydalanacağı ve kullanacağı şekilde yapmıştır. Hem bütün kâinatı ve içindeki mevcûdatı onun hizmetine vermiştir. O Erhâmürrahîmin insana yaptığı bu kadar ihsanları yanında, hiçbir hayvana insanı kıskanma duygusu vermemiştir. İnsanın bu ihsanlar karşısında yapacağı tek şey, şükür ve minnettarlığını ibâdet ile ilân etmektir. Böyle yapmayıp, insanların bir kısmına bir imtihan ve tecrübe vasıtası olarak verilen bazı dünya nimetlerine kafasını takarak, İlâhî adaleti inkâr etmeye kalkan bir insan ne kadar nankördür! Hâlbuki böyle bir insana, kendi aklını, ahlâkını, inancını, anne ve babasını kısacası kendi hususî dünyasını o kıskandığı kimseyle değiştirmesini teklif etseniz reddedecektir. O halde, Cenâb-ı Hak her bir hayvanı dünya hayatından memnun yarattığı gibi, her bir insana da bu dünyadan hususî bir dünya ihsan etmiş ve dünyasını ona sevdirmiştir.

İlâhî adaletin kâinattaki tecellîlerinden birisi de bu âlemdeki muvazenenin korunmasıdır. Bu hakikate de kısaca temas edelim.

Bilindiği gibi, bir orduda yeni silâhaltına alınanlarla terhis edilenler arasındaki muvazene ile ordunun nizamı sağlanır, hayatiyeti devam eder. Kâinattaki hâdiselere de bu misâlin penceresinden bakınız ve Cenâb-ı Hakk’ın Muhyî (hayat verici) ismiyle dünyaya gönderdiği insanlar, Mümît (ölüm verici) ismiyle terhis ettiği insanlar arasındaki muvazeneye dikkat ediniz. Sonra, dünyaya gönderilen her çeşit hayat sahiplerinin erkek ve dişi olarak ikiye ayrılmasına bakınız. Ayrıca, insanların sayısı ve yeme potansiyeli ile rızıkları arasındaki hassas ölçüye dikkat ediniz ve aynı ölçüyü her bir hayvan nev’i için ayrı ayrı göz önüne alarak İlâhî adaletin haşmetini seyrediniz.

Sonra, her bir hayvan nev’inin bu âlemdeki vazifesi ile onun çoğalma kabiliyeti arasındaki ince münasebete nazar ediniz. Meselâ, balıklardaki çoğalma kanununun arslanlar için geçerli olması hâlinde, dünyadaki nizamın nasıl bozulacağını düşününüz ve başta insan nev’i olmak üzere her bir nev’ideki farklı çoğalma kanunlarıyla değişik ömür takdirleri içinde tecellî eden adalete dikkat ediniz.

Daha sonra canlıların dünyaya gelip göçmeleri gibi, sizin vücudunuzda zerrelerin vazife gördüğüne ve terhis edildiğine dikkat ediniz ve bütün hayat sahiplerinde her an büyük bir hassasiyetle tecellî eden nizam ve mizan içindeki adaleti temaşa ediniz. Diğer bir taraftan aynı muvazenenin, denizlerin, ırmakların ve çeşmelerin gelir ve giderleri arasında da mevcut olduğunu düşününüz. İşte, bütün misâller şu hakikati güneş gibi gösterir:

Cenâb-ı Hak, nihayetsiz hakîm olduğu gibi, nihayetsiz âdildir de. Bu adalet bir takdirin neticesidir. İlâhî adaleti açıkça ilân eden bütün bu vaziyetler ve hâdiseler, İlâhî kader ile takdir edilmiş ve ona göre yaratılmışlardır.O halde, adaletin bu kâinattaki delilleri aynı zamanda kaderin adalet ettiğine delildirler. Mevzumuzu şu sual ile tamamlayalım:

Cenâb-ı Hak-hâşâ-âdil olmayınca, kim âdil olabilir? İnsanların ilimleri cüz’î, nazarları kısadır. Dolayısıyla, hâdiseleri bütün cepheleriyle ihata edemezler.Hem, kudretlerinin de cüz’î olması sebebiyle çoğu zaman adaleti tatbik edemezler. O halde, mutlak âdil, ancak ilmi ve kudreti sonsuz olan Allah-u Azimüşşân’dır.

Adalet güzel bir sıfat olduğuna göre, bütün güzel sıfatlar gibi bu sıfatın da kemali Allah’ta bulunur. Sonra başta Peygamber Efendimiz (s.a.v) olmak üzere diğer peygamberler ve onların yolunu izleyen diğer bütün mü’minler gelir. İnsanlar hareketlerinde O’nun İlâhî adaletine uydukları nisbette âdil olurlar. O da kendi takatları nisbetindedir…

MEHMED KIRKINCI

Sende yorum yazabilirsin