Ahlâktaki Çöküş

Kargaymış o, rehber diye uyduklarımız;

Akreb oluvermiş cebe koyduklarımız.

Ahlâkta tedennî dibe varmış, ne yazık!

İnsanlığa şâyeste mi duyduklarımız?

Gün geçmiyor ki, akılları şaşkınlıkta bırakan, vicdanları kanatan bir hâdise zuhûr etmesin!.. İnsan, haberlere râhatlıkla göz atamıyor. İnsaniyeti çürümemiş, hayvanî hislere dönmemiş bir kimse mutlaka gazetelerden, televizyonlardan veya ağızdan ağıza yayılan haberlerden elem duyar. Zâten cem’iyetimizde iyi ve güzel durumlar değil, kötü ve çirkin hallerin haber değeri vardır. Keşke, bunda ibret almak; bu kabîl bir hatâyı işlememek düşüncesi âmil olsa! Maalesef, tam tersine, sanki bu kötülüklerden zevk alır hâle gelmişiz…

Bir taraftan bütün mukaddes duygulardan sıyrılmayı medeniyet zanneden; yaşamayı yalnız hayvânî hislerin, nefsî arzûların, süflî zevklerin tatmîninden ibâret sayanlar çoğalmaktadır. Diğer taraftan, inançlarının gereğinin sâdece ibâdethânelerde – o da resmî ve şeklî – yaşanacağını sanan; îmân ve ahlâk değerlerini hayatlarının her safhasında uygulamak gerektiğinin farkında olmayan kişiler de azımsanmayacak kadar artmaktadır.

İnançta, fazîlette, ahlâktaki bu bozukluk bütün cem’iyyetin dayanak noktalarına kadar sirâyet ederek esaslı bir çürümeye sebeb olmuş ve olmaktadır. Birkaç yüz yıldır, Batı’nın bâtıl değerlerini, hücrelerimize yerleşmiş, kan ve kemiklerimize karışmış durumda olan kendi aslî ve ulvî kıymetlerimizin yerine ikàme etmeyi mârifet bilmişiz. Kimi kasıtlı, kimi safdilâne, cem’iyetimizin kurtuluşunu, Batı Medeniyetinin her şeyini, a’dan z’ye, şartsız kabûl etmekte görmüşüz.

Devletin idâresini ele geçirenler, bin yıllık mefâhirimizin asıl kaynağı olan İslâm dînine âit ne varsa, hepsinden halkımızı uzaklaştırmak için ellerinden gelen gizli – açık her türlü mel’âneti icrâdan geri durmamışlardır. Bunlara, îmân ve Kur’andan gelen güçleriyle karşılık vermeye çalışan insanları, ne yazık ki, baskılarla, zulümlerle, tahkîrlerle susturmaya çalışmışlardır. Bir asra yakın, bu mücâdele sinsî bir şekilde devâm etmiştir. Hâlen, taklîd etmekte olduğumuz Batı Medeniyetinde şahsî hak ve hürriyetler meyânında kabûl görmekte olan pek çok durum, bizde devlet eliyle engellenmektedir.

Gözleri yalnızca dünyâ hayâtını gören ve insanların bir mânevî tarafı bulunduğunu görmez ve bilmezlikten gelen bu mütegallibe takımı yüzünden, çocuk yaşta kazandırılamayan ahlâkî değerler sebebiyle, bataklığa saplananların sayısı büyük bir yekûn teşkîl etmektedir. Ahlâksızlığın kaynağını en büyük hedef, ahlâksızlıkta esfel-i sâfilîne düşenleri en büyük örnek olarak göstermek için ellerinden geleni esirgemeyen bu gürûhla başa çıkmak, maalesef, kolay olmayacaktır.

Şahsiyetlerinin meydana gelmesinde mânevî ve ilâhî bir temele dayanan, çeşitli dîn ve görüşteki insanların bir araya gelerek, ortak bir savunma stratejisi tesbît etmesi, çekirge sürüleri gibi hücûm eden inançsızlık ve ahlâksızlık cereyânına karşı tedbîrler alması gerekirken; herkesin ayrı bir telden çalması, her kafadan başka bir ses çıkması da karşı cebhenin işini kolaylaştırmaktadır. Semâvî dîn mensuplarının da rahatsız oldukları, fıtrata zıd yaşama biçimlerinin şahsî hürriyetler arasında sayılmak istenmesi bu ahlâkî tereddîyi hızlandırmaktadır. Devamlı telkîn edilen: ‘başkalarına hoşgörü, değişikliklere saygı, kimseye zararı dokunmadıktan sonra istediğini yapmak’ gibi bahâneler, bulaşıcı hastalık nev’inden ahlâksızlık cereyânının yayılmasına, bilhassa aklî melekeleri tam teşekkül etmemiş olan çocuk ve gençlerde tedâvîsi imkânsız tahrîbâta vesîle olmaktadır.

Âilelerinin sorumluluğu altında bulunan çocuklara küçük yaşlarda inanç ve ahlâk eğitimi verilmesi, keyfî usûlleri kànun kılıfında dayatarak, yıllardır engellenmektedir. Erginlik çağına erişip, behîmî hislerinin te’sîri altında ne yaptığını bilmez bir durumda bulunan gençlerin bu eksikliklerini gidermek için artık çok geç kalınmış olmaktadır. Aslında, halkın mânevî değerlerine savaş açan ve her türlü hîle, cebir, şiddet kullanarak yönetim mevkîlerine gelen kişilerin istedikleri de tam bu hâldir. Çocukluğunda gerekli terbiyeyi almayan nesiller üzerinde silinmeyecek te’sîrler bırakarak, insanları dînî ve ahlâkî düşüncelerden tecrîd etmek ve onları arzû ettikleri gibi yönetmek…

Halbuki, ahlâksız ve inançsız bir kişinin idâresi, mânevî değerlere saygılı bin kişinin idâresinden daha zor, daha imkânsızdır. Bu durum, yaşadığımız asra damgasını vuran pek çok hâdisenin tasdîki altındadır. Ama, halka rağmen halka hükmedenlerin emelleri de bu değil midir?

Dünyâda ve vatanımızda ne kadar okul, ne kadar öğretmen, ne kadar kurum insanların ahlâklı ve fazîletli birer ferd olarak yetişmesine gayret ediyorsa; bir o kadar da yıkmak ve bozmak için çabalayan güçler, gazete, dergi, televizyon, sinema, film ve sâir vâsıtalarla her türlü yolu deniyor. Sonuçta, işte küçücük yaşlara inen tecâvüzler, şiddetler, adam öldürmeler, madde bağımlılıkları, intiharlar, hırsızlıklar, çetecilikler ve sâir denâetler…

Cenâb-ı Hakk, insanların faydasına hizmet edenleri muvaffak etsin! Beşeriyeti, hayvanlık seviyesine indirmeye uğraşanlara da daha fazla fırsat vermesin!

Ekrem Kılıç – Nurdan Haber 

Sende yorum yazabilirsin