Ailelerde yabancılaşma

Eski evlerde, mahallelerde, mescidlerde “sohbet-muhabbet” vardı. Radyo ile birlikte sohbet geleneğimizde bir duraksama oldu…

Televizyon, internet ve telefon hayatımıza hâkim unsur haline gelince, sohbet ve muhabbeti bütünüyle unuttuk…

Artık aileler konuşmuyor, televizyonu kesmemek için, neredeyse işaret dili ile anlaşmaya çalışıyoruz.

Sohbet ve muhabbet, insanlar arasında sevgi bağları oluşturur. Ya da var olan sevgi bağlarını güçlendirir. Bir birleriyle konuşmayan insanlar arasında ise sevgi bağları önce gevşer, sonra kopar. Zaman içinde de müthiş uçurumlar oluşur. Artık bir birlerine ulaşamazlar.

Bazı aileler şimdilerde bu süreci yaşıyor.

Günler geçer, aile fertleri ekranlardan gözlerini alıp bir birlerinin yüzlerine dahi bakmazlar. Bir birlerinin durumlarıyla ilgilenmezler. 

“Televizyon tutkunu babam o kadar uzun zamandır yüzüme bakmadı ki, sokakta karşılaşsak beni tanıyacağından kuşkum var” diye yakınıyor, SümeyyeHanım; “hatta adımı bile unuttuğunu sanıyorum. Benden bir şey isteyecek olsa, yüzüme bakmadan istiyor… Ekrandaki bir sahneyi kaçırsa sanki kıyamet kopacak… Ekran tutkusu yüzünden geç saatlere kadar oturuyor. Önceleri dükkânı geç açıyordu. Televizyon tutkusu arttıkça, hiç açmamaya başladı. Şimdi gün boyu uyuyor. Çünkü her geceyi televizyon karşısında uykusuz geçiriyor. Dükkânı satacağını söylüyor. Emekli maaşıyla geçinecekmişiz. Bu ise benim okuldan alınmam anlamına geliyor. Ne yapacağımı şaşırdım.” 

Aile içi kopukluğun bundan daha acı, daha acıtıcı ve daha incitici örneği olabilir mi? Birbirleriyle konuşmayan, bir birlerinin yüzüne bakmayan bu insanlar bizim. Aile bireyleri dut yemiş bülbül misali sus-pus. Tek irtibat noktası, televizyon ekranı ve gözler ekrana yapışık. Yemeği bile alelacele tıkınıp derhal ekran karşısına geçen babalar, televizyon izlemekten vakit bulup çocuklarının büyümelerini izleyemiyorlar. Doğrusu çok büyük kayıp… Üstelik de çok ayıp!

***

Zerrin Hanım ise anne babasına küskün:

“Asker emeklisi babam, ayda birkaç kez içer. Annemin de başı açık. Çok anlattığım ve ısrar ettiğim halde irşad edemedim. Ben de mecburen tavrımı koydum. Onlarla bir yıldır konuşmuyorum. Bir yıldır annem ve babamla konuştuklarımı toplasanız, sanırım on dakikayı geçmez. Bu süre içinde yüzlerine belki toplam bir dakika bile bakmamışımdır. İnanın artık yüzlerini bile unuttum. Ama vicdanım pek rahat değil. Ne yapmamı önerirsiniz?” 

Ne önerebilirim ki? Bu nasıl dini hassasiyet anlayamadım. Din sevdirici, barıştırıcı, müsamaha etmeyi öğretici bir kavramdır. Bu temel inşayı görmezden gelip kine, küskünlüğe alet etmek anlaşılır gibi değildir.

Öyle ya, “anne babaya öf dedirtme”yi yasaklayan bir “sevgi” ve “şefkat” dinine mensubuz. Anne ve babamızın bize ters gelen olumsuz davranışları onları ters davranmamızı gerektirmez. Bu davranışımızı inancımızın bir gereği sayacakları için asla inancımıza ısınmayacaklardır. Dolayısıyla inancımıza zarar vermiş olacağız.

Siz ne diyorsunuz? Hz. Nuh, peygamberdi ama eşini ve oğlunu ıslah edememişti. Hz. Alişan Efendimiz ise sevgili amcasının iman etmesini sağlayamamıştı. Belli ki, hidayet bizden değil, Allah’tandır.  

Müslüman öncelikle “sevgi insanı” olmak zorundadır. İnsanı “sevgi” eksenine oturtmayan Müslümanlığın kişiye yansımalarında müthiş bir terslik var demektir. Bu terslik İslam’da olamayacağına göre, Müslümandadır! 

Şunu söylemeye çalışıyorum ki, kişiyi “sevgi insanı” yapamayan dindarlığı gözden geçirmemiz lazım. Anne babasını sevmeyen, başka kimi sevecek?

Yavuz Bahadıroğlu

Sende yorum yazabilirsin