Allah’a Doğru Taraftan Bakmak

(Tabiat Risalesi Açılımları-23) 

Önemli Bilgilendirme: Tabiat Risalesi Açılımları, görsel destekli ve akademik nitelikli “Keşif Yolculukları Risale-i Nur Eğitim Programı”nın “İman Hazinesinin Varlığını Delillerle İspatlamak” isimli ikinci ana bölümünün 1. Hakikat’i olup, “Allah’a İman” hakikatinin mantık ve bilim zemininde akademik olarak ispatı yapılmaktadır. Derslerimizde sunulan hakikatlerin tam olarak hissedilerek pekiştirilmesi için yazımızın sonundaki görsel destekli ders videosunu da izlemenizi tavsiye ediyoruz. Eğitim programının önceki derslerine sayfanın sonundaki “Etiketler” bölümünden ismimize tıklayarak ulaşabilirsiniz.

“Tabiat Risalesi Açılımları” kitabımızın bir parçası olan bu yazımızdan sonra fantastik bir yolculuğa gerçek anlamda giriş yapmak isterseniz kitabımızı okuyabilirsiniz. “Tabiat Risalesi Açılımları”nın (seminer videolarını seyrederek okuyabileceğiniz) Görsel/İnteraktif kitabına ulaşabileceğiniz adres:

http://risaleinuregitimprogrami.com/2015/10/25/tabiat-risalesi-acilimlari-gorselinteraktif-kitap/

Artık Tabiat Risalesi’nin hâtime yani sonuç bölümüne geldik. Bu bölümde bir yaratıcının varlığının kabulü hâlinde ortaya çıkan önemli sorulara cevaplar veriliyor ve muhteşem bir finalle eser sonlandırılıyor. İnşallah bu heyecanlı finale hep birlikte şahit olacağız. Şimdi kaldığımız yerden devam ediyoruz.

İnsan gerçekten de bazen samimî olarak doğruyu aramak tavrından o kadar uzaklaşıyor ki, insanı insaniyetten pişman ediyor. Bir yaratıcının kudret ve rahmetine olan ihtiyacını hissederek O’nu tanımaya çalışmakla meşgul olmak varken, kendi gibi aciz ve zayıf bir varlığın ibadetine Allah’ın ihtiyacının olup olmadığını sorgulayabiliyor.

Hâlbuki modern psikolojide ve popüler kişisel gelişim kitaplarında sıklıkla karşımıza şöyle bir kavram çıkıyor. “Bağlılık mı, bağımlılık mı; istek mi ihtiyaç mı” başlıklı birçok makale ve kitap, kendisiyle barışık olan ve aşağılık kompleksi bulunmayan sağlıklı bir insanın sevgi ilişkisinin, “ihtiyaç duyan ve bağımlı olan” tarzda şekillenmeyeceğini ifade ediyor. Bu güzel ve anlamlı duyguları hayatına kabul etmeyi “isteyen ve tercih eden” olgun bir insanın, bağımlılık saplantısı içinde değil, bilinçli ve sağlıklı olan bağlılık duygusu içinde davrandığını ve gerçek sevgi ilişkilerinin böyle geliştiğini belirtiyorlar.

Biz buradan şunu çıkarıyoruz: Madem kusurlu ve eksik yönleri çok olan insanın bile sağlıklı ilişkileri, “ihtiyaç duymak ve bağımlı olmak”tan uzak kalabiliyor. O hâlde tüm kâinatı içindekilerle beraber yaratacak mükemmellikteki Allah’ın, insanla geliştireceği ilişkisinde, “ihtiyaç hissetmek” gibi zayıflıkların olamayacağı ve bizimle olan ilişkisinin, ancak “isteyen ve irade eden” tarzda olabileceği ve öyle olduğu bizce kesinlik derecesinde açıktır.

Ayrıca bizi yaratması ve kendine muhatap etmesinin de, ilahî sıfatlarının sahip olduğu yüksek özelliklerin bir gereği olarak ortaya çıktığını düşünüyoruz. Aslında insanın önemli bir yanlışı, Allah’ın yaratımını ve faaliyetlerini anlamaya çalışırken, kendi tarafından bakmasıdır. Doğru olan ise, bütün zaman ve mekânları, bir tek zaman ve mekânmış gibi görebilen, bilebilen, onlara hükmedebilen ve idare eden ve bu fâni dünyanın varoluş hikmetini ve yüksek neticelerini gerçek anlamda ortaya çıkaracak ebedî âlemleri yaratan Allah’ın tarafından O’nun icraatına bakmaktır. Bu çok ince bir noktadır, birçok meseleyle irtibatlıdır ve çok sayıda hadiseye bakış açınızı sağlıklı bir şekilde değiştirecek bir bilgidir.

Şunu demek istiyoruz: Allah’ın yaptığı bir işi anlamaya kalkışan birinin, bu kâinatın Allah’ın var kabul edildiği durumda ne şekil alacağını hesaba katarak, o kâinata bakması gerekir. O’nun varlığının gerektirdiği zarurî neticelerin ışığıyla olaylara bakılmadığı zaman, hatalı sonuçlar çıkar.

Örneğin denir ki: “Bu kadar zulümlere ve acılı ölümlere Allah nasıl müsaade ediyor? Zalim ceza almıyor, mazlum mükâfat görmüyor?”

Biz de deriz: O sizin tasvir ettiğiniz, Allah’ın mevcudiyeti hesaba katılmadığında kâinatın karanlık şekilde görünmesinden ibarettir. Hâlbuki Allah’ın varlığının zarurî gereği olan ebedî hayat diyarının yaratılmasıyla, filmin göz önünde bulundurmadığınız ikinci yarısı gösterime girecek. O zaman kötü ve çirkin olarak gördüğünüz her hadise, hakikatte güzel olan asıl anlam ve şekillerini gösterecek. Zalimin zulmü cezasız kalmayacak, mazlumun mağduriyeti boşuna yaşanmış olmayacak. Her hakikat ve bu dünyada yaşanan her bir hâdise, gerçek manalarını ve tam hikmetli hakikî şekillerini kazanacak.

Saded harici ama irtibatlı olduğu için bahsettiğimiz bu noktayı kavradığımızda: “İlahî adalet nerede? Hani her şey güzel yaratılmıştı?” gibi soruların, böyle bir bakış açısından çok anlamsız ve sığ kalacağını görebileceğiz. Çünkü henüz tamamını izlemediğiniz bir filmden sonuç çıkarmak veya yapımı bitmemiş bir binanın oturumunu beğenmeyerek binanın kalitesizliğinden bahsetmek, en hafif tabiriyle dar görüşlülüktür ve bütünsel yaklaşımdan uzak bir tavırdır. Zaman ve mekâna bağlı olmadan iş gören Allah’ın katında ise, her şeyin planı ve programı zaten çoktan takdir edilmiş ve her hâdise yaşanmış, bitmiş hükmündedir denilebilir. O nedenle ilahî senarist ve mimarın eserlerinin, kendi kısıtlı bakışımızla henüz tamamlanmamış görünen şekillerine bakarak, eserlerin gerçek güzelliği hakkında haksız hükümler vermeye cüret etmemeliyiz.

Denilebilir ki: “Peki bazen parçada görünemeyen mutlak güzelliğin ve adaletin, bütünde var olduğunu nereden bilebiliriz?”

Cevap olarak şöyle diyebiliriz: Parçada görünen ve ortaya çıkan güzelliğin ve adaletin çoklukla hükmetmesi ve genele yaygın bir şekilde mükemmel bir tarzda işlediğinin görülüyor olması, bütünde de aynı şekilde hükmettiğine delil olur, başka türlüsü tasavvur edilemez. İnsan ya dar görüşlülüğü sebebiyle veya bencilliği noktasında baktığından, kendi baktığı taraftan kusur ve çirkinlik olarak görünebilecek şeyler aslında gerçeğin bütününü yansıtmaz. Örneğin ateşin yaratılmasının güzel olduğu, ancak büyük resme bakıldığında tam manasıyla ve hakikatiyle görünecektir. Fakat elini yakan ateşi, o an canının yandığı noktasından bencilce değerlendiren bir insana göre ateş, hiç de sempatik görünmeyecektir. 

Adaleti değerlendirirken de, kısıtlı bir bakış açısıyla bakan ve sanki yaşanacak hayat, sadece bu dünya hayatıymış gibi gören dar görüşlü insan, çekilen acıların ne kadar yüksek hikmetlere ve ne derece kârlı mükâfatlara sebep olduğunu hesaba katmadığından hataya düşer. Hâlbuki bir an düşünebilse ve şu soruyu kendi kendine sorabilse ki: Her canlının ihtiyacı olan besini vakti vaktine ve en hayret verici tarzda vermek ve vücuduna lâzım olan her organı yerli yerinde ve en mükemmel şekilde takmak, başlı başına bir adalet manasını ifade etmez mi?

Adalet sadece haksızların zulümlerini cezalandırmak mıdır? Yoksa çok daha geniş bir manası, hak sahiplerine hakkını vermek midir? Özellikle hayat sahiplerinin hayat haklarını ve ihtiyaçlarını vakti vaktine ve en uygun şekilde temin etmek ve umulmadık yerden en mükemmel şekilde vermek, acaba bu dünyada en yüksek hakikat olan hayatın yüksek hukukuna muazzam bir riayeti ifade etmez mi? Hikmetli ve ibretli istisnalar haricinde güneş gibi göz kamaştıran bu adaletin sabit ve inkâr edilmez gerçeği, acaba göz önünde yaşanan ve bizim kısıtlı bakış açımızdan dolayı zulüm gibi görünen ve adaletin mevcut varlığına zıt görünen olaylara nasıl izin verir?

Önümüzde iki şık vardır: Ya gözümüz önünde görünen bu yüksek adalet hakikati inkâr edilecek veyahut böyle yüksek bir adalet hakikatinin kendi gerçeğine tam zıt işler yapmasının mümkün olmadığı ve bunun mutlaka bir izahı olduğu noktasında bir arayışa gidilecek. İşte bu ikinci yolda, hâdiseleri ebedî hayatı da içine alacak kâinat çapında geniş ve bütünsel bir bakış açısıyla değerlendirmek ve o gözle bakmak penceresi açılır ki, bu geniş pencereden bakıldığında yaratımı güzel olmayan bir eşya veya adaletli olmayan bir fiil düşünülemez.

Bu derin ve ince konu, kâinatın gizemli sırlarından birine temas eder ve ancak Allah’ın varlığının detaylarıyla ve şüphesiz olarak bilinmesinin ışığıyla aydınlanır. Sürekli hayata getirilen ve o hayattan acımasızca sökülüp ölüme atılan canlıların acınacak hâlleri ve dehşetli ayrılıklarının gerçek manalarının ve asıl mahiyetlerinin neler olduğunun detayları, kanaatimizce çok büyük bir ilmî keşif sayılmaya lâyık olan ve Risale-i Nur’un Mektubât kitabının 24. Mektub’u olan eserde çok parlak bir şekilde ortaya koyulmuştur.

Şimdi kaldığımız yerden sadedimize geri dönüyoruz. İbadete ve Allah’a bizim ihtiyacımız var. Allah ise mukaddes kitabında ifade ettiği gibi, “Bütün âlemlerden müstağnidir”[1], yani hiçbir şeye ve hiçbir kimseye ihtiyacı olmayandır. Gerçekten de, manevî bir ihtiyacımız ve yaratılış maksadımız olan ve onu terk etmekle yine sadece kendimize zarar vereceğimiz ibadetin kıymetini ve Allah’ın çok şefkatli ve ciddî uyarısını takdir etmemiz ve ona göre hareket etmemiz gerekmez mi? Öyle sanıyoruz ki, hasta önce hastalığını hissetmeli, bilmeli ve kabul etmeli. Ondan sonra manevî yaralarına ilaçlar hükmündeki ibadetin emredilmesindeki ısrarı anlayabilir.

Allah’ı inkâr ve ibadeti terk eden insanın hem kendine, hem Allah’a, hem yaratılmış her şeyin varlık gayelerine karşı ne derece büyük bir suç işlemiş olacağı konusunu, birkaç meraklı sorunun cevabının verileceği bir sonraki yazımıza havale ediyoruz.

“Allah’a Doğru Taraftan Bakmak” Eğitim Programı Ders Videosu:

https://youtu.be/tx2caykJqBQ

Görsel destekli ve akademik nitelikli “Keşif Yolculukları Risale-i Nur Eğitim Programı”mızı www.kesifyolculuklari.com veya www.risaleinuregitimprogrami.com adreslerinden sistematik olarak takip edebilirsiniz, eğitim programının ders müfredatı olan metin ve görsel/interaktif kitaplarımıza ulaşabilirsiniz.  

Ediz Sözüer

[1] Ankebut Suresi 6.ayetten alıntı.

Sende yorum yazabilirsin