Allah’ın Adını Almak (Risale-i Nur Eğitim Programı-1)

Keşif Yolculukları Risale-i Nur Eğitim Programı Dersleri-1: Allah’ın Adını Almak (Birinci Söz)

Eğitim Programı Ön Bilgilendirmesi: 7 Mayıs 2016 16.45 Ct. günü Yazarlar Birliği Sümer-1 Sok. No: 11/9 Kat:4 Kızılay/ANKARA’da sunulacak ve ayda bir kez yapılacak, izahlı ve görsel sunumlu Risale-i Nur Eğitim Programımızın yeni dersi: “VAHYİN HAKİKATİNİN İSPATI” Kur’ân’ın; ruhları, akılları ve kalpleri fetheden ve dünyayı manen istila eden büyük davasını nasıl ortaya koyduğunu etkileyici tespitler ışığında göreceğiniz ve insanlık âlemi içinde ortaya çıktığı andan itibaren, bütün hayallerin ötesinde ne mertebede büyük bir manevî inkılap gerçekleştirdiğini ve insan sözü olmadığının mantıkî çıkarım ve delillerinin en çarpıcılarına şahit olacağınız programımıza davetlisiniz. Bambaşka bir âleme götüren müziğiyle ve düşündüren görselleriyle 3 dk. 26 sn.lik tanıtım videosunu tam ekran ve HD izleyin. Fragman Video Adresi: https://youtu.be/8-BxFCzicIs Keşif Yolculukları Risale-i Nur Eğitim Programımızın güncel ders konularının detaylarını ve tarih/yer bilgilerini www.kesifyolculuklari.com ve www.risaleinuregitimprogrami.com adreslerinden takip edebilirsiniz.

Bu yazımızda çalışmamızın ve eğitim programımızın ilk ana bölümü olan “İman Hazinesinin Kıymetini Keşfetmek” içindeki 5 adet “Keşif”ten “1.Keşif” olan “İman, İbadet ve Namazın Yüksek Hakikatini Keşfetmek” isimli bölümün bir parçası olan 1.Söz’e dair sunumun sadece izah metnini alacağız.

Birinci Söz – Allah’ın Adını Almak

Allah’ın adını alarak O’na bağlanmak ve O’nun emri ve himayesi altına girerek, yapılan bir işi O’nun adına yapmak demek olan “Bismillah”, yaratılmış tüm canlı ve cansızların manen söyledikleri bir kelimedir aynı zamanda.

Yaratılmış her şeyin Allah namına hareket ettiği, kendi başlarına asla yapamayacakları ve altında ezilecekleri büyük vazifeleri, nihayet derecede kolaylıkla ve mükemmelen yerine getirmelerinden anlaşılmaktadır. Risale-i Nur’un Sözler isimli eserinin Birinci Söz’ünde dünya neden bir çöle benzetilmiştir? Çöl, bir mahrumiyet yerini, ihtiyaçlarımızı teminde zorluk çekeceğimiz ve savunmasız olarak tehlikelere açık bulunduğumuz bir ortamı hayale getirmektedir. Dünya çölünde de, insan maddî ve manevî birçok ihtiyaçlarını karşılamak için sürekli zorluklarla ve engellerle karşılaşır. Hayatını tehdit eden çok sayıda tehlikeler içindedir.

İhtiyaçlarımızı, imkânlarımızla; muhtemel tehditleri, kudretimizle kıyasladığımızda, her insanın “çok aciz ve çok fakir” olduğu görünür. Bu, en zengin ve kudretli kişiler için de böyledir. Küçük bir mikrop o kudretli insanı öldürebi-lir ve en zengin olduğu söylenen bir şahıs bile sahip olduğu imkânlardan, kısacık bir hayatta ve ancak sınırlı ölçülerde yararlanabilir. Mesela, ne kadar zengin olursa olsun, yiyebilecekleri midesinin alabileceği kadardır ve bunu da sınırlı bir zamanda yapabilecektir. Hâlbuki insanın o derecede geniş ve asla tok olmayan ve doymayan, maddî ve manevî bir açlığı vardır ki, bu dünya o ihtiyacı ve istekleri karşılamaya ve onu tatmin etmeye asla yetmez. Bunu herkes kendi nefsinde çok açık hisseder.

Zaten ölüm, zengin-fakir, güçlü-güçsüz herkesi eşitler. İhtiyaçlarını karşılamak ve zararlardan korunmak noktasında herkes ölüm karşısında mağlup düşer. Hiç kimse hayatını (bu dünyada) gerçek anlamda kurtaramaz. Böyle bir dünyada, kulluğun iki temel kavramı karşımıza çıkıyor: Acizliğini ve fakirliğini hissederek, kudretinin ve imkânlarının yetersizliğinin farkına varmak. Ve sonra da, hem zarar verecek her türlü tehlikeden koruyacak kadar kudreti nihayetsiz, hem de her ihtiyacı karşılayabilecek derecede büyük bir rahmet zenginliğine sahip olan dünyanın hâkimini aramak, bulmak ve O’na bağlanarak, O’nun kudretine dayanmak ve O’nun rahmetinden yardım istemek. İşte haddi ve nihayeti olmayan bir kudretin ve zenginliğin kaynağı budur. Bu vaziyetteki bir insanın durumu ise çölde vaha bulan birinden farksızdır.

Bir devlet memurunun veya askerin, kendi başına asla başaramayacağı işleri rahatça yapabilmesinin sırrı nedir? O kişinin devletle “ilişiği”dir. “Devlet adına” hareket ettiğinin bilinmesidir. Tanımadığımız, hatta belki bize düşman olanların bulunduğu bir ortama, o insanların tanıyıp korktukları ve yanlarında itibarı olan birinin selamını götürerek gittiğimizi düşünün. Tavırları nasıl bir anda değişir, bilirsiniz. Şimdi de, aslında gerçek mahiyetini bilmediğimizden yabancısı olduğumuz ve tanımadığımız ve bize düşman gibi görünen dünyadaki her zorlu hadiseyi, her hastalığı, her musibeti, onların çok da iyi tanıdıkları ve bildikleri ve kendilerini idare eden Allah’ın “selamını” götürerek karşıladığınızda, o hadiselerin ne şekil alacaklarını, nasıl da vaziyetlerini ve size karşı olan tavırlarını değiştireceklerini hayal edin.

Dikkat edilirse 1.Söz’deki “Bir tek adamın gelip bütün şehir ahalisini zorla bir yere götürüp işlerde çalıştırması“ benzetmesi ile inanılmaz bir hakikat anlatılıyor. Bir küçük tohum, kendi içinden çıkacak ağacın oluşum sürecinde ne kadar çok şeye muhtaçtır. Kendisine lazım olan topraktaki türlü çeşit maddeler, su, güneş, ısı-nem dengesi gibi bir sürü şey. Tüm bunların uygun ölçülerde bir araya gelmesi ve belirli bir düzen içinde o çekirdek için çalıştırılması gerekiyor ki, çekirdek ağaç olabilsin. Şimdi o çekirdeğin bu neticeyi verebilmesi için, etrafındaki tüm eşyayı ihtiyacı miktarında kendine çekmesi, oluşumu için gerekli konumu almaları için yönlendirmesi ve onlara hükmederek emrinde çalıştırması gerekmiyor mu?

Denilirse ki: “Olur mu hiç öyle şey. Çekirdek de, her şey de, birbirinden habersiz olarak tesadüfen hareket etmektedirler”. İşte o zaman sorulur ki: Ne zamandan beri tesadüfen hareket eden maddeler, “ölçülü kullanılacak bir gücü, şuurlu bir tercihi ve bilerek yapmayı gerektiren karmaşık bir dizaynı” meydana getirebilir kabiliyete sahip oldular? Şuursuz bir nesne, ne zamandan beri şuurlu iş yapabilir oldu? Bilerek iş yapmaktan aciz bir tohum, ne zamandan beri kimyager bir bilim adamı oldu?

Hiçbir zaman böyle bir şey olmadı. Siz, bir uçağın veya bir tablonun kendi kendine oluştuğunu hiçbir zaman düşünmezsiniz. Çünkü sanatlı bir eser sanatkârı, karmaşık bir cihaz bir mühendisi gerektirirdi. Tabiattaki durum bundan farklı mıydı? Hayır. Sadece, perde arkasında olduğundan görünmeyen, gizli bir işleyicinin ilim, irade ve kudretinin eserlerini seyrediyordunuz. Durum bundan ibaretti.

Tıpkı resmi çizen eli görmenize mani olan bir perde arkasından görünen fırçanın resmettiği tabloyu, eli görmüyorsunuz diye “Vay canına! Bu resmi fırça yapıyor” demediğiniz gibi; tabiatta görünen sebepler ve atomların hareketleri de, sadece kudret kaleminin ucundaki mürekkebin noktalarıydı. Zaten, ressam da tablonun içinde, boyaların arasında aranmazdı.

Hakikat böyle olduğu içindir ki, bitki kökleri havada yayıldığı gibi, sert taş ve toprağın içinde de aynı kolaylıkta yayılıyor ve hatta taşı delip geçebiliyor ve havanın sıcaklığına rağmen yaprakları yaş kalabiliyor, bir kudret mucizesi gerçekleşiyor.

Bitki köklerinin uçlarındaki bir tür asitle taşları deldikle-rinden bahsederek sizi kandırmak isteyenler olursa hemen sorun: “Peki o asiti, o bitkilerin eline kim verdi?” Bir şeyin varlığının delilini, o şeyin yokluğuna delil yapmaya çalışanlara sakın kanmayın. Etrafınıza dikkatli bakın. Normal şartlarda vücuda gelmesi mümkün görünmediği halde, meydana gelen ve varlığı mucize olan ne çok şey vardır. Madem etrafımızda her şey, yaptıkları işler ve bizlere takdim ettikleri nimetlerle manen “Bismillah” diyorlar. Biz de insan olarak, bu hakikatlerin farkında olduğumuzun bir işareti olarak  “Bismillah” demeliyiz. Nimeti verene aracılık eden sebeplere ve tabiata teşekkür ve minnet edip de, nimeti asıl göndereni unutmak gibi bir ahmaklık durumuna düşmemek için.

Keşif Yolculukları Eğitim Programı Ders Videosu:

Allah’ın Adını Almak (Birinci Söz)

https://www.youtube.com/watch?v=PZVagj_zaOk&index=4&list=PL5bPD7AdvnTwLy6HBas-goAXLUUhNM0d8

Ediz Sözüer

www.NurNet.org

Sende yorum yazabilirsin