Allah’ın Sadık Kulu

Çocukluğumuzda Said Nursi Hazretleri’nin adından kuşkuyla söz edilirdi. Bir gün radyoda haberler okunurken onun rahmete kavuştuğu ifade edilince, mahallemizin ak sakallı imamının, yüzünü avuçlarına gömüp hızla uzaklaştığını hatırlıyorum. Bu adam kimdi? Niçin adı tedirginlikle fısıldanıyordu?

Üniversitede okurken gazetelerde sık sık tutuklanan Nurculara dair haberler yer alıyordu. Risale-i Nur öğrencilerinin davalarının görüldüğü mahkeme, okudukları kitapların mahiyetini tespit ettirmek ihtiyacını duymuş, İstanbul Üniversitesi’ne başvurmuştu. Basında yer alan haberlerden aklımda kaldığına göre hazırlanan raporda suç unsuru bulunması bir yana, çağın getirdiği hastalıklardan korunmaları, iyi ahlak sahibi olmaları için gençliğe tavsiye edilmesi gerektiği belirtilmişti. Buna rağmen gazetelerde Nurcuların yakalandıklarına dair haberler eksik olmuyordu.

Birinci ve İkinci Dünya savaşları milyonlarca insanın ölümüne sebep oldu; tarif edilmez acılar yaşandı. Ama bunlardan daha fecisi bu iki savaşta asıl bombalananın metafizik olmasıydı. İnsanoğlu kendini bir boşlukta buldu. İnanılan her şey çatırdadı; yerine hiçbir şey konamadı. Maddeci sanatçılar bile yetişen nesli eleştirmenin ihtiyacını duydular; “Bir elinde cımbız, bir elinde ayna /Umurunda mı dünya” gibi yakınmaları sık sık dergilerde görüyorduk. Maneviyatsızlığın şahsiyetsizliği, hatta dejenerasyonu davet edeceği açıktı. Azıcık idrak sahipleri yaklaşan felaketin ayak seslerini duyuyorlardı. Batı manevi cihazlanmanın yollarını arıyor, pek çok mütefekkir felaketin gittikçe büyüyeceğini ilan ediyordu.

Biz ise o sırada daha çok Batılılaşmanın hummasını yaşıyor, Avrupalıları feryat ettiren dünyaya koşuyorduk. Bu gidişin felaket olduğunu sezenlerin başında belki de Said Nursi geliyor, yeni neslin imanını kurtarmayı görev biliyordu; tabii nelerle karşılaşacağının da mutlaka farkındaydı. Yanık sesli bülbül, bir milletin imanı uğruna kendisini tank paletlerinin altına attı. Artık onun için hapishaneler, sürgünler dönemi başlamıştı.

İnancın mantıktan üstün olduğunu kim söylemişse, hayatın özünü ifade etmiştir. Kuş uçmaz, kervan geçmez bir beldede gözetim altında bulunan bu bilge, sanki eserleriyle yeniden dirilmeye başlıyor; imanının fişeklediği idealle gece gündüz çalışıyordu. Yüksek ahlak sahibi olduğunu sezdiği için de halk onu benimsedi. Bu çileli insanın mutlak rehberi Resulullah’tı. O, alemlere rahmet olarak geldiği için en dramatik anlarında bile çevresine şefkatle davranıyor, yüreğindeki imanı Allah’ın bütün kullarıyla paylaşmak uğruna çırpınıyordu. Said Nursi de hiç kimseyi hor görmedi; “Bu, iman davamızın ne işine yarayacak” demedi. Çocukları sıcaklıkla kucakladı; yaşlılara imanlarının ümidini duyurdu.

Yüce idealist, insanı geniş ufuklara çıkaranın yokuşlar olduğunu biliyordu. Gerçek iman sahibi hesap yapmazdı; önüne çıkan engelleri umursamadan yürümeye başladı. Sermayesi Kur’an ve hadislerdi. Yazdıklarına halk heyecanla sarılıyordu. Aydının idrakiyle, halkın heyecanı mezcolunca günışığına aklın alamayacağı nimetler çıkıyordu. Bütün dünyasını bir torbaya doldurup kelepçeli elleriyle o diyardan bu diyara sürgün edilen bu derin bakışlı adamın nefesinde sanki diriltici bir hassa gizliydi. Kader onu adeta aziz milletin ihtiyacına göre hazırlamıştı. Şaşırtıcı zekaya sahip kafası, her kula hayırlar dileyerek çarpan yüreği, bu iki organını besleyen, gücünü semavi değerlerden alan vicdanı vardı.

Böyle zirve insanlar hakkında film yapmak, roman yazmak imkânsız gibidir, zira sevmeyenleri ne yapılsa, ne yazılsa görmezlikten gelirler; sevenleri ise kesinlikle tatmin olmazlar. Mesela “Çağrı” filmindeki Hz. Hamza bizlere pek cazip gelmemişti; çünkü Hz. Hamza hayallerin alamayacağı vasıflara sahipti; kim oynarsa oynasın onu canlandıramazdı. Fakat o filmi Hıristiyanlarla beraber seyrettim. Gözlerim filmden çok seyircilerin üzerindeydi; çıt çıkmıyor, herkes soluk almadan olayları takip ediyordu. Gala gecesinde de binlerce kişi pürdikkat “Allah’ın Sadık Kulu“nu seyretti. Her türlü tenkidi göze alarak, Bediüzzaman’ın hayatındaki bir kesiti geniş çevrelere tanıtmak için ciddi bir çaba gösterilmiş. O çileli insanın Barla’ya sürgün edilişini, tecridini, takibat altındaki günlerini anlatıyor. Seyirciler arasında Risale-i Nur öğrencisi olmayan pek çok kimse vardı; dikkat ettim, onların da gözleri nemliydi. Şahsen ben film boyunca o günün atmosferini soluduğumu, çok şey öğrendiğimi rahatça söyleyebilirim. Emeği geçenleri kutluyor, bu işi burada noktalamayıp yeni ürünler vermelerini diliyorum.

Mehmed Niyazi / Zaman Gazetesi

Sende yorum yazabilirsin