Said tarafından yazılmış tüm yazılar

Ramazan Risalesi Oku ve Dinle

Ramazan-ı şerife dairdir

Birinci kısmın âhirinde şeair-i İslâmiyeden bir nebze bahsedildiğinden şeairin içinde en parlak ve muhteşem olan ramazan-ı şerife dair olan bu ikinci kısımda, bir kısım hikmetleri zikredilecektir.

Bu İkinci Kısım, ramazan-ı şerifin pek çok hikmetlerinden dokuz hikmeti beyan eden dokuz nüktedir.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ

شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذٖٓى اُنْزِلَ فٖيهِ الْقُرْاٰنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَ بَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدٰى وَ الْفُرْقَانِ

Birinci Nükte

Ramazan-ı şerifteki savm, İslâmiyet’in erkân-ı hamsesinin birincilerindendir. Hem şeair-i İslâmiyenin a’zamlarındandır.

İşte ramazan-ı şerifteki orucun çok hikmetleri hem Cenab-ı Hakk’ın rububiyetine hem insanın hayat-ı içtimaiyesine hem hayat-ı şahsiyesine hem nefsin terbiyesine hem niam-ı İlahiyenin şükrüne bakar hikmetleri var.

Cenab-ı Hakk’ın rububiyeti noktasında orucun çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:

Cenab-ı Hak zemin yüzünü bir sofra-i nimet suretinde halk ettiği ve bütün enva-ı nimeti o sofrada مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ bir tarzda o sofraya dizdiği cihetle, kemal-i rububiyetini ve rahmaniyet ve rahîmiyetini o vaziyetle ifade ediyor. İnsanlar gaflet perdesi altında ve esbab dairesinde o vaziyetin ifade ettiği hakikati tam göremiyor, bazen unutuyor.

Ramazan-ı şerifte ise ehl-i iman birden muntazam bir ordu hükmüne geçer. Sultan-ı Ezelî’nin ziyafetine davet edilmiş bir surette akşama yakın “Buyurunuz!” emrini bekliyorlar gibi bir tavr-ı ubudiyetkârane göstermeleri, o şefkatli ve haşmetli ve külliyetli rahmaniyete karşı, vüs’atli ve azametli ve intizamlı bir ubudiyetle mukabele ediyorlar. Acaba böyle ulvi ubudiyete ve şeref-i keramete iştirak etmeyen insanlar, insan ismine lâyık mıdırlar?

İkinci Nükte

Ramazan-ı mübareğin savmı, Cenab-ı Hakk’ın nimetlerinin şükrüne baktığı cihetle, çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:

Birinci Söz’de denildiği gibi bir padişahın matbahından bir tablacının getirdiği taamlar bir fiyat ister. Tablacıya bahşiş verildiği halde, çok kıymettar olan o nimetleri kıymetsiz zannedip onu in’am edeni tanımamak, nihayet derecede bir belâhet olduğu gibi Cenab-ı Hak hadsiz enva-ı nimetini nev-i beşere zemin yüzünde neşretmiş. Ona mukabil, o nimetlerin fiyatı olarak şükür istiyor. O nimetlerin zahirî esbabı ve ashabı, tablacı hükmündedirler. O tablacılara bir fiyat veriyoruz, onlara minnettar oluyoruz; hattâ müstahak olmadıkları pek çok fazla hürmet ve teşekkürü ediyoruz. Halbuki Mün’im-i Hakiki, o esbabdan hadsiz derecede o nimet vasıtasıyla şükre lâyıktır.

İşte ona teşekkür etmek; o nimetleri doğrudan doğruya ondan bilmek, o nimetlerin kıymetini takdir etmek ve o nimetlere kendi ihtiyacını hissetmekle olur.

İşte ramazan-ı şerifteki oruç, hakiki ve hâlis, azametli ve umumî bir şükrün anahtarıdır. Çünkü sair vakitlerde mecburiyet tahtında olmayan insanların çoğu, hakiki açlık hissetmedikleri zaman, çok nimetlerin kıymetini derk edemiyor. Kuru bir parça ekmek, tok olan adamlara, hususan zengin olsa ondaki derece-i nimet anlaşılmıyor. Halbuki iftar vaktinde o kuru ekmek, bir mü’minin nazarında çok kıymettar bir nimet-i İlahiye olduğuna kuvve-i zaikası şehadet eder. Padişahtan tâ en fukaraya kadar herkes, ramazan-ı şerifte o nimetlerin kıymetlerini anlamakla bir şükr-ü manevîye mazhar olur. Hem gündüzdeki yemekten memnûiyeti cihetiyle “O nimetler benim mülküm değil. Ben bunların tenavülünde hür değilim, demek başkasının malıdır ve in’amıdır. Onun emrini bekliyorum.” diye nimeti nimet bilir, bir şükr-ü manevî eder.

İşte bu suretle oruç, çok cihetlerle, hakiki vazife-i insaniye olan şükrün anahtarı hükmüne geçer.

Üçüncü Nükte

Oruç, hayat-ı içtimaiye-i insaniyeye baktığı cihetle çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:

İnsanlar, maişet cihetinde muhtelif bir surette halk edilmişler. Cenab-ı Hak o ihtilafa binaen, zenginleri fukaraların muavenetine davet ediyor. Halbuki zenginler, fukaranın acınacak acı hallerini ve açlıklarını, oruçtaki açlıkla tam hissedebilirler. Eğer oruç olmazsa nefis-perest çok zenginler bulunabilir ki açlık ve fakirlik ne kadar elîm ve onlar şefkate ne kadar muhtaç olduğunu idrak edemez. Bu cihette insaniyetteki hemcinsine şefkat ise şükr-ü hakikinin bir esasıdır. Hangi fert olursa olsun, kendinden bir cihette daha fakiri bulabilir. Ona karşı şefkate mükelleftir.

Eğer nefsine açlık çektirmek mecburiyeti olmazsa şefkat vasıtasıyla muavenete mükellef olduğu ihsanı ve yardımı yapamaz, yapsa da tam olamaz. Çünkü hakiki o haleti kendi nefsinde hissetmiyor.

Dördüncü Nükte

Ramazan-ı şerifteki oruç, nefsin terbiyesine baktığı cihetindeki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:

Nefis, kendini hür ve serbest ister ve öyle telakki eder. Hattâ mevhum bir rububiyet ve keyfe-mâyeşa hareketi, fıtrî olarak arzu eder. Hadsiz nimetlerle terbiye olunduğunu düşünmek istemiyor. Hususan dünyada servet ve iktidarı da varsa, gaflet dahi yardım etmiş ise bütün bütün gasıbane, hırsızcasına nimet-i İlahiyeyi hayvan gibi yutar.

İşte ramazan-ı şerifte en zenginden en fakire kadar herkesin nefsi anlar ki kendisi mâlik değil, memlûktür; hür değil, abddir. Emir olunmazsa en âdi ve en rahat şeyi de yapamaz, elini suya uzatamaz diye mevhum rububiyeti kırılır, ubudiyeti takınır, hakiki vazifesi olan şükre girer.

Beşinci Nükte

Ramazan-ı şerifin orucu, nefsin tehzib-i ahlâkına ve serkeşane muamelelerinden vazgeçmesi cihetine baktığı noktasındaki çok hikmetlerinden birisi şudur ki:

Nefs-i insaniye gafletle kendini unutuyor. Mahiyetindeki hadsiz aczi, nihayetsiz fakrı, gayet derecedeki kusurunu göremez ve görmek istemez. Hem ne kadar zayıf ve zevale maruz ve musibetlere hedef bulunduğunu ve çabuk bozulur dağılır et ve kemikten ibaret olduğunu düşünmez. Âdeta polattan bir vücudu var gibi lâyemutane kendini ebedî tahayyül eder gibi dünyaya saldırır. Şedit bir hırs ve tama’ ile ve şiddetli alâka ve muhabbet ile dünyaya atılır. Her lezzetli ve menfaatli şeylere bağlanır. Hem kendini kemal-i şefkatle terbiye eden Hâlık’ını unutur. Hem netice-i hayatını ve hayat-ı uhreviyesini düşünmez, ahlâk-ı seyyie içinde yuvarlanır.

İşte ramazan-ı şerifteki oruç; en gafillere ve mütemerridlere, zaafını ve aczini ve fakrını ihsas ediyor. Açlık vasıtasıyla midesini düşünüyor. Midesindeki ihtiyacını anlar. Zayıf vücudu, ne derece çürük olduğunu hatırlıyor. Ne derece merhamete ve şefkate muhtaç olduğunu derk eder. Nefsin firavunluğunu bırakıp kemal-i acz ve fakr ile dergâh-ı İlahiyeye ilticaya bir arzu hisseder ve bir şükr-ü manevî eliyle rahmet kapısını çalmaya hazırlanır. Eğer gaflet kalbini bozmamış ise…

Altıncı Nükte

Ramazan-ı şerifin sıyamı, Kur’an-ı Hakîm’in nüzulüne baktığı cihetle ve ramazan-ı şerif, Kur’an-ı Hakîm’in en mühim zaman-ı nüzulü olduğu cihetindeki çok hikmetlerinden birisi şudur ki:

Kur’an-ı Hakîm, madem şehr-i ramazanda nüzul etmiş; o Kur’an’ın zaman-ı nüzulünü istihzar ile o semavî hitabı, hüsn-ü istikbal etmek için ramazan-ı şerifte nefsin hâcat-ı süfliyesinden ve malayaniyat hâlâttan tecerrüd ve ekl ve şürbün terkiyle melekiyet vaziyetine benzemek ve bir surette o Kur’an’ı yeni nâzil oluyor gibi okumak ve dinlemek ve ondaki hitabat-ı İlahiyeyi güya geldiği ân-ı nüzulünde dinlemek ve o hitabı Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmdan işitiyor gibi dinlemek, belki Hazret-i Cebrail’den, belki Mütekellim-i Ezelî’den dinliyor gibi bir kudsî halete mazhar olur. Ve kendisi tercümanlık edip başkasına dinlettirmek ve Kur’an’ın hikmet-i nüzulünü bir derece göstermektir.

Evet, ramazan-ı şerifte güya âlem-i İslâm bir mescid hükmüne geçiyor. Öyle bir mescid ki milyonlarla hâfızlar, o mescid-i ekberin köşelerinde o Kur’an’ı, o hitab-ı semavîyi arzlılara işittiriyorlar. Her ramazan شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذٖٓى اُنْزِلَ فٖيهِ الْقُرْاٰنُ âyetini, nurani parlak bir tarzda gösteriyor. Ramazan, Kur’an ayı olduğunu ispat ediyor. O cemaat-i uzmanın sair efradları, bazıları huşû ile o hâfızları dinlerler. Diğerleri, kendi kendine okurlar. Şöyle bir vaziyetteki bir mescid-i mukaddeste, nefs-i süflînin hevesatına tabi olup yemek içmek ile o vaziyet-i nuraniden çıkmak ne kadar çirkin ise ve o mesciddeki cemaatin manevî nefretine ne kadar hedef ise öyle de ramazan-ı şerifte ehl-i sıyama muhalefet edenler de o derece umum o âlem-i İslâm’ın manevî nefretine ve tahkirine hedeftir.

Yedinci Nükte

Ramazanın sıyamı, dünyada âhiret için ziraat ve ticaret etmeye gelen nev-i insanın kazancına baktığı cihetteki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:

Ramazan-ı şerifte sevab-ı a’mal, bire bindir. Kur’an-ı Hakîm’in nass-ı hadîs ile her bir harfinin on sevabı var; on hasene sayılır, on meyve-i cennet getirir. Ramazan-ı şerifte her bir harfin, on değil bin ve Âyetü’l-Kürsî gibi âyetlerin her bir harfi binler ve ramazan-ı şerifin cumalarında daha ziyadedir. Ve Leyle-i Kadirde otuz bin hasene sayılır.

Evet, her bir harfi otuz bin bâki meyveler veren Kur’an-ı Hakîm, öyle bir nurani şecere-i tûba hükmüne geçiyor ki milyonlarla o bâki meyveleri, ramazan-ı şerifte mü’minlere kazandırır. İşte gel; bu kudsî, ebedî, kârlı ticarete bak, seyret ve düşün ki bu hurufatın kıymetini takdir etmeyenler ne derece hadsiz bir hasarette olduğunu anla!

İşte ramazan-ı şerif âdeta bir âhiret ticareti için gayet kârlı bir meşher, bir pazardır. Ve uhrevî hasılat için gayet münbit bir zemindir. Ve neşv ü nema-i a’mal için bahardaki mâh-ı nisandır. Saltanat-ı rububiyet-i İlahiyeye karşı ubudiyet-i beşeriyenin resmigeçit yapmasına en parlak, kudsî bir bayram hükmündedir. Ve öyle olduğundan yemek içmek gibi nefsin gafletle hayvanî hâcatına ve malayani ve heva-perestane müştehiyata girmemek için oruçla mükellef olmuş. Güya muvakkaten hayvaniyetten çıkıp melekiyet vaziyetine veyahut âhiret ticaretine girdiği için dünyevî hâcatını muvakkaten bırakmakla, uhrevî bir adam ve tecessüden tezahür etmiş bir ruh vaziyetine girerek savmı ile samediyete bir nevi âyinedarlık etmektir.

Evet ramazan-ı şerif; bu fâni dünyada, fâni ömür içinde ve kısa bir hayatta bâki bir ömür ve uzun bir hayat-ı bâkiyeyi tazammun eder, kazandırır.

Evet bir tek ramazan, seksen sene bir ömür semeratını kazandırabilir. Leyle-i Kadir ise nass-ı Kur’an ile bin aydan daha hayırlı olduğu bu sırra bir hüccet-i kātıadır.

Evet, karanlıklı bu hayat-ı dünyeviyenin en nurani Leyle-i Kadri ramazandır.

Evet nasıl ki bir padişah, müddet-i saltanatında belki her senede, ya cülûs-u hümayun namıyla veyahut başka bir şaşaalı cilve-i saltanatına mazhar bazı günleri bayram yapar. Raiyetini, o günde umumî kanunlar dairesinde değil; belki hususi ihsanatına ve perdesiz huzuruna ve has iltifatına ve fevkalâde icraatına ve doğrudan doğruya lâyık ve sadık milletini, has teveccühüne mazhar eder.

Öyle de Ezel ve Ebed Sultanı olan on sekiz bin âlemin Padişah-ı Zülcelal’i; o on sekiz bin âleme bakan, teveccüh eden ferman-ı âlîşanı olan Kur’an-ı Hakîm’i ramazan-ı şerifte inzal eylemiş. Elbette o ramazan, mahsus bir bayram-ı İlahî ve bir meşher-i Rabbanî ve bir meclis-i ruhanî hükmüne geçmek, mukteza-yı hikmettir. Madem ramazan o bayramdır; elbette bir derece, süflî ve hayvanî meşâgilden insanları çekmek için oruca emredilecek.

Ve o orucun ekmeli ise: Mide gibi bütün duyguları; gözü, kulağı, kalbi, hayali, fikri gibi cihazat-ı insaniyeye dahi bir nevi oruç tutturmaktır. Yani muharremattan, malayaniyattan çekmek ve her birisine mahsus ubudiyete sevk etmektir.

Mesela dilini yalandan, gıybetten ve galiz tabirlerden ayırmakla ona oruç tutturmak. Ve o lisanı, tilavet-i Kur’an ve zikir ve tesbih ve salavat ve istiğfar gibi şeylerle meşgul etmek…

Mesela, gözünü nâmahreme bakmaktan ve kulağını fena şeyleri işitmekten men’edip, gözünü ibrete ve kulağını hak söz ve Kur’an dinlemeye sarf etmek gibi sair cihazata da bir nevi oruç tutturmaktır. Zaten mide en büyük bir fabrika olduğu için oruç ile ona tatil-i eşgal ettirilse başka küçük tezgâhlar kolayca ona ittiba ettirilebilir.

Sekizinci Nükte

Ramazan-ı şerif, insanın hayat-ı şahsiyesine baktığı cihetindeki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:

İnsana en mühim bir ilaç nevinden maddî ve manevî bir perhizdir ve tıbben bir hımyedir ki: İnsanın nefsi, yemek içmek hususunda keyfe-mâyeşa hareket ettikçe hem şahsın maddî hayatına tıbben zarar verdiği gibi hem helâl haram demeyip rast gelen şeye saldırmak, âdeta manevî hayatını da zehirler. Daha kalbe ve ruha itaat etmek, o nefse güç gelir. Serkeşane dizginini eline alır. Daha insan ona binemez, o insana biner.

Ramazan-ı şerifte oruç vasıtasıyla bir nevi perhize alışır, riyazete çalışır ve emir dinlemeyi öğrenir. Bîçare zayıf mideye de hazımdan evvel yemek yemek üzerine doldurmak ile hastalıkları celbetmez. Ve emir vasıtasıyla helâli terk ettiği cihetle, haramdan çekinmek için akıl ve şeriattan gelen emri dinlemeye kabiliyet peyda eder. Hayat-ı maneviyeyi bozmamaya çalışır.

Hem insanın ekseriyet-i mutlakası açlığa çok defa müptela olur. Sabır ve tahammül için bir idman veren açlık, riyazete muhtaçtır. Ramazan-ı şerifteki oruç on beş saat, sahursuz ise yirmi dört saat devam eden bir müddet-i açlığa sabır ve tahammül ve bir riyazettir ve bir idmandır. Demek, beşerin musibetini ikileştiren sabırsızlığın ve tahammülsüzlüğün bir ilacı da oruçtur.

Hem o mide fabrikasının çok hademeleri var. Hem onunla alâkadar çok cihazat-ı insaniye var. Nefis, eğer muvakkat bir ayın gündüz zamanında tatil-i eşgal etmezse o fabrikanın hademelerinin ve o cihazatın hususi ibadetlerini onlara unutturur, kendiyle meşgul eder, tahakkümü altında bırakır. O sair cihazat-ı insaniyeyi de o manevî fabrika çarklarının gürültüsü ve dumanlarıyla müşevveş eder. Nazar-ı dikkatlerini daima kendine celbeder. Ulvi vazifelerini muvakkaten unutturur. Ondandır ki eskiden beri çok ehl-i velayet, tekemmül için riyazete, az yemek ve içmeye kendilerini alıştırmışlar.

Fakat ramazan-ı şerif orucuyla o fabrikanın hademeleri anlarlar ki sırf o fabrika için yaratılmamışlar. Ve sair cihazat, o fabrikanın süflî eğlencelerine bedel, ramazan-ı şerifte melekî ve ruhanî eğlencelerde telezzüz ederler, nazarlarını onlara dikerler. Onun içindir ki ramazan-ı şerifte mü’minler, derecatına göre ayrı ayrı nurlara, feyizlere, manevî sürurlara mazhar oluyorlar. Kalp ve ruh, akıl, sır gibi letaifin o mübarek ayda oruç vasıtasıyla çok terakkiyat ve tefeyyüzleri vardır. Midenin ağlamasına rağmen onlar masumane gülüyorlar.

Dokuzuncu Nükte

Ramazan-ı şerifin orucu, doğrudan doğruya nefsin mevhum rububiyetini kırmak ve aczini göstermekle ubudiyetini bildirmek cihetindeki hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:

Nefis; Rabb’isini tanımak istemiyor, firavunane kendi rububiyet istiyor. Ne kadar azaplar çektirilse o damar onda kalır. Fakat açlıkla o damarı kırılır. İşte ramazan-ı şerifteki oruç, doğrudan doğruya nefsin firavunluk cephesine darbe vurur, kırar. Aczini, zaafını, fakrını gösterir. Abd olduğunu bildirir.

Hadîsin rivayetlerinde vardır ki:

Cenab-ı Hak nefse demiş ki: “Ben neyim, sen nesin?”

Nefis demiş: “Ben benim, sen sensin!” Azap vermiş, cehenneme atmış, yine sormuş.

Yine demiş: “Ene ene, ente ente.” Hangi nevi azabı vermiş, enaniyetten vazgeçmemiş. Sonra açlık ile azap vermiş, yani aç bırakmış.

Yine sormuş: “Men ene vema ente?”

Nefis demiş: اَنْتَ رَبِّى الرَّحٖيمُ § وَاَنَا عَبْدُكَ الْعَاجِزُ Yani “Sen benim Rabb-i Rahîm’imsin, ben senin âciz bir abdinim.”

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاةً تَكُونُ لَكَ رِضَاءً وَ لِحَقِّهٖ اَدَاءً بِعَدَدِ ثَوَابِ قِرَائَةِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ فٖى شَهْرِ رَمَضَانَ وَ عَلٰى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ وَ سَلِّمْ

سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلٖينَ وَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ اٰمٖينَ

***

İ’tizar: Şu ikinci kısım, kırk dakikada süratle yazılmasından, ben ve müsvedde yazan kâtip ikimiz de hasta olduğumuzdan, elbette içinde müşevveşiyet ve kusur bulunacaktır. Nazar-ı müsamaha ile bakmalarını ihvanlarımızdan bekleriz. Münasip gördüklerini tashih edebilirler.

Beklenen Yıl 2020 mi?

Bediuzzamanın Yedinci Lem‘a namıyla yazdığı o işaretlerle dolu bahsini okurken, birden bir ayet dikkatimi çekti. Herhâlde Üstadın, Fetih Suresinin ahirinde yer alan o ayetleri Kuran’ın ‘ihbarat-ı gaybiye’ si açısından değerlendirmesi zihnimi etkilemiş olacak ki, “Huvellezi ersele rasulehu bi’l-hudâ ve dini’l-hakki li yuzhirahu ale’d-dini kullih…” (O, Peygamberini hidayet ve hak din ile gönderendir. (Allah) o hak dini, bütün dinlere üstün kılması için (böyle yaptı)” farklı bir şekilde dikkatimi çekti.

Evet, manen İslam tüm dinler üzerine galebe etmişti. Fakat zahirde İslam hala, tüm dinlere galebe etmiş değildir. Kemiyet olarak da keyfiyet olarak da… Bu ümmet, tembelliği ve liyakatsizliğiyle -özellikle son beş yüz yıldır- İslam’ı ve Kuran’ı kendi şahsında kıymetsizleştirmiştir insanlık nezdinde. Eğer hakikaten bizler, Kuran’ın ahlakını taşıyabilseydik, özellikle de son yarım yüzyıldan bu yana, insanlık kıtalar halinde fevç fevç İslam’a girecekti. Çünkü hiçbir dönemde insanlık vicdanı bu kadar uyanmamıştı ve hiçbir dönemde de İslam’ın kendisini aktarması önündeki maniler bu kadar kalkmamıştı. Her şey bizim lehimize olmasına rağmen Müslümanlar İslam’ı temsil edememenin utancından kendilerini kurtaramıyorlar.

Ama biliyoruz ve ümit ediyoruz ki bu hal geçecek ve İslam, üstünlüğünü zahiren de gerçekleşecek. Onun delili de Fetih Suresinin 28. Ayetinde yer alan “Li- yuzhirahu ale’d-dini kullih” ibaresidir. ‘Yuzhirahu’ kelimesi ‘açık açık/ zahiren’ anlamına gelen za-ha-ra kökünden müzaridir. Geniş zaman kipidir. Evet Resullulah’ın vefatından sadece 23 yıl sonra kadim dünyanın büyük bir kısmında İslam hâkim oldu. Ama “li-yuzhirahu aladdini kullih” (tüm dinlere zahiren de üstün olmak) gerçekleşmedi.
Li-yuzhirahu aleddini kullih- (İslam) tüm dinlere üstün kılınsın diye- ifadesine baktım. Bu ifadenin ebced değeri 1435 ediyor. Eğer ‘li yuzhirahû’ daki –hû– zamirindeki saklı ‘vav’ da sayılsa o zaman 1441 ediyor, yani 2020 eder.

1914, bizim Osmanlı devletimizi kaybedeceğimiz musibetlerin başlangıç yılıydı. Madem ki, o kaybımız inşallah istikbaldeki bir İslam devletiyle telafi edileceği müjdesi verilmiş –bakınız. Rüyada Bir Hitabe- Elbette üzerinden bir asır geçen o felaketin bir asır sonra telafi edilmesini Kudret-i ilahiyeden bekleme hakkımız vardır.

Elbette bu bir istihraçtır. Ama insana umut veriyor. Tevratın şifresi ve diğer benzer çalışmalardan da biliyoruz ki, insanların fevç fevç islama girecekleri zaman hayli yakınlaştı. Nasr suresi, Kur’anın en ahir surelerinden biridir. İnşallah zahiren de gerçekleşecektir.

Umuyorum ve inanıyorum ki, şartlar zahiren aleyhte de görünse, bu 2014 (2020) yılı, geleceğin o büyük ve ihtişamlı zamanlarına kapının aralanacağı yıl olacaktır. Allah Resulünün ihbarını gerçekleştirecektir! Zira o nebi

“Bir gün bile olsa, Âli- Beytimden biri -bu haseben de olabilir- tüm dünyaya hakim olacaktır!”

Madem haber verilmiş olacaktır. Ve inşallah “Li-yuzhirahu aleddini kulluh” ayetinin remziyle bu önümüzdeki yıldan itibaren başlayacaktır!

Not: Bu yazı Mehmet Ali Bulut tarafından 28.10.2013 tarihinde yayımlanmış olan 2014 yazısından kesitler içermektedir.

Kurban’la İlgili Merak Edilen Sorular

Kurban Nedir

Allahu Teâla’ya ibadet etmek ve yaklaşmak niyetiyle belirli günlerde, hususi bir hayvanı kesmeye kurban denir.” Genellikle kuşluk vaktinde kesildiği için bu kurbana “udhiyye” de denilmiştir.

Kurbanlar Allah rızası niyetiyle kesilir, Allah rızası düşüncesi yoksa kurban kabul olunmaz. Allah rızası düşüncesini ancak takva ehli taşıyabilir, Allah da ancak müttakılerin kurbanını kabul eder. “Ve yalnız Rabbin rızası için namaz kıl, kurban kes.” “Sizin kurbanlarınızın etleri ve kanları Allah’a kavuşmaz, ancak takvanız yani kurbanlarınızı keserken taşıdığınız Allah rızası düşünceniz, saygınız ve sevdanız Ona kavuşur.” buyurur.

Hangi Günlerde Kurban Kesilir?

Kurban kesim günleri Hanefi mezhebine göre Kurban Bayramının birinci, ikinci ve üçüncü gününün güneş batımına kadar, Şafii mezhebine göre ise bayramın dördüncü gününün akşamına kadar süren zaman dilimidir. Bu günlerde kurban kesilebilir ama birinci günü kesmek daha faziletlidir.

Kesime bayram namazı kılınan yerlerde namazdan sonra, bayram namazı kılın mayan yerlerde ise sabah namazının vakti girdikten sonra başlanır. Kurbanı geceleyin kesmek mekruhtur. Kurban günlerinde her nedense kesilemeyen bir hayvan, canlı olarak sadaka verilir. Artık bu hayvanın etinden sahibi yiyemez.

Kurban Kesme Olayı Ne Zaman Başlamıştır?

Kurban, mü’minlere Hz. İbrahim’in (as) ve Hz. İsmail’in (as) teslimiyetini hatırlatır. Bu olay Kur’an’da şöyle anlatılmaktadır: “(İbrahim): “-Ey Rabbim, bana salihlerden (bir erkek evlât) ihsan buyur (diye dua etti)”. Biz de ona (İbrahim’e) çok uysal bir erkek evlât müjdesi verdik. Artık o (erkek evlât, babası İbrahim’in) yanında koşmak çağına erince (babası) “Oğulcağızım” dedi. “Ben seni rüyamda kurban ederken görüyorum. Bak artık ne düşünürsün.” (Oğlu) Dedi ki: “-Sana Allahu Teâla ne emretmişse, onu aynen yerine getir. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.”

Vaktaki bu suretle ikisi de Allah’ın emrine boyun eğdiler. (İbrahim) Onu alnı üzere (kurban etmek için) yatırdı. Biz ona: “-Ya İbrahim, rüyana (sana vahyettiğimiz emre) sadakat gösterdin. Şüphesiz ki biz iyi hareket edenleri böyle mükâfatlandırırız” diye nidâ ettik. Hakikat bu apaçık ve kat’i bir imtihandı. Ona büyük bir kurbanlık fidye verdik. Sonra gelen (peygamberler ve ümmet)ler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık.”

Dikkat edilirse kat’i olan husus açıktır. Hz. İbrahim (as) Allahu Teâla’nın emrine teslim olarak kendi öz oğlunu kurban etmeye, Hz. İsmail (as) de Allah (cc) rızası için kurban olmaya razı olmuştur. Kurban kesmek için bıçağına sarılan her mükellef bu gerçeği iyi tefekkür etmelidir.

Kurban Kesmenin Fazileti Nedir?

Sevgili Peygamberimiz buyurmuşlar ki: “İnsanoğlu kurban kesme gününde Allah katında kan akıtmaktan daha makbul bir amel işlememiştir. O kurban kıyamet günü boynuzları, kılları ve çatal tırnakları ile aynen gelecektir. Çünkü kan yere düşmeden Allah’ın kabul mahalline düşer. Artık kurbanlarla gönlünüz hoşnut olsun.” Yine buyurmuşlar ki: “Kurban kesen için kurban edilen hayvanın her kılı karşılığında bir sevap vardır.

Kurban Kesmenin Önemi ve Peygamber Efendimizin Kurban Kesme uygulaması Kurban hicretin ikinci yılında emredilmiştir. Allah emretmiş, Peygamberimiz de uygulamıştır. Allah’ın emri olarak vacip, peygamberimizin ameli ve emri olarak da muhkem ve müekked (kuvvetli) sünnettir. Hadis ve fıkıh kitaplarında da anlatıldığı gibi Peygamber Efendimiz’in boynuzlu, güzel iki koçu BİSMİLLAHİ ALLAHU EKBER diyerek ve ayağını boyunlarına koyarak kendi eliyle kestiği meşhurdur. Bunlardan birini kendi ve ailesi adına, diğerini de ümmetinden kurban kesemeyenler adına kesmiştir. Hz. Cabir’in (r.a) rivayet ettiği hadis bu olayı doğrulamaktadır. Hz. Cabir (r.a) diyor ki: Peygamber’le (s.a.v.) beraber namazgâhda bayram namazında bulundum. Hutbesini bitirince minberden indi. Bir koçun yanına vardı, usulünce onu yatırdı: Bismillahi vallahuekber, dedikten sonra “bu benden ve ümmetimin kurban kesemeyenlerinden..” diyerek kendi eliyle onu kesti.

Peygamberimiz, kurbanın meşru kılındığı hicretin ikinci yılından sonra vefatına kadar her yıl kurbanını kesmiştir.

Gerek Peygamberimizin bu davranışı ve gerekse “Kim imkânı olduğu halde kurban kesmezse bizim mescidimize yaklaşmasın!” sözü, kurban kesmenin vazgeçilemeyecek kadar önemli bir ibadet olduğuna işaret etmektedir.

Öyleyse Kurbanlar Sünnete Uygun Olarak Nasıl Kesilir ve Nasıl Dua Edilir?

Önceden keskin ve büyük bir bıçak hazırlanır, hayvanın göremeyeceği yere konur. Hayvan eziyet edilmeden götürülür, eziyet edilmeden yüzü ve ayakları kıbleye gelecek şekilde sol tarafı üzerine yatırılır, sağ arka ayağı serbest bırakılır. Sonra ele bıçak alınır: Allahım bu sendendir ve sanadır, denir onun ardından da sahibi veya vekili: “İnnî veccehtü vechiye lillezî fetaressemavati velerda hanîfen vema ene minelmüşrikîn=Ben yüzümü, gökleri ve yeri yaratana çevirdim, ben müşriklerden değilim” Kul inne salatî ve nüsukî ve mehyaye ve mematî lillahi Rabbilalemîne lâ şerike leh=Namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Onun ortağı yoktur.” mealindeki ayetleri okur. Bundan sonra: Allahu ekber Allahu ekber, Lâilâheillallahu vallahuekber Allahu ekber ve lillahilhamd şeklinde tekbirler getirilir. Arkasından BİSMİLLAHİ ALLAHU EKBER denerek hayvanın boynuna bıçak vurulur. Yemek ve nefes borularıyla şah damarı denilen iki ana damardan en az biri kesilir, kan iyice akıtılır. Hayvan tamamen ölmeden kafa ve ayaklarını koparmak, derisini yüzmek, kıbleden çevirmek, hayvana eziyet etmek mekruhtur. Kurban, sahibi tarafından kesilirse daha iyi olur. Başkasına da kestirebilir. Kurbanın sahibi kurbanın yanında ise elini kasabın üstüne koyar, her ikisi birden BİSMİLLAHİ ALLAHUEKBER diyerek kurbanı keserler. Biri veya ikisi kasden bunu söylemezlerse kurban kurban olmaktan çıkar, eti yenmez. Unuttukları için söylememişlerse kurbana zarar vermez, eti yenir.

Kurban Kesmek Kimlere Vaciptir?

Kurban kesmek, Müslüman olup hürriyeti elinde olan, akıllı ve erginlik çağına ermiş bulunan ve yolcu olmayan zenginlere vaciptir. Zengin, evinin ve ailesinin zorunlu ihtiyaçlarını karşılamış, borcu olmayan ve kurban günlerinde kurban alabilecek kadar parası olan insan demektir. Aynı evde yaşayıp bu özellikleri taşıyan herkesin (yani malları ayrı olan babanın, oğlun) Hanefi mezhebine göre ayrı ayrı kurban kesmeleri gerekir. Diğer mezheblere göre ise aile adına bir tek kurban yeterlidir. Fazla kurban kesmede zorlanan Hanefiler, isterlerse diğer mezheplerin bu kolaylığından istifade edip aile adına tek kurbanla da yetinebilirler.

Borçlanmak Suretiyle Kurban Almak Caiz mi?

Kurban kendisine vacip olmayan ve ödemede sıkıntılarla baş başa kalabilecek olan kimsenin borç altına girerek kurban alması caiz değildir. Ödeme imkânı olan bir kimsenin taksitle ve kredi kartıyla kurban alması ise caizdir. Kredi kartı ve taksitle alış verişler caiz olduğu gibi.

Kurban Hangi Hayvanlardan Olmalıdır? Yedi Hisseli Bir Hayvanı Daha Az Kimseler Kurban Edebilir mi?

Koyun, keçi, inek, öküz, manda ve deve gibi hayvanlardan başkası kurban edilmez. Koyun ve keçi gibi hayvanlar bir yaşını bitirmiş olmalı veya bitirmeyenler de bitirmişler kadar gösterişli ve toklu olmalıdır. Sığır cinsi hayvanlar iki, develer ise beş yaşını bitirmiş olmalıdır. Koyun ve keçiyi yalnız bir kişi, deve ve sığırı ise bir kişi kurban edebileceği gibi yediye kadar kişiler yani altı, beş, ve üç kişi bir araya gelip kurban edebilirler. Yedi kişinin yedisi de Müslüman olmalı, hepsi et yemek değil Allah için kurban kesmek niyetiyle bir araya gelmelidirler. Birisi Müslüman olmasa veya et yemek niyetiyle yedi kişinin içine girmiş olsa, hiç birinin kurbanı sahih olmaz. Hissedarlardan biri akika, biri de adak niyetiyle kurbana karışsa kurbana engel olmaz. Çünkü bunlar da sonuçta kurbandır. Kurbanlık hayvanlar zayıf ve ayıplı olmamalıdır. Paylar götürü usûlü ile değil, tartı ile taksim edilmelidir.

Hangi Ayıplar Bir Hayvanın Kurban Olmasına Engeldir?

Şu ayıpları taşıyan hayvanlar kurban olmaz:

1- İki gözü veya bir gözü kör olanlar, 2- Kulakları veya bir kulağı boyuna kesik olan, 3- Yürüyemeyecek kadar topal olanlar, 4- Boynuzlarının ikisi veya biri kökünden kırılmış olanlar, 5- Dişlerinin çoğu düşmüş olanlar, 6- Kuyruğunun yarıdan fazlası kesik olanlar, 7- Kemiklerinde ilik kalmamış derecede zayıf ve düşkün olanlar, 8- Hayaları veya memelerinin uçları kopmuş olanlar, 9- Doğuştan kulaksız veya kuyruksuz olan hayvanlar, 10- Sürüye gönderilemeyecek kadar deli olan, 11- Pislik yiyen hayvanlar kurban olmaz.

Hangi Ayıplar Bir Hayvanın Kurban Olmasına Engel Değildir?

1- Şaşı ve kesileceği yere kadar yürüyebilen topal hayvanlar, 2- Semizliğine zarar vermeyecek derecede uyuz olanlar, 3- Sürüye iştirak etmesine engel olmayacak derecede deli olanlar, 4- Hayvanın cinsi itibariyle boynuzlu veya boynuzsuz olması, 5- Kulak kepçesinin delik olması veya kulak uçlarının enine kesik olması, 6- Ağzında birkaç dişin olmaması, 7- Hayvanın buruk ve kısır olması veya tenasül organının olmaması bir hayvanın kurban olmasına engel değildir.

Bismillahi Allahu Ekber Demeyi Kasden Terk Edenin Kestiği Kurban Neden Yenilmez?

“Bismillahi Allahu ekber” sözü kurbanlık hayvanı kesip yiyebilmek için mal sahibi olan Allah Teala’dan alınan bir izin belgesidir. Bu sözle kurbanlık hayvanın asıl sahibinin Allah olduğunu itiraf ediyor, Allah’ın malını Allah’dan izin alarak kesmiş oluyoruz. Bu söz söylenmezse izin alınmamış olur. İzinsiz bir hayvanı kesmek de gasb veya hırsızlık anlamına gelir. Bu yolla elde edilen bir malı kesip yemek de haram olur. Onun için kasden “Bismillahi Allahu ekber” demeden kesilen bir hayvanın etini yemek haram olmaktadır.

Allah’ın yasakladığı bir şeye besmele ile başlanmaz. Bir harama besmele ile başlayan dinden çıkar. Kurban kesmek helal bir iştir. Allah’ın emridir. Helal ve Allah’ın emri olan şeylere Allah’ın adı anılmadan başlanmamalıdır. Çünkü Allah’ın adı anılmadan başlanan ve işlenen her iş hayırsız ve bereketsizdir. Ayrıca bismillahi Allahu ekber diyen insan şunu demek istiyor: Allahım bu kurbanlık hayvan senin. Sen emrettiğin için kesiyorum. Senin emir ve iznin olmasaydı ben bunu kesmeyecektim.

Hangi Haller Kurbana Eziyettir?

İslâm herkese ve her şeye karşı güzel davranma ölçüsünü getirmiştir. Bu hususta Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) çok güzel bir sözü var. Buyurmuşlar ki: “Allah her şeye karşı iyilik yapmayı, güzel davranmayı farz kılmıştır. Öldüreceğiniz zaman güzel öldürün. (İşkence ile değil.) Keseceğiniz zaman güzel kesin. O kadar ki her biriniz, bıçağını keskinleştirsin de kurbanını rahat ettirsin, (çabuk kessin de ona işkence çektirmesin.)

1- Kör bıçakla boğazlamak,
2- Kurbanı yere yatırdıktan sonra bıçak bilemek,
3- Kesim yerine ayağından çekip sürüyerek getirmek,
4- Keserken hayvanın omuriliğini dahi koparmak,
5- Kellesini almak,
6- Ölmeden yüzmek. Bütün bunlar eziyettir. Eziyet de mekruhtur, şeriat hoş görmemiş ve yasaklamıştır.

Şoklama Usûlüyle Kurban Kesmek Caiz mi?

Bu soruya Hz. Ömer’in (r.a) bir uyarısını hatırlatarak cevap vereyim. Kurbanını sürükleyerek götüren birine Hz. Ömer (r.a) şöyle bir ikazda bulunmuştur: “Kurbanı eziyet etmeden götür, işkence yapmadan yatır, kesim işini de bir anda bitir!” Eğer şoklama bu işi yapmaya yarıyorsa bu güzel bir şeydir. Ancak şoklamada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır, o da şudur: Eğer hayvan, şokun tesiriyle ölür de kesim sonradan yapılırsa o kurban kurban olmaz, eti de yenmez. Hayvanın ölümü şoklama ile değil de şokun ardından hemen kesimle gerçekleşirse kurban vecibesi yerine getirilmiş olur, eti de yenir. Şunu da ifade etmeye kendimi mecbur hissediyorum: Şoklamada kesmeye fırsat tanımadan ölme ihtimali varsa, şoklamadan uzak durmak daha iyidir. Yukarda arz ettiğim şekilde şartlarına uygun kesim yapılırsa bu kesim hayvana eziyet sayılmaz, kurban da pek fazla acı hissetmez.

Kurbanın Karnından Çıkan Yavru Ne Olacaktır?

Boğazlanmış hayvanın karnından çıkan yavru diri ise yukardaki kaide ve kurallara göre boğazlanır, ölü ise yenmez.

Kurban Kesemeyen Vekil Tutabilir mi?

Çeşitli sebeplerden dolayı kurbanını kesemeyenler ve kurbanının yanında da bulunamayacak olanlar, manevi titizliğine inandıkları kimseleri vekil ederek kurban kesme işini onlara havale edebilirler. Bu durumda olanlar isterlerse kurbanın tamamını bağışlayabilecekleri gibi; bir kısmını alıp kalan kısmını da hediye edebilirler.

Ölüler İçin Kurban Kesilir mi? Sevabını ölülere bağışlamak niyetiyle sırf onlar için kurban kesilir mi?

Kesilir. Ölünün vasiyeti olmadan herhangi bir insan kendi parasıyla aldığı hayvanın sevabını ölmüş bir yakınına bağışlamak üzere kestiği kurbanın etinden yiyebilir ve yedirebilir. Ölen, ben öldükten sonra kurbanımı kesin, diye vasiyet etmişse bu kurbanın bayram günlerinde kesilmesi gerekir. Böyle bir kurbanın etinden kesen yiyemez. Tamamının sadaka olarak verilmesi gerekir. Ölenin vasiyeti yoksa, kurban da onun parasından alınıp kesiliyorsa bu kurban da vasiyet üzerine kesilen kurban gibidir. Yani yine kesen yiyemez.

Kurbanın Tutarı Para Olarak Verilse Kurban Yerine Geçer mi?

Hayır. Kurban kesilmezse kurban ibadeti ifa edilmiş olmaz, sahibi sorumluluktan kurtulamaz. Kurbanlık koyunu canlı olarak sadaka vermek de kurban yerine geçmez.

Kurbanlık hayvanı adak kurbanı yerine niyetlenerek iki borçtan da kurtulabilir miyiz? Hayır. Kurbandan başka bir de adak kurbanı kesmek gerekir. Adak kurbanları, vacip olan kurbanlara karışmaması için bayramdan bir gün veya daha önce kesilebilir.

Kurbanın Eti

Kurbanın eti üçe taksim edilir, biri fakirlere, biri akrabalara, biri de kurban sahibinin aile efradına. Kurban kesen kimse zengin ise ve kurbanın tamamının kendisine kalmasını istiyorsa, bu takdirde fakirlere dağıtmak için ikinci bir kurban daha alıp kesmelidir. Orta halli ve nüfusu da kalabalık ise, kurbanın etini dağıtmayabilir.

Kurbanın Etinden Kâfirlere Yedirmek Caiz Midir?

Kurban etinden kafirlere yedirmek mekruhtur. Müslümana yedirmek gerekir. Fakat et yenirken Müslüman olmayan birisi gelirse o zaman kerahet kalkar, yemesinde bir sakınca kalmaz.

Kurbanın Derisi

Kurbanın derisi kasap ücreti olarak verilmez, evde seccade olarak kullanılabilir. En iyisi, fakirlere, Kur’an kurslarına ve din eğitimi veren hayır kurumlarına vermektir. Kurbanın etini ve derisini satmak mekruhtur. Eğer satılırsa parası sadaka olarak verilir. Kurbanın sütü satılmaz, yünü kırpılmaz, satılsa ve kırpılsa fakirlere sadaka olarak verilir.

Kurbanın Hangi Organları Yenmez?

1- Etten ayrılıp giden kan,
2- Erkeklik ve dişilik aleti,
3- Erkeklerde yumurtalar,
4- Et içinde bulunan toparlak guddeler, bezler,
5- İdrar torbası,
6- Öd kesesi.36

Kurban Bayramında Hayvanların Kesilmesi Katliamdır, Diyorlar, Doğru mu?

Eğer bu düşünce doğru olsaydı, rahmeti sonsuz olan, Rahman ve Rahîm isimleriyle kendisini tanıtan Allah kurban kesmeyi emretmez alemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili Peygamberimiz de kurban kesmezdi. Siz Allah’tan ve Onun son peygamberi Hz. Muhammed’den (s.a.v.) daha mı çok merhametlisiniz ki hayvanlara acıyorsunuz?

Sonra neden kurban bayramında kesilen kurbanlara acıyorsunuz, onların hakkını savunuyorsunuz da, senenin her gününde kesilen hayvanlara acımıyor ve onların haklarını savunmuyorsunuz?

Bu kadar şefkatli ve merhametli iseniz neden her gün et yiyen bir dünya karşısında, ete hasret insanlara acımıyorsunuz? Bu kadar hakperest ve bu kadar şefkatli ve merhametli iseniz neden her gün alkole, uyuşturucuya, fuhuş sektörüne kurban giden insanlara, kadınlara, kızlara ve delikanlılara acımıyorsunuz? Acıma hissiniz bütün bütün tükenmemişse onu lütfen bunlara harcayalım.

Siz eğer kurbanı keserken İslâm’ın kaide ve kurallarına riayet ederek kurbanı keserseniz yani kurbanlık hayvanı severek, okşayarak kesim yerine götürür, incitmeden ve eziyet etmeden sol yanı üzerine kıbleye doğru yatırır, arka sağ ayağını serbest bırakır, diğer üç ayağını bağlar, daha önceden keskinleştirip hazırladığınız geniş yüzlü bıçağınızı, kurbana göstermeden kısa bir dua eşliğinde bismillahi Allahuekber diyerek kurbanın boğazına çalarsanız sizden Allah da memnun olur, peygamber de memnun olur, kurban da memnun olur, vejeteryanlar hariç herkes memnun olur. Bu olay vahşet değil rahmetin tâ kendisi olur çıkar.

Kurban kesmek, hem kesilen hayvan için rahmettir, hem de insanlar için rahmettir. Çünkü Yüce Yaratıcı, çayırın eliyle hayvanlara ot, ineğin eliyle insanlara süt, ağacın eliyle meyve, arının eliyle bal, toprağın eliyle türlü türlü ürünler gönderdiği gibi, kurban kestirerek varlıklı insanların eliyle de, ete hasret insanlara et ulaştırmaktadır. Aynı zamanda kurbanlık hayvanlardan bir kısmı kurban edilip insanın midesine gitmekle hayvanlıktan kurtulup insanlık mertebesine çıkmakta, ebediyyen cennete layık bir keyfiyet kazanamakta, bir kısmı da Allah yolunda kurban edilmelerine mükâfat olarak Ahirette “Burak” olma şerefine nail olmakta, sahiplerini sırat köprüsünde taşıma görevi ile onurlandırılmaktadır.

“Kurbanlarınızı neşeli ve kuvvetli hayvanlardan kesin. Çünkü onlar sırat köprüsünde sizin binitleriniz olacaktır.” Hadisi de buna işaret etmektedir. Bu olay kurbanlık hayvanlar için bir rahmet, bir saadet ve bir şeref değil midir?
Evet dıştan bakınca bir can ölüyor, ama onlarca can diriliyor. Bir buğdayı feda ediyor, toprağa gömüyor, çürümesine göz yumuyorsunuz, ama içinde yüz dane bulunan bir başak elde ediyorsunuz. Bir buğday gidiyor ama on, yüz buğday geliyor. Bu bir rahmet, saadet ve şeref değil midir?

Siz eğer kurbanlık hayvanı döverek, sürükleyerek götürür, eziyetle yatırır, kör bıçakla ona saldırırsanız bu tavrınızdan ne Allah razı olur, ne peygamber razı olur, ne kurban razı olur, ne de melek-misal insanlar razı olur. İşte vahşet olan budur. Bu tutum sadece çocukların değil, vicdan ve merhamet sahibi her insanın sinesinde yaralar açar.

Müslüman medeni bir insandır, kurbana eziyet etmek gibi bir vahşete tenezzül etmez. Çünkü o, Hz. Peygamber’in: “Kurbanınızı güzel kesin, bıçaklarınızı iyice keskinleştirin ki kurbanınız rahat etsin, acı çekmesin.” sözünü kulağına küpe etmiş insandır. Bırakın kurbanı, Müslüman, haksız ve gereksiz yere bir ağacı bile kesmez, bir gülü hatta bir otu bile koparmaz. Çünkü o her şeyin Allah’ı zikirle meşgul olduğunu bilir. Allah’ın izni hariç, hiçbir şeyin zikrine engel olmak istemez. Bununla beraber Allah’ın emrinin olduğu yerde de müslümanın boynu kıldan incedir. Değil malını, canını, İsmail’ini bile fedadan çekinmez. Allah’ın dostu İbrahim Peygamber (a.s) böyle yapmadı mı?

0-10 Yaş Arasındaki Çocukları Kurban Kesim Yerinde Bulundurmanın Sakıncası Var mı?
Yüce Allah, büyüklerden, ana-babalardan ne istemişse çocuklarına da aynı şeyleri emretmelerini istemiştir. Çocuk babasının namaz kıldığını, zekât verdiğini, kurban kestiğini bilmeli ve görmelidir. Çünkü yarın bu işleri o yapacaktır. Yavaş yavaş o bu işlere alışmalı ve alıştırılmalıdır.

Hadisin ifadesine göre: “Dünya iki gündür: Bir günü sevinç, bir günü de kederdir.” Herkes dünyayı böyle tanımalıdır. Dünyayı böyle bilmeyen ve ona göre kendini hazırlamayanlar çabuk yıkılır ve bozulurlar. İşin içerisinde acı olduğunu bile bile çocuklarımızı sünnet ettirmiyor muyuz? Yine zor geldiğini bile bile onları sabah namazına kaldırmıyor muyuz? Hasret ve ayrılığın bir ateş olduğunu bile bile onları askere, hatta sonunda ölüm olduğunu bile bile savaşa göndermiyor muyuz? Bunlar hayatın olmazsa olmazlarıdır. Bu olmazsa olmazlara nasıl kendimizi hazırlıyorsak, kurban kesmeye de çocuklarımızla beraber hazırlanmalıyız.

Kurban kesmenin hali vakti yerinde olanlara Allah’ın emri ve Sevgili Peygamberimizin sünneti, aynı zamanda kulun Allah’a karşı bir şükran ve teslimiyetinin ifadesi, Allah’ın arzularını nefsin arzularına tercihin bir nişanesi olduğunu, dağıtılan kurban etinin insanlar arasında sevgi ve dostluğu pekiştirdiğini; anarşi ve terör olmasın, İsmaillerin kanı akmasın diye kurban kanının akmasına izin verildiğini; zekât ve sadakanın da bu yüzden farz ve vacip kılındığını; kurban edilen hayvanların insanların midesine gitmekle hayvanlık mertebesinden insaniyet mertebesine çıkacaklarını, sahipleri için ahirette Burak olacaklarını çocuklarımıza tatlı tatlı anlatabilirsek, işte o zaman terörü, hiddet ve şiddeti artıracağını sandığımız kurban kesme olayının; terörün, hiddet ve şiddetin kökünü kazıyan ibadetler zincirinden biri olduğu kesinkes anlaşılmış olur.

“Kur’an’da Kan Akıtmak Yoktur,” Diyorlar.Bu Doğru mu?

“Kur’an’da kan akıtmak yoktur.” diye bir iddiadan söz ediliyor. Bununla insan kanı kasdedilmişse bu doğrudur. Haksız yere bir cana kıymak, Kur’an’a göre bütün insanları öldürmek kadar büyük bir cinayet sayılmıştır. “Kur’an’da kan akıtmak yoktur.” ifadesiyle kurban kanı kasdedilmişse bu doğru değildir. Çünkü Allah Kur’an’da her millet için kurbanı emrettiğini Kevser suresinde de çok açık bir şekilde kurban kesilmesini istediğini biliyoruz. Kurban kesilince kan akar. Farzedelim ki Kur’an’da kurban kesmekle ilgili açık ve net bir delil bulamadınız. Kur’an’ı bize getiren ve Onu herkesten en iyi anlayan Peygamber Efendimizin Kurban Bayramında kurban kesme uygulamalarını nasıl görmezlikten geleceksiniz?

Hz. Peygamber (s.a.v), hemen hemen her yıl kurban kesiyor. Bazen iki koç kesiyor. Birini kendisi ve ailesi adına, birini de ümmetinden kurban kesemeyenler adına niyetlenerek kesiyordu. Veda haccında ise yüz deve kurban ettiğini, bunlardan altmış üç tanesini bizzat kendisi altmış üç yıllık ömrüne bedel kurban kestiğini, diğerlerinin kesimini ise başkalarına havale ettiğini tarih kaydediyor.

“Kurban Kesmek Sünnettir, Kesilmese de Olur.”Diyorlar. Doğru mu?

Kurban kesmek başta Şafii olmak üzere bazı imamlara göre sünnettir, ama onların bu sünnet hükmü, İmam-ı Azam’ın “vacib” hükmüne denk bir sünnettir. Terk edilmesi mümkün olmayan sünnetlerdendir. Şeair gibi bir sünnettir. İmam Muhammed buna: “Terkine ruhsat olmayan sünnet” demiştir. Dolayısıyla zengin olup da kurban kesmeyen hem Allah’ın emrini, hem de Hz. Peygamberin emir ve uygulamalarını görmezlikten gelmiş olur ki bu da bir çeşit günahtır. Eğer kurban kesmeyen günaha girmemiş olsaydı, Hadis-i şerifde: “Hali vakti yerinde olup da kurban kesmeyenler bizim namazgâhımıza yaklaşmasın.” denilmezdi.

Kurban Kesmektense Bedelini Fakirlere Vermek Daha İyidir!” Diyorlar. Doğru mu?

Kurban kesme yerine kurbanın bedelini para olarak sadaka verme meselesi de ne Kur’an’da, ne de Peygamberimizin uygulamaları arasında gördüğümüz bir meseledir. Bu görüş, dinin şeair derecesindeki bir muamelesini lağv ve tahrif etmeye yönelik bir görüştür ki, asla kabul edilemez. Varlıklı insanların kurban kesmesi, muhtaçlara sadaka vermesine, bir hastanın tedavi masraflarını karşılamasına engel değildir.

Bu bedel meselesi ancak şu hallerde düşünülebilir. Bir insan düşünün ki zorunlu ihtiyaçlarını karşılamış, borçlarını ödemiş, bunlardan başka yanında fazla olarak sadece bir kurban alabilecek kadar parası kalmış. Bu insan kurban almaya giderken çaresiz bir hastanın ameliyat masraflarını karşılamak veya ekmek parası bulamayan işsiz ve aşsız bir ailenin ihtiyaçlarını karşılamak gibi ciddi bir durumla karşı karşıya kaldı. İşte böyle biri fedakârlık etse; Kurban parasını çaresizlikle boğuşan bu adamlara verse, ikinci bir kurban almaya da gücü kalmazsa böyle biri kurban kesme vecibesinden kurtulur. Hem de çok faziletli ve önemli bir görevi yerine getirmiş olur.

Yoksa hem kurban kesmeye, hem de çaresizlerin derdine derman olmaya gücü yeten insanlara: Kurban kesmeyin, keseceğiniz kurbanların parasını muhtaçlara verin, demek, doğru olamayacağı gibi Kur’an’ı ve Sünnet’i kale almama ve hafife alma anlamına gelir.

“Hz. Peygamberin sünnetine uymayan tembelliğinden uymuyorsa büyük zarar eder, önemsiz gördüğü için uymuyorsa büyük cinayet işlemiş olur, inkârından dolayı uymuyor ve üstelik eleştiriyorsa büyük sapık olur.”

İmam Malik de: “Sünnetler Nuh’un gemisidir, kim ona binerse kurtulur, kim de ondan geri kalırsa boğulur.” demiştir.

“Ölüler İçin Kurban Kesilmez!” Diyenler Var. Doğru mu?

Ölülere Allah rahmet etsin, denilirmiş de sevabı onlara bağışlanmak üzere kurban kesilmezmiş, iddiası da mantıklı ve tutarlı bir ifade olmadığı gibi, aynı zamanda muteber kaynaklara da aykırı bir açıklamadır. Önce mantıklı olmadığını arz edeyim: Ölüler için “Allah rahmet etsin” demek, bir duadır. Bunun anlamı şudur: Bu dua sebebiyle ölen şahsa Allah’ın rahmeti kavuşsun, o bundan menfaatlensin, rahat etsin. Bu duanın sonucunu rahmet ve rahat olarak ölüğe kavuşturan Allah’tır. Bu sevabı, dolayısıyla bu rahmeti ve rahatı ölüye kavuşturan Allah, sevabı ölülere bağışlanması umuduyla kendi rızası için kesilen ve fakir fukaraya dağıtılan kurbanın sevabını, dolayısıyla onların dualarının sonucunu bir rahmet ve rahat olarak, bir huzur ve mutluluk olarak neden kavuşturmasın? Bu Allah’ın kudretine ağır gelir mi? Kaldı ki kaynaklarımız da dirilerin yapmış oldukları hayır ve hasenattan ölülerin hayır göreceğini, hatta ehl-i sünnete göre sevaplarının da onlara kavuşacağını ifade etmektedirler.

Zaten kurban kesmek te bir çeşit duadır. İbadetlerin hepsi fiili duadır. Sözle ve fiille dua yapanlara sevap verildiği gibi bu duaları yapanlar, başkalarını da niyet ederek dua etseler, dua ettikleri kimselere de sevaplarından pay ayrılması Allah’ın lutfundan ve rahmetindendir. Hem de o duaları, hayır ve hasenatı yapanların sevabından bir şey eksilmeden.

Mesela İbn-i Ömer (r.a), Hz. Peygamber’in (s.a.v.) vefatından sonra her hangi bir vasiyyet de olmaksızın defalarca umre yapıp sevabını Hz. Peygambere bağışlamıştır. Ve yine sevabını Hz. Peygambere bağışlamak üzere İbnü’l-Muvaffak yetmiş hacc yapmış, İbnü’l-Serrac onbinden çok hatim okumuştur. Cenab-ı Hak, Peygamberine rahmet ettiğini bize haber veriyor, bizim de ona rahmet ve şefaat dairesinin genişlemesi, o dairenin bizi de içine alması için dua etmemizi, Ona Allahumme salli ala Muhammed diyerek salat ve selam okumamızı istiyor. Ahirete gidenler için sevap ulaşmayacak olsaydı Allah bunları ister miydi? Sevgili Peygamberimiz, sık sık Cennetü’l-Bakî’ kabristanına gidip vefat edenler için dualar okuyordu. Onlara faydası olmayacak olsaydı, bunu yapar mıydı?1

Vehbi Karakaş

1 Daha geniş bilgi için bkz. Karakaş, Vehbi, Üçaylar Mübarek Gün ve Gecelerle Toplum Eğitimi, Cihan Yayınları, İstanbul-2008

Başbakan Binali Yıldırım’ın Said Nursi Mesajı / 11. Bediüzzaman Sempozyumu

https://www.youtube.com/watch?v=I7wKy84Tg04

İstanbul İlim ve Kültür Vakfının saygıdeğer üyeleri, çok kıymetli katılmcılar,

Hepinizi hürmetle, muhabbetle selâmlıyor, Allah’ın rahmetinin ve bereketinin üzerinize olmasını niyaz ediyorum.

On Birinci Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumunun varlığı ve sonuçları bakımından memleketimiz, ümmetimiz ve beşeriyet için hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum.

Bediüzzaman Hazretlerine ait olan şu söz, İslâm’a ve Kur’an’a adanmış bir ömrün en açık ifadesidir: “Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.”

Bu nedenle bu senenin sempozyum konusunu olan “Kur’an ve Sünnet Rehberliğinde Bir İman Hizmeti: Müsbet Hareket” başlığı belki de Üstad’ın fani ömrünü en iyi şekilde özetlemektedir.

O, hayatını Kur’an’ı anlatmaya, Kur’an’ın taşıdığı evrensel mesajları tüm insanlığa iletmeye vakfetmiş bir dâvâ adamı, bir mütefekkirdi.

Bugün, bölgesel ve küresel ölçekte, İslâm’ın, Kur’an’ın ve Sünnet-i Seniyyenin yanlış yorumlarından kaynaklanan çatışmalar ve mezhep kavgalarına üzülerek şahit oluyoruz.

İslâm dâvâsına sahip çıktığını iddia eden bu çarpık ve bozuk yapılar, farklı isimlerle, değişik maskelerle ümmetin sırtında adeta birer kambur olmuştur.

DEAŞ Ortadoğuda, FETÖ Türkiye’de nice canlara kaymış, bunu da sözde yüce dinimiz adına güttükleri bir dâvâyla ilişkilendirmeye çalışmışlardır. Dinî duyguları ve imanî hassasiyetleri istismar ederek palazlanan bu örgütlmer şerre hizmet etmişlerdir.

Bizler, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da kıyamete kadar sürecek hak ve bâtıl kavgasında safımızı belli etmek, hak deryasında bir katre olmak adına bu gayreti göstermek durumundayız.

Bu duygu ve düşüncelerle, 11. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumunun hayırlara vesile olmasını diliyor, bu organizasyonda emeği geçen herkese şükranlarımı sunuyorum.

Binali Yıldırım
Başbakan

Bediüzzaman Said Nursi ve Ömer Nasuhi Bilmen

Ömer Nasuhi Bilmen:

“Bediüzzaman ile Dar’ül Hikmet-ül İslamiye’de iken tanışmıştım. Bütün İstanbul ulemasının takdirlerini kazanmıştı. Ben bizzat birkaç kez sohbetinde bulundum. O dönemde yazdığı bütün makalelerini okudum. Fikirlerinde fevkalade bir tesir vardı. Telif ettiği eserlerden yalnızca Sözler isimli eserini mütalaa ettim, harikulade bir eserdi. Doğrusu ilm-i kelamda bir tecdit hareketi yaptı. İmanın bütün rükünlerini kemal-i vuzuhla ortaya koydu. Cenab-ı Hak bu millet-i İslamiyeyi sahipsiz bırakmamıştır. Her asırda büyük müçtehitler, mücedditler ve mürşitler göndermiştir. Bediüzzaman da o zatlardan birisidir. O,cebir ve kuvvetin, zulüm ve tahakkümün hüküm ferma olduğu bu devirde gönderilmiştir. ’’ (nakleden: Mehmed Kırkıncı)

Galip Gigin anlatıyor: Sözümüm bitirirken, yine rahmetli, namlı âlimlerimizden Ömer Nasuhi Bilmen Hocamızın, Bediüzzaman Hazretlerinin eserleri için söylediği şu sözü zikretmek isterim: ‘Onun eserleri, ileride İslâm dünyasın da tek mehaz olacak değerdedir’ demişti.