SaidNur tarafından yazılmış tüm yazılar

Bediüzzaman’ın son günleri

Said Nursî 20 Ocak 1960 günü gece geç vakit, Emirdağ‘dan Isparta‘ya geldi. Bey Mahallesindeki ikametgâhına yerleşti. Bir müddet kaldıktan sonra buradan Afyon‘a geçen Said Nursî, burada da bir gece kaldıktan sonra tekrar Emirdağ’a hareket etti.

Takvim yaprakları 18 Mart 1960 Cumayı göstermekte…
Bedîüzzaman Said Nursî, Emirdağ’da şiddetli hastadır. Dr. Tahir Barçin gelerek serum verir, iğne yapar. Doktorun ifadesine göre, ağır zatürredir. Serum ve iğneden sonra biraz dalar. Az sonra gülerek uyanan Bediüzzaman’ın, O esnada başında bulunan Zübeyir Gündüzalp, Hamza Emek ve Doktor Tahir Barçın’a:

“Kardeşlerim! Risale-i Nur bu vatana hâkimdir. Mason ve komünistlerin belini kırmıştır. Biraz sıkıntı çekeceksiniz. Fakat sonunda çok iyi olacak” der.

Bu sözleri üç defa tekrarlayan Bediüzzaman yine daldı. Sabahleyin doğruldu. Sanki hiç hastalığı yokmuş gibi giyindi, abdest aldı ve sabah namazını kıldı. Namazdan sonra diğer talebelerini de çagırttı. Hepsi ile ayrı ayrı kucaklaştı, vedalaştı. Onlara hitaben: “Allah’a ısmarladık! Ben gidiyorum” dedi. Gözleri yaşlı idi.
Her zaman “Merak etmeyiniz kardeşlerim, ben yakında geleceğim” diyen Bediüzzaman bu sefer öyle bir şey demiyordu. Vedalaşıyor, sanki bir daha dönmeyeceğini hissettirmek istiyordu.

Emirdağlı dost ve talebeleriyle vedalaştı ve Isparta’ya hareket etti.

Bediüzzaman Said Nursî’nin Isparta’da Ramazamın onbeşine kadar sıhhati normaldi. Yatsı namazlarını kendisi, teravihi ise talebesi Tahiri Mutlu kıldırıyordu.
Talebelerini çağırarak onlara, “Evlâtlarım çok perişanım, çok rahatsızım. Fakat hiç merak etmeyin. Risale-i Nur on misli fazlasıyla benim vazifemi yapıyor. Bana hiç ihtiyaç bırakmıyor.” diye gideceğini, artık vefat edeceğini bildirdi.

Talebeleri sırayla başında nöbet bekliyorlardı. Nöbet sırası Zübeyir Gündüzalp’la Bayram Yüksel’e gelmişti. Saat gecenin 02.30’unu gösteriyordu. Zübeyir Gündüzalp başı ucunda göz kırpmadan bekliyordu. Said Nursî, bir ara gözlerini açmış ve dudaklarından, zor anlaşılabilen bir kelime dökülmüştü: “Gideceğiz…

Bayram Yüksel, “Nereye gideceğiz Üstadım?” deyince, “Urfa’ya gideceğiz. Hazırlanın” cevabını almıştı.

Bunun üzerine Zübeyir Gündüzalp: “Üstad çok hararetlidir. Ateşinden böyle söylüyor” der.

Sahur vakti, nöbeti Tahiri Mutlu ile Hüsnü Bayram devralır.
Bayram Yüksel, Hüsnü Bayram’a, “Kardeşim, Üstad gideceğiz diyor” der. Hüsnü Bayram, “Araba arızalı. Biraz tamire ihtiyacı var” cevabını verir.

Durumu Bediüzzaman’a arz ederler. Bediüzzaman ise, “Başka bir arabaya bakılsın. İki yüz lira verebiliriz. Hatta cübbemi de satabiliriz.” der.

Sabahleyin talebeler arabayı hazırlamaya koyulurlar.

Bu esnada Bediüzzaman, başında bekleyen Tahiri Mutlu’yu da “Haydi sen de git, onlara yardım et. Araba çabuk hazirlansın, tahammülüm yok” diyerek yardıma gönderir.

Nihayet araba sabah saat 9’da hazırlandı. Bediüzzaman, sadık hizmetkârlarının kolları arasında arabaya yerleştirildi. Bu arada ev sahibesi Fitnat Güngür Hanım‘a da veda etmişti. Kendisini bizzat dinlediğimiz Fıtnat Hanım: “Halinden belli idi. Ebedî mekânını arıyordu” diyerek müşahedesini ifade etmiştir.

Hizmetkârı Zübeyir Gündüzalp arabaya binerken sorar:
“Üstadım! Urfa’ya gidiyoruz?”
“Evet…” Diye ancak başıyla cevap verir. Konuşamayacak kadar hastadır.

Yanında üç talebesi vardı. Şoför Hüsnü Bayram, Bayram Yüksel ve Zübeyir Gündüzalp… O gün, yani 20 Mart 1960 pazar günü saat 9’da lsparta’dan ayrılmalarıyla birlikte yağmur da başlamıştı…

Tahiri Mutlu nöbetçi olarak evde kalmıştı.
Her sabah kapıdan arabaya bakan vazifeli memur, bu sefer arabayı göremeyince Tahiri Mutlu’ya sordu:
“Nereye gitti?”
“Bilmiyorum. Belki Eğirdir taraflarına gitmiştir.”
Tatmin olmayan memurlar:
“Gel seni emniyet müdürüne götüreceğiz.” Derler.
Emniyette sorgu, sual…

Bu esnada Bediüzzaman’ın arabası şiddetli yağmur altında süratle Urfa’ya doğru yol almakta. Isparta’da ise telsiz, telefon işliyor. Eğridir’den, Barla’dan, Emirdağ’dan gitmesi mümkün olan yerlerden soruluyor. Fakat netice alamıyorlardu. Emniyet telaş içinde kalmıştı.

Arabanın tanınıp da geri döndürülmemeleri için, talebeleri plâkayı çamurla kapatıp okunamayacak hale gelirdiler. Böylece Eğirdir‘den kimse görmeden geçtiler.
Şarkikaraağaç‘da biraz dinlendiler. Bir taşın üzerinde Öğle namazını eda ettiler. Talebeleri Üstadın iyileşmesinden dolayı çok sevinçliydiler. “Allah’a şükür Üstadımız iyi oldu” diyorlardı.

Üstad Konya’ya kadar evrad ve dualarını okudu. 
Karapınar‘a geldikleri zaman Bediüzzaman göz Yaşları içinde talebelerine şunları söyledi: “Evlâtlarım! Risale-i Nur dinsizlerin, komünistlerin, masonların belini kırmıştır. Risale-i Nur daima galiptir. Siz hiç merak etmeyiniz. Bunlar [siyasîler] beni anlayamadılar. Bunlar benim şahsımı siyasete bulaştırmak istediler.

Gerek Merambağlar‘da gerekse Ulukışla‘da talebelerinin hazırladıkları iftar yemeğini yiyemedi. Ceyhan‘da ise bir saat mola verdiler. Yol kenarında teravih namazını kıldılar.

Üstad ilk defa arabadan çıkamadığı için yatsı namazını arabada kıldı.

Sabah namazını, Adana-Gaziantep arasındaki Amanosların “Nur Dağı” tepesinde kıldılar. Bediüzzaman, yine namazını arabanın içinde eda etti….

Meksika’dan Güzel Haberler Var

MEKSİKA HİZMET MEKTUBU

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ

Aziz, Sıddık Ağabeylerimiz;

Evvelen: Cemaatimizin geçmiş Mevlid-i Şerifini tebrik ederiz. Elhamdülillah dünyanın her tarafında hizmet-i Kur’aniye ve hizmet-i Nuriye inkişaf etmektedir. Bu hadiseler Risale- i Nur’daki “Ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslam’ın sadası olacaktır” hükmünü teyit etmektedir.

Saniyen: Şahs-ı manevinin duasının ve samimiyetinin hürmetine Cenab-ı Hak dünyanın diğer ülkelerinde de olduğu gibi Meksika’da da çok güzel hizmetlerde bizleri istihdam ediyor ve faaliyetler nasip ediyor. Cenab-ı Hak şükrünü eda etmeyi nasip eder inşallah.

120 milyon nüfuslu sadece 10 bin müslümana sahip yani onbinde bir müslümanı olan Meksika’nın başkenti 25 milyonluk Mexico City’de sadece 2 tane mescit bulunmakta. Fakat mütevazı insanlardan meydana gelen Meksika halkına İslamiyet’ten, Kuran’dan ve peygamberimizden A.S.M) bahsedildiğinde gayet güzel dinliyorlar. Ekseriyeti masum ve kendi halinde olan Meksikalıların genel olarak İslamiyet’e karsı önyargıları olmadığı gibi İslamiyet hakkında herhangi bir bilgileri de yok. Buradaki faaliyetlerimiz ekseriyetle Mexico City’nin merkezi Polonco’daki mescide gidip oraya gelen yeni Müslüman olan Meksikalılarla tanışıp Risale-i Nur vererek, onları dersaneye davet edip onlarla İspanyolca dersler yaparak İslamiyet ile alakalı sorularına cevap vererek ve namaz besmele, Fatiha ve kısa surelerin ağızdan talimi olarak cereyan etmektedir. Çünkü Kuran bilmedikleri için namaz kılmaları gerektiğinden dolayı kuran öğrene kadar ağızdan talim yapıyoruz. Ayrıca bu mescide İslamiyeti merak edip araştırmak amacıyla gelen gayrimüslimler de oluyor.

Hatta 11 Aralık Cuma günü bizim şahit olduğumuz 12 kişi İslamiyeti araştırmak için mescide gelmişti. Bunlardan 5-6 tanesi ile tanışıldı, Risale-i Nur hediye edildi ve irtibatımız devam ediyor. Bu irtibat kurduğumuz Perdo 2 hafta sonra kardeşini ve dayısını alarak İslamiyet ile alakalı yeni bilgiler almak için mescide geldiklerinde onlarla yapılan uzun sohbet neticesinde dershaneye geleceklerini söylediler.

O hafta Ömer Faruk isminde Meksikalı bir gencin şehadetine şahit olduk elhamdülillah. Kendisi ile tanışıp Risale-i Nur vererek dershaneye davet ettik. Davetimiz neticesinde memnun oldu. Kitapları okuyup bizi ziyaret edeceğini söyledi.

O şehadetlerden Angel ve Joseph ismindeki Meksikalı gençlerin hidayeti bizleri çok memnun etti. 29 yaşında olan Angel, üniversite öğrencisi çok uzun araştırmalar neticesinde Kur’an-ı Kerim’den etkilenerek Müslüman olmaya karar verdiğini söyledi. Yusuf kardeşimiz 18 yasında, ablası ile birlikte İslamiyeti araştırıp birlikte Müslüman olmaya karar vermişler. Müslüman olduğu ilk günlerde dershanemize gelen bu iki kardesimiz dersanemizi her hafta en az bir kere ziyaret ediyorlar. Namaz surelerini cok hızlı sekilde ezberlemeyi Cenab-ı Hak nasip etti. Her hafta bir risaleyi bitiriyorlar. Ayrıca her hafta 1-2 saat süren mütaalalı derslerimiz çok bereketli oluyor. Yusuf kardeşimize Müslüman olduktan sonra hayatında neler değiştiğini sorduğumuzda mutluluğun kaynağını bulduğunu söyledi. Annesini bu durum çok memnun etmiş. Hediye ettiğimiz Küçük Sözleri okumuş, ciddi bir şekilde İslamiyeti araştırmaya devam ediyor. Cenabı Hak hidayet nasip etsin inşallah.

Dershanemizin her hafta misafiri olan bir diğer kardeşimiz, 4 ay önce İslam ile şereflenen 26 yasındaki Ömer. Meksika’da Müslüman olmadığı halde müslüman adı taşıyan çok insan var. Ömer kardeşimiz de bunlardan biri idi. Bütün dinleri araştıran kardeşimiz aklına ve kalbine en uygun dinin İslam olduğuna karar kılmış ve Müslüman olmuş. Okumayı ve araştırmayı çok seven kardeşimiz ailesinin olumsuz tepkisine rağmen kararından dönmemiş. Kardeşimizin bu durumu adeta İslamiyeti kabul ettiği için ailesinden dışlanan sahabeleri hatıra getiriyor.

Bu misafirlerden biri de Cemal kardeşimiz. 43 yasında olan bu kardeşimiz geçmişinde alkol bağımlısı imiş. Bu kötü huyu nedeniyle 3 evliliği de kısa sürmüş. Uzun araştırmaları neticesinde 1 Mart 2015 İslam ile şereflenen bu kardeşimizi en fazla etkileyen hadise Hz Bilal Habeşi’nin çektiği eziyetlere rağmen Ehad Ehad deyip davasından vazgeçmemesi olmuş. Geçtiğimiz Çarşamba günü (30 Aralık) Hastalar Risalesini ikindi ve akşam namaz dersinde okuyarak bitirdi Bu durum bize çölde susuz kalmış bir insanın suyu bulunca kana kana içmesi gibi bu kardeşimiz de ruhuna hitap eden bu risaleyi bir çırpıda oturuşta bitirdi

Mescid Görevlisinin Hidayeti
Polonco’daki Mescidin görevlisi Ruben Garibaldi Abdullah 11 sene önce İslam ile şereflenmiş. Uluslar arası rehber olan Abdullah Arap eşyaları satan bir dükkâna giriyor ve orada duyduğu sesten çok etkileniyor. Artık gayri ihtiyarî her hafta bu sesi dinlemek üzere bu dükkâna geliyor. Bu sözler hangi şarkıcıya ait olduğunu sorma cesareti toplayan Ruben, duyduğu sesin Allah’ın kitabı olan Kur’an olduğunu öğrenince İslamiyete ilgi duymaya başlıyor. Tur rehberi olan Ruben işi gereği Mısıra gidiyor. Kahire’de ilk gecesinde bir ses duyuyor. Bu ses onu çok heyecanlandırıyor, duygulandırıyor ve gözyaşlarına hakim olamıyor. Camı acınca Bu ses Allah’ın sesi diyor ve hemen otel lobisine koşuyor ve görevliye “Bu sesi sen de duyuyor musun?” diyor. Otel lobisinde çalışan görevli bu sesin ezan oldugunu ve Müslümanları namaza davet ettiğini, burada günde 5 defa bu sesi duyabileceğini söylüyor. Günde 5 defa bu sesi duyacak olmak Rubeni mutlu ediyor. Ezanı duyunca Mısır’ın meşhur Nil Nehri, Piramitlerini unutan Ruben, kalbine hitap eden bu ezan sesine adeta hayran olmuştu. Kahire’deki günlerinin bitmemesini istiyor ama ayrılık vakti gelince gözyaşları içinde ezan sesine veda etmek zorunda kalıyor. 1 sene sonra başka bir görevlendirme ile Yunanistan’ın başkenti Atina’ya gelince Kahire’ye bu kadar yaklaşmış iken gidememek onu epey üzüyor. Ruben Meksika’ya geri dönüyor. Mısırlı Arap eşyaları satan arkadaşı Ruben’e ezan sesi ile 30. cüzün cd kopyasını hediye ediyor. Ruben artık her gün bu cd’yi dinlemeye başlıyor.

Baş, burun ve yüzündeki ağrılardan şikâyetçi olan Ruben doktora gidince kanser teşhisi konuluyor. Doktorların umudu kestiği Ruben, başında tümör ile en fazla 6 ay yaşayabileceği söyleniyor. Bu hastalığın ilaçla kemoterapi ile tedavisi olmadığı ve son günlerini dışarıda istediği gibi geçirmesini söylüyor doktorlar. Ameliyat olursa küçük bir ihtimal ile yaşayabileyecegi söyleniyor. Ama ameliyat esnasında tümörün patlaması ile ölebileceği söyleniyor. Çok riskli bir ameliyata giren Ruben, ameliyat esnasında makineye göre ölü görünüyor. Hemşireler dikkat ettiklerinde Ruben’in ölmediğinin farkına varıyorlar. Doktoru Ruben’e diyor ki, “Ne olduğu konusunda hiçbir fikrim yok. Tek bildiğim şu anda karsımda yaşıyor olman.”

Ameliyattan 4 ay sonra Mısırlı arkadaşından mescidin adresini alan Ruben Garibaldi doğum gününde adeta yeniden bir doğuşu yaşıyor ve kendisini İslam ile şereflendiren o tılsımlı sözcükleri terennüm ediyor. Müslüman olduktan 5 sene sonra tekrardan kanser hastası oluyor. Yapılan tetkiklerden sonra ikinci kez ameliyata alınması gerekiyor. Hastalığa yakalandıktan sonra aklı “Neden? Ben Müslüman olmuştum, namazlarımı kılıyor, orucumu tutuyordum. Neden tekrardan?” sorularını soruyor ve cevabını bulamıyordum. İkinci kez ameliyattan sonra çok fazla korku hissediyordum. Namaz esnasında korku gidiyor ama namaz bitince tekrardan korku sarıyordu. Bütün gece açıklanması mümkün olmayan o korkulu halet devam ediyordu. O vaziyette iken Hastalar Risalesini okudum ve içimde korku tamamen yok oldu. Risale-i Nur ruhuma hitap ediyor ve derin bilgiler veriyor. Hayatın amacının ne olduğunu bildiriyor. Sadece benim için değil, tüm insanlar için. Bismillah deyip ameliyata korkusuzca girdim. Ameliyat sorunsuz şekilde geçti elhamdülillah. Geçen sene hac vazifesini yapan kardeşimiz Abdullah şu anda Meksika’daki en büyük mescidin görevlisi. Mescitte olduğu sürece kendine has tatlı üslubu ile ezan-ı Muhammediye’yi okuyor.

Bu hizmet-i imaniyede Cenab-ı Hak tarafından istihdam olduğumuzun bir numunesini ifade edelim. 28 Aralık Pazar günü haftalık meşveretimizi beklerken o hafta yapılmayacağı anlaşılınca Mersin’den medresemize bir aylık hizmet etmek için gelen Necdet Soydan Abi, “Ben mescide gideyim, belki birini görüp Risale-i Nur veririm” niyeti ile dershanemize 1 saat uzaklıktaki mescide gidiyor. Mescidde o gün 3-4 kişi ile tanışıp çeşitli risalelerden hediye ediyor ve bu kişilerinin numarasını alıyor. O numarasını aldığı Halid Garcia 6 ay önce Müslüman olmuş ve o akşam mesajlaştığımızda şunları söylüyor. “İçimde çok sıkıntı hissediyordum, mescide rahatlamak için gelmiştim. Kafamda cevaplanmasını istediğim sorular var. Benim sağlam bir öğreticiye ihtiyacım var” Bu mesajı alınca Necdet Abi bir sonraki gün mescitte tekrardan buluşmak için randevulaşıyor. Mescide gittiklerinde mescidin henüz açılmaması nedeniyle ögle namazını mescidin önünde eda ediyorlar. Necdet Abi namazdan sonra kalbinden şöyle geçiriyor. Bu kardeşimizin kafasındaki sorulara cevap verelim ama keşke İngilizce-Türkçe bilen birisi olsa da sorulara rahat bir şekilde cevap verebilsek diye geçiriyor. Hatta Türkiye’den ağabeylere ulaşmaya çalışırken biri Türkçe olarak “Abi namaz kıldınız mı?” diye sesleniyor. Bu sesin sahibi uzun yıllar Türkiye’de kalan Afgan kardeşimiz Hasan. Hasan kardeşimize Necdet Ağabey İngilizce bilip bilmediğini sorunca olumlu yanıt alıyor. Ama mescit kapalı olduğu için konusma ayakta devam edebilir mi diye düşünülürken Hasan kardeşimizin mescide 2 dakikalık uzaklıkta kafe işlettiğini söylüyor. Kafeye gidiliyor ve Halid Garcia’nın kafasındaki sorulara tatmin edici cevaplar veriliyor. Konuşma sonunda Halid Garcia görüşmenin çok iyi geçtiğini ve görüşmeden çok keyif aldığını ifade eden bir mesaj atıyor. Bir kulunun sıkıntısını gidermek için dünyanın diğer ucundan bir kulunu getirip, imdadına gönderen Allah’a binlerce kez hamd olsun.

Rabbi Rahimimiz, Meksika’da ve dünyada Müslüman olan kardeşlerimize İslamiyeti yaşamayı nasip etsin. İman, İslamiyet ve Kur’an hizmetinde bulunan kardeşlerimizi hizmetlerinde muvaffak eylesin. Gıyabi duanın kabul olması hasebiyle dualarınızı bekliyoruz.

3. Uluslararası Risale-i Nur Mütercimleri Toplantısı Yapıldı

Uluslararası Risale-i Nur Mütercimleri Toplantısının üçüncüsü 07 – 09 Kasım 2015 tarihleri arasında “İlim Araştırma Merkezi Kompleksi”nde gerçekleştirildi.

Dünya çapında tercüme yapmış ve yapmakta olan Mütercimler ve Musahhihler tecrübe ve birikimlerini paylaşmak üzere Hizmet Vakfı ve RNK Neşriyat organizasyonluğunda yapıldı.

50 ülkeden gelen misafirler toplantı süresince Risale-i Nur’ların dünya dillerine tercüme edilmesi ile ilgili temel meseleler ele alınarak ve detaylı müzakereler ve Risale-i Nur’dan mütalaa dersleri yaptılar.
Hoşgeldiniz ve Takdim

Kur’an-ı Kerim tilâvetiyle başlayan program hoşgeldin ve takdim konuşmalarıyla devam etti.

Mütercimler Toplantısı “Risale-i Nur büyük bir ilim hazinesi. Son zamanda bu asrın insanlarına yönelik büyük bir Kur’an-ı Kerim tefsiridir. Risale-i Nur’un tercümesi kolay bir şekilde yapılamıyor. Buradaki tercümanların çoğu dil olarak mana olarak Risale-i Nur tercüme edecek kişiler. Fakat tercümelerde bazı hassasiyetleri gözetmek gerekiyor. Tercümelerin kalitesi hakkında, tercümelerde dikkat edilecek hususlar hakkında, Risale-i Nur’un Kur’an’a mahsus bazı tabirler nasıl izah edilebilir bu gibi konularda görüşmeler yapılacak.” diye ifade edildi.

Selamlama Konuşmaları

Üstadımızın Talebelerinden Hüsnü Bayram Ağabey Risale-i Nurların tercümelerinin sıhhatinin önemini ve şimdiye kadar tercüme edilmeyen “Tarihçe-i Hayatı” kitabının ingilizce baskıya hazırlandığını müjdeledi.

Üstadımızın Talebelerinden Abdullah Yeğin Ağabey de “Uhuvvet Risalesi”nden ders yaptılar.

İstanbul Vali Yardımcısı Osman Ateş gelen misafirlere hoşgeldin dileklerinde bulundu.

Yaklaşık 50 dile tercüme yapmakta olan Mütercim ve Musahhihlerin tanıtımı yapıldı.

Tezekkür ve Sual-Cevap

Faruq Rasul Yahya “İyi Bir Tercüme Nasıl Yapılır.”

İhsan Kasım Salihi “Tercüme sürecinin başlaması ve tercüme yaparken göz önünde bulundurulacak ehemmiyetli hususlar” başlığı altında konuşmasında
Tercüme esnasında şunu gördüm; mütercim san’atında ne kadar uzman, üslûbunda ne kadar güçlü, lügat hazinesinde ne kadar zenginlik olursa olsun, tercümesini yaptığı metnin manalarıyla ve fikriyle ruhen dolup taşmazsa, gönlü ve kalbi inşirah bulmazsa, o metni muhataba ulaştıramaz. Zira okuyucu güzel sözlerden ve hoş cümlelerden çok, ruhtaki bu çoşku ile kalpteki bu inşirah tesir eder.” diye ifadelerde bulunurak bazı hususları nazara verdi:

Kur’an-ı Azimin tefsirini tercüme ettiğimizden asla abdestsiz tercüme yapmamak..
Mütercimin ve Musahhihin Risale-i Nur Külliyatını en az bir-iki defa bitirmesinin lüzümü..
Acz ve zaaf ile Kudret-i İlahiyeye iltica ile tercüme yapılan metinle ruhî ve kalbî irtibat..
Mevlamızın bizi istihdam ettiği tercüme işinde rıza-i İlahî düşünürek hizmet etmek..
Bu düşüncede olunca Allah size yardımcılar (temize çekme, kaynak ulaşımı, edebiyatçı, dilbilimci gibi) gönderiyor.
Manayı ifade eden orjinal bir tercüme yapmak..

Hasbi Şen “Tercümelerde Allah’ın İsimleri, Hadisler ve Ararapça Terimlerin Kullanılışı”

Kenan Demirtaş; İhsan Kasım Salihi – Istılahi Terimler (Risale-i Nur’da Geçen Kavram ve Terimler) Çalışması Sunumu

Muhammed Sayed; Halil Jada; Hüseyin Osman – “Tarihçe-i Hayatın Arapçaya Tercümedeki Tecrübelerimiz”

Samir el-Hayek ” Risale-i Nur’un Tercümesindeki Hassasiyetler”

Ali Rıza Davut Korkmaz “Tercümelerde Tashihat”

Mütelaa Dersleri

Arapça: Münir Türen “Namazın Muayyen Beş Vakte Tahsisinin Hikmeti”

İngilizce: Ali Çetinkaya -“Risale-i Nur Külliyatında Duanın Hangi Cihetleri Öne Çıkarmıştır”

Arapça: Muhammed Sayed” Âyet-ül Kübra’dan Seçilmiş Kısımlar”

İngilizce: Osman Yapar “Risale-i Nur Hizmetinin Bazı Mümtax Hasiyetleri”

Arapça: İhsan Kasım Salihi “El-Hakku Ya’lu”

İngilizce: Muhammed Rıza Derindağ “Hizmet Dusturları – İhlas, Uhuvvet, Tesanüd”

Arapça: İhsan Kasım Salihi “Bismillah Hakkında”

Katılım Belgesi Takdimi

Oturumlar sonunda Mütercimlere” Abdullah Yeğin, Hüsnü Bayram, Said Özdemir” Ağabeylerin imzaladığı katılım belgesi Kur’an-ı Kerim ve bir çok Risale takdim edildi. Ardından tüm katılımcılar hatıra resim çektirildi.

10 Kasım günü Hizmet vakfın “Sinan Paşa Medresi”inde verdiği yemekle hitam buldu.

Kaynak: NurNet.Org






Şarkta Din Derslerine Ehemmiyet Verilmesi Lazımdır

Şarktaki Türk unsurundan olmayan vatandaşların Türklerle kardeşliğini hissetmesi için din derslerine ehemmiyet verilmesi gerektiği ihtarını yapan Bediüzzaman‘ın şu beyanı, şayan-ı dikkattir:

Bir gün meb’uslar heyetine der:
“Bütün hayatımda bu dârülfünunu takib ediyorum. Sultan Reşad ve İttihadcılar, yirmi bin altun lira verdiler. Siz de o kadar ilâve ediniz…”

O zaman, yüz elli bin banknot vermeye karar verdiler. Bunun üzerine, “Bunu meb’uslar imza etmelidirler” der. Bazı meb’uslar diyorlar ki: Yalnız sen medrese usûlüyle, sırf İslâmiyet noktasında gidiyorsun; halbuki şimdi garblılara benzemek lâzım.

Bedîüzzaman: O vilayat-ı şarkıye, âlem-i İslâmın bir nevi merkezi hükmündedir; fünun-u cedide yanında, ulûm-u diniye de lâzım ve elzemdir. Çünki ekser enbiyanın şarkta, ekser hükemanın garbda gelmesi gösteriyor ki; şarkın terakkiyatı dinle kaimdir. Başka vilayetlerde sırf fünun-u cedide okuttursanız da, şarkta her halde millet, vatan maslahatı namına, ulûm-u diniye esas olmalıdır. Yoksa Türk olmayan müslümanlar, Türk’e hakikî kardeşliğini hissedemeyecek. Şimdi bu kadar düşmanlara karşı, teavün ve tesanüde muhtacız. Hattâ bu hususta size bir hakikatlı misal vereyim:

Eskiden, Türk olmayan bir talebem vardı. Eski medresemde, hamiyetli ve gayet zeki o talebem, ulûm-u diniyeden aldığı hamiyet dersi ile her vakit derdi: “Sâlih bir Türk, elbette fâsık kardeşimden ve babamdan bana daha ziyade kardeştir ve akrabadır.” Sonra aynı talebe, talihsizliğinden, sırf maddî fünun-u cedide okumuş. Sonra ben -dört sene sonra- esaretten gelince onunla konuştum. Hamiyet-i milliye bahsi oldu. O dedi ki: Ben şimdi, Râfızî bir Kürd’ü, sâlih bir Türk hocasına tercih ederim.

Ben de: Eyvah! dedim, ne kadar bozulmuşsun? Bir hafta çalıştım, onu kurtardım; eski hakikatlı hamiyete çevirdim.

İşte ey meb’uslar! O talebenin evvelki hali, Türk Milletine ne kadar lüzumu var. İkinci hali, ne kadar vatan menfaatine uygun olmadığını fikrinize havale ediyorum… (Tarihçe-i Hayat – İLK HAYATI/Ankara’ya gidişi)

… Altmışbeş sene evvel Câmi-ül Ezher’e gitmek istiyordum. Âlem-i İslâm’ın medresesidir diye, ben de o mübarek medresede bir ders almaya niyet ettim. Fakat kısmet olmadı.

Cenab-ı Hak rahmetiyle bir fikir ruhuma verdi ki: Câmi-ül Ezher Afrika’da bir medrese-i umumiye olduğu gibi; Asya, Afrika’dan ne kadar büyük ise, daha büyük bir dârülfünun, bir İslâm üniversitesi Asya’da lâzımdır. Tâ ki İslâm kavimlerini, meselâ Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan’daki milletleri, menfî ırkçılık ifsad etmesin. Hakikî, müsbet ve kudsî ve umumî milliyet-i hakikiye olan İslâmiyet milliyeti ile “innemel mu’minune ihvetun” Kur’anın bir kanun-u esasîsinin tam inkişafına mazhar olsun. (Emirdağ Lâhikası II)

Irkçılık, Unsurculuk Millî Beraberliği Bozar

“Ey sarhoş hamiyet-füruşlar! Bir asır evvel milliyet asrı olabilirdi. Şu asır unsuriyet asrı değil!

Bolşevizm, sosyalizm mes’eleleri istila ediyor; unsuriyet fikrini kırıyor, unsuriyet asrı geçiyor. Ebedî ve daimî olan İslâmiyet milliyeti; muvakkat, dağdağalı unsuriyetle bağlanmaz ve aşılanmaz. Ve aşılamak olsa da; İslâm milliyetini ifsad ettiği gibi, unsuriyet milliyetini dahi ıslah edemez, ibka edemez. Evet muvakkat aşılamakta bir zevk ve bir muvakkat kuvvet görünüyor, fakat pek muvakkat ve akibeti hatarlıdır.

Hem Türk unsurunda ebedî kabil-i iltiyam olmamak suretinde bir inşikak çıkacak. O vakit milletin kuvveti, bir şık, bir şıkkın kuvvetini kırdığı için, hiçe inecek. İki dağ birbirine karşı bir mizanın iki gözünde bulunsa; bir batman kuvvet, o iki kuvvet ile oynayabilir; yukarı kaldırır, aşağı indirir.” Mektubat – Yirmidokuzuncu Mektub – İşarat-ı Seb’a)

Yukarıda işaret edilen Türkçülük fikri ve haretleriyle sair milletlerin ırkçılık hissiyatını tahrik ederek kabil-i iltiyam olmayacak bir surette bir inşikak (bölünme)  olacağına ve sonu hatarlı olacağına dikkat çeken ve ikaz eden Bediüzzaman Hazretleri, birinci Büyük Millet Meclisinde neşrettiği beyannamesinde; inşikak-ı asâ, yani bölünme tehlikesinden de bahisle, aynı manayı te’yid eden şu ihtarı görüyoruz:

“.. Şu meclisin şahsiyet-i maneviyesi, sahib olduğu kuvvet cihetiyle, mana-yı saltanatı deruhde etmiştir. Eğer şeair-i İslâmiyeyi bizzât imtisal etmek ve ettirmekle mana-yı hilafeti dahi vekaleten deruhde etmezse; hayat için dört şeye muhtaç, fakat an’ane-i müstemirre ile günde lâakal beş defa dine muhtaç olan şu fıtratı bozulmayan ve lehviyat-ı medeniye ile ihtiyacat-ı ruhiyesini unutmayan milletin hacat-ı diniyesini Meclis tatmin etmezse; bilmecburiye mana-yı hilafeti tamamen kabul ettiğiniz isme ve resme ve lafza verecek ve o manayı idame etmek için kuvveti dahi verecek. Halbuki Meclis elinde bulunmayan ve Meclis tarîkiyle olmayan öyle bir kuvvet, inşikak-ı asâya sebebiyet verecektir. İnşikak-ı asâ ise,
ﻭَ ﺍﻋْﺘَﺼِﻤُﻮﺍ ﺑِﺤَﺒْﻞِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﺟَﻤِﻴﻌًﺎ
âyetine zıddır.” (Tarihçe-i Hayat – İLK HAYATI – Ankara’ya gidişi)

Bediüzzaman Hazretleri siyasi partiler hakkında yazdığı bir ikaznamesinde, Türkçülük (veya Kürdçülük) esasına dayanan bir partinin iktidar olup o istikamette, yani Türkçülük hissiyle hareket etmesiyle sair ırktan olan vatandaşları tahrik edeceğini ve böylece bölünmelere ve mücadelelere sebebiyet vereceğini hatırlatarak şöyle der:

“Milletçilere gelince:
Eğer bu partide sırf İslâmiyet esas olsa, {(Haşiye): İslâmiyet milleti her şeye kâfidir. Din, dil bir ise, millet de birdir. Din bir ise, yine millet birdir.} Demokrat Parti’ye yardım ettiği gibi, muhalif ve muarız olmayarak, iktidara gelmesine çalışmaz. Eğer bu partide ırkçılık ve Türkçülük fikri esas ise, birden hakikî Türk olmayan bu vatandaki ekseriyetin ancak onda üçü Türktür, kalan kısmı da başka milletlerle karışmıştır. O zaman Hürriyetin başında olduğu gibi bu asil ve masum Türk milleti aleyhine bir milliyetçilik tarafgirliği meydana gelecek, o vakit hakikî Türkler’i ecnebiler boyunduruğu altına girmeye mecbur edecek. Veya Türkleşmiş sair unsurdan olan ve bu vatanda mevcud ırkçılık ve unsurculuk damarıyla bir ecnebiye istinad ile masum Türk milletini tahakkümleri altına alacaklar.” (Emirdağ Lâhikası II)

Demek, ırkçılık, unsurculuk millî beraberliği bozar. 

“.. Sâniyen: Irkçılık fikri, Emevîler zamanında büyük bir tehlike verdiği ve hürriyetin başında “kulüpler” suretinde büyük zararı görülmesi ve birinci harb-i umumîde yine ırkçılığın istimali ile mübarek kardeş Arabların mücahid Türklere karşı zararı görüldüğü gibi, şimdi de uhuvvet-i İslâmiyeye karşı istimal edilebilir ve istirahat-ı umumiye düşmanları gizli dinsizler, yine o ırkçılıkla büyük zarar vermeğe çalıştıklarına emareler görünüyor. Halbuki menfî hareketle başkasının zararıyla beslenmek, ırkçılığın seciye-i fıtrîsi olduğu halde; evvelâ başta Türk milleti dünyanın her tarafında müslüman olduğundan onların ırkçılıkları İslâmiyetle mezcolmuş, kabil-i tefrik değil. Türk, Müslüman demektir. Hattâ Müslüman olmayan kısmı, Türklükten de çıkmışlar. Türk gibi Arablarda da Arablık ve Arab milliyeti İslâmiyetle mezcolmuş ve olmak lâzımdır.Hakikî milliyetleri İslâmiyettir. O kâfidir. Irkçılık, bütün bütün bir tehlike-i azîmdir.” (Emirdağ Lâhikası II)

Hatta Emevî Devleti’nin Arap milliyetine istinad etmesiyle sair milletlerin de hissiyatını tahrik ederek büyük zararlar meydana geldiğini beyan eden Bediüzzaman Hazretleri şu izahatı veriyor:

“Hazret-i Hasan ve Hüseyin’in Emevîlere karşı mücadeleleri ise, din ile milliyet muharebesi idi. Yani: Emevîler, Devlet-i İslâmiyeyi, Arab milliyeti üzerine istinad ettirip rabıta-i İslâmiyeti, rabıta-i milliyetten geri bıraktıklarından, iki cihetle zarar verdiler:

Birisi: Milel-i saireyi rencide ederek tevhiş ettiler.

Diğeri: Unsuriyet ve milliyet esasları, adaleti ve hakkı takib etmediğinden zulmeder. Adalet üzerine gitmez. Çünki unsuriyet-perver bir hâkim, milletdaşını tercih eder, adalet edemez.
ﺍَ ْﻻ‌ِﺳْﻼ‌َﻣِﻴَّﺔُ ﺟَﺒَّﺖِ ﺍﻟْﻌَﺼَﺒِﻴَّﺔَ ﺍﻟْﺠَﺎﻫِﻠِﻴَّﺔَ ﻻ‌َ ﻓَﺮْﻕَ ﺑَﻴْﻦَ ﻋَﺒْﺪٍ ﺣَﺒَﺸِﻰٍّ ﻭَﺳَﻴِّﺪٍ ﻗُﺮَﻳْﺸِﻰٍّ ﺍِﺫَﺍ ﺍَﺳْﻠَﻤَﺎ
ferman-ı kat’îsiyle: Rabıta-i diniye yerine rabıta-i milliye ikame edilmez; edilse adalet edilmez, hakkaniyet gider.” (Mektubat – Onbeşinci Mektub)

Demek, muhtelif unsurlardan müteşekkil bir millet içinde bilhassa siyasî iktidat ırkçı davransa, diğerlerinde de ırkçılık tarafgirliğini uyandırır.

“Üçüncü sualiniz:
“O mübarek zâtların başına gelen o feci gaddarane muâmelenin hikmeti nedir?” diyorsunuz.

Elcevab: Sâbıkan beyan ettiğimiz gibi, Hazret-i Hüseyin’in muarızları olan Emevîler saltanatında, merhametsiz gadre sebebiyet verecek üç esas vardı:

Birisi: Merhametsiz siyasetin bir düsturu olan: “Hükûmetin selâmeti ve asayişin devamı için, eşhas feda edilir.”

İkincisi: Onların saltanatı, unsuriyet ve milliyete istinad ettiği için, milliyetin gaddarane bir düsturu olan: “Milletin selâmeti için herşey feda edilir.

Üçüncüsü: Emevîlerin Hâşimîlere karşı an’anesindeki rekabet damarı, Yezid gibi bazılarda bulunduğu için, şefkatsiz bir gadre kabiliyet göstermişti.

Dördüncü bir sebeb de: Hazret-i Hüseyin’in taraftarlarında bulunuyordu ki; Emevîlerin Arab milliyetini esas tutup, sair milletlerin efradına “memalik” tabir ederek köle nazarıyla bakmaları ve gurur-u milliyelerini kırmaları yüzünden, milel-i saire Hazret-i Hüseyin’in cemaatine intikamkârane ve müşevveş bir niyetle iltihak ettiklerinden, Emevîlerin asabiyet-i milliyelerine fazla dokunmuş, gayet gaddarane ve merhametsizcesine meşhur faciaya sebebiyet vermişlerdir.” (Mektubat – Onbeşinci Mektub)

Demek siyasî iktidarlar, ırkçı hareketlerden çekinip millî müşterekiyete dayanan bir yolu tutmalıdırlar. Bunun için İslam milletlerinin en kudsî müşterekiyetleri, İslâmiyet milliyetidir.