Sun tarafından yazılmış tüm yazılar

Muhterem Osman Demirci Hoca

“EĞER ÖLÜM GELECEKSE BİZİ KÖŞEMİZE ÇEKİLMİŞ HALDE DEĞİL, AT ÜSTÜNDE HİZMET MEYDANINDA BULSUN…”

Erzurum’un ve Türkiye’nin manevi dinamiklerinden Muhterem Osman Demirci Hocamız, 1927 yılında Erzurum’un Ovacık Nahiyesi Sırlı köyünde doğdu. Hafızlığını köyünde tamamladı. Çeşitli hocalardan aldığı dini eğitimini Sakıp Danışman Hocadan aldığı icazetle tamamladı. Erzurum’da çeşitli camilerde müezzinlik, imamlık ve vaizlik yaparken, çok sayıda hizmet kurumu açarak talebe yetiştirdi…

27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra 3 ay hapis yattı. Hapiste Risale-i Nurlarla tanıştı, kendi deyimiyle ‘hapishane anahtar’ oldu. 1970’den sonra İstanbul Merkez Vaizliği’ne tayin edilen Demirci Hoca, Suffa Vakfı’nı kurarak, iman ve Kur’an hizmetini sürdürdü. 1977-1980 yılları arasında kısa bir dönem AP Erzurum Milletvekili olarak görev yaptı. Emeklilikten sonra fahri vaizlik vazifesini sürdürdü…

Hocamızın vaazlarında Camide yer bulunmuyor. Halk partililer çok rahatsız oluyor. Millet zaten dolmuş senelerdir. “Bu dine el uzatanları Allah kahreylesin” deyince cemaat içten “Amin” diye bağırıyor, Halk partililer ise kıvrım, kıvrım… “Hımm.. dur bakalım der gibi…Onun için, 60 İhtilali olunca hemen hocamızı hapishaneye gönderirler…

Hapishanede de boş durmaz. Namaz kıldırır namaz kılmaya teşvik eder. Onlarca azılı katil toplumdan dışlanmış kandırılmış suça teşvik edilmiş insanlara Risale-i Nurları tanıtır. Dersler yapar. Ve bu insanların kimisi ağlar kimisi tövbe eder.

Asıl devrim işte budur… Medeniyetin üniversitelerin akademisyenlerin ıslah edemediği aydınlatamadığı insanları, Risale-i Nur nasılda ıslah etmiş topluma kazandırmıştır…

Hapishane cennet bahçesine döner adeta. Hapishane bahçesinde 540 kişiyle cemaate namaz kıldırır. Bahçede volta atanlar gelirler; “Hocam ne yapalım?” Derler “Biner defa La ilahe illallah deyin. Hapishanede bir uğultu başlar “La ilahe illallah. La ilahe illallah” Her gün üç-beş de hatim oluyor. Hatim okuyanlar da çoğalır.

Hapishanede dalgalanan zikir sesleri namaza başlayan mahpuslar hapishane müdürünü çok rahatsız eder. Bir gün dua ederlerken Jandarma Albayıyla, savcıyı getirmiş, demiş: “İşte gördünüz, bunlar burayı tekkeye çevirdiler.” Hapishanedeki mahkumlar Risale-i Nur’la tanışınca kendilerine topluma memlekete faydalı olunca demek ki tehlikeli oluyorlarmış…

Ama tutuklanan nur talebeleri sanki bir medreseden bir medreseye gelmiş gibi yine ihlasla ibadetlerini yapıyorlar, Kur’anlarını okuyorlar, Kur’an okumayı bilmeyenlere öğretiyorlar tatlı tatlı…Hiç endişeleri yok, kadere teslim olmuşlar…

Yetmiş yedi senelik hayatını üç ayların girişinde, kandil gecesinin gelişinde noktalayarak cuma gününde Erzurum’da vefat eden, muhterem Osman Demirci Hoca, hayatına son noktayı koyacağını sezdiği hastanede geriye dönüp bakiınca, (Allahü âlem) hiç de pişmanlik duymamış, aksine hedefine uygun şekilde yasadığı hayatına büyük bir mutlulukla veda etmiştir. Halkımızın tabiriyle, gözleri açık gitmemiştir. Neden gitmemiştir?

Hayatinin yarısını değil tümünü hizmete adamış biri olarak yaşamıştır…

Çünkü Demirci Hoca Efendi’ye tatilsiz günler de yetmiyor, gece dersleri, sohbetleriyle geceleri de hizmetlerini sürdürüyor, dinlenme diye bir mefhum bilmiyordu.. gençlerin bile dayanamayacağı yoğunlukta toplantıdan toplantıya koştuğunu, böylece iyice yorgun düştüğünü öğrenince ona sorarlar;

– Hocam, siz artık genç değilsiniz. Bu bünye artık bu tempoyu kaldıramaz, biraz yavaşlayın, hiç olmazsa davetlerin bazılarına, bünyem tahammül etmiyor’ diye cevap verin… Oda şöyle daralan nefesini zorlayarak konuşur;

-Yakınlarım hep böyle ikazda bulunuyorlar, ama gönlüm ömrümün sonunda çekilip de bir kösede beklemeye razı olmuyor ve;
– Eğer bugünlerde bir İlahi davet gelecekse başımız, gözümüz üstüne, buyursun gelsin, ama bizi de kösemize çekilmiş halde değil de, at üstünde hizmet meydanında bulsun!..

Azmedilmeye değer işler

“Muhakkak siz malınızla ve canınızla sınanacaksınız; sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanlardan ve Allah’a ortak koşanlardan pek çok incitici şeyler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız, işte bu, uğrunda azmedilmeye değer işlerdendir.”
Âl-i İmrân Sûresi, 3:186

“Oğlum, namazı dosdoğru kıl, iyiliği tavsiye et, kötülükten sakındır, başına gelene sabret. İşte bunlar, uğrunda azmedilmeye değer işlerdendir.”
Lokman Sûresi, 31:17

“Kim sabreder ve bağışlarsa, işte bu, uğrunda azmedilmeye değer işlerdendir.”
Şûrâ Sûresi, 42:43

Kur’ân-ı Kerimin üç yerinde, “azmedilmeye değer işlerden” bazıları hakkında öğütler yer alır. Her üç âyette sayılan öğütleri bir arada sıralayacak olursak:

Sabır: Bu, her üç âyette birden azmedilmeye değer bir iş olarak öğütlenmiştir.

Sakınmak, yani takvâ: Genel anlamıyla, Allah’ın buyruk ve yasaklarına karşı gelmekten ve böylece kendi davranışlarının yol açacağı kötülüklerden sakınmak.

Namazı dosdoğru kılmak: Bu, sadece namazı “kılmaktan” ibaret kalmayan, onun hakkını vermeyi ve ona önem vermeyi de içeren bir iştir.

İyiliği tavsiye etmek, kötülükten sakındırmak: Sadece iyiliği yapıp kötülükten uzak kalmakla yetinmeyip, çevresine de iyilik yayan ve münasip şekilde kötülükleri önlemeye çalışan birisi olmak.

Bağışlamak: Şûrâ Sûresinin âyeti, haksızlığa uğrayan kişiye hakkını arama yolunu açmakta, ancak kendisine kötülük edeni bağışlamayı da üstün bir davranış olarak teşvik etmekte, “azmedilmeye değer işler” arasında göstermektedir.

Kur’ân’ın öğütlediği bu davranışların herbiri üzerinde uzun uzadıya durmak da elbette ki yerinde olur. Ancak burada, dikkatlerden uzak kalmaması gereken bazı noktalara, genel hatlarıyla işaret etmek istiyoruz.

Her üç âyetin ifadesinde de, “azmedilmeye değer işlerden” kaydı vardır. Bu da gösteriyor ki, sayılan davranışlar sınırlayıcı değil, örnekler niteliğindedir. Yani, uğrunda azmedilmeye değer işler bunlardan ibaret değildir. Bunlar gibi, uğrunda azmedilmeye değer daha başka davranışlar da bulunabilir. Önemli olan, bu çizginin korunması, sayılan davranışların gösterdiği yönde, o örneklerin doğrultusundaki işler üzerinde azmedilmesidir.

Bunlar ve benzeri davranışların, kolayca başarılabilecek işler olmadığı da âyetlerin ifadesinden anlaşılmaktadır. Bunda da hem bir teşvik, hem bir tesellî vardır: Evet, sayılan davranış örneklerini sergileyebilmek ciddî bir çaba ister; sağlam bir iradeye, sürekli eğitim ve temrinlere ihtiyaç gösterir. Fakat bu fiyatı ödemeye de değer. Eğer siz azmedip de sayılan konularda bir beceri elde edecek olursanız, emekleriniz asla boşa gitmeyecektir. Tökezlediğiniz zaman da bu sizin şevkinizi kırmasın. Zira bunlar kolay işler olmadığı gibi, sizden beklenen de bir hamlede mükemmelliği yakalamak değildir. Önemli olan azmetmektir; küçük adımlarla da olsa sürekli bir gelişim çizgisini yakalayabilmektir.

Âyetler, bütün bu anlamları dile getirirken, aynı zamanda, bize bir hayat hedefi de gösteriyor, bu dünyada ne aradığımızı yahut ne aramamız gerektiğini bildiriyor. Bu uyarıdan da iki önemli sonucu çıkarabiliyoruz.

Birincisi: Bu dünyada bulunuşumuzun amacı rahat bir hayat geçirmek, başıboş yaşamak, keyif sürmek değildir. Âyet, “azmedilmeye değer işleri” bize hedef olarak göstermekle bunu bildiriyor, “Azmedin, çabalayın” diyor.

İkincisi: Eğer azmedilecekse, bu, azmedilmeye değer şeyler uğrunda olmalı, harcanan çabalar alınan sonuca değmelidir. Gelip geçici dünyanın hevesleri, insan gibi üstün özelliklerle donatılmış bir varlığın çabalarına değecek şeyler değildir. İnsan bu dünyaya geliş amacını iyi bilmeli, sonra da uğrunda azmedilecek şeyleri bu amaç doğrultusunda değerlendirmelidir.

İşte Kur’ân, sayılan âyetlerinde verdiği örneklerle, insanlığın önüne, ciddî bir gelişim ufku açıyor ve bu uğurda ondan ciddî bir çaba bekliyor.

Özellikle günümüzün “kişisel gelişim” furyası karşısında Kur’ân’ın bu irşadları daha büyük önem kazanıyor.

Fâni dünyanın tasaya değmez işlerini büyük birer ideal haline getirip pazarlayan, yahut büyük başarılara kolay yoldan ulaştırmayı vaad eden  “uzmanların” telkinleri altında şaşkına dönmüş günümüz insanının, bu irşadlara her zamankinden fazla ihtiyacı var.

ÜMİT ŞİMŞEK

İsraf, insanı nasıl şeytana kardeş yapar?

 

“Akrabaya, yoksullara, yolculara hakkını ver; israfla saçıp savurma.
Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.”

İsrâ Sûresi, 17:26-27

Bu âyette, Yüce Allah, israftan kaçınma emrini,

(1) ihtiyaç içinde olanları gözetmek

(2) şeytanlara kardeş olmaktan kaçınmak

şeklinde iki ibretli öğüt arasında bize sunuyor.

Böylece, israfın asla gözardı edilmemesi gereken iki önemli boyutunu gözlerimizin önüne seriyor.

Bu boyutlardan birincisinde, bir hak ihlâli söz konusudur. Zira Allah’ın kuluna cömertçe bağışladığı nimetlerde, akrabanın, yoksulun, yolcunun da bir payı vardır. Bu nimetlerden ihtiyaç fazlasını gelişigüzel saçıp savuran kul, sadece Rabbinin nimetine karşı saygısız davranmakla kalmaz, aynı zamanda, gözetmekle yükümlü tutulduğu hemcinslerine karşı da haksızlık etmiş olur.

Birinci âyette ihtiyaç sahiplerine haklarını verme emri ile israf fiilinin karşıtlık teşkil edecek şekilde bir arada sayılması, her ikisi arasında bir ilişki bulunduğu fikrini hatıra getiriyor. Toplumların bugünkü haline baktığımız zaman ise, bu ilişkiyi açıkça görebiliyoruz. Meselâ, Birleşmiş Milletlerin 2001 yılına ait İnsanî Gelişme Raporuna bu açıdan göz attığımızda, kendimizi şu çarpıcı rakamlar karşısında buluyoruz:

Dünya halkının toplam gelirinin dörtte üçünü, onların dörtte biri cebe indiriyor.

Dünyanın en zengin insanları arasında, en üst seviyede yer alan yüzde 1’lik kesim, dünya halkının yarısından daha fazla gelire sahip bulunuyor.

1990 yılında 100’e yakın ülkeden 1300 temsilci, dünyanın geleceğini konuşmak için Moskova’da bir araya geldiğinde, dünya 100 haneyi barındıran bir köye benzetilmiş ve dünya halkının durumu şöyle bir manzara ile tasvir edilmişti:

Bu hanelerden 70’inin evinde içme suyu yoktu. Tüm arazinin yüzde 60’ı sadece 7 ailenin elindeydi. Bu aile, kullanılabilir enerjinin yüzde 80’ini tüketiyordu. 100 aileden 60’ı ise, arazinin yüzde 10’luk bir kısmına tıkışmıştı. Hava, su, çevre, günışığı, her geçen gün daha da kötüye gidiyordu.

Daha başka anket ve araştırmalar ise, Bangladeş’te 2 bin, Nijerya’da bin dolar seviyesinde olan yıllık ortalama gelirin İngiltere’de 30 bine, ABD’de 40 bine yükseldiğini gösteriyor. Bunun bir başka ifadesi, Nijeryalının 3 bin yıllık gelirini tek bir Amerikalının bu dünyadaki ömrü içerisinde tüketmesi demek…

Dünyanın halinden sual edecek olanlar için, gezegenimiz işte böyle bir manzara sunuyor: bir tarafta, eriştiği nimetleri nasıl saçıp savuracağını şaşırmış bencil bir azınlık; diğer tarafta, temel ihtiyaçlarını güçlükle sağlayabilen — çoğu zaman da sağlayamayan — bir çoğunluk. Aslında bu gezegen, karaları ve denizleriyle, bugünkü nüfusundan kat kat fazlasını barındıracak imkânlara ve besleyecek kaynaklara sahip; fakat maddî imkânların büyük kısmını elinde tutan azınlığın bilinçsiz ve bencil kullanımı sebebiyle, var olan kaynaklar tükeniyor, sınıflar ve ülkeler arasındaki uçurum derinleşiyor, karada ve denizde fesat yayılmaya devam ediyor.

Ve, Allah’ın bağışladığı nimetleri kendi içinde âdil bir şekilde paylaştırmayan dünya, sonuçta, adım adım topyekûn bir yoksulluğa doğru gidiyor.

Bu manzaraya karşılık, bir de, İslâm toplumlarının zaman zaman, zekâta muhtaç kimse bırakmayacak derecede refah seviyesini yakalamış olmasını hatırlayalım. Bugünün medeniyet anlayışı ile, hattâ bu anlayışın etkisinde kendi benliğinden uzaklaşmış zamanımız İslâm toplumlarının durumu ile, öyle bir Kur’ân medeniyeti arasındaki fark ne büyüktür!

Bu farkı kapatacak ve insan sınıfları arasındaki uçurumu ortadan kaldırarak dünyayı yaşanır hale getirecek bir çözümü, pek çok âyetiyle Kur’ân tekrar tekrar ders veriyor.

“Ne bağışlayalım?” diye soranlara, “İhtiyaçtan fazlasını” buyuruyor.[1]

Allah’ın makbul kullarını, “harcadıkları zaman saçıp savurmayan, ama cimrilik de etmeyip orta bir yol tutan kimseler”[2] olarak tanımlıyor.

Ve bu âyette de, tutumluluğu, ihtiyaç sahiplerine yönelen bir şefkat duygusuyla birlikte ders vererek bu dünya üzerindeki huzur ve mutluluk anahtarını bize sunuyor.

ÜMİT ŞİMŞEK

[1] Bakara Sûresi, 2:219.

[2] Furkan Sûresi, 25:67.

20. Söz tarihselciliğe de şifa olabilir mi?

Evet, Peygamberin delil-i sıdkı, herbir hareket, herbir hâlidir. Nebiyy-i Kureyşî’nin her bir hâli ve hareketi mazbut-u ümmettir. Çünkü menabi-i şeriattır.” Şuaat Risalesi’nden.

Mürşidimin 20. Söz’de Kur’an kıssalarının zaman üstü boyutlarını anlattığı bölüm, sırf bir Kur’an savunusu değil, aynı zamanda bir sünnet müdafaasıdır bence. Muhtemel “Neden?” sualiniyse şöyle göğüsleyebilirim: Orada “Kur’ân-ı Hakîm’de çok hâdisât-ı cüz’iye vardır ki herbirisinin arkasında bir düstur-u küllî saklanmış ve bir kanun-u umumînin ucu olarak gösteriliyor…” şeklinde aşılanan okuma biçimi sadece kıssaları ‘bütün zamanlarla konuşur’ kılmıyor. Ya? Bir bütün olarak peygamberlerin hayatlarını da ‘bütün zamanlarla konuşabilir’ hale getiriyor. (Onlar zaten konuşuyor da arkadaşım biz görmesini yeni öğreniyoruz.) Çünkü en nihayetinde o kıssaların teması peygamberlerin hayatlarıdır. Furkan’ın onları zamanlarında bırakmayıp ahirzamana taşımasıysa ‘sadece kendi çağlarıyla konuşmadıklarına’ delildir.

Evet. Elhamdülillah. Buradan kıssaların Kur’an’daki varlığına dair bir hikmet okuması daha yapılabilir: Yani belki de onlar ‘peygamber hayatlarına dönük daha zengin okuma biçimleri öğretmek için’dirler. Anmakla kıymetlerini sezdirmektedirler. Eğer o kıssaları tarihselci Mustafa Öztürk ve avanesi gibi mitoloji çamuruna bulamazsanız, bakmayacağınız bir yere kaldırmazsanız, cümle zamanlarla ilgilerini farkedebilirsiniz. Ve oradan da vahyin içinde sünnete bir delil oluşturduklarına uyanabilirsiniz. Uyanışlar peşpeşe arkadaşım. Öyle ya: Kur’an, peygamber kıssalarını böylesi ‘eskimez bir ders kaynağı’ olarak zikrediyorsa, o halde Hatemü’l-Enbiya aleyhissalatuvesselamın hayatı da böylesi bir muallimlikten dışlanamaz. Onun tecrübesi de nübüvvetten gelen eskimez renkten hissesiz değildir. Minhacü’s-Sünne’sinde Bediüzzaman Hazretleri şunun bir misalini ‘ehl-i beytine duyduğu muhabbet’ üzerinden ortaya koyar:

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, küllî ve umumî vazife-i nübüvvet içinde bazı hususî, cüz’î maddelere karşı azîm bir şefkat göstermiştir. Zâhir hale göre o azîm şefkati o hususî, cüz’î maddelere sarf etmesi, vazife-i nübüvvetin fevkalâde ehemmiyetine uygun gelmiyor. Fakat hakikatte o cüz’î madde, küllî, umumî bir vazife-i nübüvvetin medarı olabilecek bir silsilenin ucu ve mümessili olduğundan, o silsile-i azîmenin hesabına, onun mümessiline fevkalâde ehemmiyet verilmiş. Meselâ: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Hasan ve Hüseyin’e karşı küçüklüklerinde gösterdikleri fevkalâde şefkat ve ehemmiyet-i azîme, yalnız cibillî şefkat ve hiss-i karâbetten gelen bir muhabbet değil, belki vazife-i nübüvvetin bir hayt-ı nuranîsinin bir ucu ve verâset-i Nebeviyenin gayet ehemmiyetli bir cemaatinin menşei, mümessili, fihristesi cihetiyledir.

Yani, arkadaşım, anladığımca mürşidim diyor ki burada: Efendimiz aleyhissalatuvesselam elbette Hasan ve Hüseyin’in (radyallahu anhum ecmain) dedesidir. Dedeninse torunlarını sevmesi doğaldır. Fakat sakın ıskalama! Onlara duyduğu muhabbet dahi nübüvvetinin hikmetinden hariçte değildir. Büsbütün beşerî değildir. Eğer bu sevgiyi sırf bir dede-torun muhabbeti olarak görüp tarihselci bir hapsedişe maruz bırakırsanız, o zaman Kur’an’da geçen “Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, vazife-i risaletin icrasına mukabil ücret istemez; yalnız Âl-i Beytine meveddeti istiyor…” sırrını anlayamazsınız. Bunu sadece ‘bir aile reisinin yavruları için beslediği sevgi’ sanırsınız. Halbuki bu öyle birşey değildir. Aşkın tarafları da vardır:

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gayb-âşinâ nazarıyla görmüş ki, Âl-i Beyti, âlem-i İslâm içinde bir şecere-i nuraniye hükmüne geçecek. Âlem-i İslâmın bütün tabakatında, kemâlât-ı insaniye dersinde rehberlik ve mürşidlik vazifesini görecek zatlar, ekseriyet-i mutlaka ile, Âl-i Beytten çıkacak. (…) Bu hakikati teyid eden mükerrer rivayetlerde ferman etmiş: ‘Size iki şey bırakıyorum; onlara temessük etseniz necat bulursunuz: biri Kitabullah, biri Âl-i Beytim.’ Çünkü, Sünnet-i Seniyyenin menbaı ve muhafızı ve her cihetle iltizam etmesiyle mükellef olan, Âl-i Beyttir. İşte bu sırra binaendir ki, Kitap ve Sünnete ittibâ ünvanıyla bu hakikat-i hadîsiye bildirilmiştir. Demek Âl-i Beytten, vazife-i risaletçe muradı, Sünnet-i Seniyyesidir. Sünnet-i Seniyyeye ittibâı terk eden, hakikî Âl-i Beytten olmadığı gibi, Âl-i Beyte hakikî dost da olamaz.

Tekrar başa dönerek toparlarsak. Kur’an ve peygamberler tarihi ilişkisi bize gösteriyor ki: Nebilerin hayatlarıyla Kur’an’ın hakikatleri arasında kopmaz bir bağ var. Tarihselcilikle vahyin aşkınlığına körleşmeden kıssaları mitoloji haline getiremeyeceğiniz gibi, aynı mitçi körleşmeyi yaşamadan sünneti de gözden düşüremezsiniz. Çağlarına hapsedemezsiniz. Hepsi birbiriyle bağlıdır. Birbirinin parçasıdır. Delilidir. Burhanıdır. Bu yüzden tarihselciler hem ‘Furkan’a hem ‘kıssalarına’ hem de ‘sünnete’ bakışlarında kendilerini tekrarlıyorlar. Aynı sığlaştırıcı tutumun etrafında dönüyorlar. Dokunduklarını güdükleştiriyorlar. Halbuki 20. Söz öğretiyor ki: Peygamber hayatları umumî kanunların uçlarıdırlar. O halde nübüvvet tesbihinin imamesi Muhammed Mustafa aleyhissalatuvesselamın tecrübesi nasıl bu kanuniyetten hariçte kalabilir? Hiç mümkün müdür yani? Neyse arkadaşım, 20. Söz ve 4. Lem’a, tarihselciliğe bir reddiye olarak da okunmayı bekliyor. Tabii becerebilirsek. Cenab-ı Hak lütfuyla yollarını kolaylaştırsın. Âmin.

Ahmet AY – Risale Haber

Aman Dikkat!

Yıllar geçtikçe daha da meşgul bir adam oluyorum. E-posta kutum daha hızlı doluyor, benden acele cevap bekleyen konuşma veya yazı talepleri, görüşme temennileri, uzman soruları derken zihnim öylesine dağılıyor ki kendimi bunların hiçbirine karşılık veremez halde buluyorum. Bazen de sevdiğim bir insanın yüzüne dalgın bakarken buluyorum kendimi, zihnim bir yerlerde gezindiği için onun hal ve sözlerini kaçırmış oluyorum. Zaten dikkat gerektiren bir işim var, bana emanet edilen öyküleri dikkatle dinlemeli ve süzebilmeliyim ki onca kelimenin arasına gizlenmiş değerli madeni bulabileyim. Bilmiyorum belki yaşlanmaktan, belki de modern hayatın hızlı temposuna katılıp sürüklenmekten ama, bir yazılı metne yoğunlaşmam giderek daha da güçleşiyor. (Birisi Yavaşla diye bir kitap yazmış mıydı?)

Elbette şehir hayatı içinde sessizlik oyukları bulmak da zorlaşıyor, reklam endüstrisi tarafından kirletilmemiş bir boşluk bulmak da. Zihinlerimiz sürekli bir bombardıman altında. Türkiye’de hayat sanki dünyadan daha hızlı akıyor, sayısız olay biz daha onları hazmetmeye zaman bulamadan hızla güncelliğini yitiriyor. Günümüzde kıtlığı çekilen şeylerden birisi de dikkat. Derinleşme ve adanma zorluğu çekiyoruz, büyük emek gerektirecek işleri daha ucuz ve kolay yollarla halledebilmek, derin mevzulara şıpın işi formüller bulmak istiyoruz. Felsefeyi elli soruda bir el kitabından halletmek gibi. Bu yazıda kendi kel başıma bir merhem arayacağım, konumuz dikkatin ekonomisi.

Georg Simmel yüz yıl önce sinir sisteminin modern şehirde aşırı uyarılmasından söz etmişti. Bugün sosyal medyadan üzerimize yağmur gibi yağan mesajlarla birlikte kişinin kendine sahip olma ve dikkatini iradesi yönünde celbetme iktidarımızı kaybetmiş durumdayız. Anda tam manasıyla olamıyor, bir kitaba veya sohbete kendimizi kolaylıkla kaptıramıyoruz. Değişen teknolojik çevremiz daha fazla uyarılma ihtiyacı yaratıyor gün be gün. Uyarının muhtevası anlamsızlaşıyor. Neyin değerli ve dikkate değer olduğuna dair sarih bir cevabımız bulunmuyor. “Dikkat, en üst seviyeye vardığında dua ile aynı şeydir. Ön şart olarak inanç ve sevgiyi gereksinir. Katıksız dikkat, duadır” der Yerçekimi ve Yaratan’ın Lütfu’nda Simone Weil.

Endişe, sıkıntı veya çatışmayla başa çıkmak yerine dikkatimizi yüzeysel olana yönlendiriyor ve orada teselli arıyoruz. Yüzeysel ilgiler derin düşüncenin yerini alıyor. Medya, özellikle ergenlerin kendileri üzerine eleştirel bir biçimde düşünebilme, ahlaki bir tutum ve sorumluluk geliştirme yeteneklerini köreltiyor. Giderek artan sayıda çocuk ve ergen; bir düşünce, duygu veya ödevde kalabilme, onun üzerine yoğunlaşabilme melekelerini kaybediyor. Gürültü ve çelinme her yerde, hep daha fazla uyaran aranıyor ve odaklanma, nadir bulunur bir meziyet haline geliyor. Sonuç: Büyük bir dikkat eksikliği salgını.

Ortamın oluşturduğu bir siste, neyin kayda değer olduğuna dair bir kararsızlık içinde bocalıyoruz. Ruhsal hayatlarımız biçimsizleşiyor ve önüne sunulan her şeyi şuursuzca tüketen obez bir bünyeye dönüşüyor. Ivır zıvır, hayatı sömürgeleştiriyor. Zihinlerimiz artık bedenlerimizin olduğu yerde değil, bu yüzden kendiliğinden bir etkileşim giderek daha az gerçekleşiyor.

Geçtiğimiz günlerde bir kafenin masaları arasından seyirtirken, şaşkınlıkla neredeyse her masada birilerinin önündeki telefon veya tablet ekranına baktığını fark etmiştim. Karşılıklı sessiz oturmak bile bir keyfiyettir, en azından muhatabınızın varlığının farkındasınız. Önümüzdeki ekrana baktığımızda ise muhatabımızı görmemiş oluruz, onun görülme talebini geri çeviririz. Kamusal alanların dikkat çekici teknolojiler tarafından işgal edilmesi insanı insandan uzaklaştırıyor ve üretilmiş bir gerçekliğe yönlendiriyor. Bu üretilmiş gerçeklik de özel şirketlerin mutfağında pişirilip maddi kazanç amacıyla soframıza konuyor. Oysa nefes almak için nasıl temiz havaya ihtiyaç duyuyorsak, düşünmek için de sessizliğe ihtiyaç duyarız.

Dikkatimiz bize aittir. Her şeyin normal seyrettiği bir zamanda neye dikkat edeceğimizi biz seçeriz ve bu da bizim için neyin gerçekten değerli olduğunu gösterir. Ama aynı zamanda dikkatimizi paylaşılan bir dünyaya yöneltiyoruz, bizim nazarımızı celbeden şey bir başkasının nazarını da celbediyor. Dikkatimizi dünyaya çevirerek başka ses ve sözleri dinlemek, başka insanların ve onların iddialarının farkına varmak, ahlaki bir görevdir de. Başkalarının acılarına dikkat kesildiğimiz her seferinde içimizdeki kötülüğün bir kısmını yok ederiz.

Nasıl gıda mühendisleri şeker, tuz ve yağ seviyeleriyle oynayarak damak tadımızı okşayan gıdalar oluşturuyorsa, medya da uyaranlarını en cazip paketler halinde, karşı konulamaz bir biçimde sunar. Dikkatin çelinebilirliği, obezitenin zihinsel eşdeğeri olmuştur. Uyarım daha çok uyarılma ihtiyacını beraberinde getirir. Uyarım olmazsa huzursuzlanırız. Hızla akan imgeler, yüz kırk harfe sıkıştırılmış düşünceler ve gün boyu bizden bir cevap isteyen kısa mesajlar, bize bir kitabın sunduğundan çok daha fazla uyarım vaat eder. Modern tüketici benlik, sabır ve adanmışlığı sevmez. Al ve git. Bak ve git. Sığlaşan dikkat. Liberal agnostisizm bize, insan için iyi olanın seçme imkânında saklı olduğunu söyler. Ancak tercihlerimiz çoğu zaman bize bile ait değildir, biz seçtiğimizi sansak da birileri bizim yerimize seçer, kapitalizm çağında tercih bir sosyal mühendislik eseridir. Büyük veriye sahip zengin şirketler, internet ve diğer sosyal mecralarda izimizi sürer ve bize neyi seçebileceğimize dair bir paket sunar. Geçenlerde sosyal medya uzmanı bir arkadaşım, sosyal medya ağlarının bizi bilgisayar ve telefonlarımız üzerinden dinleyebildiğini ve konuşma içeriğimizi analiz ederek, önümüze yeni alışveriş seçenekleri yığdığını söylemişti. Dehşet verici değil mi?

Düşünmek inziva ister. Tefekkür, dünyaya gitmek, onunla konuşmak ama sonra yaşadıklarımızı hazmedebileceğimiz bir tecrit hücresi bulmakla gerçekleşir. İçe dönüş olmadan ne güzel bir dize çıkar, ne de ilham verici bir düşünce. İbadet de önünde sonunda bir sevgi yoğunlaşmasıdır, Allah ile aradaki perdelerin kalkması, onun varlığına dikkat kesilerek sadece huzurda olma halidir. Dikkat, hayret ve şükranı besler. Bir çiçeği dikkatle inceleyen kişi onun yaratılışındaki güzelliği görmezden gelemez. Dikkat, bizi kendimizden alıp güzelliğe taşır.

Dikkatimize el koyan teknolojilerle doymuş bir kültürde, içsel hayatlarımız ekilip biçilecek boş bir arazi gibi düşünülüyor. Reklam ek, tüketim biç. Reklamın zihnimize çarpmadığı bir zaman ve mekân aralığı bulmak zorlaşıyor. Teknolojinin ne amaçla kullanıldığına ve insanı nasıl suiistimal ettiğine bakmamız gerekiyor. Neden bu biçimde tasarlandı ve hayatın her alanına nüfuz etmesine izin verildi? Yakın zamanda açıklanan Pisa verileri ülke olarak gençlerimizin okuduğunu anlamak konusunda hiç de iyi olmadığını gösterdi. Eğitim zahmet ve çile ister. Bir kitabın sayfalarında ısrarla kalabilmeyi, bir meseleyi anlayabilmek için saatler boyunca masadan kalkmadan didinmeyi gereksinir. Dikkat ve dirayet. Yıllardır bu sınav sisteminin Türkiye’nin nesillerini mahvettiğini yazıyorum. Çocuklarımızı gerçek olana geri çağırmalıyız. Bu haliyle eğitim dünyanın soyut ve uzak bir resmini sunuyor bize. Okulda öğretilen pek az şeyin gerçek hayatta bir mütekabiliyeti var. Çocuklar elleriyle de öğrenmeli, bir şey yaparak, bir tahtayı sabırla oyarak, kendi elinden çıkan şeyi tutkuyla ve hevesle inşa ederek. Çocuklarımıza bir dizenin güzelliğinde kaybolmayı da öğretebilmeliyiz.

Aman dikkat.

Prof. Dr. Kemal Sayar – Zafer Dergisi (Kasım-2019)