Muhammed Numan tarafından yazılmış tüm yazılar

Ehl-i Sünnet müslüman ve pürmerak Risale-i Nur Talebesi

Risale-i Nurların Tahrif Edildiği iddiası

Risale-i Nur Külliyatı, Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri hayattayken yazımı, tashihi ve kitap haline gelmesi tamamlanmış ve bizzat kendisinin onayıyla yayına sunulmuş eserlerdir. Zaman içinde farklı bazı yayınevleri tarafından orijinal nüshalar esas alınıp çoğaltılarak günümüze kadar gelmiş, inşallah istikbalde de Bediüzzaman’ın müjdelediği gelecek nesile bu şekilde ulaştırılacaktır.

Risale-i Nurlarda değişiklik yapıldığı iddiası zaman zaman bazı vesilelerle dile getirilmektedir. Bu iddiaları ilk defa Üstad’ın eski eserlerinde yaptığı bazı tasarruflarla gündeme getirmişlerdi. Üstad Hazretleri hayattayken “Eski Said” diye isimlendirdiği dönemde yazdığı eserlerini, yeniden neşrettiği zaman bu eserlerinde bazı tasarruflarda bulunmuş, zamanın ihtiyacına ve şartlara göre bazı bölümleri eklemiş veya çıkarmıştır. Dolayısıyla eski halleri ile Üstad’ın tasarrufundan sonraki hallerini görüp mukayese eden şahıslar bu konuda şüpheye düşmüşlerdi.

Üstad’ın orjinal el yazması eserlerdeki tasarruflarının, talebeleri tarafından ilgililerin nazarına sunulmasından sonra bu konudaki iddialar da büyük oranda kesildi.1

Bugünlerde Risale-i Nurlar hakkında benzer iddialar yine gündeme getirilmeye çalışılmaktadır. Bu defaki iddialar da ise, Risale-i Nur’da bazı mektupların aynı yayınevinin farklı nüshalarındaki kelime veya cümle farklılıkları veya farklı yayınevlerinin kitapları arasındaki bazı ufak tefek farklılıklar olarak karşımıza çıkmaktadır.

Risale-i Nurların basımını otuz yılı aşkın bir süredir devam ettiren ve şu an en yaygın okuyucu kitlesi bulunan Risale-i Nur Külliyatını neşreden Envar Neşriyat yayın sorumlularından Ahmet Özertan Bey’e bu farklılıkların nedenini sorduğumuzda aldığımız cevap özetle şöyle:

“Risale-i Nur eserlerinde genel olarak yapılan bütün tasarruflar, bizzat Üstad tarafından yapılmıştır. Risale-i Nur’u basan bütün yayınevleri de Üstad tarafından tashih edilerek çoğaltılan nüshaları esas alarak bu eserleri basmaktadırlar.”

Risale-i Nur Eserlerinin Tashih ve Neşir Aşamaları

Envar Neşriyat yetkilisi Ahmet Özertan Bey’in Risale-i Nurların tashih ve neşir safhaları ile verdiği bilgileri aynen aşağıya alıyoruz:

“Risale-i Nurlar ilk te’lif zamanı olan 1920’lerden, Bediüzzaman Hazretlerinin vefat tarihi olan 1960’a kadarki süre içerisinde, önceleri el yazısıyla binlerce nüsha yazılmış ve böylelikle neşredilmiştir. Bu yazılan nüshaların bir kısmı, Hz. Bediüzzaman tarafından kontrol edilmiş ve “Tashihli Nüsha” ünvanını almıştır. Malûmdur ki; beşeriyet muktezası olarak bu nüshaları yazanlar tarafından bazı harf ve kelimelerde hatalar olmuş, hattâ tevafuklu kelimeler yüzünden bazen satır atlanmıştır. Bediüzzaman Hazretleri bu nüshaları tashih ederken, manaya zarar veren yanlışlıkları düzeltmiş ve gerekli harf, kelime ve cümleleri yerine yazmıştır. Bu şekildeki nüshalar, az önce de bahsettiğimiz gibi, yüzlercedir.

Bu tashihli nüshalarla ilgili birkaç nokta:

Bediüzzaman Hazretlerinin bir nüshada kaydettiği bir not veya kelime, diğer nüshalarda bulunmayabilmektedir. Onun için, şu anda neşredilen külliyatta bulunan bir kelime veya cümle, farklı bir yerdeki tashihli nüshada bulunmayabilir. Fakat bu noktada şu bilinmelidir ki: neşredilen tashihli külliyattaki o ilâve bizzat Hz. Bediüzzaman tarafından yapılmıştır.

Yine tashihli nüshalarda, bunun aksi de mevzubahistir. Meselâ: Bediüzzaman Hazretleri bir nüshada bazı kelime ve cümleleri çıkarmış, iptal etmiştir. Fakat başka nüshalarda o kelime ve cümleler aynen kalmış olabilir.

Tashihli nüshalarda göze çarpan üçüncü bir husus da şudur:

El yazısıyla yazılan nüshalardaki noksanları veya yanlış yazılmış kelimeleri düzeltirken, Bediüzzaman Hazretleri manayı düzeltecek bir kelime veya cümle yazar. Ta ki o kısımdaki mana yanlışlığı düzelsin. Fakat bu yazdığı kelimeler, diğer nüshalardaki (yani noksan veya yanlış yazılmamış diğer nüshalardaki) kelimelerle tıpkı tıpkısına olmayabilir. Çünki Hz. Bediüzzaman, manayı nazar-ı itibara almış ve tashihi ona göre yapmıştır. Onun için elinde herhangi bir tashihli nüsha bulunan bir kimse, neşredilen Külliyatt’aki herhangi bir yer, elindeki nüshaya lafız olarak aynı aynına denk gelmediği zaman, dememeli ki, bu cümle yanlıştır. Çünkü onun elinde bulunan nüshadaki farklılık, hattâ Bediüzzaman Hazretlerinin elyazısıyla yazdığı bir kelime veya cümle de olsa; asıl itibariyle yazıcının yaptığı bir noksanlık veya yanlışlıktan kaynaklanıyordur.

Bediüzzaman Hazretlerinin Risale-i Nur’u te’lif ve neşir faaliyeti ve hizmeti böyle el yazılarıyla devam ederken, 1940’lı senelerde bazı talebeleri teksir makinesi alıp bununla risaleleri çoğaltmak istemişlerdi. Bu haber Bediüzzaman Hazretleri tarafından büyük memnuniyetle karşılanmış ve bu vatan ve millet için çok menfaatli bir hizmet olarak beyan buyurmuşlardı.

«Evvelâ: Hüsrev’le bir ruh iki cesed ve kendisi, bahadır biraderiyle Nur hizmetinde çok ehemmiyetli mevki alan kahraman Rüşdü’nün acib bir el makinesini Nurlar için celbine çalışması, ehemmiyetli bir fütuhat-ı Nuriyenin mukaddemesidir. İnşâallah yine Nurlar, Nurcuların lâyık elleriyle kalemleri gibi tab’ ve neşredilecek; yabani ve lâyık olmayanlara muhtaç olmayacak. Fakat herşeyden evvel sıhhatlı ve yanlışsız ve güzel bir tarzda makine ile, mümkün ise evvel eski harfle yazılsa, sonra yeni harfle daha münasibdir. Sizlerin isabetli tedbirinize havale ediyoruz.»2

«Kanaatım geliyor ki; bu sıralarda biz Zülfikar’ı ve Asâ-yı Musa’yı pek çok teksir etmeye mecbur olduğumuz hengâmda ve temiz olmayan matbaacılar dahi çekinmeleri aynı zamanda bu acib makine kolayca elimize verilmesi, o iki mecmuanın makbuliyetine bir işaret-i gaybiye ve inayet-i İlahiyenin bir hârika ikramıdır ve Nurların kerametidir.”

“Evet bir âdi mektubum için ‘Kim yazmış?’ diye sekiz defa bana resmen sıkıntı ve eziyet verildiği aynı zamanda, sekizyüz sahifeyi binbeşyüz nüshaya ve bir milyon sahifelere çıkaran o makine, elbette gaybdan imdadımıza gelmiş Nurcu ve bin kalemli bir kâtibdir. Onun için bazı sahifeleri sönük çıksa, zarar yoktur. Parlak kısmı, bize şimdilik yeter. İyi okunmayan kısmı ayrı yapılsın; sonra elmas kalemliler, herbiri bir-iki nüshayı ıslah etsin.»3

Teksir makinesinde çoğaltılacak risaleler önce mumlu kağıtlara yazılıp Bediüzzaman Hazretlerine gönderiliyordu. Aynen el yazıları gibi, Hazret-i Üstad onları tashih edip tekrar iade ediyor ve öylece teksir makinesiyle çoğaltılıyordu. Böylece o zamanda teksirle çoğaltılan risaleler de bu “tashihli nüshalar” mesabesinde mevki almışlardır.

1956 senesinden itibaren de Risale-i Nur’un tamamının yeni yazıyla matbaalarda tabedilmesine teşebbüs edilmişti. Bediüzzaman Hazretleri, yeni yazıyla matbaada basılacak risaleye (mecmuaya) mehaz olacak kitabı hazırlıyor ve onu neşredecek talebesine gönderiyordu. Bu mehaz kitap, Hatt-ı Kur’an’la yazılmış ve neşredilecek/neşredilmeyecek yerleri Hz. Bediüzzaman tarafından işaretlenmiş bir kitaptı. Matbaada basılacak risale, ona göre yeni yazıya çevriliyor ve neşrine müsaade edilen kısımları yeni yazıyla neşrediliyordu.

Yeni yazıyla neşir işinde Hz. Bediüzzaman’ın istihdam ettiği nâşir talebeleri ve yine bu hizmette bilfiil çalışan çok kimseler halen hayattadırlar ve keyfiyetin böyle olduğunun canlı şâhitlerdirler.

Tashih ve neşir faaliyeti, Hz. Bediüzzaman’ın sağlığında böyle olmakla beraber; Hazret-i Üstad’ın vefatından sonra da vasiyetnameleri mûcibince nasıl yapılması lâzım geldiği, bu hizmetkâr ve nâşir talebeleri tarafından yakînen bilinmekte ve öylece hareket etmeye gayret gösterilmektedir.”4

Envar Neşriyat yetkililerinin verdikleri bilgiler ışığında; bugün ortaya Risale-i Nurların değiştirildiği doğrultusunda atılacak her iddiayı, biz yine o dönemdeki orijinal nüshalara müracaat ederek cevaplamaktayız.

Envar Neşriyat’ta, Üstad’ın tasarruflarından hariç olarak, bir tasarruf 2005 baskısında yapılmış, ancak bu baskıdaki değişiklik sonraki baskılarda geri alınarak eski haline döndürülmüş, mevcut bütün külliyat nüshaları ile aynı hale getirilmiştir.

Bu değişikliğin yeri Tarihçe-i Hayat’ta sayfa 630’da Eşref Edip Fergan’ın Üstad’la yaptığı röportajın son kısmında geçmektedir. Eski baskılarda “…yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil bin Said feda olsun.” ibaresi, 2005 baskısında “…yirmi beş milyon Türk cemiyetinin değil, yüzlerce milyon bütün İslâm cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun.” şeklinde değiştirilmiştir.

Bu tasarrufun yapılma nedeni hakkında, Envar Neşriyat yetkililerinden Ahmet Özertan Beyin ifadeleri şöyle:

Eşref Edip Fergan’ın Üstad’la yaptığı bu röportajın orijinal nüshası bulunup oradaki orijinal ifade ile Tarihçe-i Hayat’taki eski ifade değiştirilip baskıya sunulmuştu. Ancak daha sonradan röportajdaki bu ibarenin dışında Tarihçe-i Hayat’taki metinle farklılık arzeden daha başka ibareler de olduğu anlaşılınca, bu tasarrufların Üstad tarafından yapıldığı kanaatine varılarak yapılan değişiklik geri alınmıştır.

Üstad’a ait bir tashih örneği. Altı kırmızı çizgili yerde Üstad anlamı bozmayacak hataları ve anlamı bozacak hataları tek tek ifade edip, anlamı bozanların doğrularının ne olduğunu söyleyip düzeltilmesini istiyor:

“Yalnız onikinci sahifesinin “serveti, kuvveti” yerinde sehven bir lâm ziyade edip “servetli, kuvvetli” yazılmış. O da zararı yok. Ondördüncü sahifenin onbeşinci ve onyedinci satırlarında “muallim” yerinde sehven “müellim” yazılmış. Yirmidördüncü sahifenin yirmisekizinci satırında “yüzer hikmetler” yerinde sehven “güzel hikmetler” yazılmış. Yirmialtıncı sahifenin yirmibeşinci satırında “zeminin yüz bin milyarlar” yerinde sehven “zemin yüzünün milyarlar” yazılmış. Yirmiyedinci sahifenin dokuzuncu satırında yeni hurufla هُوَ‮ ‬الظَّاهِر yazılmış, doğrudur. Üzerine eski hurufla هُوَ‮ ‬الظَّاهِر yerinde هُوَ‮ ‬اْلآخِر yazılmış, sehivdir.” (El yazması bir lahika mektubu, Envar Neşriyat Arşivinden)

Bediüzzaman’ın neşriyatta varis olarak tayin ettiği şahısların5 bu şekilde Risale-i Nur’da tasarruf etme hakları var mıdır?

Üstad Hazretleri, Risaleleri telif döneminde talebelerine gönderdiği bazı mektuplarda yazılan mektubun veya risalenin tasarrufuyla ilgili gibi bazı konularda talebeleri ile “münasip görürseniz …” , “….havale ediyorum”6 ifadeleriyle başlayan veya biten pekçok cümlesinde talebelerine bazı konuları havale etmiştir. Bu verilen yetkilere nisbetle Hulusi Ağabey “Bazan verdiğiniz salâhiyetin manevî kuvvetiyle namınıza olarak bir harfin yerini değiştiriyor veya kaldırabiliyorum.7 şeklinde tasarruf yetkisini ne şekilde kullandığını Üstad’a arzetmiştir. Ancak merhum Hulusi Ağabeyin ifadelerinden de anlaşıldığı üzere; Üstad’ın talebeleri, kendilerine verilen tüm yetkilere rağmen Üstad’ın miras bıraktığı eserleri aynen muhafaza ederek yeni nesillere ulaştırma çabasında olmuşlardır.

Risale-i Nur Hakkında Bu İddiaları Ortaya Atanların Amacı Nedir?

Yukarıda zikrettiğimiz hususlar ışığında Risale-i Nurlarda kasıtlı olarak tahrifat yapılamayacağı, nüsha farklılıklarının da yine bizzat müellif Bediüzzaman tarafından yapıldığı ispat etmeye çalıştık.

Bazı kimseler, gördükleri bir iki tashihli nüsha ile şu anda yeni yazıyla neşredilen Külliyat arasındaki farklılıkları “Risale-i Nur’da tahrif yapılıyor.” diye efkâr-ı ammeye neşretmekte ve safî zihinleri bulandırmaktadırlar. Buraya kadar zikrettiğimiz hususlar, onların bu meselede ne kadar haksız olduklarını göstermektedir:

Umum Âlem-i İslâm’ın, hattâ bütün beşeriyetin ebedî saadetlerinin anahtarı olan iman ve Kur’an hakikatlarının öğrenilmesine en müessir vesile ve bu zamanın bidat ve dalalet cereyanlarının tahribatlarına karşı en büyük tamirci olan Risale-i Nur hakkında böyle şüphe ve tereddütler vererek onlara itimadı sarsmak ve Bediüzzaman Hazretlerinin hayatından beri bu hizmette istihdam ettiği sâdık nâşirlerini iftiralarla çürütmeye çalışmak; acaba kimlerin emellerine hizmet eder?

Risale-i Nur’un tashih ve neşri konusunda çeşitli sualler, istifhamlar hatıra gelebilir. İyi niyet ve insafla bu konular sorulduğunda, cevaplandırılmaya çalışılmaktadır bundan sonra da çalışılacaktır.

Ayrıca aşağıdaki kaynaklara da bakılabilir:

– Kastamonu Lahikası’nda “… ta ahirzamanda, hayatın geniş dairesinde asıl sahipleri…” ifadesinden “… yani Mehdi ve şakirtleri …” ibaresinin kaldırıldığı iddia edilmektedir. Bu konuda ne dersiniz?

– Kastamonu Lahikası’nda “…faraza hakiki beklenen o zat dahi…” ifadesinden “…ve bir asır sonra gelecek…” ibaresinin kaldırıldığı iddia edilmektedir. Bu konuda ne dersiniz?

Dipnotlar:

1. Üstadın bu tasarrufları ile ilgili kendi eliyle yaptığı düzeltmelerden örnekleri sitemizde “HAZRET-İ ÜSTAD’IN TASHİH VE TASARRUFLARI HAKKINDA” isimli makalede bulabilirsiniz.

2. Envar Neşriyat, Emirdağ Lahikası-I, S:168.
3. Envar Neşriyat, Emirdağ Lahikası-I: S:178.
4. Tırnak içerisindeki ifadeler Envar Neşriyat yetkilisi, Ahmet Özertan beyin ifadeleridir.
5. Bu şahısların kimler olduğu ile ilgili bk. Söz Basım-Yayın, Emirdağ Lahikası-I, 81. Mektup
6. Örnek olarak bakılabilir: Söz Basım-Yayın, Barla Lahikası 272. Mektup, Emirdağ Lahikası 1, 20. 26. 162. Mektuplar, Emirdağ Lahikası-II, 15. Mektup, On Beşinci Şua, Elhüccetü’z Zehra.
7. Söz Basım-Yayın, Barla Lahikası, 63. Mektup.

Kaynak: SorularlaRisale

www.NurNet.org

18. Lem’a üzerinden Bediüzzaman ve Risale-i Nur’a saldıranlar

Çok uzun bir süre önce, I. Meclis’te elinde Kur’an, koltuğu altında hadis kitaplarıyla dolaşıp insanlara ahkam kesen genç bir mebusun, M. Kemal’in iplerini tamamen ele geçirdiği II. Meclis döneminde rakı masalarında sarhoş olup Allah’a ve dine hakaretler etme hikayesini okumuştum. Tam hatırlamıyorum ama Hasan Hüseyin Ceylan’in “Cumhuriyet Dönemi Din Devlet İlişkileri” başlıklı 3 ciltlik çalışması olabilir.

Kimilerin bu genç mebus gibi sapıttığı, kimi alimlerin evlerinde inzivaya çekildiği, kimisinin asıldığı, kimisinin çareyi memleketi terketmekte bulduğu şiddetli bir dönemde, manevi alanda yapılan tahribata karşı mücadele eden sayısı pek az insan kalmıştı. Üstad Bediüzzaman Said Nursi ve bir avuç kahraman talebesi, İslam dinini Anadolu’nun bağrından söküp atma operasyonuna karşı mücadele edenlerin başında geliyordu. Birçoğu rahatını, bazısı hayatını feda ederek zor şartlarda mücadele eden elleri öpülesi insanlardı bunlar.

Bugünün rahat ortamda yaşayıp dünün zor şartlarında mücadele eden Üstad Bediüzzaman’a saldıranlara bakınca, rahat dönemde mücahitlik yapıp şartlar zorlaşınca içki masalarında dini değerlere saldıran o zavallıyı hatırlıyorum. Bunlar da o dönemde yaşasaydı, herhalde onun gibi içki masalarında zil zurna zillet içinde yaşayacaklardı.

Bir müddet önce (Fehmi İlkay Çeçen’in yazdığı) “Nurculara 18. Lema Hakkında Sorular…” başlıklı bir yazıyla karşılaştım. Bunun daha sonra videosunu da yapmışlar. Yazının en başında “bu sorular bana yazdırıldı” diyerek aklınca dalga geçiyor. Yazının sonunda da “Aslında tüm bu soruların cevaplarını biliyoruz” diyerek küstahlığını sergiliyor. “Said Nursi – eğer kendisi yazdıysa – büyük bir küfür işlemiştir. Allah’a, Cebrail’e, Hz. Ali’ye ve Hz. Muhammed’e iftira atmaktadır. Bize göre Nurcular birilerine beddua edip karalayacaklarına bu küfürden kendilerini kurtarsalar çok iyi olacak” ilavesiyle cehaletini gösteriyor.

Gayri ciddi ve küstahça sordukları soruları tek tek cevaplayıp bunların ve onları “tetikçi” olarak sahaya süren Abdülaziz Bayındır’ın içinde debelendikleri cehalet bataklığını göstermek mecburiyeti doğdu. Sorular onlardan gelse de muhatabımız onlar veya arkalarındaki “ulema-is su” değil, onların iftira ve yalanlarıyla şüpheye düşenler veya düşme ihtimali olanlardır.

Okumadıkları için bir tek sayfaya önce sayfalar sonra kitap diyor

Soru 1: 18. Lema’da geçtiği gibi Cebrail’in Hz. Ali’ye yazılı sayfalar halinde “Geçmişin ve geleceğin sırları”nı verdiğine iman ediyor musunuz?

Cevap 1: Bu soruları soran genç, yazıda “sayfalar” derken videoda “kitap” diyor. “Allah geleceği/gaybı bilmez” diyerek Allah’ı (cc) tanımadığını gösteren ve bu cehaletiyle maskara olan Abdülaziz Bayındır’ın takipçisi (daha doğrusu, tetikçisi).

Bu soruları derlemek için saatlerini harcayan bu genç, zahmet edip 18. Lem’a’ya baksaydı orada “sayfalar” veya “kitap”tan değil tek bir sayfadan bahsedildiğini görebilirdi. Üzerinde 6 isim (İsm-i Azam) yazılı TEK bir sayfa… Ama onun ve akıl hocası Bayındır’ın bir tek gayesi var; o da Bediüzzaman’ı ve Risale-i Nur’u çürütmek. Bediüzzaman’ı çürüteyim derken çürüklüklerini ifşa ediyorlar.

Yukarıda bahsi geçen yazı/sorular ve video aslında 2009’da Bayındır’a ait Süleymaniye Vakfı’nın internet sahifesindeki “Onsekizinci Lem’a” başlıklı bir yazıya dayanıyor. Risale-i Nur’dan yapılan alıntıda “sayfa” ifadesi geçtiği halde (“bir sayfada yazılı İsm-i Âzam…”) not/sorular bölümünde “kitap” ifadesi kullanıyor Bayındır (“Cebrail aleyhisselam Ali radiyellahu anh’a bir kitap getirdiyse, onun da nebi olması gerekir.”) Kin gözlerini kör etmiş. Kör etmekle kalmamış, ahmaklaştırmış.

Hz. Cebrail, tek sahifeyi Hz. Peygamber’e (asm), Hz. Peygamber de İmam Ali’ye vermiş

Soru 2: Allah’ın meleği Cebrail neden Hz. Muhammed’e (asm) değil de, Hz. Ali’ye vahiy getirsin? Size göre Hz. Ali Peygamber mi?

Cevap 2: İmam Ali (kerremAllahu veche) tarafından kaleme alınan ve 18. Lem’a’da bahsi geçen Ercuze Kasidesi, Şeyh Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi’nin (1813-1893) Mecmuatü’l-Ahzab isimli üç ciltlik eserinin 582-597 sahifelerinde bulunmaktadır. Kasidenin tamamının aslı ve Türkçe çevirisi internette mevcuttur.

Hz. Ali, üzerinde 6 İsm-i Âzam’in (Ferd, Hay, Kayyum, Hakem, Adl, ve Kuddüs) yazılı bulunduğu sahifenin kendisine verilişi hakkında şunu yazar (sayfa 24):

“Allah Teâlâ’nın bana gönderdiği bir hediyedir
Onu Cebrâil aleyhisselâm Muhtar’a (Hz. Peygamber’e) getirdi.”

Demek Hz. Cebrail, üzerinde 6 İsm-i Âzam bulunan TEK bir sahifeyi (sahifeler değil, kitap hiç değil!) Hz. Peygamber’e (asm) getirmiş. Birkaç sayfalık 18 Lem’a’yı bile okumaktan aciz birisinin bu kadar araştırma yapıp Hz. Ali’nin sözkonusu kasidesini bulmasını bekleyemeyiz. Haydi bu genç cahil, hocası Bayındır da mı araştırma yapamamış? Gençteki kindarlık hocasından gelme. Dertleri hakikati ortaya çıkartmak değil ki araştırma yapsınlar!

Soru 3: Meleklerin nebi olmayan kimselere yazılı vahiy getirdiği Kur’an’ın neresinde yazıyor? “Yazmıyor” diyorsanız öyleyse Allah’ın nebilerine vermediği yazılı vahyi Hz. Ali nasıl aldı? Bu durumda tüm nebilerden üstün olmuyor mu?

Cevap 3: Aslında yukarıda verilen iki cevaptan sonra İbni Hibbân gibi “ahmağa verilecek en güzel cevap ancak sükuttur” diyerek yazıyı burada kesmem gerekiyor ancak muhatabımız bu ahmaklar olmadığı için cevaplamaya devam edeceğiz.

Bu sorunun cevabı, ikinci soruya verilen cevapta saklıdır. Yani, Hz. Cebrail, sözkonusu tek sahifeyi direk Hz. Peygamber’e (asm) getirmiş. Hz. Peygamber de onu İmam Ali’ye vermiş.

Kaside’nin Türkçe çevirisinin 25. sahifesinde bununla ilgili şu bilgiler mevcut:

“O anda Beşir (Hz. Peygamber) aleyhisselâm beni çağırdı
Ve buyurdu ki; “Senin basîr olan Rabbin şu müjdeyi verdi

Sana öyle tılsım hediye etti ki, onunla düşmanlar
Kahr olup zehr olur. Öyleyse o Hâdiye (Allah’a) şükür et.

Bunun üzerine kucağıma sahife düştü
Onun yazısı şerefli bir dâire şeklinde idi

Cebrâil aleyhisselâm dedi ki; “Yâ Ali! Onu al
Çünkü o Yüce Rabbinin sekinesidir.

Seni korktuğun kötülükten korur
Düşmanla karşılaşınca onları zayıflatır.

Sesini iştim fakat hayalini (kendisini) göremedim
Fakat bana gök kuşağına benzer olarak göründü.”

Soru 4: Cebrail getirdiği yazılı sayfaları kimden aldı? Eğer Allah’tan aldıysa, Allah ne diye kâinatın sırlarını Hz. Ali’ye yollasın? Hangi nebi bu bilgilere sahipti?

Cevap 4: Bu sorunun cevabı da bir önceki cevaplarda mevcut. Soruyu soran arkadaş “sayfalar” ifadesini kullanmakta ısrar ediyor. Sebebi de, Efendimiz’den (asm) önceki Peygamberlere getirilen “sahifeler” arasında bir bağlantı kurmak. Böylece “Said Nursi ve Nurcular Hz. Ali’nin Peygamber olduğunu iddia ediyor” iftirasını bilinç altına sokmaya çalışıyor aklınca. Nitekim, yedinci soruda “Nurcular Hz. Ali için peygamber diyorlar” iftirası atıyor.

Soru 5: “Verilenler vahiy değil ilhamdır” diyorsanız, öyleyse bize Allah hangi insana yazılı ilhamda bulunmuş bunu kanıtlayın. Allah birine ilham etmek isterse ona Cebrail’i yollayıp kâinatın tüm sırlarını sayfalar halinde mi veriyor?

Cevap 5: Kaside’nin Türkçe çevirisinin 24. sahifesinde açıkça ifade edildiği gibi, Hz. Cebrail’in Hz. Peygamber’e (asm) getirdiği, O’nun da Hz. Ali’ye verdiği bir kitap değil, tek bir sahifedir. Bir müjdedir, bir hediyedir.

İddia ettikleri yalan ne 18. Lem’a’da, ne Risale-i Nur’da ne de Ercuze Kasidesi’nde var

Soru 6: Hz. Muhammed’e gelen vahiyde evrenin sırları yok ama Hz. Ali’ye gelen yazılı sayfalarda peygamberimize verilmeyen bilgiler de var. Bu nasıl bir ilhamdı ki, hiçbir nebiye nasip olmamış?!

Cevap 6: “Hz. Ali’ye gelen yazılı sayfalarda peygamberimize verilmeyen bilgiler var” iddiası ne 18. Lem’a’da, ne Risale-i Nur’un herhangi bir yerinde ne de Ercuze Kasidesi’nde var. Kinden gözleriyle birlikte vicdanları de körleşmiş ahmakların iftirası.

Türkçe kasidenin 20. sahifesinde şunu yazar İmam Ali:

“Ey bana soru soran, “Bana ne sorarsan sor
Benim ilmim mirastır ve ledünnidir.”

Burada kullanılan “mirastır”dan kasıt Peygamber Efendimiz’den (asm) öğrendiği ilimdir.

“Ledünni”den kasıt, Cenab-ı Allah tarafından kendisine ihsan edilen keşfî ilimdir. Malum, Peygamber Efendimiz (asm), İmam Ali’nin ilmi hakkında “Ben ilmin şehriyim, Ali ise kapısıdır. İlmi isteyen kimse kapıdan girmelidir” demektedir (Tirmizi).  

Hz. Ali, 7. sahifede Hz. Peygamber (asm) hakkında şunu yazar:

“Olmuş ve olacak şeylerin bilgisi
Göğsünde toplanmış ve sırlanmıştır.”

Yani bizim açımızdan “geçmis ve gelecek” olan zaman diliminde olmuş veya olacak herşeyi bilen Cenab-ı Allah, bu bilgileri Hz. Peygamber’e de öğretmiş. Hz. Peygamber de bu bilgileri (hepsini veya bir kısmını) İmam Ali’ye aktarmış.

21. sahifede, Hz. Ali (ledünni) ve Hz. Peygamber’den (miras) aldığı ilime dayanarak şunları der:

“İstersen geçmiş zamanlardan sor
İstersen gelecek zamanlardan sor

Onların bütün haberleri (bilgileri) benim yanımda açıktır
Fakat bazı zaman onların sırları ifşâ olabilir.”

Ardından, kendisine verilen ilmin dürbünüyle Abbasi Devleti’nin yıkılışını haber verir:

“Dokuz ilmi, Farslıların hesabına göre
İsyanların olduğu dokuz karndan sonra

Farslar (Fürs, yani doğu kavimleri) Araplara galip gelecek
Onları köpeklerin öldürüldüğü gibi öldürecekler.”

Bu iki beyitin 18. Lem’a’daki açıklaması şöyledir:

“Dokuz karn sonra (Fürs), yani akvam-ı Şarkiye, Â’râb üzerine hücum edecek, galebe edip Â’râbı hayvan gibi kesecek. Öyle müthiş fitneler ve karanlıktı musibetler ki: en karanlıklı gecelerden daha ziyade karanlık olacak. İşte Hazret-i Ali’nin bir keramet-i bahiresi ki kendinden beş yüz (500) sene sonra gelen ve Arab Devlet-i Abbasiyesini mahveden ve hadsiz kütüb-i islâmiyeyi nehr-i Fırat’a döken ve Â’râbı gayet zalimane katleden Hülagû vakıa-i meşhuresini haber veriyor. Çünkü meşhur olan tam kırk sene değil o zamanın istilahınca ağleb-i ömür olan altmış seneden ibarettir. Çünki bir devir altmış senede değişir. Bu suretle İmam-ı Ali Radıyallahü Anh’ın hicretten 30 sene sonra Kûfe’de yazdığı bu Ercüze’deki 9 defa 60, otuza ilâve edilse 570 oluyor ki Cengiz’in ve Hülagû’nun hücum ve tahribat zamanıdır.”

İmam Ali’nin 40. beyitte haber verdiği bir diğer olay da, Türkiye’de İslam harflerinin kaldırılıp yerine latin harflerinin kabulüdür. 1928’deki alfabenin değiştirilmesi İslam ile yoğrulan geçmişimiz tamamen silinmiş, gelecek nesillerin geçmişle bağı tamamen kopartılmış oldu. Bir anlamda herşey sıfırlanmış oldu. Bütün alimler bir gecede “cahil” edildi; eserlerin çoğu trenlerle dışarıya satıldı, kalanlar da, okuyabilen olmadığı için kütüphanelerde çürümekte. Bu açıdan, Moğolların kütüphaneleri nehre dökerek İslam’a verdiği zarar harf devriminin verdiği zararın yanında devede kulak kalır.

“Bir takım Acem harfleri ki satır satır yazdırılmıştır
Zengin fakir onunla gecelettirilmiştir.”

Bu beytin 18. Lem’a’daki izahı da su şekildedir:

Yani, “On dördüncü asr-ı Muhammedîde (a.s.m.) bin üç yüz kırk dokuz (1349) ve Rûmice bin üç yüz kırk yedide (1347) Arabî hurufunu terk edip, ecnebî ve acemî hurufuna İslâm içinde başlanacak. Hem umum, hem fakir ve zengin emir ve işçi, çoluk ve çocuk gece dersleri ile o hurufu cebren öğrenecekler.” Çünkü bir nüshada “bate”dir; “bate” ise gece çalışmasıdır. “Bitte” ise kat’i ve cebri ifade ediyor: “ehrufu ucmin” fıkrasındaki “ucmin” ise o zamanın ıstılahınca Arabın gayri, Lâtince ve Frengî huruf demektir.”

İlginçtir, latin harflerinin kabulünden bahseden beyitten hemen sonra Deccal’dan bahseder:

“De ki gözüktü vakit gözüktü hem yaklaştı.
Deccali bekleyin, kim yalan derse azmıştır.”

Risale-i Nur’u okusa, bu kadar saçmalayarak gülünç duruma düşmeyeceklerdi

Soru 7: Risalelerde, Hz. Ali’ye sayfaların verildiği hurefesi “Gulat-ı Şia”nın iddiası ile örtüşmektedir, onlar şöyle derler: “Aslında vahiy Ali’ye gelecekti ancak Cebrail yanlışlıkla Muhammed’e verdi.” Şimdi siz de onlar gibi mi iman ediyorsunuz?

Cevap 7: Risale-i Nur’u okusa, Bediüzzaman’ı tanısa bu kadar saçmalayarak kendilerini gülünç duruma düşürmeyeceklerdi bunlar. Bırakın Risale-i Nur’u okumak, birkaç sayfalık 18. Lema’yi bile bile okumaktan acizdirler. Belki de “okursam, kindarlığım zarar görür” diye korkuyorlar. İmam Ali, bu gibi cahiller için “İnsan cahil olduğu şeyin düşmanıdır” der. İnsanın bilmediğini bilmesi fazilettir.

Bilmediğini bilmemesi ise cehalettir. Bunlarınkisi kine dayalı zır cehalettir. Bilmiyorlar, bilmediklerini de bilmiyorlar. Risalelerden az biraz haberdar olan, Bediüzzaman’ı zerre kadar tanıyan bir insan bu tür gereksiz sorular sormaz. Bu tür sorular, bu gibi gereksiz insanların ürünü.

“Benim hakaik-i imaniyede hususi üstadım, İmam-ı Ali’dir (r.a.)” diyen Bediüzzaman, “gerçi manen ben Hz. Ali’nin (r.a.) bir veled-i manevisi hükmünde, ondan hakikat dersini aldım. Ve Âl-i Muhammed Aleyhisselam’ın bir manada hakiki Nur şakirtlerine şamil olmasından ben de Âl-i Beyt’ten sayılırım” ifadeleriyle kendisini Hz. Ali’nin manevi bir evladı ve Al-i Beyt’in bir ferdi olarak gorur. Ama “aslında vahiy Ali’ye gelecekti ancak Cebrail yanlışlıkla Muhammed’e verdi” gibi bir saçmalığa inanmaz.

Risale-i Nur Külliyati’nın Lem’alar adlı eserinin “Dördüncü Lem’a” bölümünde hilafet konusunda Ehl-i Sünnet’in “Hazret-i Ali Hulefâ-i Erbaanın dördüncüsüdür. Hazret-i Sıddık daha efdaldir ve hilâfete daha müstehak idi ki, en evvel o geçti” inancıyla Şîalarin “Hak Hazret-i Ali’nin idi. Ona haksızlık edildi. Umumundan en efdal Hazret-i Ali’dir” inancını kıyasladıktan ve detaylı cevap verdikten sonra şu sonuca varır: “Ehl-i Sünnet ve Cemaatin dâvâsı haktır.”

Halifelik konusunda “Ehl-i Sünnet ve Cemaatin dâvâsı haktır” diyen Bediüzzaman’a Gulat-ı Şia iftirası atmak ancak kindar ahmaklara yakışır.

O dönemde mahrem/gizli tutulması anlaşılır bir durumdur

Soru 8: Madem “18. Lema” bu kadar masum ve sakıncası yoksa neden baş kısmına “Mahremdir herkese gösterilemez” yazıyorsunuz ve sonraki baskılarınızdan komple çıkarıyorsunuz? Deşifre olma korkusu mu taşıyorsunuz?

Cevap 8: Müfteri, bu soruyla sanki Nurcular 18. Lem’a’yi saklamışlar da kendisi arayıp bulmuş, Bediüzzaman’ı ve Risale-i Nur’u deşifre etmiş havasına girmiş. Oysa, öyle tahmin ediyorum ki, 18. Lem’a’nın bir sayfasını dahi okumamıştır. O ifade, 18. Lem’a’nın neşri zamanında konmuştur. Kur’an başta olmak üzere her türlü İslami eserlerin “yakalanır da yakılır” korkusu ve endişesiyle toprağa gömüldüğü bir dönem için sıradan bir nottur o. Müfteri daha genç yaşta, tarih okumamış, tek parti döneminin zulümlerini bilmiyor. Hocası Bayındır da Bediüzzaman ve Risale-i Nur’la savaşmaktan fırsat bulup cumhuriyet dönemini öğretmemiş. Bayındır’ın kendisi 28 Şubat’ın zalimlerinden olan Kemal Gürüz ve Kemal Alemdaroğlu döneminde parlatıldı; belki de Bediüzzaman ve Risale-i Nur’a savaş açmanın mükâfatı olarak…

Bazı risalelerin “mahremliği/gizliliği” konusuna gelince… Risale-i Nur’un ekserisi imani konular üzerine yazılmıştır; gayesi, kalplerdeki Allah’a imanı muhafaza etmek ve zayıf imanı kuvvetlendirmektir. Allah’a imanı kaybeden bir insan ne meleklere, ne peygamberlere ne kitaplara ne de ahirete inanır. Onun için risaleler bu konulara ağırlık vermektedir. Bunun yanında, bazen siyasi konular da yazılmıştır; Süfyanizm’in, Deccalizm’in ve Mehdiyetin konu edindiği 5. Şua gibi; Süfyanizm’in rükünlerinin açıklandığı Sırr-ı İnna Ateyna gibi vs. 18. Lem’ada da harf inkılabı gibi hassas konular işleniyor; bu inkılâbın dehşetine dikkatler çekiliyor. Dolayısıyla, o dönemde mahrem/gizli tutulması anlaşılır bir durumdur. Gerçi fazla uzun bir süre “mahrem/gizli” kalmadı. Bugün isteyen kolaylıkla okuyabilir. Hatta isterse 5. Şua’yı da okuyabilir. En mahrem eserlerden olan Sırr-ı İnnâ A’taynâ 2016’da Mustafa Armağan tarafından Derin Tarih ile beraber hediye olarak dağıtıldı. Bu iftiraları atan genç ve akıl hocası için “okusun” diyemiyorum çünkü okuma alışkanlıkları yok.

Soru 9: Risaleler bu asırda en güçlü Kur’an tefsiri olarak yazdırılmadı mı? Öyleyse neden 18. Lema ısrarla gizleniyor? Hz. Ali’ye verilen sayfalarda Said Nursi’den bahsediyor da, herkes bunları anlayamaz diye mi gizleniyor? 

Cevap 9: Risale-i Nur, dönemin hücumlarına sed olan, bulaştırılmaya çalışılan dinsizlik hastalığına çare olan en tesirli Kur’an tefsiridir. Hücumlar ve dinsizlik hastalığı bitmiş değil, dolayısıyla Risale-i Nur’un önemi artarak devam ediyor. 18. Lem’a, biraz önce de ifade ettiğimiz gibi, yazıldığı dönemde siyasi baskı ihtimalinden dolayı gizli tutuldu, çok geçmeden de ortaya çıktı zaten. 18. Lem’a’yı okuyan çok istifade eder. İstifade etmek herkese nasip olmuyor. Bu gibi dindar geçinen kindarların istifade etmesi çok zor zira okumaktan korkuyorlar. Allah vergisi olan ilim dürbünüyle Abbasi Devleti’nin yıkılışını gören İmam Ali, İslam’a büyük bir darbe vurmak amacıyla yapılan harf inkilabını da görmüş; bu dehşetli tahribata karşı bir avuç fedaisiyle mücadele eden talebesi Bediüzzaman’ı kasidesine yüklediği manevi mesajlarla desteklemiş, alkışlamıştır. Apaçık yazılanları anlamaktan aciz olan bu materyalist zevat, gizli/şifreli manevi mesajları hiç anlamaz.

Cehalet mi, kıskançlık mı, ahmaklık mı?

Soru 10: Ehl-i Sünnet kaynaklarının tamamına göre nebi olmayan birine Cebrail sayfa getirdi demek küfürdür. Peki, neden risalelerde bu küfür savunuluyor? Allah’ın elçisi olmayan birine sayfalar indirildi diyen kişinin hükmü nedir?

Cevap 10: Asıl sorulması gereken soru şudur: 18. Lem’a’da, Risale-i Nur’da, ve Ercuze Kasidesi’nde Hz. Cebrail’in İmam Ali’ye sayfalar getirdiği bilgisi/iddiası olmadığı halde bu yalanı ısrarla tekrarlamak bu zevatın cehaletinden mi, kıskançlığından mı, yoksa ahmaklığından mı kaynaklanıyor? Bu ahmaklık, bu gençlerin tabiatının bir parçası mı yoksa hocaları Bayındır’dan onlara geçen bir hastalık mıdır?

Sahifeyi Hz. Ali’ye veren Hz. Cebrail değil Hz. Peygamber’dir

Soru 11: Allah’tan gelmediyse Cebrail’in kendisi mi uydurdu, Hz. Ali “bana sayfa verildi” diyerek yalan mı söylüyor yoksa Risalelerdeki 18. Lema’nın kendisi mi yalan ve uydurma?

Cevap 11: İmam Ali’nin “bana sayfa verildi” gibi bir ifadesi yok. 18. Lem’a’da geçen ifade şöyledir: “Sonra Hazret-i Cebrâîl’in, Alâ Nebiyyinâ ve Aleyhissalâtü Vesselâm huzûr-u Nebevîde getirip ‘Sekîne’ nâmıyla bir sahîfede yazılı İsm-i A‘zam, Hazret-i Alî radıyallâhü anhın kucağına düşmüş.” Sahifeyi Hz. Ali’nin kucağına düşürenin Hz. Cebrail değil Hz. Peygamber (asm) olduğunu, yukarıda aktardığımız ama tekrarlamakta fayda gördüğümüz aşağıdaki bilgilerden anlıyoruz:

Türkçe tercümenin 24. sahifesinde:

“Allah Teâlâ’nın bana gönderdiği bir hediyedir
Onu Cebrâil aleyhisselâm Muhtar’a (Hz. Peygamber’e) getirdi.”

İmam Ali’nin “hediye” dediği şey “Sekine” isimli sahifedir (dikkat, sahifeler veya kitap değil). O sahifeyi Hz. Cebrail Hz. Muhtar’a (Hz. Peygamber’e) getirir. Muhtar (noktalı “ha” harfiyle) seçilmiş, seçkin anlamında, Hz. Peygamber (asm) için kullanılmış.

Ardından, 25. sahifede şunları okuyoruz:

“O anda Beşir aleyhisselâm beni çağırdı
Ve buyurdu ki; “Senin basîr olan Rabbin şu müjdeyi verdi

Sana öyle tılsım hediye etti ki, onunla düşmanlar
Kahr olup zehr olur. Öyleyse o Hâdiye şükür et.”

Bunun üzerine kucağıma sahife düştü
Onun yazısı şerefli bir dâire şeklinde idi.”

Hz. Ali, Hz. Peygamber (asm) ile konuştuğu esnada “kucağıma sahife düştü” diyor. Bütün bu bilgilere bakıldığında anlıyoruz ki, sahifeyi Hz. Ali’ye veren Hz. Cebrail değil Hz. Peygamber’dir. Aksi halde “Hz. Cebrail sahifeyi bana verdi” derdi. 

Dolayısıyla, ne Hz. Cebrail ne de Hz. Ali uydurdu veya yalan söyledi, haşa. Bu konuda uydurma ve yalan varsa o da Bayındır’ın ve zelil tetikçilerinin utanmadan yazdıkları ve yaptıklarıdır. 18. Lem’a uydurma değil; olsa olsa 18. Lem’a’yı anlamak şöyle dursun, okumaktan bile aciz olan bu güruhun kıt akılları ve küflenmiş mantıklarıdır uydurma olan.

Bir sürü laga lugayla eleştirdiği eseri okumamış!

Soru 12: Said Nursi 18. Lema’da “Cebrail, Hz. Ali’ye sayfa verdi ve içinde kâinatın tüm sırları vardı ayrıca Hz. Ali, Cebrail’in sesini işitti sayfaları aldı” demektedir. Bu iddiaların kaynağı nedir, Said Nursi hangi eserlerden istifade ederek yazmıştır? Yazmadıysa bunlar da mı yazdırıldı? Yoksa Cebrail olup biteni Said Nursi’ye haber mi verdi?

Cevap 12: 12 soruyla, bir sürü laga lugayla eleştirdiği eseri okumamış! Onun için, 18. Lem’a’yı kaleme alanın Üstad Said Nursi olmadığını bilmiyor. Üç yerde “üstadımız”, iki yerde de “hocamız” geçiyor; Üstad kendisi için mi bu ifadeleri kullanıyor? 18. Lem’a’yı kaleme alanlar, isimleri eserin en sonunda yazılı olan Risale-i Nur’un kahraman şakirtleridirler (Kürt Bekir, Âsım, Mustafa, Keçeci Mustafa, Ali, Süleyman, Rüşdü, Abdullâh, Husrev, Re’fet, Süleyman, Sabrî, Hulûsî, Babacan Mehmed Ali, Mes‘ud, Hüseyin, Gālib, Hâfız Ali, Küçük Lütfü, Zekâî, Abdülbâkî, Şamlı Hâfız Tevfîk, Ya‘kub Cemâl, vesâire…).

Kaynağını sorduğu iddiaları parçalara ayırıp bakalım: “Cebrail, Hz. Ali’ye sayfa verdi” iddiasi… 18. Lem’a’da böyle bir ifade/iddia yok. “(O sayfanın) içinde kâinatın tüm sırları vardı…” 18. Lem’a’da böyle bir iddia da yok. Hem, bir tek sayfaya kâinatın tüm sırları nasıl yerleşir? Daha önceki sorularda saçmaladığı gibi “kitap” deseydi “herhalde milyonlarca sayfalık bir kitaptı, küçük küçük yazılarla kâinatın tüm sırları yerleştirilmişti” diye tevil edilebilirdi ama yok öyle birşey. “Hz. Ali, Cebrail’in sesini işitti” iddiası/bilgisi doğrudur. “(Hz. Ali, Cebrail’den) sayfaları aldı” iddiası yanlıştır. Sayfalar Hz. Cebrail tarafından Hz. Peygamber’e (asm) veriliyor; ondan Hz. Ali’ye geçiyor. Biri hariç sıralanan iddiaların kaynağı bu cahil ukalaların işkembe-i kübralarıdır, kin ve garazlarıdır, kıskançlık ve takıntılarıdır.

“Yazmadıysa bunlar da mı yazdırıldı?” diye dalga geçiyor aklınca. Cenab-ı Allah’ın verdiği güç, bilgi, cüzî irade vesaire olmasaydı biz ne yazabilir ne de okuyabilirdik. Biraz materyalist takıldığımız için “yazdık”, “okuduk” diyoruz ama aslında “yazdırılıyoruz”, “okutturuluyoruz”. Yani, bize yazdıran da okutturan da Allah’tır (cc). Kolu felç olsa, beynine virüs girip işlevsiz bıraksa, yazmaya çalışsın bakalım yazabilecek mi? Gidip Bedir Savaşı ile ilgili Enfâl Süresi 17. ayete baksın; isterse hocasının mealinden okusun: “Onları öldüren siz değildiniz, onları öldüren Allah’tı. Attığın zaman da sen atmadın, Allah attı…”

Bütün izahattan sonra “Yoksa Cebrail olup biteni Said Nursi’ye haber mi verdi?” zırvası havada kalıyor. Bunu da onun terbiyesizliğine veriyorum. Bu kadar izahat karşısında “iftira attım, yalan söyledim, zırvaladım…” diye özür dilemeyecek, zırvasına devam edecektir çünkü bunların ar damarları arızalıdır.

Herşeye rağmen “Allah ıslah etsin bunları da hocalarını da” diye dua ediyorum. Dua edelim.

Cevdet AKBAY

Kaynak: RisaleHaber

Nurcuların ağabeyi Abdullah Yeğin-2

Nurcuların ağabeyi Abdullah Yeğin-2

Geçen haftaki yazımda Abdullah Yeğin Ağabeyle sohbetimizin bir kısmını Risale Haber’in aziz okuyucularıyla paylaşmıştım. Hatta bazı belgelerden bahsetmiş ve Sungur Ağabey izin verirse bu belgeleri mütalaanıza arz edeceğimi ifade etmiştim. 

Geçtiğimiz Çarşamba günü Sungur Ağabeyle görüşmeye gittim. Görüştüm. Fakat bu görüşmeden önce size Abdullah Yeğin Ağabeyle ilgili merak edilen hususu aktarmak istiyorum. Ben Üstad hazretlerinin “yeni harflerle neşrolunan Risalelerin hepsinin okunmasından hasıl olan sevaplara Abdullah Yeğin ortaktır” dediğini duymuştum. Abdullah Yeğin Ağabeye sordum. O da bana şöyle cevap verdi:

‘‘Ben bu sözü Üstad’dan kendim işitmedim. Üstad hazretleri Sungur Ağabeye söylemiş. Bana da Sungur Ağabey aktardı ama Üstad bana ‘Sungur benim vekilimdir’ dedi. Yine bir gün muazzez Üstadımız ile birlikte Zübeyir Ağabey ve ben oturuyorduk.  Üstad hazretleri bana ‘Abdullah sen nurcuların ağabeyi olacaksın ama bir müşkülün olursa gel buna danış’ diyerek bana Zübeyir Ağabey’i gösterdi.” Yani vekil de olsa nurcuların ağabeyi de olsa yine meselelerin son hal yeri Zübeyir Gündüzalp…  

Tam otuz beş sene oldu Risale-i Nurları tanımam. Nurları tanımamla beraber bir ihsan-ı ilahi olarak Bediüzzaman’ın yakın talebeleriyle tanıştım. Mustafa Sungur Ağabey, rahmetli Bayram Yüksel Ağabey, Abdullah Yeğin Ağabey, Ahmet Aytimur Ağabey, Hüsnü Bayram Ağabey, Abdülkadir Badıllı Ağabey, Mehmet Birinci ve Mehmet Fırıncı Ağabeyler… Herhalde benim onlara çok ihtiyacım vardı ki, kader beni onlara hep yakın etti. Onların ağızlarından başkasını rencide etmeyi bırakın, rahatsız edici tek bir kelimeye şahadetim yoktur. Fazilet ve güzel hasletleri sahiplenmez hep biri birilerini işaret ederler.

Çarşamba günleri Üsküdar’da Sungur Ağabey’in yanında vakıflar dersi yapılır. İki üç hafta önceydi. Çok değerli dostum ve ağabeyim İhsan Atasoy ile birlikte bu derse katıldık. Ders bitip de vakıflar dağıldıktan sonra Sungur Ağabeye yanaştık ve ben “Sungur Ağabey, Risale Haber için sizinle bir röportaj yapmak istiyorum” dedim. Sungur Ağabey, “Abdurrahman kardeş bari sen yapma bunu yahu. Röportaj yapıp ne olacak kardeşim. İnsanların vaktini boşa harcamayalım. Herkes Risale okusun” deyince ben de “Ağabey cemaat teşbihte hata olmasın nasıl ki peygamberin sahabelerini havarilerini merak ediyorlarsa son müceddidin de saff-ı evvel talebelerini, vekillerini merak ediyorlar. Sizin hayatınız, gençliğinizde yaptıklarınız, şimdiki gençlere aşk veriyor, şevk veriyor, gıpta damarını kamçılıyor, hizmete medar oluyor. Yoksa cemaatin Eflanili Mustafa Sungur’u merak ettiği yok. Sizin muazzez Üstadımızla olan muhavereleriniz, sohbetleriniz merak ediyor ve siz bu hatıraları kendi yed-i tasarrufunuzda tutamazsınız. Siz artık cemaatin muazzez Üstad’ından kalan mukaddes yadigarı ve vekilisiniz’ dedim.

Ama açıkçası korkudan ne söylediğimin bile artık farkında değildim. İhsan Atasoy da Sungur Ağabeyin başucunda bu söylediklerimi duyunca renkten renge girdi. İşte o zaman Sungur Ağabey yine her zamanki nazik ve müşfik haliyle:
“Peki kardeşim hakikaten hizmete medar olacaksa tamam. Ne zaman istersen röportajı yap” dedi. Sungur Ağabeyi az da olsa medyada görüyoruz. Hatta Sungur Ağabeyin ‘Anarşi sebep ve çareleri’ diye bir kitabı bile var. Yani dış dünyaya açıktır. Fakat Abdullah Ağabey bu tür meselelere tamamen kapalıdır. Ne söylerseniz söyleyiniz, “Risaleler orda duruyor kardeşim. Herkes okusun ihtiyacını gidersin.” Bu onun son sözüdür. Geçtiğimiz aylarda onunla yaptığımız röportajı ondan alıncaya kadar akla karayı seçtik. En son ona da Sungur Ağabeye yukarıda söylediğim ifadeleri kullanmıştım. İhsan Atasoy sağolsun o zaman da yanımdaydı. Abdullah Yeğin Ağabey röportaj vermeye ikna olup da biz yanından ayrıldıktan sonra İhsan Atasoy bana şöyle demişti:
“O ne heyecandı be kardeşim. Elim kalbimdeydi. Abdullah Ağabey’in tokadı ha geldi ha gelecek diye beklerken röportajı vermeyi kabul etti. Tebrik ederim.”

Benim Üstad’ın taleberine karşı zaafım var. Muhabbetim biraz fazla galiba. Bundan önceki yazıda bu muhabbetim haksız bazı  tepkiler aldı. İnsanlar sanki bu Ağabeylere benim farklı bir makam verdiğimi, onları sanki şeyh gibi gördüğümü yazdılar. Doğru, onlar benim nazarımda farklı bir makamdadırlar. Önümüzdeki yazıda cevap sadedinde değil, ifade-i meram sadedinde bu konuya temas edeceğim.
Muhabbet ve sağlıcakla kalınız.

Not: Çarşamba günü bahse konu evraklarla birlikte Sungur Ağabey’e gittim ve evrakları göstererek meramımı arz ettim. Sungur Ağabey evrakların hepsini tek tek inceledi. Biraz bekledi, ardından bana döndü “Sonra konuşalım Abdurrahman kardeş” dedi. “Ağabey yayınlayayım mı” diye iki kere sordum ikisinde de cevabı değişmedi. Bera-i malumat ola…

Kaynak: Nurcuların ağabeyi Abdullah Yeğin-2 – Abdurrahman İRAZ

Bediüzzaman’ın Türkçesine yapılan hakaret-amiz itirazlar

Son zamanlarda Üstad Bediüzzaman’a dil uzatmak, onun ve nur talebelerinin aleyhinde ileri-geri konuşmak moda olmaya başladı. Bundan iki-üç yıl önce şiirle iştigal eden bir zat, bugün yaklaşık 60 dile çevrilmiş bulunan Risale-i Nur hakkında “Risale-i Nur’un dili çok kötüdür” demişti. Ayrıca şu hezeyanda bulunmuştu: “Risale-i Nur okuyanlar bu kadar kötü bir Türkçeye tahammül ediyorlarsa demek ki hiçbir şey anlamamayı peşin olarak kabul etmişler demektir.”

İşte önceleri ateist, sonradan ateistlikten dönmüş olduğunu söyleyen birisi, bu şaheserler hakkında böyle bir iftirada bulunmuştu. Bediüzzaman ve Risale-i Nurlar hakkında ateşli öfke kusan bazı şahıslar da, bu gibilerin aşağılayıcı sözlerine sarılarak Bediüzzaman gibi hayatını İslam’a vakfetmiş olan ve yazdığı eserlerle ehl-i imanın imanlarını kurtarmaya çalışan bir İslam âlimine ve okurlarına, haddi aşacak şekilde dil uzatıyorlar.

Önce şu tespiti yapmamız lazım: Şairler şöhret meraklısıdırlar; hatta bazıları şöhretle anılsınlar diye caminin duvarını bile kirletirler. Onlar Bediüzzaman gibi ömrünü mahviyet içinde Kur’an’a hizmetle geçiren âlimleri hiç ama hiç anlayamazlar. Hatta imanı kurtarmanın ve Kur’an’a hizmetin de çok yabancısıdırlar.

Allah aşkına, Risale-i Nur için, “Çok kötü ve anlaşılmaz bir dille yazılmış” demek, o eserleri anlayarak okuyanlara açık bir iftira değil midir? O eserleri okuyanlar için, “Peşinen anlamamayı kabul edenler” demek aşağılayıcı bir dil değil midir? Kaldı ki, Bediüzzaman’ın dili, eğer müfterinin dediği gibi, çok kötü olsaydı, neden bu kadar tahsilli ve aydın insan bu eserleri okumaya devam ediyorlar? Neden dünyada ortalama 60 dile çevrilmiş bulunuyor? Neden Risale-i Nur ve Bediüzzaman hakkında bugüne kadar yüzlerce uluslararası sempozyum düzenlendi?

Her şeyden önce Risale-i Nur’un o kişinin şiirleriyle mukayese edilemeyecek derecede kabule mazhar olması, iftira sahibinin kıskançlığını ortaya koyduğu gibi, dilinin de sorunlu olduğunu en iyi anlatan bir durumdur.

Bediüzzaman gibi vefat etmiş mazlum bir insana ve yıllarca laik rejimin takibinde kalan ve hapis yatan talebelerine böyle isnatlarda bulunmak insafa, vicdana ve dine sığar mı? Ateistlikten döndüğünü söyleyen birisi, eğer sözünde doğruysa bu iftirayı yapabilir mi?

Risale-i Nur elbette ki, tenkit edilebilir. Müellifin kendisi de, “Benim gibi iyi derecede Türkçe bilmeyen…” diyerek özrünü beyan ediyor. Ama “Bu eserlerden kimse bir şey anlamaz” demek toptan, maksatlı ve aşağılayıcı bir dildir.

Eğer denildiği gibi “Çok kötü bir dille” yazılan bir eser, Türkiye’de en çok tekrarla okunan bir eser durumuna gelmiş ise, o zaman bu sözün sahibi zımnen, Türkiye’nin yarısına yakın kısmının geri zekâlı ve ahmak olduklarını söylemeye çalışıyor. Bu tutum, bizzat kendisinin sorunlu bir kişiliğe sahip olduğunu göstermektedir.

“Risale-i Nur okuyanlar bu kadar kötü bir Türkçeye tahammül ediyorlarsa demek ki hiçbir şey anlamamayı peşin olarak kabul etmişler demektir” sözü, ehl-i insaf olan herkese göre, hem Risale-i Nur’u okuyanlara hem Bediüzzaman’a bir hakaret ve bir iftiradır. Şunu söyleyeyim ki, Said Nursî’yi “Deccallara meydan okuyan imanın remzi” olarak tanımlayan, Risale-i Nurları da “Büyük bir imparatorluğun son sözleri” olarak değerlendiren çağımızın büyük sosyoloğu Cemil Meriç Risale-i Nurlar hakkında şu ifadeleri kullanmıştır: “Risâle-i Nur’da üslûp ile mana tam bir ahenk halindedir. Denizin suyunda tuzla su nasıl kaynaşmışsa, Nur eserlerinde de mana ile üslûp o şekilde kaynaşmıştır. Bu itibarla Risâle-i Nurları okumadan ne Türk dili öğrenilebilir, ne de Türk düşüncesi. Risâle-i Nurlar bizim millî hazinemizdir.”  Bu sözler, böylelerinin ağzına vurulan büyük bir şamardır.

Aslında nefse ağır geldiği için, onun kitaplarını inceleme zahmetine katlanamayanların Bediüzzaman’a ve Risale-i Nur’a dil uzatmaları, hakarete varan ifadeler kullanmaları ve itirazları, sadece onların seviyelerini ortaya koymaktadır. Oysa Bediüzzaman’ın Türkçesi çok güzel ve çok özel bir Osmanlı Türkçesidir. Üstad, konu dağılmasın ve anlam zarar görmesin diye, Risale ve mektuplarında anlam bütünlüğüne çok önem vermiştir. Ayrıca okurlarının durumlarını göz önünde bulundurarak Türkçesini hep yenilemiştir. Mesela, 1935 yılında yazılan Eskişehir müdafaası ile 1952’de yazılan İstanbul Gençlik Rehberi müdafaasının Türkçeleri çok farklıdır. Keza Barla Lahikasındaki mektuplarla Emirdağ lahikasındaki mektupların Türkçesi oldukça farklıdır. En son yazılan mektuplar daha sade bir Türkçe ile yazılmışlardır. Ne var ki, bugünkü İngiliz gençleri Şekspir gibi klasik bir yazarı okurken anlamakta biraz zorluk çektikleri gibi, günümüz gençlerinin de Risale-i Nur’u okurken biraz sıkıntı çekmeleri son derece normaldir.

Kaldı ki, Bediüzzaman’ın hasımları kabul etmeseler bile, Risale-i Nurlar bugün milyonlarca insan tarafından okunmakta ve anlaşılmaktadır. Risale-i Nurlar iman ilm-i halleridir. Nur talebeleri bu eserleri, bazı hocalar gibi, “Acaba neresinde ne gibi bir eksiklik bulabilirim de onu el-âleme ilan edeyim” niyetiyle okumuyorlar. Onlar saadet-i ebediyenin anahtarı olan tahkiki imanı elde etmek için okuyor ve tahkiki imanı elde ediyorlar da. Bundan daha büyük bir servet olabilir mi? Hangi şairin şiir kitabı veya hangi yazarın çok satan kitabı bu kadar ulvi bir zevke okunabilmiş ve milyonlarca insana iman hazzını verebilmiştir?

Risale-i Nurların dili o kadar tatlı, o kadar ruhu okşayan bir üslupla yazılmış ki, okurlar onu okumaya doymuyorlar. Üstelik müellifin kendisi bile, Esmaü’l-Hüsnâ’nın bazı isimlerini farklı bir açıdan şerh eden Haşir Risalesi gibi bazı eserlerini defalarca (500 defa) okuduğunu itiraf ediyor.

Şimdi numune olarak Bediüzzaman’ın birkaç vecizesini buraya alacağım:

İman insanı insan eder, belki insanı sultan eder. Evet, hakiki imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir. Küfür insanı gayet canavar hayvan eder.”

Nasılki esmada bir ism-i azam var, öyle de o esmanın nükuşunda dahi bir nakş-ı azam var ki, o da insandır. Ey İnsan! Eğer insan isen kendini oku! Yoksa hayvan ve camid hükmünde insan olmak ihtimali vardır.”

Maddî ve süflî muhabbetler için bütün mazi ve müstakbel firaklarla doludur.

“Bütün firaklardan gelen feryatlar, aşk-ı bekadan gelen ağlamaların tercümanlarıdır.”

İşte iman, işte marifet, işte Osmanlı aydınının güzel Türkçesi… Acaba bu kelimelerin ifade ettiği manalar bu kadar tatlı bir üslupla başka türlü ifade edilebilir mi? Bu sözlerin neresinde hakikate aykırı bir kelime ya da anlaşılmaz bir taraf vardır? Kuşkusuz, şair veya yazar olduklarını söyleyenler bu ulvi manalara çok yabancı oldukları için bunları idrak etmekten uzaktırlar.

Peki, hoşlanmadıkları birçok tarikat lideri ve cemaat olduğu halde bunlar neden özellikle vefat etmiş olan Bediüzzaman’a ve Risale-i Nurlara saldırıyorlar? Çünkü bunlar, Ehl-i sünnet itikadını bozup kendi arzularına uygun bir İslamiyet ortaya koymak istiyorlar. Bu çabalarına en büyük engel, Ehl-i Sünnet itikadını en iyi şekilde müdafaa eden Risale-i Nur’u görüyorlar. Risale-i Nur, tıpkı Mevlana’nın Mesnevisi gibi, İslam’ı anlatan ve tecdit eden ve asırlara hitap eden manevi bir Kur’an tefsiridir. Eğer Mevlana kısmen devletin koruması altında olmasaydı bu kişiler ona da çok saldırırlardı.

Bir de Kur’an’ın şairler hakkında ne söylediğine bakalım:

 Allah Zü’l-Celal Şuara Suresinde şöyle buyuruyor:

 (وَالشُّعَرَاءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُونَ  أَلَمْ تَرَ أَنَّهُمْ فِي كُلِّ وَادٍ يَهِيمُونَ وَأَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَ  إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَذَكَرُوا اللَّهَ كَثِيرًا وَانتَصَرُوا مِن بَعْدِ مَا ظُلِمُوا  وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنقَلَبٍ يَنقَلِبُونَ) “Şairlere ise, haddi aşan azgınlar tabi olurlar. Görmez misin ki onlar, her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar ve yapmadıkları şeyleri söylerler. Ancak iman edip salih amel işleyen, Allah’ı çok anan ve haksızlığa uğratıldıktan sonra kendilerini savunanlar başka.”

Allah burada iman edenler ve amel-i salih işleyenler dışındaki şairleri hicvediyor. Anlıyoruz ki, şairlerin büyük kısmı, haddini bilmiyor, her vadide kalem oynatmaya çalışıyor ve yapmadıkları şeyleri söylüyorlar. Salih amel işlemek şartıyla iman edenler müstesnadır.

Şu da vardır: Bu tür hakaret dili kullananlar, ellerinde demir türü siyaset topuzu ve iş verme imkânı olanlardan çok korkarlar. Fakat Nur talebeleri gibi cehennem ateşinden kurtulmak için imanlarını güçlendirmeye çalışan, bu meseleye hayatlarını vakfeden ve ellerinde siyaset topuzu bulunmayanlardan elbette ki korkmazlar. Onun için meydanı boş buldukça saldırıyorlar. Faraza eğer bir gün Nur talebeleri işveren konumuna geçip ellerine idari bir güç geçecek olursa, mesela vali, rektör veya bakan olurlarsa, o Risale-i Nur ve Bediüzzaman aleyhinde konuşanların hepsi, iş bulmak ya da işlerinde yükselebilmek için birer meddah kesilirler. Her gün ellerine Risale-i Nurları alıp gösteriş yapmaya çalışırlar. Bu tür olaylara, yaşayarak defalarca şahit olan bu fakire inanın; hakaret edenler bu kadar korkak ve bu kadar zavallıdırlar.

Musa Kazım YILMAZ

Kaynak: RisaleHaber

Bediüzzaman’ın kardeşi, alim Abdülmecid Nursi

Şu günlerde vefat yıldönümü olan Abdülmecid Efendi’yi biraz tanımaya çalışalım. Abdülmecid Efendi, 1884’de Bitlis’in Nurs Köyünde doğar. Taği ve Arvas medreselerinde okuduktan sonra 1918’den 1920’ye kadar Şam’da kalır ve Van Medresesinden icazet alır.

Bu arada kendisi farklı kitaplar neşreder. Örneğin “Dü Mezhebi“, “İman Dili“, “Mantık“ ve “Fuadiye“ kitaplarını yazar. “Haleb-i Sağir“ ve “Kaside-i Bürde“ kitaplarının şerhini de yapar.

9 Haziran 1944 günü vefat eden oğlu Fuad’ın adına kaleme aldığı ve “Fuadiye“ ismini verdiği eserinin başında şöyle bir cümle gecer: “Şu risale, Nurlar’dan doğma olduğu gibi, onlara da lâhika olması lâzımdır. Zaten büyük Üstad’ın bu hususta bir va’dleri de sebkat etmiştir. Mesnevî’nin üçüncü cüz’üyle Üstad’a gönderdim. Münasib görüldüğü takdirde, Mesnevî’ye bir lâhika suretiyle kabul ve beraberce teksirini lütuf buyurulmasını, Nurlar’a pek müştak olan “Fuad” namına istirham eylerim.”

Aynı eserde Abdülmecid, oğlu Fuad’ın ölümünden duyduğu acıyı dile getirir: “Ey mezarcı! Göm beni de şu Fuad’ın kabrine. Firkatın dayanmaz vallahi asla kahrine. Katılsın zerratımız, âlem-i berzahta keza, Sarılsın birbiriyle ruhlar, ilayevmi’l-ceza. Ey mezarcı! Cebeci’de bana da kaz bir mezar, Olalım ünlü Fuad’ın komşusu leyl-ü nehar.“

Öğretmenlik günleri

Birinci Dünya Savaşında Abdülmecid, Bediüzzaman ile beraber Bitlis civarinda harp eder ve bu nedenle Gazi ünvanını da almış olur.

Abdülmecid, Diyanet müftüsü olarak da görev yapar ve 1955’de emekliye ayrılır. Emekliliğiyle beraber Konya’ya yerleşir ve kızının tahsilini destekler.

Konya’da da Abdülmecid Efendi boş durmaz. 1955-1956 yıllarında Konya İmam Hatip Okulunda meslek dersleri öğretmeni olarak görev yapar. İlerlemiş yaşlarda olmasına rağmen hergün okula yaya olarak gidip gelir. Kendisi için bir araba tutmayı teklif etmelerine rağmen kabul etmez. Öğrencilerinin yorulmaması için oturarak ders vermesini rica ettiklerinde “Bu, helaket ve felaket asrında iman, Kur’ân dersi almaya gelen, malumat-ı diniyeyi öğrenmeye koşan sizin gibi gençlerin karşısında oturarak ders vermekten hicap duyuyorum ve bu hareketimle huzur duymaktayım. Ben vücudumun değil, ruhumun rahat etmesini temine çalışıyorum” diye cevap verir.

O dönem talebelerinden biri olan Süleyman Uğur, Abdülmecid Efendinin öğretmenliğini şu şekilde anlatır: “Derste soru sorulmasını ve itiraz edilmesini pek severdi. Sual sorun, itiraz edin, cevap vereyim ki, takrir, takrib tamam olsun.”

Risale-i Nur tercümeleri

Bediüzzaman Said Nursi’nin “İşaratül İcaz“ ve “Mesnevî-i Nuriye“ eserlerinin Arapçadan Türkçeye farklı tercümeleri mevcut. Fakat hiçbiri bizzat Bediüzzaman’ın kardeşi olan ve kendisinden 15 sene ders almış olan Abdülmecid Ünlükul’un daha üstad bizzat hayattayken yaptığı tercümelere benzemez.

Abdülmecid Efendinin tercümelerini okuduğunuz zaman, adeta Bediüzzaman’ı okuyor gibisiniz, üslup, kelime hafızası birbirine çok benziyor. Bazı bölümleri kendi anlayışına göre özetlemiş olmasına rağmen, özet olduğu dahi anlaşılmıyor. Aynısı Bediüzzaman’ın az bilinen “Kızıl İcaz“ eseri için de geçerli. Abdülmecid Efendi, bu zor eseri 1965’de şerh eder.

Tercümeleri o kadar iyiki, bundan dolayı Bediüzzaman’ın talebesi Zübeyir Gündüzalp, şartlar uygun olsaydı bütün külliyatı Türkçe’den Arapça’ya, Arapça’dan Türkçe’ye Abdülmecid Efendiye tercüme ettirmek istemişti.

“Mesnevî-i Nuriye“nin tercümesiyle ilgili Abdülmecid Efendi şu ifadeleri kullanır:

“Risâle-i Nur Külliyatı’ndan el-Mesneviyyü’l-Arabî (Mesnevî-i Nuriye) ile muanven büyük Üstad’ın cihanbaha pek kıymettar şu eserini de Allah’ın avn ve inayetiyle Arabîden Türkçe’ye çevirmeye muvaffak olmakla kendimi bahtiyar addediyorum. Yalnız, aslındaki ulviyet, kuvvet vecezaleti tercümede muhafaza edemedim. Evet, o cevher-baha hakikatlere zarf olacak ne bir harf ve ne bir lâfız bulamadım.Tercüme lisanı da fikrim gibi nâkıs ve kasır olduğundan, o azîm imanî ve cesîm Kur’ânî hakikatlere ancak böyledar ve kısa bir kisveyi tedarik edebildim. Ne hakkın ve ne hakikatin hatırı kalmış. Fabrika-i dimağiyemin bozukluğundan,bu kadarını da, müellif-i muhterem Bediüzzaman’ın mânevî yardımlarıyla dokuyabildim. Evet, bir tavuk, kendi uçuşuyla şahinin veya kartalın uçuşlarını taklit ve tercüme edemez. Bu, hakikaten aslına uygun ve lâyık bir tercüme değildir-Pek kısa bir meal, bazan da tayyedilmiş, tercüme edememiş. Çok yerlerde yalnızmealini aldım. Bazı yerlerde de tayyettim. Ancak, aslındaki hakaiki evlâd-ı vatana gösteren küçük bir aynadır.”

Bediüzzaman’ın Talebelerinden Hulusi Yahyagil, tercümelerle ilgili şunları söyler:

“Hazret-i Üstad Abdülmecid Efendi için daima ‘mühim bir âlim’ diye bahsederlerdi. Hem Mesnevî hem de İşârâtü’l-İ’câz eserini tercüme etmiştir. Hazret-i Bediüzzaman, Arabî Mesnevî-i Nuriye’yi çok eski tarihlerde Ankara’da tab etmiştir. O zamanların âlimleri, ondan istifade edememişler. Onun üzerine kardeşi Abdülmecid’e tercüme ettirmiştir. Buna rağmen Arabî eserinin bazı bahislerinin içinden çıkamayınca ‘Burasını müellifi müşarün ileyhe bırakıyorum’ diye yazardı. Gösteriyor ki bu iki eser, bu iki kardeşin ve üstadlarımızın tefsiri ve tercümeleridir.”

Tercümeleri Bediüzzaman istemiş

Bu muhteşem tercümeleri de bizzat Bediüzzaman kendisinden istemişti. Bediüzzaman, Abdülmecid’e “Abdülmecid Mesnevi ve İşaratu’l İ’caz’ı Türkçeye tercüme et” der. Abdülmecid ise “Seyda, senin eserini ancak sen tercüme edebilirsin. Senin üslüb-u Ali ile neşrettiğin eserleri ben değil yüz ulema bir araya gelse yine tercüme edemezler” şeklinde cevap verir. Bediüzzaman tekrar “Kırk yıldır seni görmedim, hem bu hizmet-i imaniyedeki tekasülüne keffaret olarak Mesnevi ve İşaratu’l İ’caz’ı tercüme etmelisin” der. Abdülmecid kendisine yine “Aman Seyda, ben nasıl cüret edeyim? Ancak siz yapabilirsiniz” diye yanıt verir. Bediüzzaman üçüncü defa “Kardeşim Abdülmecid, sana emrediyorum Mesnevi ve İşaratu’l İ’caz’ı Türkçeye tercüme edeceksin” deyince, artık kabul eder ve “Emir buyurursunuz Seyda, sizin manevi muavenetiniz ve ruhaniyetinizin imdadıyla inşaaallah ancak muvaffak olabilirim” der.

Risale-i Nur’da Abdülmecid ile ilgili mektuplar

“Emirdağ Lahikası“nda Bediüzzaman, Abdülmecid’den bahseder “[…] öz kardeşim Abdülmecid, beni çok merak ediyor; görüşemediğim buranın müftüsünden, halimi anlamaya çalışıyor. Bundan sonra Feyzi ve Emin’in üçüncüsü Abdülmecid olsun. Safranbolu kahramanlarından aldıkları lüzumlu mektupları ona da göndersinler. Hem, benim tarafımdan ona yazsınlar ki: Eski Said’in birinci talebesi bulunduğun gibi, yeni Said’in dahi Hulusi ile beraber yine birinci safta talebelerisiniz.”

Yine “Emirdağ Lahikası“nda Bediüzzaman, kardeşi Abdülmecid için “Eski Said’in birinci talebesi bulunduğun gibi, yeni Said’in dahi Hulusi ile beraber yine birinci safta talebelerisiniz” der.

“Mektubat“ta geçen bir bölümde “Kardeşim Abdülmecid, biraderzadem Abdurrahman’ın (rahmetullahi aleyh) vefatı üzerine ve daha sair elîm ahvâlât içinde bir perişaniyet hissetmişti. Hem, elimden gelmeyen mânevî himmet ve medet bekliyordu. Ben onunla muhabere etmiyordum. Birden bire, mühim birkaç Söz’ü ona gönderdim. O da mütalâa ettikten sonra yazıyor ki: ‘Elhamdülillâh, kurtuldum. Çıldıracaktım. Bu Sözler’in her biri birer mürşid hükmüne geçti. Çendan bir mürşidden ayrıldım, fakat çok mürşidleri birden buldum, kurtuldum’ diye yazıyordu. Ben baktım ki, hakikaten Abdülmecid güzel bir mesleğe girip, o eski vaziyetlerinden kurtulmuş.” diye bahsedilir.

“Barla Lahikası“nda da Abdülmecid’in Bediüzzaman’a yazdığı bir mektup yer alır: “Ellerinizi öper, duânızı isterim. Dünyadan dargın nefsinde aciz olan Abdülmecid’e güzel bir üstad ulvî bir mürşid olacak yeni eserleriniz geldi. Lâfzî bir üstadı kaybettimse de manevî müteaddit mürşidleri buldum diye kendimi teşhir ettim. Hakikaten irşad edecek nurlu eserlerdir. Allah çok razı olsun.”

Bediüzzaman ve Abdülmecid son defa helalleşiyorlar

Bediüzzaman Konya’dayken Abdülmecid ile görüşmeleri çok nadir gerçekleşir. Bediüzzaman birgün Konya’dan ayrılırken arabadan, “Abdülmecid ben Urfa’ya gidiyorum. Belki bir daha görüşemeyeceğiz. Bana hakkınızı helâl ediniz” buyurdular. Abdülmecid Efendi, “Seyda bizim sana ne hizmetimiz oldu ki hakkımız olsun. Asıl sen bize hakkını helâl et. Bizi sen okutup yetiştirdin” dedi. Bunun üzerine Üstad, “Senin de Rabia’nın da bende çok haklarınız vardır. İkiniz de bana hakkınızı helâl ediniz” buyurunca karşılıklı helâlleştiler.”

Abdülmecid uğruna elini öptürüyor

Bediüzzaman kimseye elini öptürmezdi. Celal Başer bir gün elini öpmeyi başarır. Hikayeyi kendi ağzından dinleyelim:

“Yanına yaklaşarak, yorganın üzerinde bir deri bir kemik halinde duran mübarek elini öptüm. Üstad bu durumdan çok müteessir oldu. ‘Elimi öpmemeli idin!’ dedi. Kendilerine, ‘Üstadım, ben sizin elinizi öpmeyeceğim de, kimin elini öpeceğim?’ dedim. Üstad: ‘Hayır!… Bizler talebeyiz ve kardeşiz. Ben bunun altından nasıl kalkacağım, sana kitap versem kitaplar sende vardır.’ Ben Üstadın bu üzüntüsü karşısında şaşırmıştım: ‘Üstadım, ben talebe kardeşlerimi dolaşarak geldim. Cümlesi de kendi yerlerine elinizi öpmemi istediler. Ben bu vazifeyi yerine getirdim.’ Üstad yine üzüntülü ve ancak duyabilecek bir sesle, ‘Hayır… Onlar da benim kardeşlerimdir’ dedi. Ben bu sefer: ‘Üstadım ben Konya’ya da uğradım. Kardeşiniz Abdülmecid Efendiyi de ziyaret ettim. Abdülmecid Efendi hassaten ellerinizi öpmemi istediler.’ Üstad Hazretleri, bu sözlerim üzerine derin bir nefes aldı. ‘Ha… İşte oldu. Abdülmecid benim küçüğümdür. Beni bir yükten kurtardın’ diyerek doğrulmak istedi. Kardeşler sırtına bir yastık dayadılar, beni bağrına bastı.“

Edebiyata hakimdi

Hayreddin Karaman birgün Abdülmecid’e soyadı “Ünlükul“u nereden aldığını sorar. Abdülmecid, isminin Arapçasından çıkardığını söyler, çünkü arapçada “Abdülmecid“, “Ünlünün Kulu“ manasına geliyor.

Edebiyat ve şiire çok hakim olan Abdülmecid, 23 Mart 1960’ta Bediüzzaman vefat edince bir şiir yazar: “Ey mezarcı, o makamda bize de kaz bir mezar, Olalım nazik Said’in komşusu leyl-ü nehar.”

Zorla imza attırarak, Bediüzzaman’ı mezardan çıkarıyorlar

Bediüzzaman’ın vefatından sonra 27 Mayıs 1960’da askeri darbe gerçekleşir. Ardından 12 Temmuz 1960’da askeriyenin talebiyle, Abdülmecid’e zorla imza attırılır, Bediüzzaman Urfa’daki mezarından çıkarılır, Abdülmecid’in gözleri bağlı bir şekilde uçakla başka bir yere götürülür ve çok az kişinin bildiği başka bir mezara gömülür.

Abdülmecid’i yanıltamadılar

1963’de küçük bir grup Abdülmecid’i de ikna etmeye çalışarak, Risale-i Nur’un herkes tarafından neşrini durdurarak, basımını sadece kendileri tarafından yapmak isterler. Bu nedenle dava açarlar.

Bunun üzerine Bekir Berk Konya’ya gelir ve Abdülmecid ile görüşür. Ardından Abdülmecid kendi gayretleriyle mahkemeye iptal ve avukata red dilekçesi verir. Dava da düşer.

Bu olaydan sonra. 1966’da Zübeyir Gündüzalp, Abdülmecid hakkında çok detaylı bir kitap yazan Halil Uslu’ya “Allah Abdülmecid Nursî Ağabey’den razı olsun, neşriyata ve fütûhata mâni olmadı. Konyalılar Abdülmecid Efendiyi anlamadılar. Vaktim yok, hastayım, yoksa Konya’ya gelip Abdülmecid Efendiden Risale-i Nurların Arapçadan Türkçeye, Türkçeden de Arapça tercümesi için her şekilde emrinde olacağım. Çünkü Üstadın üslubunu bilen çok büyük bir âlim ve hem de talebesidir.” der.

Veda zamanı

Sene 1967’ye gelindiğinde Abdülmecid Efendi herkesle vedalaşmaya başlar. Çünkü Bediüzzaman son görüşmelerinin birinde, “Abdülmecid hakkını helal et, bizi birbirimize hasret bıraktılar, senden helallik almak için geldim. Sen üzülme, az kaldı, yedi sene sonra beraber olacağız, sen geleceksin“ diye ilham ile bildirir. Abdülmecid Efendi bunun gerçekleşeceğine inanmış olmalı ki, yavaş yavaş herkesten helallik diler ve vedalaşır. Ve gerçekten de 1967’de vefat eder.

Abdülmecid Efendi 11 Haziran 1967’de vefat ettiğinde, Konya eski müftüsü Tahir Büyükkörükçü onun için “Muhterem cemaat, bir âlim ölmedi, bir âlem öldü” der. Konya eski müftüsü Mehmet Ulucan “Konya Müftülüğünde iken Arap edebiyatının en müşkül bahislerini Abdülmecid Efendiden kolaylıkla öğrendim. O bir hârikaydı” ifadesine kullanır.

Bugün Konya Üçler Kabristanı’nda mezarı bulunan Abdümecid Efendiyi rahmetle anıyoruz…

Cemil ŞAHİNÖZ

Kaynakça:
Korkmaz, Kübra Örnek: Bediüzzaman’ın kardeşi Abdülmecid Nursî, 11.06.2019
Nursi, Said: Barla Lahikası, Sözler Yay
ınları, 2009

Nursi, Said: Emirdağ Lahikası, Sözler Yayınları, 2009
Nursi, Said: Mektubat, Sözler Yayınları, 2009
Nursi, Said: Mesnevî-i Nuriye, Sözler Yayınları, 2009
Şahiner, Necmettin: Son Şahitler, Nesil Yayınları, 2018
Uslu, Halil: Abdülmecid (Nursî) Ünlükul ve Risâle-i Nur, 11.06.2010
Uslu, Halil: Bediüzzaman’ın kardeşi Abdülmecid Nursî (Ünlükul), 10.06.2013
Uslu, Halil: 47 yıl öncesinde Abdülmecid Ünlükul (Nursî), 13.06.2014
Uz, Mehmet Ali: Konya’nın velileri, alimleri ve hocaları. Meram Belediyesi, 1993

Kaynak: Bediüzzaman’ın kardeşi, alim Abdülmecid Nursi – Cemil ŞAHİNÖZ