Ayakkabıdaki Çakıl Taşı

“Seni tüketen önündeki tırmanılacak dağlar değil, ayakkabındaki çakıl taşıdır.” Muhammed Ali  
Çok  etkileyici bir söz. Yaşadıklarımıza dikkatlice baktığımızda gördüğümüz gerçekler bizi şaşırtıyor.
Gözümüzde büyütüp hayatın merkezine oturttuğumuz, anlamsız sıkıntılarla oyalanırken, esası kaçırmak ne üzücü bir yanılgı.
Yakınlarımızı, çevremizi, dünyalıklarımızı itina ile kontrol ederken,  nefislerimizin kontrolünü  unutarak gaflet içinde bir yaşam sürmemiz nasıl bir iflas hali!
Ayağımıza dolanan çakıl taşlarını hiçe sayarak, karşımızdaki kayalar ile mücadeleye girişen bizler,  unuttuğumuz bir gerçek ile gün gelip acıda olsa, karşılaşıp  öğreneceğiz;
“Önceliğimizin ayağımızdaki çakıl taşları olduğunu.”
Bu hal içinde  kendimizi görmeyişimiz ise ayrıca  yürekler acısı bir durum.
Bizi hakiki hedefe götürecek yol,  kusurunu görmek istemeyen nefsi terbiye etme yolu olarak görünüyor.
Fakat bunun dışındaki meşguliyetler bize daha sevimli ve cazip geliyor ne yazık ki!
Bunları örneklendirmek hiç de zor değil,
Ahkam kesip iyi eş olmanın  kitabını yazıyoruz, uygulamasını ise tabii ki eşimizden bekliyoruz.
Kadim dost olmanın tüm yollarını ballandıra ballandıra anlatıyoruz, tüm anlattıklarımızı mümkünse dostumuzdan aynen bekliyoruz.
Bu arada aksine asla tahammül edemeyen yine biziz.
İyi bir evlat portresi çiziyoruz eksiksiz, beklentiyi ise zirveye taşıyarak.
Tabii ki kendimizi haklı beklenti içinde zannederek. Çünkü  birey olarak değil, proje kapsamında yetiştirdik evlatlarımızı.
Çok yorulduk çok tükendik.
Eee yani tabii ki evladımızdan çizdiğimiz hayatı aynen bekliyoruz.
Tabi  tüm bunları isterken de, kendimizi de  bir  evlat olarak görmeden.
Bizden de beklenenleri hiç mi hiç  fark etmeden.
Gözlerimiz kapalı, sadece egomuza odaklanarak gidiyoruz gündüz gece.
Nasıl bilgiç haller içindeyiz nasıl!
Her şeyin farkında, her duruma hakim, karşımızdakine bir akıllar, bir akıllar… Sayfa sayfa mübarek!
“Hadi bu bilgileri eyleme dönüştür ey nefsim!” dediğimiz anda,  bahane ve şikayet sözcükleri dillendirirken  buluruz kendimizi!
Özü kaçırıp ayrıntıda kaybolmak bu olsa gerek.
Geçmişe dönüp doldurduğumuz hayat kitabımızın yapraklarını bir bir çevirirken nasıl da bencil “ben” ile yüzleşir buluyoruz kendimizi.
Tabi kritik yapmaya, yüzleşmeye cesaretimiz varsa? Nerdeeeeee!
Çoğu zaman  nefisle buluşmaya kaçak haller içinde buluyoruz kendimizi.
Oysa çok yoğun günler, yıllar geçirdik. Peki tüm bunlar neyin çabasıydı?
Hepsi kocaman bir yalan mıydı?  Hepsi anlamsız bir yorgunluk muydu?
Aynen öyle oldu ne yazık ki!
Meğer beni tüketen, karşımdaki dağlar sandığım için yıpranmada sınır tanımayan “ben” ile yüzleşiyor olmak nasıl büyük bir hayal kırıklığı!
Mücadelemizde nasıl da hedefi yanlış seçmişiz. Esas savaşımız nefsi mücadelemiz olacakken.
Tükendiğimize değecek olan nefsin hal yoluna girmesiyken.  Bizi aşan dağlarla ne çok vakit kaybetmişiz.
Oysa akılcı ve kalıcı hayra sebep olacak olan önce kendi ahlakı eğitimimiz.
 Meşguliyetimiz ayakkabımızdaki çakıl taşları olursa kul olmanın erdemini yakalamış oluruz.
Tükeneceksek de bizi dünyada ve ahirette aziz ve kıymetli kılacak olan güzel ahlak sahibi olma yolunda tükenelim.

Nagehan İpek – cocukaile.net

Sende yorum yazabilirsin