Ayasofya’nın Bilinmeyen Büyük Önemi ve Bağımsız Türkiye

Ayasofya hakkında bazılarınca “iki tarafı da memnun edecek ve ‘insanî ve medenî ve adil’ bir formül” olarak zikredilen “müze tarzında ziyaretinin, ibadethane olarak kullanılmasıyla beraber olması veya kilise-cami birlikteliğinin düşünülmesi” meselesi hakkındaki kanaatimizi sizlerle paylaşacağız. Ayrıca Ayasofya’nın herkesçe bilinmeyen veya (her nasılsa bilinse bile bazılarınca takdir edilemeyen) büyük önemini ve ifade ettiği manayı ele alacağız ve bunun bağımsız bir ülke olabilmemizle ne gibi bir ilgisi olduğunu ve eğer Ayasofya açılırsa, bu hadisenin bizlere ne anlatacağını ve neyi bildireceğini açıkça ortaya koyacağız. Bu çok önemli konuyu ele alan yazımızı, sosyal ve manevî bir sorumluluk olarak, mümkün olduğu kadar çok insana ulaştırmanızı sizlerden istiyoruz. Şimdi başlıyoruz:

Öncelikle Ayasofya, fethin sembolüdür. İkinci olarak, Kâbe’nin putlardan temizlenmesi ve Ayasofya’nın “put”lardan temizlenmesi meseleleri birbirine çok benziyor. Bu nokta üzerinde durmamız gerekiyor. “Mekke’nin fethinde tevhid dini olan İslâmiyet ve peygamberimiz asla “iki tarafı da memnun edecek bir formül”e başvurmadı ve “Mekkeli müşrikler üzülürler, putları Kâbe’de kalmaya devam etsinler” demedi, putların hepsini acımadan ve taviz vermeden temizledi. (Hatta bunu mübarek elleri ve asasıyla yaptığını, asasının değdiği putların öne veya arkaya devrilerek birer birer parçalandığını tarih naklediyor.)

Bu tarihî hadiseden ilham alarak, tevhid dini olan İslâmiyet’in fetihle mâbede çevrilen bir mekânının Bediüzzaman’ın tabiriyle “puthane” mahiyetinde kullanılması ve bunun (güya) müze tarzında ziyaretinin, ibadethane olarak kullanılmasıyla beraber veya kilise-cami birlikteliği şeklinde olması, asla mâkul ve “iki tarafı da memnun edecek bir formül” olarak görülemez ve kabul edilemezdir.

Ayasofya “puthane” vasfından tamamen kurtarılarak ve “putlardan” temizlenerek fethin sembolü olan şekline, yani tamamen, mukaddes vazifesi olan camiye çevrilmelidir…

Put tabirinden kastımız, elbette o heykellere ve resimlere ibadet edilme vasfı değildir. İslâmiyet’te “hiç bir şeye ve kişiye hakikî tesir edici ve meded edici bir kuvvet ve kudsiyet atfetmeme” yani tevhid ilkesinin korunması meselesine atıftır.

Hem kimin malını kimden sakınacağız ve kimden çekineceğiz? İslâmiyet’in ve milletimizin şeref, haysiyet ve izzeti birilerini memnun etmekten daha mı önemsizdir?

Üstad Bediüzzaman’ın talebelerinden Selahaddin Çelebi, Ayasofya Camii ile ilgili hatırasını şöyle anlatmaktadır:

“Üstad’ı ziyaretimin birinde Ayasofya hakkında ki düşüncelerini sormuştum. ‘Keçeli, keçeli’ diye güldü. Sonra birden ciddileşerek ‘Ayasofya Hıristiyanlığın İslâmiyet ‘e devir ve tesliminin bir abidesidir. Bunun için kilise iken cami olmuştur. Elbette tekrar camiye çevrilecektir’ dedi.” (Necmeddin Şahiner, Son Şahitler 2.cilt, s.118)

Ayasofya’nın iki önemli gerekçeyle kilise-cami birlikteliğini (veya müze olarak kullanılmaya devam ederken ibadete açık olmasını) kabul edemeyiz:

Birisi tevhid akidesinin korunması. (Hristiyanlığa hakaret kastıyla değil, inancımız öyle gerektirdiği için ikisinin aynı anda beraber kabul edemeyiz. Üstad Bediüzzaman’ın Rus çarına karşı ayağa kalkmamasının hakaret değil, mukaddesatın gereği olması gibi.)

Diğer sebep de en az bunun kadar önemli. Hem fetih yadigârı olması, hem de müzeye çevrilmesinin İslâmiyet’e ihanetin ve dışa bağımlılığın (biatın) nişanesi olması ve bunun da uygulamalarıyla ve icraatleriyle din tahripçisi ve düşmanı olduğunu gösteren (ve elbette yurt dışında da böyle görülen) bir hükümet ve reisi tarafından yapılmasıdır. (Aslında kiliseye çevirme maksatları olduğu, fakat bunu gerçekleştiremedikleri de tarihçe nakledilenlerden. Ayrıca bu konuda “böyledir, değildir” şeklinde münazaralar da tamamen yersizdir. Çünkü aşağıda adresini de verdiğimiz ve Lozan’ın içyüzünü anlatan kaynak yazıda, Türk hükümeti tarafından yapılan icraatlerin yabancı devletler nezdinde nasıl algılandığı ve onlar açısından ne mana ifade ettiği ve ne tür taahhütler aldıkları kendi meclislerinde yüksek sesle ilan edilmiştir. Bu konuda tereddüdü olan lütfen biraz aşağıda adresini verdiğimiz yazıya beklemeden müracaat etsin.)

İşte bu nedenlerle Ayasofya diğer mâbedlerle kıyas edilemez. Bunun böyle olduğu dış güçler tarafından çok iyi bilinmekte ve takdir edilmektedir. Zaten tepkilerin esas sebebi de bu noktada gizlidir.

Esas itibarıyla Hristiyan dünyasının dindar kısmının Ayasofya’nın tekrar camiye çevrilmesine sanıldığı kadar tepkisi olmayacaktır. Müze yerine Allah’a ibadet edilen bir mâbed olmasını onlar da tercih edeceklerdir. Fakat her nedense dışardakilerin bile takdir ettiği bu çok önemli ve Ayasofya’ya özel durumu içimizdekilerin bazıları göremiyor, takdir edemiyor! Acaip…

İslâmiyet’te o veya bu nedenle kimsenin mâbedine karışılmaz, hatta imkânları yoksa devlet eliyle bile yaptırılır. Hâlbuki burada (tekrar önemle vurguluyoruz) fethin sembolü olan bir yadigâr (yani emanet niteliğinde bir hâtıra) söz konusudur. Hem bu Ayasofya’yı öyle alelâde biri müzeye çevirmemiştir. Batılı devletlerin bu konudaki aşırı ve anlamsız hassasiyeti ve İslâmiyet’e zarar veren diğer uygulamalar birlikte düşünüldüğünde müzeye çevirme sebebinin de hümanistlik olsun diye olmadığı; İslâmiyet’e ihanet ve yabancı devletlere manevî rüşvet ve bağlılığın sembolü (biat) olarak müzeye çevrildiği açıkça hissedilmektedir. “Ayasofya’nın ifade ettiği mana başka” dememiz bundandır. (Halifeliğin kaldırılması da böyledir. Lozan Antlaşması’nın halifelik kaldırıldıktan sonra onaylanması da aynı paralelde bir göstergedir.)

Lozan Antlaşması’nın içyüzünün ve hakikî maksadının ne olduğu hakkında aşağıdaki adrese müracaat etmenizi önemle rica ediyoruz:

http://www.erisale.com/?locale=tr&bookId=10&pageNo=396#content.tr.10.396

Şimdi Ayasofya’nın açılmasının zorluğu da şundandır: Prangalarını kopartıp atamayan bir Türkiye bunu açamaz. Ne zaman ki Ayasofya açılır, artık yabancı esaretinden de kurtulmuş, bağımsız bir Türkiye olduğumuz anlaşılır. Elbette Ayasofya’nın açılması musibetlere mani olup, açan hükümete kuvvet olur. Fakat esas mana şudur: Ayasofya açılınca hürriyetimize kavuşmayacağız, artık bağımsız olduğumuzun nişanesi olarak onu açacağız. Çünkü bu bağımsızlığı elde etmeden açtırmazlar ve buna asla izin vermezler. Fakat izin verilmediği halde açılırsa da bu bir meydan okuma ve yıllardır bizi her tarafımızdan bağlayan zincirlerin kopartılıp atılması ve “Biz artık sizi dinlemiyoruz ve takmıyoruz!” anlamına gelir ve bu da elbette buna cesaret eden hükümete 10 kat kuvvet kazandıracak bir teşebbüs olur. Çünkü Âlem-i İslam’ın ve âlem-i mananın desteğini ve manevî kuvvetini arkasına almış olur.

Ayasofya açıldığında artık birilerinin sözüyle hareket etmeyen bir Türkiye’nin varlığını da bilecek ve anlayacağız. Bazılarının böyle büyük bir mana ile uzaktan yakından ne alakası ne de bundan haberi yok! Böylelerine mi düşmüş Ayasofya’yı konuşmak. Önce o mâbedin önemini öğrensinler, sonra gelip söz söylesinler. Sanki başka toprakların insanları gibi, tüm peygamberlerin ümmetlerini sakındırdıkları dehşetli bir fitne bu milletin üstünden geçmemiş ve hâlen de devam etmiyor gibi konuşmasınlar. Hiçbir şeyden haberi olmayanlar bir tarafa… Haberdar olanlara ne oluyorsa?

 

Ayasofya’ya yapılan, aşağıda sıralanan ve ders kitaplarında hâlen iftiharla bahsedilen icraatlerin ayrılmaz bir parçasıdır, hatta en önemli sembollerindendir. Fakat “ben zaten bu yapılanları hiç umursamıyorum, derdim de değil” diyorsanız zaten size söylenecek hiç bir şey yok…

 

Ancak bu icraatlerin halen resmî olarak savunulması ve sahiplenilmesi ve her vatandaşımıza çok güzel, gerekli, doğru uygulamalar olarak takdim ve telkin edilmesi, bu icraatlerin “gerçekliklerinde şüphe bırakmayan ve inkâr edilemez yaşanmış olaylar” olduğunu kesinlikle onaylıyor ve işte tam da bu durum, ifade ettiklerimizin (hatta başka hiçbir delile ihtiyaç bırakmayacak kadar) kuvvetli bir delili haline getiriyor.

 

“İşte Lozan’da şöyle sözler verilmiş, İstanbul savaşmadan bize teslim edilmiş vs.” gibi kuvvetli görülmeyebilecek ve itibar görmeyebilecek argümanlar yerine, yapılan icraatlerin bizzat kendileri, söz konusu iddialara başlı başına bir delil teşkil ediyor. Aslında burada sorun, yapılan uygulamaları doğru ve güzel işler olarak görülmesidir! Yani siz Lozan’da halifeliğin kaldırılması karşılığında sahte bir istiklalin anlaşmalı olarak bize verildiğini ispat bile etseniz, muhatabınız halifeliği gayet gereksiz ve zararlı bir kurum olarak görüyorsa size diyebilir ki: “E ne güzel işte, adamları kandırmışlar, millete güzel bir hizmet edip hem gereksiz bir kurumu kaldırmışlar, hem de bunun karşılığında bağımsızlığımızı almışlar. Helal olsun! Çok kurnazca!”

 

Evet, esas mesele bu icraatlerin ne derece çirkin, gereksiz ve millete karşı yapılan bir hainlik manasına gelen yanlış uygulamalar olduğunu göstermektedir. Gerisi çok da önemli değildir. Şimdi bakalım bu gururla anlatılan inkılaplar ne kadar güzel ve gerekli işlermiş? Sıralayacağımız icraatlerin tamamı asla inkâr edilemeyecek gerçek vakıalar olup, mesele sadece bu uygulamaları nasıl algıladığınızdadır. İşte buyrun. Bunları bir de bizden dinleyin:


“1000 yıllık kültür ve medeniyet birikimimizi ifade eden Kur’ân hattının kaldırılması ve yasaklanması, Kur’ân öğreniminin, din eğitiminin ve dinî mahiyette kitap basımının yasaklanması, dinen küfür âlameti olarak görülen ve takılmasının caiz olmadığına tüm İslam âlimlerinin hükmettikleri ve takılmasında hiçbir fayda bulunmayan şapkanın müslüman halka zorla ve cezaî müeyyide getirilerek toplumun tüm kesimlerinde mecbur kılınması, İslamî kıyafetin özellikle kamu kurumlarında kesin olarak yasaklanması, İslam âlemini bir arada tutan manevî bir bağ olan hilafetin kaldırılması, ezanın aslî halinin okunmasının yasaklanarak, Türkçe şekliyle okunmasının mecbur hale getirilmesi ve Arapça okuyanların şiddetle cezalandırılması, 1400 yıllık İslam hukuku birikiminin tamamen terk edilerek batı hukukunun toplumsal, dinî ve kültürel farklılıklarımız hesaba katılmadan aynen kopyalanarak alınması, medrese, tekke ve zaviyelerin zamanın gerisinde kalmış veya kötüye kullanılmış yönleri varsa, bunların tespit edilerek ıslah edilmeleri yerine toptan kaldırılmaları ve açılmalarının yasaklanması”
gibi uygulamaların, İslamî hassasiyete sahip ciddî dindar olanlarca kabul ve tasvib edilmemesi, fikren ve ilmen red edilmesi fikir ve vicdan hürriyetinin tabiî bir neticesidir, en temel insan hakkıdır. Biz de kabul etmiyoruz ve tamamen yanlış ve İslâmiyet’e büyük zararlar vermiş uygulamalar olarak görüyoruz.


Diğer taraftan bir insan, bu türden icraatlerin hiçbirinde bir terslik hissetmiyor ve rahatsızlık duymuyorsa, böyle düşünen ve hisseden bir insan için zaten ortaya koyulacak ve üzerine konuşulacak bir mesele yoktur.

Kimliksiz, şahsiyetsiz, haysiyetsiz, hamiyetsiz, salabetsiz müslüman olmaz. Bunlar ayrı, meseleye çok yönlü bakmak, esnek düşünmek, mutaassıp olmamak, hoşgörülü, müdakkik olmak vs. apayrı.

Tarihten kopartılmış bir gözle hal-i hazırdaki hadiseye bakarsanız çok aldanır ve aldatırsınız. Anlaşılan sizin bir parça cumhuriyetin ilk yıllarındaki icraatleri kimin, neden, kimlerle ve nasıl yaptığının bilgisini öğrenmeye veya iyice bir hatırlamaya ihtiyacınız var!

“Ben biliyorum fakat farklı düşünüyorum!” diyorsanız size şu sözü söylemekten hiç çekinmeyiz: Ayasofya’nın feci halini eğer gördüyseniz ve vicdanınız buna müsaade ediyorsa İslamî hamiyet duygunuzu iyi bir kontrol edin. Çünkü ondan eser kalmamış olabilir sizde…..

Ediz Sözüer

Sende yorum yazabilirsin