Başörtüsü, Füru’at Ve Yersiz İthamlar

Son zamanlarda sapla samanın birbirine karıştırıldığı çok müzakere ve münakaşalar yapılıyor. Bu konuda özellikle siyasiler ve gazeteciler ve en önemlisi dindar bazı çevreler hata üzerine hata işliyorlar. Hatta Başbakan bile, çevresindeki yanlış telkinlere aldanarak bu meseleyi diline dolayabiliyor.

Halbuki İslamiyette itikadî hükümlerle …ilgili fikir ayrılıkları, İslam’ın “usûl” denilen temel ilkelerini ilgilendirdiğinden, “ehl i sünnet (sünnî)” ve “ehl-i bidât (bâtıl)” ayrımı söz konusu olmaktadır. Yani İslam’da iman esaslarını ilgilendiren meselelere usul’üddin tabir edilir. Bu konuyla alakalı ilme ilm-i kelam yahut Usul’üddin ilmi denilir.

Hukukî (amelî) hükümlerle alakalı fikir ayrılıkları ise “füru” denilen ve içtihadî olan esasları ilgilendirdiğinden, bu sahadaki mezhep arasında sünnî-bâtıl ayrımı söz konusu değildir. Hatta fıkhın hükümler kısmını anlatan kitaplara füru’-ı fıkıh tabir edilir. Bu demek değildir ki, füru’-ı fıkıh, günümüz dilinde anlaşıldığı gibi, teferruat ve önemli olmayan meseleler manasınadır. Füru’ içinde farz da haram da vacip de mekruh da sünnet de mübah da bulunabilir. Başörtüsü, iman esaslarından değil, füru’un farz kısmındandır. Yani Allah’ın farz olan bir emridir; ama yukardaki manada usulden değildir. Fıkıh kitaplarına Fürû-u Fıkıh yani uygulamada esas alınan ayrıntılı hükümleri ihtiva eden tatbikî İslâm hukuku kitapları denmektedir.

Muhterem Hocaefendi’nin füruattan sözü bu izahlara göre ilmidir ve yerindedir. Ancak muhataplar konuyu bilmediklerinden yanlış anlaşılmıştır.

Burada bir ilmi meseleye daha dikkat çekmek gerekmektedir:

İslam hukukunda hukuk ilmi iki kısma ayrılır: Birincisi, fıkıh veya fürû-u fıkıh ilmi diye bilinir ki, buna dair eserleri yukarıda kısaca tanıttık. İkincisi ise; usûl-ül fıkıh ilmidir. Usûl, aslın çoğuludur. Asıl, temel, esas ve ilke demektir. Fıkıh ise, bilindiği gibi, İslâm hukuku anlamına gelir. O halde isminden anlaşılan ilk etaptaki manâsı şudur: Hukukun kaynaklarını, temel ilkelerini ve genel prensiplerini anlatan ilme usûl-ül fıkıh denir. İslâm hukukçuları bu ilmi, muhtelif delillerinden (kaynaklarından) tatbikî (amelî) mes’elelerle ilgili şer’î hükümlerin öğrenilmesine ve çıkarılmasına yarayan nazarî hukuk bilgileri ve kaideleri şeklinde tarif etmektedirler.

Gerçekten usûl-u fıkıhla ilgili eserler, Müctehid hukukçuların hukukî hükümleri kaynaklarından çıkarmalarına yarayan usûl ve kaideleri ihtiva etmektedir. Hukuk ilminin tarifi, dalları, gayeleri, İslâm hukukunun kaynakları, hukukun asıl menşei, hukukî hükümlerin çeşitleri, şahıslar, ehliyetleri, içtihad, akit nazariyesi ve benzeri nazarî konular, bu eserlerin başlıca inceleme alanlarını teşkil ederler. Mesela ehliyet ve çeşitleriyle ilgili bilgileri fıkıh kitaplarından ayrıntılı olarak bulmak mümkün değildir.

Bu konuda Bediüzzaman’ın tesbitlerini aktarmak doğru olacaktır:

Kur’an, bütün kütüb-ü sâlifenin güzelliklerini ve eski şeriatlarının kavaid-i esasiyelerini cem’ etmiş olduğundan, usûlde muaddil ve mükemmildir. Yani ta’dil ve tekmil edicidir. Yalnız, zaman ve mekânın tegayyür etmesi tesiriyle tahavvül ve tebeddüle maruz olan füruat kısmında müessistir. Bunda aklî ve mantıkî olmayan bir cihet yoktur. Evet mevasim-i erbaada giyecek, yiyecek ve sair ilâçların tebeddülüne lüzum ve ihtiyaç hasıl olduğu gibi, bir şahsın yaşayış devrelerinde, talim ve terbiye keyfiyeti tebeddül eder. Kezalik hikmet ve maslahatın iktizası üzerine, ömr-ü beşerin mertebelerine göre ahkâm-ı fer’iyede tebeddül vardır. Çünki fer’î hükümlerden biri, bir zamanda maslahat iken, diğer bir zamana göre mazarrat olur. Veya bir ilâç, bir şahsa deva iken, şahs-ı âhere dâ’ olur. Bu sırdandır ki, Kur’an fer’î hükümlerden bir kısmını nesh etmiştir. Yani vakitleri bitti, nöbet başka hükümlere geldi, diye hükmetmiştir. İşarat-ül İ’caz ( 50 )

Medine sure ve âyetlerinin birinci safta muhatab ve muarızları ise, Allah’ı tasdik eden Yahudi ve Nasara gibi ehl-i kitab olduğundan mukteza-yı belâgat ve irşad ve mutabık-ı makam ve halin lüzumundan, sade ve vazıh ve tafsilli bir üslûbla ehl-i kitaba karşı dinin yüksek usûlünü ve imanın rükünlerini değil, belki medar-ı ihtilaf olan şeriatın ve ahkâmın ve teferruatın ve küllî kanunların menşe’leri ve sebebleri olan cüz’iyatın beyanı lâzım geldiğinden, o sure ve âyetlerde ekseriyetçe tafsil ve izah ve sade üslûbla beyanat içinde Kur’ana mahsus emsalsiz bir tarz-ı beyanla, birden o cüz’î teferruat hâdisesi içinde yüksek, kuvvetli bir fezleke, bir hâtime, bir hüccet ve o cüz’î hâdise-i şer’iyeyi küllîleştiren ve imtisalini iman-ı billah ile temin eden bir cümle-i tevhidiye ve esmaiye ve uhreviyeyi zikreder. Sözler ( 455 )

Prof. Dr. Ahmed Akgündüz

www.NurNet.org

1 tane yorum yapılmış

  1. Prof.Dr.Mehmet KARA dedi ki:

    Allah razı olsun hocam. Ancak bu konuda “şeair” esasını da hatırlatmak gerekir diye düşünüyorum. Malum olduğu üzere şeair, “nafile nev’inden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir.Lem’alar-54”.
    Saygılarımla…

Sende yorum yazabilirsin