Bediüzzaman ve Ledün

Bediüzzaman, Risale-i Nur Külliyatını telifle toplumda İslâm medeniyetini ihya ve inşa edecek dirayete, kudrete ve ilme sahiptir.

İnsanın iradesine kullanması neticesi hasıl olan ilim denizindeki bilgi ve ilmin iki mehazı vardır.

1-Kesbi: Allah’ın kâinata koyduğu “kevnî/tekvinî kanunlar, adetullah” çerçevesinde çalışarak çabalayarak elde edilebilecek ilimde kesin bilgi manasında “ilmelyakîn” mertebesi.

Müşahede seviyesinde -yani Gözle Görür gibi- kesin bilgiye “Aynelyakîn” denilmektedir.

“Hakkal-yakîn” ise, kalbi sezgi, tecrübe ve kanaat-i katiye seviyesinde kesin bilgi manasına gelmektedir.

“1- İlmelyakîn: İlim ile yakîn hasıl etmek. Yani, bir şeyin vücudunu emareleriyle bilmek.

2- Aynelyakîn: Göz ile yakîn hasıl etmek. Yani, bir şeyi göz ile görerek bilmek.

3- Hakkalyakîn: Hakikatı ile yakîn hâsıl etmek. Yani, içine girmekle bilmek.

Sevgili Üstadımız, Bedîüzzaman Hazretlerinden aldığımız ders ile şu üç kelimeyi şöyle izah ederiz: Meselâ uzaktan bir duman gördük. Orada bir ateşin yandığını biliriz. İlmelyakîn buna denilir. O dumana yakınlaştık, ateşi gözümüz ile gördük; aynelyakîn buna denilir. Ateşin nuru içine girip derecesini anladık. Hakkalyakîn buna denilir.”[1]

2-Vehbî: Bâzı mânevîyatı kavi hususiyetlere haiz şahsa, hususi olarak Hak Teala tarafından bir hibe-mevhibe olarak ve “ilm-i ledün” olarak da tabir edilen hâfî, bâtın, gaybî/metafizik bir bilgidir. Ledünniyat olarak da tabir edilir.

Ledün ilminin hakikati, Kehf Sûresinde, 60-82. âyetlerinde, Hz. Mûsâ-Hz. Hızır’ın (as) arasında geçen olayda dikkate sunulur. İsmini de 65. Âyettinde geçen “ledün” kelimesinden alır.

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, dönemine kademini basmış ve ilmi olarak rüştünü isbat edip irşad hırkasını giyip, sarığını saran Osmanlı erbab-ı ilmince, Kur’ân ilimlerindeki vukufiyeti, ilmi, irfanı, ahlakı büyük bir hayranlık ve hürmetle te’yid ve tasdik edilmiştir.o zamanki telifatı aranır, sorulur olmuştur. Eserleri de dönemiyle sınırlı kalmamış ve hem ülke hem de zihin sınırlarını aşmıştır.

Bugün kaderine terk edilmiş bir halde olan İstanbul’/Fatihte kaldığı ‘Şekercihanı’ndaki odasının kapısına, “Her suâle cevap verilir, her müşkül halledilir, fakat, suâl sorulmaz!”[2] diyerek dönemin ilim dünyasına dünyanın payitahtına haykırmıştır 1907’de.

Yaşı henüz otuzlara yeni gelen Bediüzzaman, şarktaki erbab-ı ilme rüştünü isbat edip, Payitaht’a kadar her dağı aşıp her engeli geçip gelmiştir. Bir alanda ihtisas şartı koymadan kim ne ilimden olursa olsun diyerek meydana atılmıştır. Bu işte Vehbilik kokusu gelmektedir. Kimisi ilminin derinliğine kimisi de bunu mecnunluğuna delil olarak saymıştır. Dönemin erbabı bunu hatıratında nakletmiştir. İlminin vukufiyetine ve ihatasına şehadet ettiklerini. Ona, gruplar halinde gelip kendi âlemlerindeki zor soruları, müşkillerini, hakikat-i halini merak ettikleri şeyleri hazırlayıp yine gruplar halinde gidip sorarlar.

Bediüzzaman, gelenlerin suallerinin tümünü cevaplandırır… Bugün git yarın gel, hele bakarız gibi bir metodu izlememiş sor sualini al cevabını şeklinde hazır cevap olmuştur.

Mesela, “Aldıkları cevaplar çok harika ve acâip olur. Sanki o akşam berabermişler ve kitaba beraber bakıyormuş gibi sorularının cevaplarını tam olarak alır. Kesin olarak anlar ki, onun ilmi bizimki gibi kesbi değil, aynı zamanda vehbîbidir.”[3]

Ord. Prof. Ali Fuat Başgil’in de Bediüzzaman Said Nursi’nin ilmi hakkında  hayranlığını itiraf edenler arasındadır. Başgil’in tahsil ettiği ilimle, Üstadın ilmi mukayese edilemeyeceğini şu şekilde ifade etmektedir;

  • “ona Cenab-ı Hakkın öyle bir ilim nasib etmiş ki; umman gibi, aştıkça kabardığını; bir deniz ki içine girdikçe girildiğini, ilminin ucu bucağının olmadığını” söyler.

Gerek çağdaş, gerekse yaşayan âlimlerin dehasına; fen, sosyal ve mânevî ilimlerdeki otoritesini, rüştünü kabul ettiren Bedüzzaman Said Nursi’dir.

Bediüzzaman için Alay müftüsü Osman Nuri Efendi de, “sizler Üstadı tek taraflı anlıyorsunuz. Üstadı sizin hâfızalarınız anlamaz! Üstad acaip bir insan. Sizler Risale-i Nur’u anlayarak okuyun. İşte görüyorsunuz. Fevzi Çakmak’la her gün beraberiz. Çeşitli mevzuları, hattâ dünya ahvalini görüşüyoruz. Sizin Üstadınızda öyle bir deha, öyle bir kabiliyet var ki, dünyadaki devletlerin siyaseti Üstada verilse hepsini idâre eder.”[4] diyor.

 


[1] Miftah-ul İman (93)

[2] Tarihçe-i Hayat (52)

[3] Hasan Fehmi Başoğlu/Uhuvvet gazetesi, 11 Aralık 1964

[4] Aydınlar Konuşuyor (303)

Sende yorum yazabilirsin

%d blogcu bunu beğendi: