Bediüzzaman’a neden karşı koyamıyoruz?

Hatta ilm-i mantıkta ‘kaziye-i makbule’ tabir ettikleri, yani büyük zatların delilsiz sözlerini kabul etmektir; mantıkça yakin ve katiyyeti ifade etmiyor, belki zann-ı galiple kanaat verir. İlm-i mantıkda; bürhan-ı yakini, hüsn-ü zanna ve makbul şahıslara bakmıyor, cerh edilmez delile bakar ki, bütün Risale-i Nur hüccetleri, bu bürhan-ı yakini kısmındandır.” Emirdağ Lahikası’ndan.

Bu yazı, bir yazı sayılmaz, belki ders notu sayılmalı. Malumunuz: 10. Söz, nam-ı diğeriyle Haşir Risalesi, Rûm sûresinde geçen şu ayet-i celile ile başlıyor:Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor? Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir. O herşeye hakkıyla kàdirdir. İşte, Kenan Demirtaş abi, Haşir Risalesi’nin tamamının bu ayetin ders verdiği metodla yazıldığını düşünüyor. Kendisinin bunu formülize edişi (eğer doğru anladıysam) şöyle (Madde sayısını arttırmış olabilirim):

1) Yeryüzü her baharda diriliyor. Bunu apaçık görüyorsunuz.

2) Her bahar yeniden dirildiğini kabul ettiğinize göre, önce ölü bir halde olduğunu da kabul ediyorsunuz.

3) O halde her bahar yeryüzünde ölüler diriliyor. ‘Dirilme’ fiili var.

4) Eserlerde sonuçları görünen hiçbir fiil failsiz olamaz. Her eser fiili, her fiil de faili gösterir.

5) O halde bu dirilmelerin arkasında bir dirilten (Muhyi) var.

6) Bu Muhyi (dirilten) o kadar güçlü/kâdir ki, bahardaki gibi kompleks dirilişi bile hiç şaşırmadan her sene yapabiliyor. O zaman kabul etmek zorundayız ki, bu diriltiş herşeye gücü yeten birinin (Kadîr) kudret elinde.

7) Herşeye gücü yeten (Kadîr) bir diriltici (Muhyi), bir hikmete binaen, otlar/ağaçlar gibi görece az kıymetli şeyleri bile tekrar diriltiyorsa, sizin gibi harikalarını niye dirilmemek üzere hiçliğe göndersin?

8) O halde siz de diriltileceksiniz. Acele etmeyin. Kendi baharınızı bekliyorsunuz.

Bu kısmı zaten biliyordunuz. O halde asıl dersimize gelelim: Haşir Risalesi’nde bir de “Bu hakikate oniki kapıyla girilir…” diye başlayan hakikatler bölümü var. Ve o hakikatlerin her biri şöyle bir başlık içeriyor: “Bâb-ı Rububiyet ve Saltanattır ki, ism-i Rabbin cilvesidir…” veya “Bâb-ı Kerem ve Rahmettir ki, Kerîm ve Rahîm isminin cilvesidir…” veya “Bâb-ı Hikmet ve Adalet olup ism-i Hakîm ve Âdilin cilvesidir…” Bu kısım böyle devam edip gidiyor.

Şimdi derste farkettiğim şeyi Üçüncü Hakikat üzerinden izah edeyim. Fakat önce kısmen alıntılamalıyım:

Hiç mümkün müdür ki, zerrelerden güneşlere kadar cereyan eden hikmet ve intizam, adalet ve mizanla Rububiyetin saltanatını gösteren Zât-ı Zülcelâl, Rububiyetin cenah-ı himayesine iltica eden ve o hikmet ve adalete iman ve ubûdiyetle tevfik-i hareket eden mü’minleri taltif etmesin? Ve o hikmet ve adalete küfür ve tuğyan ile isyan eden edepsizleri te’dip etmesin? Halbuki bu muvakkat dünyada o hikmet, o adalete lâyık binden biri, insanda icra edilmiyor, tehir ediliyor. Ehl-i dalâletin çoğu ceza almadan, ehl-i hidayetin de çoğu mükâfat görmeden buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir Mahkeme-i Kübrâya, bir saadet-i uzmâya bırakılıyor.

Farkettiniz mi, Bediüzzaman Hazretlerinin, baştaki ayetin şablonunu kullanarak burada ne yaptığını? Resmen cümleyi sabit tutup isimleri ve fiileri değiştirdi! Daha iyi tarif edebilmem için, gelin, bu hakikatte yapılanı ayetin mealine taşımaya çalışalım: “Şimdi bak Allah’ın adalet ve hikmet eserlerine: Yeryüzünü intizam ve mizanla nasıl yönetiyor? Bunu yapan, elbette (ceza almadan veya mükâfat görmeden göçüp giden) ölüleri de öylece diriltecektir. O herşeye hakkıyla kàdirdir.” Bunu yukarıdaki gibi maddelere dökersek durum şöyle:

1) Dirilme hakikatinde olduğu gibi, önce intizamı ve mizanı varlıkta kabul ediyoruz.

2) Bu intizamı va mizanı gördükten sonra, elbette, intizam ve mizan verme (Rububiyet) fiilini farkediyoruz. Eser fiilsiz olmaz.

3) Fiile bir fail (Zat-ı Zülcelal) atfını kabul ediyoruz. Fiil failsiz olmaz.

4) O failin sıfatı/ismi noktasında adalet ve hikmetin varlığını benimsiyoruz. Yani o neyi yapsa, adalet ve hikmetle yapıyor. Âdil ve Hakîm.

5) O herşeyi adalet ve hikmetle yaptığına göre, yani kainatın en basit kanunlarında bile bu adalet ve hikmetin izleri görüldüğüne göre, adaletsizlik ve hikmetsizlik gibi görünen şeylere müsaade eder mi? Mesela zalimlerin ceza almadan gitmelerine?

6) Kaçınılmaz bir şekilde: “Elbette etmez. Niye etsin ki?” diyoruz.

7) “O halde ölüleri diriltecek, adaletin ve hikmetin tam sağlanması için bir mahkeme kuracaktır” diye böylece hakikati kabul ediyoruz.

Bu hakikatler silsilesi boyunca yapılan bence şu: Ayetteki şablonun aynı tutulup; isimlerin, fiilerin değişmesi ve o yeni isimler ve fiillerle hakikatin yeniden bize izah edilmesi. Bediüzzaman, bütün hakikatleri o ayetin şablonundan aldığı ilhamla izah ediyor. Ancak bize bu izah sırasında bir tefsir dersi daha veriyor: “İsimleri ve fiileri değiştirerek ayetin metodunu kullanmaya devam etme. Yeni yeni bilgiler üretme. Marifeti genişletme…”

Bence bu yazının ardından Haşir Risalesi’nin hakikatler bölümüne tekrar bir bakın. O zaman şu üst başlıklardaki: ‘Bâb-ı Hikmet ve Adalet olup ism-i Hakîm ve Âdilin cilvesidir’lerin niye konduğunu daha iyi anlarsınız. Bu tıpkı şunun gibi: “Şimdi bu ayeti, şu şu isimleri ve yansımalarını/fiilleri yerleştirerek tekrar yorumlayacağım, o zaman da aynı sonucu verecek.”

Bediüzzaman’ın ‘hakikat mesleğinin’ bir ayağını işte bu isbat metodu oluşturuyor kanaatimce: “Kaçınılmaz olarak varlığı kabul edilen eserden ve o eserde işleyen fiilden yola çıkarsan, kaçınılmaz olarak o eser ve fiille ilgili Allah’ın ismini, sıfatını, şuunatını, varlığını isbat edebilirsin ve hem umuma da gösterebilirsin. Bu ispattan sonra da o isimler, sıfatlar, şuunatlar vasıtasıyla iman akidelerini izah edebilirsin.” Bu nedenle ben mürşidimin mesleğini kendi dünyamda şöyle tarif ediyorum: “Doğruluğu kaçınılmaz bir şekilde kabul edilen bilgi üretme metodu.”

Ahmet Ay -hicbisey.com

Sende yorum yazabilirsin