Bedîüzzamânın Çarşısında Bulunmayan Şey!

Bedîüzzamân, hayatında iki şeyi bilmediğini ifade eder.

Birisi “havf” diğeri “nisyan” yani korku ile unutma, bu iki hasletle beraber; şiddetle istibdada karşı da gelmiş, “Hakkın hatırı âlidir, hiçbir hatıra feda edilmez” sözü ile hakikat noktasında pervası olmayan bir portredir.

Şöyle ki: “Bilâ-perva ilan ve ihtar ederim ki, bin canım olsa, imana ve ahiretime feda etmeye hazırım. Ne yaparsanız yapın! (…) Bütün sergüzeşt-i hayatım şahittir ki, hak gördüğüm meslekte gitmeye karşı korku, elimi tutup men edememiş ve edemiyor. Hem neden korkum olacak? Dünya ile ecelimden başka bir alâkam yok. Çoluğumu çocuğumu düşüneceğim yok. Malımı düşüneceğim yok. Hanedanımın şerefini düşüneceğim yok. Riyakâr bir şöhret-i kâzibeden ibaret olan şan ve şeref-i dünyeviyenin muhafazasını değil, kırılmasına yardım edene rahmet. Kaldı ecelim. O, Hâlık-ı Zülcelâl’in elindedir. Kimin haddi var ki, vakti gelmeden ona ilişsin. Zaten izzetle mevti, zilletle hayata tercih edenlerdeniz.”1

Bediüzzaman, yukarıda buyurduğu hakikati şahsı ile birlikte bu kutsi davanın her bir ferdini “kemâl-i rahat-ı kalble teslim-i ruh etmeye hazırım- izzetle mevti, zilletle hayata tercih edenlerdeniz-Her ceza ve idamınıza hazırız” vurguladığı anlaşılmaktadır. Risale-i Nur Talebelerinin birinci esası tahkiki imanı kazanmak ve hakiki imanı elde etmektir. HakikÎ imanı elde eden elbette korkuya tenezzül etmez. “Allah bes, bâkî heves” der. Şunu da ifade etmeden geçmek istemiyorum: Bu güne kadar Risale-i Nurlar üzerinde oynanan oyunların hiçbiri emellerine ulaşmamış ve ulaşamayacaktır, İnşallah…

Bediüzzaman, istibdada karşı var gücü ile karşı çıkmıştır. “İstibdat, tahakkümdür. Keyfi muameledir. Kuvvete dayanarak şiddet uygulamadır. Bir kişinin görüşüdür. Baskı sistemleri sû-i istimale daima açıktır. İstibdadın sonucu zillet ve sefalettir.”2

Bediüzzaman, “İstibdadın her nev’ine karşıyım. Onu nerede görürsem tokadımı vururum.” … Ben ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam. İman ne kadar gelişirse hürriyet de o kadar parlar.”3 , sözleri ile istibdada ne kadar karşı olduğu anlaşılmaktadır.

Bediüzzaman, istibdada karşı yaptığı mücadele tarihçe-i hayatı şahittir.

Konu ile alâkalı bir kaç örnek vermek istiyorum:

1-  31 Mart olayı’ndan sonra Hurşit Paşa’nın başkanlığını yaptığı Divan-ı Harbi Örfi’de birçok insanın asıldığı bir ortamda; Bediüzzaman da yargılanır. Bu yargılama esnasında çok sert konuşan Bediüzzaman, “Bu dehşetli mahkemede idamını beklerken, beraat etmiş ve mahkemeye teşekkür etmemiş, Bayezid’den Sultanahmet’e kadar, arkasında kalabalık bir halk kitlesi mevcut olduğu halde, ‘Zalimler için yaşasın cehennem! Zalimler için yaşasın cehennem!’ nidalarıyla” yolda ilerlemiştir.

2- 1922 yılının sonunda Bediüzzaman, Ankara’ya dâvet edilmiş, TBMM’de merasimle karşılanmış, mebusların namaz kılmadıklarını ve maneviyata uygun hareket edilmediği görünce on maddelik bir beyanname hazırlar. Bu beyannameden hoşlanmayan zamanın Meclis Başkanı Mustafa Kemal, 24 Kasım’da “hiddetle” başkanlık divanına girip; Bediüzzaman Hazretlerine “Seni buraya çağırdık ki, bize yüksek fikir beyan edesin. Sen geldin, namaza dair şeyler yazıp içimize ihtilâf verdin” der.

Bediüzzaman: “Paşa, Paşa İmandan sonra en yüksek hakikat namazdır. Namaz kılmayan haindir, hainin hükmü merduddur” der.

3- Bedîüzzamân, Tillo’da kaldığı yıllarda Kubbe-i Hasiye’de inzivada iken bir rüya görür. 4, Bunun üzerine Bediüzzaman Miran aşireti reisi Mustafa Paşa’nın yanına gider. Ona: “Seni hidayete getirmeye geldim. Ya zulmü terk edip namazını kılacaksın veyahut seni öldüreceğim” der.

Bu hadise, Tarihçe-i Hayat’ta şu şekilde geçmektedir:

“Mustafa Paşa tekrar dışarıya çıkarak, biraz gezindikten sonra içeriye girer.

Bediüzzaman’a:

“Benim Cezîre’de çok âlimlerim var; eğer hepsini ilzam edebilirsen senin dediğini yaparım, eğer ilzam edemezsen seni Fırat nehrine atarım.”

Molla Said, “Bütün ulemayı ilzam etmek benim haddim olmadığı gibi, beni de nehre atmak senin haddin değildir. Fakat ulemaya cevap verince sizden bir şey isterim ki; o da mavzer tüfeğidir. Şayet sözünde durmazsan, seni onunla öldüreceğim” der.

Bu muhavereden sonra Paşa ile birlikte atlarla Cezîre’ye giderler. Yolda, Paşa katiyen Molla Said’le konuşmaz. Bani Hanı dedikleri mevkiye gelince, yorgunluğundan, Molla Said orada biraz yatar. Uykudan uyanır uyanmaz, etrafında bütün Cezîre âlimlerinin kitapları ellerinde beklediklerini görür. Biraz görüştükten sonra çay ikram edilir.

Cezîre âlimleri, Molla Said’in şöhretini işittikleri için, mebhût ve hayran bir vaziyette, çaylarını bile unutarak, Molla Said’in sualine intizar etmekte idiler. Molla Said ise kendi çayını içtikten sonra dalgın dalgın karşısında bulunan bir iki âlimin çayını da içer; onlar fark edemezler.

Mustafa Paşa, hocalara hitaben: “Ben okumuş değilim; fakat Molla Said ile mücadelenizde mağlûp olacağınızı şimdi anlıyorum. Zira bakıyorum ki siz düşünmekten çaylarınızı unuttuğunuz halde, Molla Said kendi çayını içtikten başka, iki-üç bardak da sizin çayınızı içti.”5 , der.

Bu cesareti ile Mustafa Paşa’ya geri adım attırır. Kosturma’da esir kampındayken, Rus Çarına kıyam etmediği için hakkında idam kararı verilmesine önem vermeden “Ben ahret diyarına göçmek ve huzur-u Resulullaha (asm) varmak istiyorum. Bana bir pasaport lâzımdır” demiş.

Hülâsa: Bediüzzamanın çarşısında ne korku nede istibdat bulunmamış, asayişi bozmadan zulme karşı mücadele etmiş; hürriyeti savunmuştur.

Rüstem Garzanlı

24.12.2014

www.NurNet.org

Dipnotlar:

1- Şuâlar,12. Şuâ.
2- Yeni Asya gazetesi.
3- D. H. Örfi, Emirdağ lah.
4- Nursî Said, Tarihçe-i Hayat, s. 36.
5- Nursî Said, Tarihçe-i Hayat, s. 37.

Sende yorum yazabilirsin