Bir Temel Fıkrası Olarak Kur’an Müslümanlığı

Bediüzzaman’ın 17. Lem’a’da kullandığı, sosyalmedyada da sıklıkla alıntılanan bir cümlesi var: “Hırs, sebeb-i hasarettir.” Fakat bu cümle, alıntılandığı çoğu yerde, eksik alıntılanıyor. Cümlenin tamamı şöyle: “Çünkü mü’minde hırs sebeb-i hasarettir ve sefalettir.” Gördüğünüz gibi cümlenin başındaki tahsis, hırsın ‘müminler için’ sebeb-i hasaret ve sefalet olacağını belirtiyor özellikle. Mezkûr eserin konusunun da ‘medeniyetler mukayesesi’ olduğu hatırlanırsa, bu tahsisin özel bir hikmet taşıdığı sezilir. İsterseniz bahse girerken metnin tamamını okumuş olalım: “Ey divane baş ve bozuk kalb! Zanneder misin ki Müslümanlar dünyayı sevmiyorlar veyahut düşünmüyorlar ki fakr-ı hale düşmüşler; ve ikaza muhtaçtırlar, tâ ki dünyadan hissesini unutmasınlar? Zannın yanlıştır, tahminin hatadır. Belki hırs şiddetlenmiş; onun için fakr-ı hale düşüyorlar. Çünkü mü’minde hırs sebeb-i hasârettir ve sefalettir.

Görüldüğü gibi, üzerinde durduğumuz ifadenin öncesi de onun ‘müminler’ vurgusuyla söylendiğinin delili. Peki, hırs sadece müminlere mi felaket getirir? Elbette hayır. Hırs, mümin-münafık-kafir farketmeden, her insana bir felaket getirir. Fakat bu felaketi anlayabilecek/farkedebilecek olan sadece mümindir. Uyarı hassaten onadır. Yani anlayabilecek olanadır. Felaketi ‘felaket’ diye bilenedir. Diğerleri için bu kaybediş (kendi körlüğü açısından) bir kazanış da sayılabilir. (Dünyayı kafirin cenneti, müminin zindanı olarak tarif eden hadisi hatırlayalım.)

Hayatı sadece dünyadan ibaret gören, ötede hesap/beka olduğuna inanmayan ehl-i küfür için, hırs kazandıran birşey olarak da tezahür edebilir. Nitekim 17. Lem’a’nın bizi daha selim bir kalp ve akılla tefekkürüne davet ettiği mim’siz medeniyet de tam bu şekilde ortaya çıkmış ve ‘kazanan’ gibi görünmüştür. Hem de öyle bir şiddette böyle görünmüştür ki, başka medeniyet mensupları, mesela müslümanlar dahi duruşlarından şüphe duymaya başlamışlar ve ‘gerilediklerini’ sanmışlardır. Geride kalmamak için hırslandıkça da daha beter batmaya(!) devam etmişlerdir. Bu açıdan Bediüzzaman’ın ‘müminde hırs sebeb-i hasarettir’ demesi bizim için aynı zamanda bir tarih, bir sosyoloji, hatta bir ahirzaman okuması da sayılabilir. (Deccal’in cennet sûretindeki cehennem ve cehennem sûretindeki cenneti hatırlanırsa.) Hatta Asr sûresinde üzerine yemin edilen ve insanların hasarette olacağı söylenen asrın mahiyeti de bu hırsa bakıyor olabilir. Çünkü devamındaki tavsiyeler sanki hırslı bir çağa edilmiş nasihatlerdir: “Birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesna…”

Peki, hırs neden mümin için sebeb-i hasaret ve sefalettir? Bunu size anlatabilmem için ‘Osmanlı Geriledi mi?’ kitabında geçen bir örnekten yararlanmalıyım. (Kitap makaleler derlemesiydi. Maalesef örneğini nakledeceğim makalenin yazarını anımsayamıyorum.) Bir Temel fıkrası kurguladığımızı düşünün. Komik olmayacak. Amacı, hakikatin ucunu göstermek: Temel bir trafik polisi ve bindiği motosiklet en fazla 250 km hız yapıyor. Ve 200 km’den 400 km’ye bir anda geçebilen bir spor arabaya rastlıyor polisimiz. (Fıkra bu ya.) Temel bu aracın 200 km hızla seyrettiğini farkediyor, süratini yasal sınırların üstünde buluyor ve motoruyla ona yaklaşıyor. Aynı hızda yanyana gidiyorlar bir süre. Temel arabayı durdurmasını işaret ediyor. Fakat spor arabanın şoförü, duracak yerde, herhalde ceza ödemek istemediğinden, arabasının gazını kökleyerek bir anda 200’den 400’e çıkarıyor hızını. Ok gibi fırlayıp uzaklaşıyor… Ertesi gün gazetelerde Temel’in bir kaza geçirdiği haberini görüyoruz. İlk ifadesinde şöyle söylüyor polisimiz: “Motor istop ettu sandum. İnup bi bakayum oğa dedum.”

Gerçi izah edilen fıkraların tadı kalmaz, fakat hakikatine dokunabilelim diye altyazı geçeceğim. Temel’e motorunun durduğunu düşündüren neydi? Gözünün takılı olduğu spor araba… O kadar arabaya konsantre olmuştu ki, o hızını 200’den 400’e çıkarınca Temel çevresine bakıp kendi hızının hâlâ 200 olduğunu anlamak yerine, “Galiba motor durdu!” yorumunu yapmayı seçti. Ve inip motora baktı. 200 km hızla giderken motordan inmek de kolay olmasa gerek. (Bu fıkranın hastane ile ilgili olan kısmını açıklıyor.) 17. Lem’a’nın notaları bence tastamam işte bu Temel psikolojisi içindeki ümmet-i Muhammedi ikaz niteliği taşıyor. Ve diğer bir açıdan günümüz modernist/ehl-i bid’a fırkalarının nasıl bir psikolojiden beslendiğini de ortaya koyuyor. “Ya bizim motor bozulduysa?”

Örneği veren müellif, makalesinin ilerleyen kısımlarında, Osmanlı’da ‘gerileme dönemi’ diye tarif ettiğimiz şeyin böylesi bir psikolojiden beslendiğini izah ediyordu. Yani Osmanlı aslında gerilemiyor, aksine gelişiyordu. Ancak bu gelişimin hızı kendi hızındaydı. Fakat birden Avrupa, fıkradaki spor araba gibi, seküler bir sıçrama yaşadı. Sanayi inkılabı, teknoloji, sömürgeleştirme, yeni ticaret yolları vs… Bir noktadan sonra da Osmanlı bu hız artışını tıpkı Temel’in yaptığı gibi motorun durduğu kanaatiyle okumaya başladı. Sürekli Avrupa üzerinden kendi durumunu değerlendirdiği için 200 km de olsa bir hıza sahip olduğunu göremedi. Durduğu yerden emin olamadı. İnip motora bakmaya karar verdi. Ve felaket…

Bugün dahi hâlâ motoruna bakmaya çalışıyor İslam ümmeti. Hatta Kur’an müslümanlığı tayfasının bile yaptığı bu. Sanıyor ki; sorun İslam’da, İslam’ın motorlarında bir bozukluk var. Öyle olmasa bu hale gelinmezdi. Fakat dünya hayatının bir imtihan olduğunu ve Allah’ın, Bedir ve Uhud örneğinde olduğu gibi, günleri çevirdiğini anlayamıyor. Belki bu günleri çevirişteki hikmet de şu: Hep kazandırırken müslüman kalmak kolay. Seküler anlamda kaybettiriyor gibi görünürken de bu safta kalmaya devam edecek misiniz? Yoksa Medine münafıkları gibi hemen duruşunuzu bozacak mısınız? Âl-i İmran’ın 140. ayetini hatırlayalım hemen: “Eğer siz (Uhud’da) bir acıya uğradınızsa, (Bedir’de de düşmanınız olan) o kavim de benzer bir acıya uğramıştır. O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz (zaferi bazen bir topluma bazen öteki topluma nasip ederiz.) Ta ki Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şahitler edinsin. Allah zalimleri sevmez.

Çok dikkatimi çeken bir tekrardır: Kur’an müslümanlığı taifesiyle yaptığım münakaşaların çoğunda mevzu, dönüp dolaşıp siyasi bir âlem-i İslam okumasına dayanıyor. Ve muhatabım genelde şuna benzer birşeyler söylüyor: “Eğer İslam şimdiye kadar doğru yaşanıyor olsaydı âlem-i İslam bu halde olur muydu? Bizim bugün ümmet-i Muhammediye olarak çektiklerimiz de bir delildir ki, İslam ‘atalar dinine’ döndürülmüş, tahrif edilmiştir. Kur’an’dan uzaklaşılmıştır. Eğer uzaklaşılmasaydı, müslümanlar zillet çekiyor olmazlardı.” Böylesi büyük bir ‘bozulma’ iddiasının müşahhas bir delilden değil de nazarî bir siyaset okumasından beslenmesi tuhaflığını bir kenara koyarsak; bu insanlara “Biz doğru yoldan saptık!” diye düşündüren şey nedir? Ümmet-i Muhammedin bugün düştüğü durum ve çektiği çileler… Doğru mudur bu söyledikleri? Evet, siyasete bakarsak, öyle. Peki, sırr-ı imtihan siyasi başarıdan mı ibarettir? Veya iman, siyasi başarıyı da garanti eder mi tek başına?

Kur’an’a ve sünnete baktığımızda müminin imtihandaki başarısının hiç de böylesi bir zemine bağlı olmadığını görüyoruz. Bilakis; alıntıladığımız ayet-i kerime gibi pekçok ayet-i kerime ve hadis, sırr-ı imtihanın muvaffakiyetten ziyade takvaya, yani ‘doğru yolda korunmuş bir duruşa’ baktığını söylüyor. Nitekim İslam’ın karşılaştığı ilk mağlubiyet olan Uhud’da da müminler, modernistler gibi bir itikadî bir sorgulamaya veya o güne kadar yaşanmış İslam’a yönelik bir eleştiriye gitmiyorlar. Belki yerinden ayrılan okçu efendilerimiz nedeniyle bugün bir hatadan (yine imtihan sırrını unutmadan) bahsedebiliyoruz. Fakat asla şunu söylemiyoruz: “Eğer müminler yanlış yolda olmasalardı başlarına böyle bir başarısızlık gelmezdi!” Çünkü imanın bir seküler başarı/başarısızlık olayı olmadığının farkındayız.

Batı’nın tüm dünyaya çektirdikleriyle elde ettiği kanlı/lanetli medeniyetin bir mümin için arzulanır birşey olmadığının bilincindeyiz. Fakat işte seküler başarıya gözünü dikmiş olan hırs, mümin için, yani durduğu yere iman eden, oradan emin olmakla mümin ismini alan müslümanlar için, ‘durduğu yeri de sorgulamaya’ bir kapı açıyor. Ve nihayet bugün, Kur’an müslümanlığı gibi fitneler, müslümanların siyaseten düştüğü durumdan hareketle, şimdiye kadarki itikadımızda hatalar olduğunu söyleme cür’eti gösterebiliyorlar. Hatayı, Avrupa kafirlerinde veya Asya münafıklarında değil; hatta müminlerin eylem/söylem uyuşmazlığında da değil; bizzat bize ulaşan pir u pâk mirasın içinde aramaya başlıyorlar. Hırs, işte bu şekilde, müminde, durduğu yere olan emniyeti ve güveni zedeliyor. Duruşunu bozmamak için muhtaç olduğu sabrı ve hakkı tavsiyeleşmeyi yitiriyor hırslı müminler. Kafiri, tüm zulmüne rağmen, neredeyse tenzih edip; tüm suçu kendi şanlı mazilerinde aramaya başlıyorlar. Özetle: Süfyaniyet, Deccaliyetin karşısındaki bu eziklikten besleniyor. Bunlar da bizim ‘motor bozuldu’ sanan Temellerimizdir.

Ahmet Ay

1 tane yorum yapılmış

  1. Hak Çalısı diyor ki:

    Üstad Lemeatta hırsın, hırs gösterilen şeyi iman mahalli olan kalbin batınına soktuğunu, kişi için o şeyi putlaştırdığını belirtiyor. Sonra da diyor ki: ” Allah bundan darılır. ” Mesnevi’de de der ki: ” Kalbi, putlaştırdığı şeyle kırar. ” Hâlimiz biraz da bu ifadelerin yaşanılmasından ibarettir. Hırs, islam adı taşıyan münâfıkların en büyük sıfatlarıdır. Çünkü münâfıklar hep izzet iddiasındadırlar. İzzet ise, kudretle olur. Kudret ise, maddi dünyada ya para ve servet veyahut asker ile olur. Demek münâfıklar zenginliği ve serveti değer ölçüsü ve doğru yolda olma ölçütü tutuyorlar. Anlayış problemi olduğu burada belli oluyor. Oysa hadisler ve Kur’an ilim, iman, takva ve salih ameli değer ölçüsü alıyor. Allah’ın değer verdiğine değer vermekle, kendisine göre değerli olanı İslam diye sunmak ve görmek meselesi…

Sende yorum yazabilirsin