Birlikte Tecelli

“Bir iş, bir işe mâni olmuyor.” Sözler

Bir mimar, köprüsünü yaparken, ötede çeşmesi onun yolunu bekler. Han ile uğraşırken hamamı ihmal eder. Bir işi tamamlamak için berikini yarım bırakmak, birisiyle uğraşırken ötekileri ihmal etmek durumundadır. Çünkü insan her şeyiyle sınırlı, her cihetle âciz ve bütün sıfatlarıyla cüz’îdir.

İradesi cüz’îdir, bir anda iki farklı işi arzu edemez.

Bakışı cüz’îdir, iki ayrı sahifeyi aynı anda okuyamaz.

Düşüncesi cüz’îdir, iki ayrı mânâya birlikte kafa yoramaz.

Sevgisi cüz’îdir, bir eserini severken diğerlerini unutma durumundadır.

Böyle bir yaratılışa sahip olması, insan için büyük bir irşad ve ikaz vesilesi: İnsan bu yaratılışı sayesinde Allah’ın sonsuz sıfatlarına hayran oluyor. İlâhî isimlerin küllî ve sonsuz tecellilerini hayretler içinde seyredebiliyor. İnsan, o cüz’î sıfatlarını iyi değerlendirebilse, haddini bilmenin yanısıra Rabbini bilmede de hayli mesafe katedecektir.

İlâhî isimlerin her an birlikte tecelli ettiklerini hayretle düşünecek, O’nun bütün varlık âlemini kaplayan sıfatlarıyla herşeyin yanında hâzır ve nâzır olduğuna dair imanı gittikçe inkişaf edecektir.

Gerçekten de Allah şu gördüğümüz âlemde ne kadar farklı işi birlikte icra ediyor!..

Güneşi yandırması, gülü açtırmasına mâni olmuyor.

Dünyayı döndürmesi kelebeği uçurmasına engel değil.

Rahimlerde bebekleri, yumurtalarda yavruları, tarlalarda başakları, ağaçlarda yaprakları birlikte büyütüyor.

Vadilerde nehirleri, damarlarda kanları, kalplerde mânâları, dimağlarda fikirleri beraber akıtıyor.

Tepelerde çamları, kafalarda saçları, koyunlarda yünleri birlikte büyütüyor.

Birbirine zıt olan nice fiilleri, ayrı ayrı şahıslarda her an icra ediyor. Meselâ, “ihya”(hayat verme) ile “imate”(ölümü verme) fiillerini beraber tecelli ettiriyor. Dünyaya gözünü açan ve hayata gözlerini kapayan şahısların farklılık arzetmesine karşılık, bu fiiller aralıksız ve birlikte tecelliye devam ediyorlar. Sadece bir insanın kanında hergün, doktorlarımızın dediğine göre, ikiyüzyirmibeş milyar alyuvar ölüyor ve bir o kadarı yeniden vazife başına getiriliyor.

“Muizz” ve “Muzill” isimleri de öyle… Muizz, yâni izzet, şeref, haysiyet bahşeden… Müzill, yâni zillete düşüren, hor ve hakir kılan… Bu isimler de farklı şahıslarda tecellilerini aralıksız sürdürüyorlar.

Bir gurup, gençliğe doğru tırmanırken, diğeri ihtiyarlığa meylediyor.

Bir kısım şifa bulmaya başlarken beriki ölüme yaklaşıyor.

Bir belde karanlıktan sıyrılırken öteki geceye hazırlanıyor.

Bazıları uykuya henüz geçmek üzereyken bir başka gurup uykudan uyanıyor.

Biri kahkahanın doruğunda iken, beriki hıçkırığın zirvesinde.

Biri sofrasının başında afiyetle yemeğini yerken diğeri kabristanda başka mahlûkların önüne bir sofra gibi serilmiş, yenilmede…

Misalleri çoğaltabiliriz…

Şu kâinat için yapılmış harika bir teşbih: Kitab-ı Kebir…

Bu kitap içinde hadsiz küçük kitapçıklar mevcut. Bunların tamamı, birlikte, beraber yazılıyor…

Hem de nasıl… Bir kitabın ilk sahifesi yazılırken, aynı anda berikinin ikinci, bir diğerinin üçüncü sahifesi yazılıyor… Bütün canlılarda her an cârî olan bu büyük hakikatın sadece bir misâlini vermekle yetinelim: Bilindiği gibi bir çocuk dokuz ayda dünyaya geliyor. Bu dokuz ayın her ânında ayrı bir faaliyete, ayrı bir terakkiye mazhar oluyor. Biz meseleyi biraz daha rahat kavramak için, bebek namzedinin her an değil de, her gün ayrı bir faaliyete sahne olduğunu düşünelim ve tefekkürümüzü şöyle sürdürelim:

Bugün dünyaya gelen, meselâ, ikiyüzbin çocuk varsa, bir o kadar çocuk da doğumlarına bir gün kalmış vaziyette rahimlerde bekleşmede… Bir başka grubun doğumuna üçgün, diğerlerinin bir hafta, bir kısmının bir ay, daha başkasının beş ay ve nihayet bugün rahimlere düşenlerin ise tam dokuz ayları var. Demek ki, şu anda anne rahimlerinde bu dokuz aylık sürenin değişik safhalarını yaşayan milyonlarca yavru hayata hazırlanıyor. Bir kısmı “nutfeden” “alâkaya” adım atarken, berikiler “alâkadan” “mudgaya” geçiyor. Bir başka grupta kemikler yeni teşekküle başlıyor.

İşte bütün bu faaliyetler aynı anda beraber icra ediliyorlar. “Nutfeyi” “alâka” yapmak bir fiil olduğu gibi, “azmı” “lâhm” yapmak da bir başka fiil… İşte böyle nice fiiller ayrı ayrı yavrularda aynı anda icra ediliyor. Biz bütün bu faaliyetlerden habersiz, sadece bugün dünyamıza adım atan yavruları görüyor ve onların haberini veriyoruz birbirimize…

İşte, insan nev’i için verdiğimiz bu misâli bütün hayvanlar âlemine tatbik ettiğimizde, Cenâb-ı Hakk’ın sadece rahimlerde icra ettiği birbirinden farklı sonsuz faaliyeti hayretle düşünür ve bu faaliyetlerin, ancak nihayetsiz bir ilim ve kudret, mutlak bir irade ve hikmetle olabileceğine yakînen inanırız.

Önemli gördüğüm bir başka noktaya da işaret etmeden geçemeyeceğim:

İnsanda iki ayrı tecelli söz konusu.  Birisi, başta ifade ettiğimiz gibi, bir anda iki ayrı yöne bakamayacak kadar bir acz ve cüz’iyet… Diğeri ise, gözün görmesinden kulağın işitmesine, sindirim ve solunum sistemlerinin faaliyetlerinden alyuvar ve akyuvarların vazife görmelerine kadar nice fiilin, onun bedeninde birlikte icra edilmesi…

İşte, bu ikinci grup fiillerde insan, kudret kaleminin önünde bir sahife gibi… Kendisinin aşağısında bulunan varlıklarla bu noktada omuz omuza. Semâda yıldızları, ağaçlarda yaprakları, denizlerde balıkları, tarlalarda tahılları yazan aynı kalem, onda da hücreleri, alyuvarları yazıyor.

İnsanın o sahifelerden üstünlüğü, kendisinde  yazılanlardan bir derece haberdar olabilmesi…

Kendisini de diğer sahifeler gibi, aklının önüne koyup tefekkür edebilmesi…

Dala takılan meyve yanında, kendi eline takılan kabiliyete de hamd edebilmesi…

Geceleyin yatağına girdiğinde, kendi iradesiyle uyumaktan ve uyanmaktan âciz olduğunu idrak ederek “zulmeti” ve “nuru” yaratan kudretin, insanda da “uykuyu” ve “uyanıklığı” yarattığını tefekkür edebilmesi…

Kendisine yürüme gücünü veren kim ise, kuşu uçuran, balığı yüzdüren, dünyayı döndüren, rüzgârı estirenin de O olduğunu düşünebilmesi…

Sofraya oturduğunda, bütün canlıları hayâlen yanıbaşında farzedip, onları rızıklarıyla birlikte temâşa ederek, kendisini rızıklandıran Zâtın bütün o canlıların da Rezzakı olduğunu anlayabilmesi…

Kısacası, tefekkürünü cüz’iyetten çıkarıp, küllîleştirebilmesi… Allah’ın, gerek kâinatta gerekse insan bedeninde icra ettiği ve neticeleri hep insana dayanan küllî tasarrufuna karşı, küllî bir şükürle mukabele edebilmesi…

Bu noktaya gelemeyen ve imanla şereflenemeyen insan, bulunduğu ovadan, onda serilmiş köylerden, ötedeki şehirlerden, denizlerden, göllerden ve nihayet semâ ülkesinin o uçsuz bucaksız genişliğinden habersiz olarak, sadece birkaç metre karelik dar bir daire içinde dolaşıp duran bir karınca gibi, kendi günlük işleri ve zevkleri içinde boğulur gider…

Ve zararı çok, ama çok büyük olur!..

Prof. Dr. Alaaddin Başar

Sende yorum yazabilirsin