Bugün ‘insan’ kalmaya bak

Başarı kitapları kandırıyor bizi. Açlığımızın yönünü değiştiriyorlar. Kur’an’ın istediği öyle birşey değil. Onların sonuç odaklı ‘başarı’ anlayışları, Kur’an’ın nazarında başarıdan sayılmıyor. İzzetli bir duruş lazım bize. Vahye göre hüner; içinde itikadî çelişkiler olmayan bir hayat yaşamak, ne pahasına olursa olsun dünyayı kazanmak değil. Her gün okuduğun Fatiha’da dilediğin istikamet (sırata’l-mustakîm) bu. Hani o sapmışlarda bulunmayan özelliğin senin. Hariçte kalmanı sağlayan şey ‘dâllîn’ güruhundan.

Meyveleri hemen istemek acelecilik. Süreci anlamama belirtisi. Burası imtihan dairesi. Sınanıyoruz. Sınanmak, içinde mutluluk garantisi olmayan bir süreçtir. Mutluluk, ödülle gelir. İmtihan sana en fazla huzuru vadeder. Eğer dersine çalışmışsan. Çelişkisiz bir hayat yaşamak istiyorsan, sonuçlara odaklanmamalısın. Sonuçlar Allah’ın hikmet elinde. Süreçle olmalı işin. Bugünün hakkını vermelisin ve yarın… Yarın ancak yarına uyandığında işin olmalı.

“(…) vazifemiz hizmettir; vazife-i ilahiyeye karışmamak ve hizmetimizi onun vazifesine bina etmekle bir nevi tecrübe yapmamakla beraber, kemiyete değil, keyfiyete bakmak…” bahsi ne hikmetli ders saklıyor bağrında. Bırak kemiyet/nicelik; hayali, dünyanın dışına çıkmamışlara kalsın. Eğer ahireti istiyorsan, sürecin nasıl yaşandığına konsantre ol. Kavgan keyfiyet/nitelik üzerine olsun. Bugün üzerine olsun.

“Dünyanın ‘yarın’ı harika olacak!” diye şu anı savsaklama. Hep böyle kandırıyorlar bizi. Ütopyalarla çukurlarına çekiyorlar. Sırf galip gelenlerden olmak için bugün başka, yarın başka eksenlerde yürümek karaktersizliğin karakteridir. Yarın, takdir-i ilahidir. Hikmeti iktiza ederse, verir. Etmezse, vermez. Sen bugün ‘insan’ oluşunun hakkını ver. ‘Yarın sultan olurum’a bakma. Bazen Bedir gibi şenlik olur hayat, bazen Uhud gibi hüzün. Yine de kılıcını alıp gidersin. Cihaddan kaçanlara bak. Kur’an onları nasıl anlatıyor? Her defasında muhtemel sonuçlarla kandırmaya çalışıyorlar o kaçkınlar, müminleri:

İçlerinden bir takımı: ‘Ey Medineliler! Tutunacak yeriniz yok, geri dönün’ demişti. İçlerinden bir topluluk da Peygamberden: ‘Evlerimiz düşmana açıktır’ diyerek izin istemişlerdi. Oysa evleri açık değildi, sadece kaçmak istiyorlardı.” Ama Allah onlara diyor ki: “De ki: ‘Eğer siz ölümden ya da öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmak size asla fayda vermeyecektir. O takdirde bile (hayatın zevklerinden) pek az yararlandırılırsınız.‘”

Bunlar da yetmezse, Hz. İsa peygamberim örnek olsun sana. Hani iblis ona, daha bir çocukken demişti: “Madem herşey Allah’ın elinde. Buna o kadar inanıyorsun. O zaman at kendini şu uçurumdan! Eğer Allah varsa, birşey olmasına izin vermez. Atlamıyorsan, imanın eksik demek.”

İsa’nın (a.s.) buna cevabı ne güzel olmuştu: “Allah, kulunu değişik hallere sokarak onu sınayabilir. ‘Ben böyle yaptım. Senden de şunu bekliyorum’ diyebilir. Fakat kulun haddi değildir ki, ‘Ben böyle yaparsam, sen de şöyle yaparsın!’ deyip Allah’ı sınayabilsin.”

Ütopya düşleriyle bugünden vazgeçirmeler, bugünün günahlarını yarının husul-u meşkuk zaferleriyle soslayıp yedirmeler, yine aynı iblisin oyunu değil mi?O kitap (Kur’an); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir. Ben bu ayeti okuyunca, sanki vahiy bana şöyle diyor: Kur’an, yani içinde şüphe/çelişki bulunmayan o istikamet kitabı; ancak hayatını takva’ya adayanlara yol gösterebilir. Takva nedir peki? Takva istikamettir. İstikametin hatrına başka yollardan sakınarak yaşamaktır.

Sonrakiler için öncekilerden vazgeçmez ehl-i takva. Yaşam amacı sürecin hakkını vermek olanların ahlakıdır. Bu yüzden yine Kur’an der: “Akıbet takva sahiplerinindir.” Demez: “Akıbet galip gelenlerindir.” Çünkü yine vahiy öğretir ki bize: Dünyevî anlamda bugün galip gelenlerden pekçoğu, ahiret nokta-yı nazarında mağluptur. “Yarınlar bizim!” diye bağıranların çoğu, bugünü bedel vermekle, asl-ı imtihanı anlamadıklarını göstermişlerdir.

İşte bu yüzden köprüyü geçene kadar ayıya dayı demek ahlakında olanlar birşey alamaz Kur’an’dan. Kur’an’ın dersi onlara göre değil. Başta dedim: Başarı kitapları kandırıyor bizi. Yüzümüzü Kur’anî olandan dünyevî olana çeviriyorlar. Bugünün hakkını vermek noktasında elbette onlardan bir hisse alabiliriz. Ama sonuçlara odaklılık, bu bizim tevekkül anlayışımızın ayrıldığı yer. Hem hatamız da değil bu; dik duruşumuz, izzetimiz, istikametimiz.

Bugünün hakkını verip, eğilmeyip bükülmeyip, yarın hatırlatıldığında “Allah kerimdir!” demek, yani esnememek, duruşunu bozmamak; müminliğin şiarıdır, aptallığın değil. Şimdi anladın mı: Sırtında odun taşıyan ihtiyar neden Hatem-i Taî’den daha merttir? Ve neden mümin, ‘elinden ve dilinden emin olunan’dır. Elinden ve dilinden emin olunmak bir istikamet belirtisidir çünkü. Sağı solu belli olmazlardan, eylem/söylem uyuşmazlığı yaşayanlanlardan, söz verip de tutmayanlardan olmadığını gösterir. Hasılı; bugün ‘insan’ kalmaya bak arkadaşım, senin işin bugünle.

Ahmet Ay / cocukaile.net

Sende yorum yazabilirsin