Büyük Patlamaya Farklı Bir Bakış

(Tabiat Risalesi Açılımları-10)

 

Önemli Bilgilendirme: Tabiat Risalesi Açılımları, görsel destekli ve akademik nitelikli “Keşif Yolculukları Risale-i Nur Eğitim Programı”nın “İman Hazinesinin Varlığını Delillerle İspatlamak” isimli ikinci ana bölümünün 1. Hakikat’i olup, “Allah’a İman” hakikatinin mantık ve bilim zemininde akademik olarak ispatı yapılmaktadır. Derslerimizde sunulan hakikatlerin tam olarak hissedilerek pekiştirilmesi için yazımızın sonundaki görsel destekli ders videosunu da izlemenizi tavsiye ediyoruz. Eğitim programının önceki derslerine sayfanın sonundaki “Etiketler” bölümünden ismimize tıklayarak ulaşabilirsiniz.

“Tabiat Risalesi Açılımları” kitabımızın bir parçası olan bu yazımızdan sonra fantastik bir yolculuğa gerçek anlamda giriş yapmak isterseniz kitabımızı okuyabilirsiniz. “Tabiat Risalesi Açılımları”nın (seminer videolarını seyrederek okuyabileceğiniz) Görsel/İnteraktif kitabına ulaşabileceğiniz adres:

http://risaleinuregitimprogrami.com/2015/10/25/tabiat-risalesi-acilimlari-gorselinteraktif-kitap/

Daha önceki yazılarımızda 5 maddede inceleyeceğimizi söylediğimiz tesadüfe dayalı kâinat modelinin nasıl içinden çıkılmaz imkânsız senaryoları içinde barındırdığına dair şaşırtıcı keşiflere ait bilgileri vermeye devam ediyoruz. Bütünlüğü korumak için son üç maddeyi ve devamındaki çarpıcı bölümü burada tek seferde vereceğiz. Son üç maddemiz şöyleydi: 3- Kâinatın Var Olma ve Varlığını Devam Ettirebilme İhtimali. 4- Kâinatın Şu Anki Şeklini Alabilmesi İhtimali. 5- Bize Hayat İmkânı Verecek Düzendeki Bir Kâinatın Oluşma İhtimali.

Büyük Patlamaya Farklı Bir Bakış

  1. MADDE: Şimdi kâinatın var olma ve varlığını devam ettirebilme anlamındaki oluşum ihtimali üzerinde duralım. Arzu ederseniz bir internet arama sitesine “Galaksi Resimleri” yazabilir ve çıkan sonuçların resimlerine bu sefer “alıcı gözle” tekrar bakabilirsiniz. Çünkü size üzerinde düşünmenizi isteyeceğimiz çok ciddî bir soru soracağız. Düzenli sistemleri ve görsellikleri ile insanı hayran bırakan ve her birinde ortalama 300 milyar yıldız bulunan 300 milyar galaksi ile baştanbaşa süslenmiş görünen bu ihtişamlı kâinat, acaba büyük bir patlama sonucu etrafa rastgele saçılmış madde yığınları gibi mi görünüyor size? Rastgele saçılan maddenin düzenli galaksiler oluşturabilmesi, maddenin belli yerlerde toplanarak yıldızları meydana getirmesi ve Güneş Sistemi’nin hassas dengesi, korkunç bir patlama ile ortaya çıkmış gibi bir görüntüye mi sahip sizce?

Böyle bir patlamanın ardından, maddenin uzay boşluğunda rastgele dağılması beklenir. Belli yerlerde toplanıp, düzenli sistemler oluşturması değil. Termodinamiğin ikinci kanununa göre, gözlenen her şeyde, devamlı olarak, enerji vererek düzenlilikten düzensiz bir hâle dönüşme eğilimi mevcuttur.[1] Düzenli sistemlerin ve karmaşık canlıların haricî bir müdahale olmadan kendi kendine oluşumu, termodinamiğin ikinci kanununa zıttır. (Aşağıdaki ara nota bakınız.) Hem mâlumdur ki, patlamalar maddeyi dağıtır ve düzensizleştirirler. Oysa “Büyük Patlama” ile çok gizemli bir biçimde farklı bir netice meydana gelmiştir. Maddeler birbiriyle birleşerek galaksilerin oluşmasına sebep olmuşlardır. Duysanız ki bir buğday ambarına bomba atılmış ve buğdaylar rastgele dağılmak yerine, belli yerlerde toplanıp, düzenli balyalara sarılıp, üst üste istiflenmişler! Böyle bir şey nasıl anormal ve beklenmedik bir durumsa, kâinatımızın da şu anki hâli ve şekli, bu misalden katbekat şaşırtıcı ve umulmayacak bir neticedir. Ama gerçek olarak önümüzde duruyor. Sorulacak soru şu: Bundan ne anlam çıkaracaksınız?

“Termodinamiğin İkinci Kanunu” Hakkında Ara Not: Prof. Dr. Âdem Tatlı’nın makalesinden alınan, meraklılarına ve popüler bilimle ilgilenenlere hitap edecek özel bir bölüme yer vereceğiz:  “Zaman içinde vuku bulan basitten yüksek yapılı canlılara doğru yüksek seviyede bir organizasyonu netice veren bir işlem olarak tarif edilen evrimin, termodinamiğin ikinci kanununa zıt bir işleyiş olduğu çok açıktır. Bu çelişki, kanunun yalnız kapalı sistemler için geçerli olduğu ve eğer sistem bir dış enerji kaynağına açıksa, dışarıdan sağlanan enerjinin harcanmasıyla bu sistem içinde karmaşık bir düzen oluşturulup devam ettirileceği ifade edilerek giderilmeye çalışılmıştır. Nitekim güneş sistemimiz bir açık sistem olduğundan, güneşten dünyaya enerji sağlanmasından kaynaklanan düzenlilikteki net azalışın kanunun bozulmasına mani olacağı söylenir. Fakat düzenli hâlin teşekkülü ve devamı için açık bir sistem ve uygun bir dış enerji kaynağı gerekli ama yeterli olmayan şartlardır. Çünkü yönlendirilmemiş kontrolsüz enerji yapıcı değil, yıkıcıdır. Kompleks moleküllerin ve sistemlerin daha basit bileşiklerden teşekkülünde, bir dış enerjiden başka şeylere de ihtiyaç olduğunu, Simpson ve Beck’in şu ifadesinden anlamaktayız: “Düzenin tesisi ve devamı için basit bir enerji sarfiyatı yeterli değildir. Bir çini dükkânında bir boğa iş yapabilir, fakat hiçbir zaman bir organizasyon ortaya çıkaramaz. İş yapma, belirli bir çalışmayı gerektirir ve bunun için de birçok hususiyetlerin olması gerekir. Her şeyden önce, nasıl iş görüleceğinin bilinmesi icap eder. (G. G. Simpson and W. S. Beck. Life: An Introduction to Biology, 2nd Ed.)

Öyleyse bir sistemde kompleksliğin teşekkülü için şu dört şartın yerine getirilmesi lâzımdır:

1- Sistem, bir açık sistem olmalıdır.

2- Uygun bir dış enerji kaynağı bulunmalıdır.

3- Sistemin enerji dönüştürme mekanizması olmalıdır.

4- Bu enerji dönüşüm mekanizmalarını yönetme, devam ettirme ve çoğaltma için bir kontrol mekanizması bulunmalıdır.

Evrim açısından çözülemeyen bir problem de böyle kompleks enerji dönüşüm mekanizmalarının ve genetik sistemlerin nasıl ortaya çıktığıdır. Çünkü termodinamiğin ikinci kanunu olarak ifade edilen ve kâinatta geçerli bir tabiat kanununa göre, sistemlerin düzensizliğe doğru tabiî eğilimleri vardır. Daha basit bir ifadeyle; makineleri yapmak için makinelere ve bu makineleri işletecek birilerine veya bir şeylere ihtiyaç vardır. Yaratılışa inanan birisi, tamamen bilim dışı olan evrim hipotezine karşı çıkar. Bu âlemin bütün ileri kompleksleriyle beraber ortaya çıkmasını ve devamını tabiatüstü bir Yaratıcı’ya verir ve kâinattaki ince ve hassas nizamın kurucusu ve işleticisi olarak bir Yaratıcı’yı görür. Yaratılışçılık bilim üstü bir modeldir. Fakat ilmin en belirgin kanunlarıyla çelişen evrim hipotezi gibi bilim dışı değildir.”

Makalenin tamamı için kaynak adres:

http://www.sorularlaevrim.com/makale/evrim-teorisi-termodinamigin-ikinci-kanununa-terstir-96.html

Şimdi kaldığımız yerden devam ediyoruz. Büyük patlamayla ortaya çıkan iki zıt güç, yani madde parçacıklarını birbirinden ayırmaya çalışan patlamanın kendi gücü ve maddeyi bir araya toplamaya çalışan çekim gücü. Bu iki gücün dengelenmesi ile görünen kâinat oluşabildi. Çekim gücü ağır bassaydı, kâinat henüz genişleyemeden kendi içine çökecek; patlamanın gücü daha fazla olsaydı, madde birbiriyle birleşme fırsatı bulamadan savrulup gidecekti. Acaba bu denge ne derece hassastır? Patlama hızında ne kadarlık bir farklılık, görünen kâinatın oluşmasına engel olur? Avustralya’daki Adelaide Üniversitesi’nden ünlü matematiksel fizik profesörü Paul Davies, bu soruyu cevaplamak için uzun hesaplar yaptı ve şaşırtıcı bir sonuca ulaştı. Davies’e göre, Big Bang’in ardından gerçekleşen genişleme hızı eğer milyar kere milyarda bir oranda (1018’de bir) bile farklı olsaydı, görünen kâinat ortaya çıkamazdı. Paul Davies şöyle diyor: “Evrenin patlama hızı inanılmayacak kadar hassas bir kesinlikle belirlenmiştir. Bu nedenle Big Bang herhangi bir patlama değil, her yönüyle çok iyi hesaplanmış ve düzenlenmiş bir oluşumdur.”[2] Elbette böyle hassas bir ayarlama, rastgele çalışan tesadüfle açıklanamaz ve bilinçle işleyen bir kudretin tasarımı olduğunu ispat eder. Paul Davies, esasen materyalist yaklaşıma taraftar bir fizikçi olmasına rağmen, bu gerçeği şöyle kabul etmektedir: “Çok küçük sayısal değişikliklere hassas olan evrenin şu andaki yapısının, çok dikkatli bir bilinç tarafından ortaya çıkarıldığına karşı çıkmak çok zordur… Doğanın en temel dengelerindeki hassas sayısal dengeler, kozmik bir tasarımın varlığını kabul etmek için oldukça güçlü bir delildir.”[3] Daha fazla ne delil istiyoruz acaba?

  1. MADDE: Büyük patlama ile kâinatın şu anki şeklini alabilme ihtimali, ünlü Science dergisindeki bir makalede farklı bir değişken açısından ele alınarak şöyle anlatılıyor: “Eğer evren maddemizin yoğunluğu, bir parça daha fazla olsaydı, evren, atomik parçacıkların birbirini çekme kuvvetleri dolayısıyla bir türlü genişleyemeyecek ve tekrar küçülerek bir noktacığa dönüşecekti. Eğer yoğunluk başlangıçta bir parça daha az olsaydı, o zaman evren son hızla genişleyecek, fakat bu takdirde atomik parçacıklar birbirini çekip yakalayamayacak ve yıldızlarla galaksiler hiçbir zaman oluşamayacaktı. Doğaldır ki biz de olmayacaktık! Yapılan hesaplara göre, evrenimizin başlangıçtaki gerçek yoğunluğu ile ötesinde oluşması imkânı bulunmayan kritik yoğunluğu arasındaki fark, yüzde birin bir kuvadrilyonda birinden (quadrillion=1024) azdır. (Yani çok dar bir aralıktadır.) Bu, bir kalemi sivri ucu üzerinde bir milyar yıl sonra da durabilecek biçimde yerleştirmeye benzer… Üstelik evren genişledikçe, bu denge daha da hassaslaşmaktadır.”[4]
  2. MADDE: Bize hayat imkânı verecek düzendeki bir kâinatın tesadüfen oluşması ihtimali ise, ünlü İngiliz matematikçi Roger Penrose tarafından hesaplanmıştır. Penrose, tüm fiziksel değişkenleri hesaba katarak, bunların kaç farklı biçimde dizilebileceğini dikkate alarak ve içinde canlıların yaşayabileceği bir ortamın oluşmasının, Big Bang’in diğer muhtemel sonuçları içinde kaçta kaç ihtimale sahip olduğunu tespit ederek bulduğu ihtimal şudur: 10 üzeri 10 üzeri 123’te bir ihtimal! Bu sayının ne anlama geldiğini düşünmek bile zordur. Örneğin 10 üzeri 3, 1000 sayısını ifade eder. 10 üzeri 10 üzeri 3 ise, yani 1 rakamının yanına 1000 tane sıfır.

Ama burada 1 rakamının yanına, 10 üzeri 123 tane sıfır gelmektedir ki, bunun matematikte bile bir adı ya da tanımı yoktur. 10123, evrendeki tüm atomların sayısının toplamından, yani 1078‘den bile büyük bir sayıdır. Ama Penrose’un bulduğu sayı, bunun çok daha üstündedir.

Acaba Roger Penrose hesapladığı bu sayı hakkında ne düşünmüştür? Penrose, akıl sınırlarını çok aşan bu sayı hakkında şu yorumu yapar: “Bu sayı, yani 10 üzeri 10 üzeri 123’te bir ihtimal, Yaratıcı’nın amacının ne kadar keskin ve belirgin olduğunu bize göstermektedir. Bu gerçekten olağanüstü bir sayıdır. Bir kimse bunu doğal sayılar şeklinde bile yazmayı başaramaz, çünkü 1 rakamının yanına o kadar sıfır koyması gerekecektir ki, eğer evrendeki tüm protonların ve tüm nötronların üzerine birer tane sıfır yazsa bile, yine de bu sayıyı yazmaktan çok çok geride kalacaktır.”[5]

Açıkça ortaya koyulduğu gibi, kâinatın tesadüfen oluşma ihtimali yoktur. Montreal Üniversitesi Psikiyatristi Karl Stern, bu gerçeği görmezden gelmeye çalışanlar hakkında şöyle bir değerlendirme yapmaktadır: “Evrenin şu anki yapısının tümüyle bir tesadüf eseri olabileceği düşüncesi, tamamıyla delice bir düşüncedir. Delilik kavramını argovari bir hakaret niyetiyle değil, tamamen psikolojideki teknik anlamıyla kullanıyorum. Gerçekte bu tür bir düşünce ile şizofrenik düşünce tarzı arasında büyük benzerlikler vardır.”[6] (Şizofrenik düşünce içeriği bozukluğunda, gerçeklikle ilgisiz tuhaf fikirler ve çıkarımlar bulunur.)

Şimdi geldik fantastik laboratuvarımızla ilgili gecikmiş ikinci sorumuza: Acaba fantastik laboratuvarımızda gerçekleşen, yüksek bir teknolojinin ürünü olan şaşırtıcı ve inanılmaz işler, içinde bulunduğumuz fakat artık alıştığımızdan hayret etmeyi unuttuğumuz dünyamızın içinde cereyan eden olaylara benzemiyor mu? 

Detaylı düşünürsek ve dikkatle incelersek, doğru cevapları bulabiliriz. Yüzeysel ve üstünkörü bakış bizi yanıltabilir. Dünyanın her köşesinden, hayat sahibi mucizeli makineler fışkırıyor. İrili ufaklı, çeşit çeşit bileşimlerden meydana gelmiş bu yaşam çeşitliliği 95 adet temel elementten çıkıyorlar. (Tabiatta bulunan ve bütün özellikleri bilinen elementlerin sayısı 95’tir. 107 veya 118 olarak ifade edilen farklı element sayıları, yalnız atom ve kütle numaraları bilinen veya laboratuvarda sentetik olarak elde edilen elementleri ifade etmektedir.)

O elementler, aynen misalimizdeki yüksek teknoloji laboratuvarında programlanmış nano parçacıklar gibi çalışıyorlar. İşte gözümüz önünde kendilerini belli bir düzenle kopyalıyorlar ve hızla çoğalarak canlıları oluşturuyorlar. Vücudumuzda çalışan hücreler ve elementler, sanki başka bir yerde programlanmışlar ve oradan emir alıyorlar ve kontrol ediliyorlar gibi bir vaziyeti, işleyişleriyle ortaya çıkan harika neticelerle açıkça gösteriyorlar ve görüyoruz.

Aslında hepimiz emir altında çalışan elementlerden yapılmış, etten ve kemikten, ruh sahibi bir android gibi değil miyiz? Kendinize hiç bu gözle baktığınız olmadı mı? Canlı, biyolojik bir makinenin içinde yaşıyoruz. Dünyamız müthiş bir canlı android üretim laboratuvarı gibi çalışıyor. Hem de nasıl! Milyonlarca canlı türü! Milyarlarca canlı ferdi! Bilim türlerin tasnifini tamamlamaktan aciz kalmış. Hâlen şu an itibarıyla dünya üzerinde 10 milyona yakın olduğu tespit edilen canlı türlerinin tasnifi devam ediyor. Bu sayının ancak dörtte birine bilimsel bir isim verilebildiğini biliyor muydunuz? Sadece mantar alanında 611 bin tür mevcut olduğu ifade ediliyor. Kıtalarda yaşayan 6,5 milyon tür bulunurken, 2,2 milyon türün de okyanus, denizler, akarsular ve göllerde yaşadığı tahmin ediliyor. 250 yıldır süren canlı türleri tasnifi üzerinde en azından daha 500 yıl çalışılabileceği belirtiliyor.[7]

Dünya misafirhanemizin ve kâinat sarayının geniş bir bakış açısıyla nasıl göründüğüne bakmak için “Beautiful Earth and Space-Güzel Dünyamız ve Uzay” isimli ve “Home” gibi dünya ve tabiat belgesellerinin en güzel bölümlerini bir araya getirerek oluşturduğumuz altı dakikalık bir görsel şölene sizi davet ediyoruz. İhtişamlı müziğiyle sizi bambaşka bir âleme coşkuyla sürükleyecek bu videoyu mutlaka seyretmenizi tavsiye ediyoruz. Video Adresi: https://youtu.be/e79ourxMRzY

İçinde bulunduğumuz şu dünyanın, misalimizdeki ruhu olmayan kopya canlıları üreten yüksek teknolojili fantastik laboratuvardan çok daha büyük ve mükemmel olduğu, bu bilgilerle güneş gibi açığa çıkmış oluyor. Tüm bunlara ilave olarak şunu biliyoruz: Tabiattaki fiziksel unsurlar, eşyanın tabiatı ve maddî sebepler, ortak özellikleri nedeniyle kendi kendilerine belli bir düzen altına girme özelliği göstermiyorlar. Sel gibi akıp istila etmek mizacında görünüyorlar. (Rüzgâr, güneş, hava, toprak, deprem, yağmur, ısı, ateş, buz, kaya, dağ, nehir vb.) 

Tabiattaki büyük unsurların ve maddî sebeplerin ortak özellikleri ise:

“Körlükleri”, yani görerek iş yapma kabiliyetinden mahrum olmaları.

“Sağırlıkları”, yani diğerinin ne yaptığını bilerek hareket etmek için birbirleriyle haberleşme imkânlarının olmayışı.

“Cahillikleri”, yani bilerek iş yapmaktan aciz olmaları.

“Cansızlıkları”, yani kendi varlıklarından dahi habersiz olanların, önceden var olmayan ve kendilerinde bulunmayan özelliklere sahip bir oluşumu meydana getirmeyi öngörememeleri.

“Şuursuzlukları”, yani düşünme yetenekleri olmadığından, “fayda ve zararları gözeterek karar verme ve tercihte bulunma” anlamındaki iradelerinin yokluğu.

Denilse ki: Siz tabiattaki sebeplerin eşyayı yapmadığını iddia ediyorsunuz. Hâlbuki biz gözümüzle görüyoruz ki, eşya o sebeplerden yapılıyor.

Biz de deriz ki: Bu sorunun hakikî cevabı, ikinci cümlenizde gizlidir. Evet, biz de aynı şeyi söylüyoruz: “Eşya o sebeplerden yapılıyor.” Fakat buna ilave olarak diyoruz ki: “Eşyayı o sebepler yapmıyor, başkası o sebepleri kullanarak eşyayı yapıyor.” Bu iki ifade arasında ciddî fark var. Yani diyoruz ki: Bir resim, boyalarla ve fırçayla yapılıyor, fakat boyalar ve fırça o resmi yapmıyor. O malzemeleri maharetle kullanmasını bilen bir ressam, o resmi yapıyor. Bir ressamın, perde arkasından, bize sadece fırçası görünecek şekilde çalıştığını farz ettiğimiz durumda, o resmi bir ressamın yaptığını nereden anlarız? Ressam görüş alanımızın dışında diye, resmi boya ve fırçadan mı bilmeliyiz? Hâlbuki incelediğimizde görürüz ki, o boyaların ve fırçanın kendi kendine işleme ve sanat kabiliyeti bulunmuyor. İşte bu durum bize, o sanat kabiliyetine sahip bir ressamı arattırır ve varlığını sanki görmüşüz gibi aklen kabul ettirir.

Bu basit kıyastaki resimden milyonlarca kat daha harika olan ve ancak ileri bir teknoloji ve yüksek bir bilgi ürünü olabilecek ve büyük bir aklın tasarım kabiliyeti ile vücuda gelebilecek gelişmişlikte ve sanatlı olarak yapılan bu canlıları, “Önüne aldığını dağıtan ve karıştıran büyük tabiî unsurlar yapmıştır” diye kabul etmek; o fantastik laboratuvardaki mini parçacıkların, fırtınanın çarpmasıyla kendi kendilerine mükemmel bir şekilde programlanmış olabileceklerine ve yaşam kopyası olan bitkiler, hayvanlar ve insanlardan çok sayıda meydana getirdiklerine hükmetmekten binlerce kat büyük bir hezeyandır. Böyle bir iddia, ancak sarhoşluk ve zihnî bir hastalık esnasında söylenebilecek bir söz gibi mantıksız görünmüyor mu?

Şimdi biz bütün bu bilimsel verilerden, incelemelerimizden, tabiatta gördüklerimizden ve detaylı araştırmalarımızdan kendi çıkarımımızı, yorumumuzu ve kendi kanaatimizi söylüyoruz:

Bizler böyle hatalı düşüncelerin, (yani sanatlı ve tasarımlı eşyanın cansız, bilgisiz, şuursuz maddî sebeplerle ve soyut kavramlar olan tabiat kanunlarıyla kendi kendine meydana geldiği düşüncesinin) ancak eşyanın varoluşunun gerçek sebebi olan olağanüstü bir yaratıcıyı kabul etmek istememekteki ısrardan kaynaklanabileceğini ve hakikatlerin arayıcısı olan bilimsel düşünceye, böyle asılsız fikirlerin yakışmadığını ve onlarla bu kâinatın izah edilemeyeceğini düşünüyoruz.

Herkes gibi bizim de aklımızın hayret içinde kaldığı ve devasa büyüklükte, ihtişamlı ve canlı bir tablo olan bu güzel kâinat, acaba güzelliğine ve mükemmelliğine yakışan bir açıklamayı hak etmiyor mu? İnsanlığın yüksek ruhu, bu şaşırtıcı kâinatı açıklayan doğru ve tatmin edici bir cevap istiyor.

Bizler olağanüstü olayların açıklamalarının da “Olağanüstü” olmasını gayet “Olağan” görüyoruz ve bu büyük soruların cevabını tabiat tuvalinde, zerreler mürekkebiyle, aklın daha mükemmelini hayal edemeyeceği bu güzel kâinat tablosunu resmeden ilahî sanatkârın varlığında buluyoruz ve O’nu hürmetle takdir ediyoruz.

Bu büyük eserini hayranlıkla seyretme şerefini bize vermesine, bizi kendisine anlayışlı birer muhatap kılmasına ve eserleriyle kendini bize tanıttırmasına karşılık O’nu tanımak ve tanıttırmakla karşılık vermeyi en temel insanlık görevimiz olarak görüyor ve kabul ediyoruz. İncelikli ikramları karşısında minnet ve memnuniyetle, ihtişamlı saltanatı önünde “hayret ve muhabbetle secde” ediyoruz! (Bu ifade, Risale-i Nur’da namazın mana ve hikmetlerinin anlatıldığı 9. Söz’de geçmektedir.)

“Büyük Patlamaya Farklı Bir Bakış” Eğitim Programı Ders Videosu:

(Yazımıza ait bölüm, videonun 00.49.19-01.12.10 saat/dakika/saniye arasındaki kısımdır. Arzu edenler devamındaki müzakere bölümünü de izleyebilirler.)

https://youtu.be/jW-uWrz3JhM

Görsel destekli ve akademik nitelikli “Keşif Yolculukları Risale-i Nur Eğitim Programı”mızı www.kesifyolculuklari.com veya www.risaleinuregitimprogrami.com adreslerinden sistematik olarak takip edebilirsiniz, eğitim programının ders müfredatı olan metin ve görsel/interaktif kitaplarımıza ulaşabilirsiniz.

[1] H. Blum, American Scientist, Vol. 43, p. 595, 1955.

[2] Paul Davies, Superforce: The Search for a Grand Unified Theory of Nature, 1984, s. 184

[3] Paul Davies. God and the New Physics. New York: Simon & Schuster, 1983, s. 189

[4] Bilim ve Teknik, sayı 201, s. 16; Science Dergisi’nden tercüme

[5] Roger Penrose, The Emperor’s New Mind, 1989; Michael Denton, Nature’s Destiny, The New York: The Free Press, 1998, s. 9

[6] Jeremy Rifkin, Algeny, Newyork: The Viking Pres, 1983, s.114 

[7] Hawaii’den biyoloji ve matematik uzmanı Camilo Mora’nın “Kamu Kütüphane Bilimi (PLoS)” kanalı yayınında ifade edilen bilgiler.

 

Ediz Sözüer

Sende yorum yazabilirsin