Kategori arşivi: Aile Sağlık

Aman Dikkat!

Yıllar geçtikçe daha da meşgul bir adam oluyorum. E-posta kutum daha hızlı doluyor, benden acele cevap bekleyen konuşma veya yazı talepleri, görüşme temennileri, uzman soruları derken zihnim öylesine dağılıyor ki kendimi bunların hiçbirine karşılık veremez halde buluyorum. Bazen de sevdiğim bir insanın yüzüne dalgın bakarken buluyorum kendimi, zihnim bir yerlerde gezindiği için onun hal ve sözlerini kaçırmış oluyorum. Zaten dikkat gerektiren bir işim var, bana emanet edilen öyküleri dikkatle dinlemeli ve süzebilmeliyim ki onca kelimenin arasına gizlenmiş değerli madeni bulabileyim. Bilmiyorum belki yaşlanmaktan, belki de modern hayatın hızlı temposuna katılıp sürüklenmekten ama, bir yazılı metne yoğunlaşmam giderek daha da güçleşiyor. (Birisi Yavaşla diye bir kitap yazmış mıydı?)

Elbette şehir hayatı içinde sessizlik oyukları bulmak da zorlaşıyor, reklam endüstrisi tarafından kirletilmemiş bir boşluk bulmak da. Zihinlerimiz sürekli bir bombardıman altında. Türkiye’de hayat sanki dünyadan daha hızlı akıyor, sayısız olay biz daha onları hazmetmeye zaman bulamadan hızla güncelliğini yitiriyor. Günümüzde kıtlığı çekilen şeylerden birisi de dikkat. Derinleşme ve adanma zorluğu çekiyoruz, büyük emek gerektirecek işleri daha ucuz ve kolay yollarla halledebilmek, derin mevzulara şıpın işi formüller bulmak istiyoruz. Felsefeyi elli soruda bir el kitabından halletmek gibi. Bu yazıda kendi kel başıma bir merhem arayacağım, konumuz dikkatin ekonomisi.

Georg Simmel yüz yıl önce sinir sisteminin modern şehirde aşırı uyarılmasından söz etmişti. Bugün sosyal medyadan üzerimize yağmur gibi yağan mesajlarla birlikte kişinin kendine sahip olma ve dikkatini iradesi yönünde celbetme iktidarımızı kaybetmiş durumdayız. Anda tam manasıyla olamıyor, bir kitaba veya sohbete kendimizi kolaylıkla kaptıramıyoruz. Değişen teknolojik çevremiz daha fazla uyarılma ihtiyacı yaratıyor gün be gün. Uyarının muhtevası anlamsızlaşıyor. Neyin değerli ve dikkate değer olduğuna dair sarih bir cevabımız bulunmuyor. “Dikkat, en üst seviyeye vardığında dua ile aynı şeydir. Ön şart olarak inanç ve sevgiyi gereksinir. Katıksız dikkat, duadır” der Yerçekimi ve Yaratan’ın Lütfu’nda Simone Weil.

Endişe, sıkıntı veya çatışmayla başa çıkmak yerine dikkatimizi yüzeysel olana yönlendiriyor ve orada teselli arıyoruz. Yüzeysel ilgiler derin düşüncenin yerini alıyor. Medya, özellikle ergenlerin kendileri üzerine eleştirel bir biçimde düşünebilme, ahlaki bir tutum ve sorumluluk geliştirme yeteneklerini köreltiyor. Giderek artan sayıda çocuk ve ergen; bir düşünce, duygu veya ödevde kalabilme, onun üzerine yoğunlaşabilme melekelerini kaybediyor. Gürültü ve çelinme her yerde, hep daha fazla uyaran aranıyor ve odaklanma, nadir bulunur bir meziyet haline geliyor. Sonuç: Büyük bir dikkat eksikliği salgını.

Ortamın oluşturduğu bir siste, neyin kayda değer olduğuna dair bir kararsızlık içinde bocalıyoruz. Ruhsal hayatlarımız biçimsizleşiyor ve önüne sunulan her şeyi şuursuzca tüketen obez bir bünyeye dönüşüyor. Ivır zıvır, hayatı sömürgeleştiriyor. Zihinlerimiz artık bedenlerimizin olduğu yerde değil, bu yüzden kendiliğinden bir etkileşim giderek daha az gerçekleşiyor.

Geçtiğimiz günlerde bir kafenin masaları arasından seyirtirken, şaşkınlıkla neredeyse her masada birilerinin önündeki telefon veya tablet ekranına baktığını fark etmiştim. Karşılıklı sessiz oturmak bile bir keyfiyettir, en azından muhatabınızın varlığının farkındasınız. Önümüzdeki ekrana baktığımızda ise muhatabımızı görmemiş oluruz, onun görülme talebini geri çeviririz. Kamusal alanların dikkat çekici teknolojiler tarafından işgal edilmesi insanı insandan uzaklaştırıyor ve üretilmiş bir gerçekliğe yönlendiriyor. Bu üretilmiş gerçeklik de özel şirketlerin mutfağında pişirilip maddi kazanç amacıyla soframıza konuyor. Oysa nefes almak için nasıl temiz havaya ihtiyaç duyuyorsak, düşünmek için de sessizliğe ihtiyaç duyarız.

Dikkatimiz bize aittir. Her şeyin normal seyrettiği bir zamanda neye dikkat edeceğimizi biz seçeriz ve bu da bizim için neyin gerçekten değerli olduğunu gösterir. Ama aynı zamanda dikkatimizi paylaşılan bir dünyaya yöneltiyoruz, bizim nazarımızı celbeden şey bir başkasının nazarını da celbediyor. Dikkatimizi dünyaya çevirerek başka ses ve sözleri dinlemek, başka insanların ve onların iddialarının farkına varmak, ahlaki bir görevdir de. Başkalarının acılarına dikkat kesildiğimiz her seferinde içimizdeki kötülüğün bir kısmını yok ederiz.

Nasıl gıda mühendisleri şeker, tuz ve yağ seviyeleriyle oynayarak damak tadımızı okşayan gıdalar oluşturuyorsa, medya da uyaranlarını en cazip paketler halinde, karşı konulamaz bir biçimde sunar. Dikkatin çelinebilirliği, obezitenin zihinsel eşdeğeri olmuştur. Uyarım daha çok uyarılma ihtiyacını beraberinde getirir. Uyarım olmazsa huzursuzlanırız. Hızla akan imgeler, yüz kırk harfe sıkıştırılmış düşünceler ve gün boyu bizden bir cevap isteyen kısa mesajlar, bize bir kitabın sunduğundan çok daha fazla uyarım vaat eder. Modern tüketici benlik, sabır ve adanmışlığı sevmez. Al ve git. Bak ve git. Sığlaşan dikkat. Liberal agnostisizm bize, insan için iyi olanın seçme imkânında saklı olduğunu söyler. Ancak tercihlerimiz çoğu zaman bize bile ait değildir, biz seçtiğimizi sansak da birileri bizim yerimize seçer, kapitalizm çağında tercih bir sosyal mühendislik eseridir. Büyük veriye sahip zengin şirketler, internet ve diğer sosyal mecralarda izimizi sürer ve bize neyi seçebileceğimize dair bir paket sunar. Geçenlerde sosyal medya uzmanı bir arkadaşım, sosyal medya ağlarının bizi bilgisayar ve telefonlarımız üzerinden dinleyebildiğini ve konuşma içeriğimizi analiz ederek, önümüze yeni alışveriş seçenekleri yığdığını söylemişti. Dehşet verici değil mi?

Düşünmek inziva ister. Tefekkür, dünyaya gitmek, onunla konuşmak ama sonra yaşadıklarımızı hazmedebileceğimiz bir tecrit hücresi bulmakla gerçekleşir. İçe dönüş olmadan ne güzel bir dize çıkar, ne de ilham verici bir düşünce. İbadet de önünde sonunda bir sevgi yoğunlaşmasıdır, Allah ile aradaki perdelerin kalkması, onun varlığına dikkat kesilerek sadece huzurda olma halidir. Dikkat, hayret ve şükranı besler. Bir çiçeği dikkatle inceleyen kişi onun yaratılışındaki güzelliği görmezden gelemez. Dikkat, bizi kendimizden alıp güzelliğe taşır.

Dikkatimize el koyan teknolojilerle doymuş bir kültürde, içsel hayatlarımız ekilip biçilecek boş bir arazi gibi düşünülüyor. Reklam ek, tüketim biç. Reklamın zihnimize çarpmadığı bir zaman ve mekân aralığı bulmak zorlaşıyor. Teknolojinin ne amaçla kullanıldığına ve insanı nasıl suiistimal ettiğine bakmamız gerekiyor. Neden bu biçimde tasarlandı ve hayatın her alanına nüfuz etmesine izin verildi? Yakın zamanda açıklanan Pisa verileri ülke olarak gençlerimizin okuduğunu anlamak konusunda hiç de iyi olmadığını gösterdi. Eğitim zahmet ve çile ister. Bir kitabın sayfalarında ısrarla kalabilmeyi, bir meseleyi anlayabilmek için saatler boyunca masadan kalkmadan didinmeyi gereksinir. Dikkat ve dirayet. Yıllardır bu sınav sisteminin Türkiye’nin nesillerini mahvettiğini yazıyorum. Çocuklarımızı gerçek olana geri çağırmalıyız. Bu haliyle eğitim dünyanın soyut ve uzak bir resmini sunuyor bize. Okulda öğretilen pek az şeyin gerçek hayatta bir mütekabiliyeti var. Çocuklar elleriyle de öğrenmeli, bir şey yaparak, bir tahtayı sabırla oyarak, kendi elinden çıkan şeyi tutkuyla ve hevesle inşa ederek. Çocuklarımıza bir dizenin güzelliğinde kaybolmayı da öğretebilmeliyiz.

Aman dikkat.

Prof. Dr. Kemal Sayar – Zafer Dergisi (Kasım-2019)

Kibir Hastalık Belirtisi Mi?

Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, kibir ve gururun psikolojisi hakkında değerlendirmelerde bulundu.

Toplumda kibir olarak bilinen gururun, aslında hastalık değil, hastalık belirtisi ve kişilik sorunu olduğunu belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Kibir, kişinin büyüklük duygusunu yoğunlukla yaşamasıdır. Narsistik kişilik dediğimiz kişilik yapısı vardır. Bu kişilerin hayatlarının en büyük teması, büyüklük duygularının yüksek olmasıdır. Kendilerini özel, üstün ve seçilmiş görürler. Diğer insanları da küçük görürler. Bu kişilerin hak duyguları kendilerine yöneliktir. Bu kişiler sıra beklemekten hiç hoşlanmazlar. Trafikte sen benim kim olduğumu biliyor musun diyen kişiler tam narsistik kişilerdir. Kendilerini inanılmaz üstün ve ayrıcalıklı görürler ve bu ayrıcalığı her yerde kendilerine tanınmasını beklerler” diye konuştu.

Kendini gerçekçi şekilde analiz eden kişide kibir olmaz…

Bu kişilerin psikolojik analizleri yapıldığında kişilerde özgüven değil, öz beğeni olduğunun görüldüğünü belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Özgüven bir kişinin kendiyle barışık olmasıdır. Özgüven kişinin sağlığı açısından tavsiye edilmektedir ama öz beğeni kişinin kendisinde olmayan şeyleri varmış gibi görmesidir. Kişi kendinde olan şeyleri görürse zaten büyüklük duygusu yaşamaz. Kendini gerçekçi bir şekilde analiz eden bir insanda kibir olmaz. Her insan biriciktir, hiçbir insanı küçük görmemek gerekir. Narsistik kişiler kendilerini üstün, diğerlerini küçük görür. Bu durumu kişilik haline getirmişlerdir” dedi.

Modernizm kibirli olmayı empoze ediyor

“Öz beğeni kişinin kendisini beğenmesidir” diyen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, şunları söyledi:

“Narsistik kişinin kendine hayranlık hastalığıdır. Kişiliğindeki en büyük ana tema da büyüklük duygusudur. Büyüklük duygusu olan kişiler sarımsak yemiş kişiler gibidir. Tevazulu gibi gözükürler ama tevazuunun arkasında kendini büyük görme vardır. Hatta kibirli birisi tevazuunun prim yaptığı bir ortama girmiş, aşırı tevazulu davranmış. ‘Sen niye böyle davranıyorsun önceden böyle değildin?’ diye sorulunca da ‘Ben tevazuda da en büyük olmalıyım’ demiş. İnsanoğlunda en önde olma, en iyi olma gibi bir duygu vardır. Bu, insanın ilkel ve vahşi bir duygusudur. İnsanın bu duygusunu eğitmesi lazım. Bu duygu herkeste az ya da çok var. Modernizm, kapital sistemde özgüven adı altında gururlu ve kibirli olmayı empoze ediyor. Kendini övmeyi beceri olarak sunuyor.”

Kibirli kişiler kendini kutsallaştırmıştır

Kibir duygusunun kendini büyük, diğerlerini küçük görmek olduğunu söyleyen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Kibrin bir ucunda da şu vardır; başkalarını küçük görmezsin ama kendini büyük görürsün. Bu tarz kişiler mütevazı gibi gözükür. Fakat yakın ilişkilerde anlaşılır ki kişi kendini kutsallaştırmıştır. Bu tarz büyüklük kendine tapmaktır. Sahip olduğu birçok nimeti kendinden bilmektir. Bu durum yaratılış kanunlarına da varoluş felsefesine de aykırıdır” dedi.

Kibirli kişiler yalnız kalırlar

Kişinin dikkat etmesi gereken unsurun haddini bilmek olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Büyüklük hastalığı olan kişiler sınırlarını ve nerede duracaklarını bilmezler. Ben en iyi liderim diyen kişilerdir. Büyüklenerek konuşan kişilerdir. İnsanlar anlamasa da bu davranışlar ahlaka zıt düşer. İnsanlar sevmez ve soğurlar o kişilerden. Bu tipler farkında olmadan sevilmezler. Kibir sarımsak kokusu gibidir, saklayamazsınız ses tonunuzdan bile anlaşılır. Kibir itici ve soğuk bir duygudur ve onun için kibirli kişiler yalnız kalır. Başarılı oldukları zaman etrafları dolu ve kalabalıktır. Emekli olduklarında veya başarılarını, güçlerini kaybettikleri zaman bu kişiler yapayalnız kalırlar. Bu sefer de insanları menfaatçi olmakla suçlarlar. Hâlbuki insanlar onları değil, onlardaki çıkar için yanlarında dururlar zaten. Büyüklük hastalığı olarak da adlandırabiliriz. Atalarımız hep söylemiş “Gururlanma padişahım senden büyük Allah var” diye. Bu, insanın psikolojik olgunlaşmasının en önemli engel unsurudur” dedi.

Narsistik kişi sevgi yatırımını doğru yapamıyor

İçindeki büyüklük duygusunu terbiye etmeyen bir insanın psikolojik olgunluğa erişemediğini kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Büyüklük duygusu yemek, içmek, üremek gibi insana kodlanmıştır. Narsisizm duygusu en çok olan varlık çocuktur. Çocuklar dünyayı kendi etraflarında dönüyor sanırlar. Büyüdükçe sevgi yatırımlarını diğer nesillere anne babalarına, hayata, yaşam felsefesine, varoluşa, yaratıcıya vs. yaparlar. Böyle durumlarda sevgi kaynağını doğru yönetmiş olur. Narsistik kişi bütün yatırımını kendine yapıyor. Freud şizofreniye de ‘Sekonder narsisizm’ demiş. Şizofren kişi kendi dünyasında yağmurlar yağdırır. Hastalık olan budur” diye konuştu.

Kibirli kişiler, sıradanlıktan korkarlar

Akıl sağlığı yerinde olduğu halde kendini özel, önemli, üstün gören bir kimsenin kibir özelliğini taşıyan bir kimse olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, şunları söyledi:

“Kibirli kişilerin arkasında müthiş bir korku vardır aslında. Sıradan olma korkusu vardır. Onun için ‘Sıradan olmaktansa hiç yaşamayayım’ der. Narsistik yaralanma dediğimiz yaralanma yaşar. Başarısız olduğu zaman ‘Ben başarısızım neden yaşayayım ki?’ diyerek intihar eder, narsistik yaralanma yaşayanlar. Onun için başarısızlığı tolere edemezler. Dünyada intiharın artış sebeplerinden birisi de narsisizmin bir illet şeklinde küresel olarak yayılmasıdır. Kendini yeryüzü Tanrısı gibi gören bir insanın her şeyi kontrol etmeye gücü yetmiyor.

Herkesi kontrol etmek isterler

Narsistik insanın en büyük özelliği ‘Ben her şeyi kontrol etmeliyim, hep benim dediğim olsun’ der. Aşırı kontrol duygusu vardır. Çocuğunun, eşinin gördüğü rüyayı bile kontrol etmek ister, bu davranışın arkasında narsisizm vardır. Mütevazı rolü oynasa bile iç dünyası öyle değildir. Sıradan olma korkusu nedeniyle devamlı çalışırlar. Kapital sistem bu kişileri çok iyi kullanır. ‘Başarısız olmaktansa ölmem daha iyi’ diyerek ölümüne devam ederler. “Ya ölüm ya başarı” yaşam felsefeleri budur. Çok çalışır, çok üretirler hep parmakla gösterilen, özel, üstün olmak isterler. Bunun için barışçıl olmayan rekabet yaparlar. Çelme takarlar, başkasının ekmeğiyle oynarlar. Sırf kendi güçlerini, iktidarlarını devam ettirmek için. Tehlikelidir. Dünyada da bunun üzerinden savaşlar çıkmıştır, aile içi kavgalar bu yüzden çıkıyor. Kendi dünyamızda, evimizde, toplumda iç barış istiyorsak önce narsisizmi terbiye etmemiz lazım.”

Böyle kişilerin duygularını yönetebileceğini belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Evlilikte hepimizin içinde narsistik eğilimler var. Bunun farkına vardığımız zaman korkmayalım bu bize yaşam enerjisi olabilir. Yani çok çalışkan yapar ama amacınızı egonuzu tatmin değil de toplumsal faydaya çevirmemiz lazım. Bireysel faydayı değil, toplumsal faydayı gözetmemiz lazım. Narsistik kişi içindeki başarılı olma eğilimini topluma faydalı olmaya çevirirse bu kişi narsisizmin yönünü değiştirmiş olur. Çünkü bu duyguyu öldüremeyiz. Bu aynı zamanda insanların alkışıyla beslenme duygusudur, şöhret duygusudur, zenginleşme duygusudur. Her insan zengin olamaz, ünlü olamaz, başarılı olamaz ama her insan iyi bir insan olabilir. Ego idealimizin ne olduğu önemli böyle durumlarda” dedi.

Bu insanlarla nasıl baş edilebilir?

Böyle kişilerle yaşamak zorunda olan kişilerin de olduğunu belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bir kişinin narsisizmini kontrol etmek istiyorsak önce kendimizden başlayacağız. İlişkilerde ne ezeceğiz ne de ezdireceğiz. Birinci ilke budur. Narsistik kişi kendi sınırlarını zorlar. Onun için narsistik kişiler kanser hücresine benzer. Kanser hücresinin özelliği nedir? Yanındaki dokuları harap ederek büyür. Doyumsuzdur, sorumsuzdur ve sınırsızdır. Karaciğerde başlar, büyür karaciğerle birlikte kendisiyle birlikte ölür. Ölümüne büyür. Narsisizm de böyledir, açgözlüdür. Hepimizin genç yaşta bile üç beş tane kanser hücresi vücudumuzun sağında solunda bulunur. Bağışıklık sistemi zayıfladığı zaman o hücreler çoğalır. Narsisizm de ruh kanseridir. Ruh yapımızı kanser gibi kaplar. Sosyal kanserdir aynı zamanda” diye konuştu.

Narsistik kişi, eşini uzvu gibi görür

Narsistik kişilerin aile ilişkilerini de olumsuz etkilediğini kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Özellikle aile içinde erkeklerde daha çok oluyor. Para onda güç onda ve kontrol etmek istiyor eşini. Köle gibi görüyor. Narsistik kişi eşini uzvu gibi görür. Kalk der kalkar, dur der durur. Onu ayrı bir birey olarak görmez. Ona kendisinin ayrı bir birey olduğunu kişinin anlatması gerekiyor. Narsistik kişiye kesinlikle mütevazı davranılmaz. Narsistik kişinin karşısında mütevazı davranırsanız size nasihat vermeye başlar. ‘Sen başarılısın, iyi şeyler yaptın ama bu konuda şu gerekçelerle senin gibi düşünmüyorum’ diyerek o kişilerin kişiliğini değil yanlışlarını eleştirmek gerekir. Kişiliğini eleştirirseniz size saldırırlar. Mesela eşi, ‘Aslında iyi bir insansın, bizlere sahip çıkıyorsun bizler için çalışıyorsun ama şu davranışın iyi değil’ şeklinde duygularını dile getirirse bir müddet sonra iki taraf da birbirinin narsisizmini kontrol etmeye başlar. Böylece kontrol etmek isteyen kimse sınırları olduğunu anlar. Kişi kendi sınırına narsistik kişiyi sokmayacak. O nedenle birlikte yaşama bilinci geliştirmek için narsistik kişilere gerekçeleriyle birlikte hayır demek lazım. Biz böyle durumlarda zorluk çeken kişilerle hayır deme becerisi kazandırmaya çalışıyoruz” dedi.

Narsistik kişilerin değer verdiği şeyleri kaybetmekten korktuklarını ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bu kişilere ‘Bu şekilde devam edersen bunları kaybedersin’ denildiği zaman özeleştiri yaparlar. O nedenle bu kişilerin değer verdiği şeyleri bulmamız lazım. Değer verdiği şeyi kaybedeceğini anladığı zaman kendini değiştirmeye başlar. Narsisizmi devam etse bile davranışlarını düzeltebilir. Narsisizm de onun için sınır koyma becerisi çalışıyoruz. Kendi narsisizmimizi de yenmek için sessiz iyilikler yapılması tavsiye ediliyor. Göstere göstere yapılan iyilik narsisizmi besler. Narsisizmi eğitme yöntemidir bu. Ödev olarak bu kişilere sessiz iyilik yapmayı veriyoruz” dedi.

Hataları yazılı olarak iletilebilir

Narsistik kişinin toplum içerisinde eleştirdiğiniz zaman yara aldıklarını kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Ama bu kişiyi tek başına çağırıp hatası söylendiğinde o kimse onuru kırılmadan hatasıyla yüzleşebilir. Buna rağmen kişi aynı hataya devam ediyorsa önce sözle uyarılır daha sonra gerekiyorsa yazılı olarak uyarılır. Aile içinde yazılı olarak uyarın diyoruz bazen. Bazı kişilere sözel uyarı değil yazılı uyarı daha etkili olmaktadır. Bunlara rağmen düzelmiyorsa somut adımlar atmak gerekebilir” diye konuştu.

nevzattarhan.com

Yeni eğitim sürecinde ebeveynler nasıl bir yol izlemeli?

‘PANDEMİ SÜRECİ ÇOCUKLARDA KONUŞMA GECİKMESİNE SEBEP OLUYOR”

Yeni yaşam düzenine çocukları nasıl adapte edebiliriz? Arkadaşsızlık ve sürekli evde olma hali nasıl etkiler?

Çocukların yaş grubuna göre değişiyor. Okul öncesi ayrı, ergenliğe kadar olan ayrı, ergenlik sonrası ayrı.. Okul öncesi çocuklar burada genellikle anne ve babaya bakarlar. Anne ve baba eğer rahatsa, çözüm üretebiliyorsa, soğukkanlıysa çocuklar büyük bir sorun yaşamıyorlar ama ortak anne, baba ortak bir liderlik oluşturamıyorsa, ortak bir dil kullanamıyorsa çocuklar böyle durumlarda kendi çocuksu çıkarlarına ya da korkularına göre hareket ederler. Anne, babanın ortak dil kullanması çok önemli.. Geniş aileler bu konuda daha şanslılar bu durumlarda sosyal destek çok önemli; anne, baba bir yere giderse, anneanne ya da babaanne, amca yahut teyze var. Bir şekilde destek olunabiliyor. Okul öncesi çocuklar için de okul çağındaki çocuklar için de anne, baba önem taşıyor fakat böyle durumlarda sosyal hayattan tamamiyle koparmamak gerekiyor. Yakından tanınan mesela aynı apartmandasınız aynı şehirdesiniz, en az 7-15 günlük geçmişini bildiğiniz kişilerle çocuğun bir araya gelmesinden korkmamak lazım. Tamamen hayatını karantina altına almak olmaz. Evde o çocuklar bunalıma giriyorlar. Hastanede çocuklarda rastladığımız en çok vaka konuşma gecikmesi vakaları.. Evde kaldığı için tek dinlediği şey, televizyon, tablet, akıllı telefon konuşmuyor.. Sözcük üretmiyor öyle olunca gecikmiş konuşma ile geliyor.. Otizm zannediliyor. Pandeminin çocuklar üzerindeki etkilerinden biri bu… Konuşmayı geciktiren bir etki yapıyor. Diğer taraftan çocuk bunu çok iyi anlayamadığı için hırçınlık, sinirlilik, krizler ve öfke nöbetlerinde artışlar olduğunu görüyoruz. Anne baba kaygılıysa, mutsuz çocukların ortaya çıkma ihtimali var. Okul çağı çocuklar sosyalleşmeye başladıkları için arkadaş önemli hale geliyor. Ergenlikte zaten anne babadan uzaklaşarak, arkadaşlık önemli hale geliyor. Ergenlerde fiziksel olarak büyüyorlar ama ruhsal olarak daha büyümedikleri için hata yapma olasılıkları daha çok.. Belirtisiz taşıyıcı olma ihtimalleri çok yüksek, tanımadığımız ergenlerle okullarda 7-14 günlük geçmişini bilmediğimiz kişilerle maskesiz konuşmak büyük risk altına girmektir ama iki tarafta maskeliyse %5’e düşüyor bulaşma riski varsa bile..

Yeni eğitim sürecinde ebeveynler nasıl bir yol izlemeli? Ebeveynin üzerindeki uyum telaşının çocuklara yansıtılmaması için neler yapılabilir?

Bu uyum telaşı ister istemez çocuğa yansır. Anne, babanın yüz ifadesinden duruşundan anlar o yüzden anne, baba bu konuyu kendi arasında çözmeli ama çözemiyorsa da çocuğa; ”Böyle bir problem var çözmeye çalışıyoruz, hep beraber çözeceğiz.’’ denilebilir. Çocukta karamsarlık, ümitsizlik duygusu oluşturmamak gerekiyor. Ümit duygusu olmayan bir çocuk geleceğini güvende hissedemediği için korkuyla yaşar, korkuyla yaşadığı için de girişimci olamaz, atılgan olamaz yeni şeyler öğrenemez. Hep aklı evdedir rahat değildir. Bu sebeple çocuğa ümit verebilmek için anne, babanın soğukkanlı olması çok önemli…

”ANNE, BABANIN KAYGILI OLMASI DAVRANIŞ BOZUKLUKLARINA SEBEBİYET VEREBİLİR”

Eğitim süreci uzaktan ve karma olarak ikiye bölündü. Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk tarafından herhangi bir devam zorunluluğunun olmadığı bilgisi paylaşıldı. Bu durum ilkokula yeni başlayan çocukları nasıl etkiler?

Bence çocuklar bu konuda büyüklerden daha kolay uyum sağlıyorlar. Hiç korkmayalım, evde sıcak, huzurlu bir ortam varsa çocuklar muhakkak uyum sağlarlar. Bu süreç normale döndüğü zamanda hızla toparlar. Rol model olarak gördükleri anne, babadır. Anne baba iyi örnek olabiliyorsa çocuklarda sorun olmuyor ama anne baba kaygılıysa; saç yolmalar, tikler ve altını ıslatma, tırnak yeme gibi birçok davranış bozukluğuna sebebiyet verebiliyor fakat birlikte zaman geçirmeyi arttırdığı artısı da oluyor. Çocuklar bu süreçte hiç olmadıkları kadar anne, babayla beraber olabildiler. Covid sürecinin en büyük katkısı bence birlikte zaman geçirmeyi zorunlu olarak arttırması oldu.

Eğitimin bir süre böyle devam edecek olması akademik başarıyı etkiler mi?

Biz üniversite olarak, -Üsküdar Üniversitesi- odak grup toplantısı yaptık. Bir vizyon toplantısı.. Fijital diye ortak bir kavram oluşturduk. Uzaktan öğretim olur ama uzaktan eğitim olmaz, laboratuvar bazı dersler var yüz yüze olması gerekiyor. Bu sebeple yüz yüze eğitim ve uzaktan eğitim eş zamanlı olmalı ve biz ikinci dönemde de- pandemi döneminde-  akademik takvimi hiç bozmadık. Akademik takvimin aynısını iki haftalık bir çalışmayla yeniden başlattık ve akademik takvimdeki saatte senkron olarak online ders verdik. Bütün dersleri aldılar. Uygulamalı dersler için özel videolar çekildi. Bu senede uygulamalı dersleri S notu dediğimiz bir sistemle yoğun olarak vereceğiz ve uygulamaları dersleri bu sene içerisinde telafi edecekler. Biz zaten %30 dijitalleşmeyi hedeflemiştik, alt yapımız hazırdı, zorluk çekmedik. Üniversitelerin birçoğu uzaktan eğitim deyince slayt gönderip, ödev gönderip uzaktan eğitim yapıldığını zannediyor hâlbuki öyle değil bu sene Zoom’dan daha iyi olan Perculus sistemi var onu kullanacağız. Her şey kaydediliyor, ders için belli bir süre konuluyor o sürenin altında olursa ders sayılmıyor. Sınavlar daha güvenli bir sistemle yapılacak, başını sağ sola oynattığında ekran donacak. En güzel şekilde bu sistemi uygulayacağız. Anket yaptık zaten,  hibrit sistemde olduğu için ben yüz yüze derse gelmek istiyorum diyenler o şıkkı işaretleyebilecek. Bütün dersleri online almak isteyenler de online olarak alabilecek ama %40’ını zorunlu olarak online yaptık. Teorik derslerden olabilecekleri.. Diğerlerinden yüz yüze ve dijital olacakları birleştirerek hibrit yaptık.  Eğitim sisteminde üniversitede de lisede de eğitim sadece uzaktan olmaz. Üniversitelerin birçoğu kampüsü kapattı ama biz kapatmadık, akademik ve idari kadro olarak hep aktif çalıştık, videolar çekildi. Öğrencilere şimdi kampüsü de açacağız ama sınıftaki yoğunluğu azaltmak için mevcutlar 90 kişiyse 30 kişiye, 60 kişi ise 20 kişiye düşecek. İlave bilgisayarlar aldık.. 1.ve 2. sınıflara daha öncelik verdik, internete ulaşım imkânı kısıtlı olanların dersi kampüste dinleyebilmeleri için alanlar oluşturuyoruz.

Hali hazırda üniversite sınavına hazırlanan bir genç bu süreçte kendini nasıl motive edebilir?

İnsanın içinde her zaman yoldan çıkarıcı, ayartıcı negatif duygular vardır. Herkesin içinde vahşi bir at var kendi kafasına göre gitmek istiyor ama sen patron benim deyip vahşi atı eğitirsen onu istediğin yere götürürsün. Kişi burada hedefini belirlerse, iç disiplin oluşturabilirse tuzaklara düşmez.

Kaynak: Sariye Dönmez

“Evlilikte Niyet Sözleşmesi”

Toplumun temel taşı olan ailenin sağlam ve güçlü temeller üzerinde kurulması gerektiğini vurgulayan Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Son Sığınak Aile” kitabında 10 maddelik “Evlilikte Niyet Sözleşmesi”ne yer verdi. Sözleşmede “İki ayrı kişiyiz ancak bir bütünün parçalarıyız. Özgürlüklerimiz ve sorumluluklarımız arasındaki dengeyi unutmayacağız” denilerek ortak ideallerin ömür boyu sevgi, saygı ve güvene dayalı birlikte yaşama hedefi olduğu vurgulanıyor. 

Aşağıdaki maddeleri ön şartsız olarak kabul ediyorum.

1-İki ayrı kişiyiz ancak bir bütünün parçalarıyız. Özgürlüklerimiz ve sorumluluklarımız arasındaki dengeyi unutmayacağız.

2-Ortak ideallerimiz ömür boyu sevgi, saygı ve güvene dayalı birlikte yaşama hedefidir.

3-Büyük kararları birlikte alacağız. Karar verirken en önemli değerlerimiz açıklık, dürüstlük, karşılıksız sevgi ve empatidir. Yöntemimiz iyi iş birliği kurabilmek için birbirimizin isteklerini, duygularını ve ihtiyaçlarını anlama çabasıdır.

4-Farklı düşünsek bile birbirimizden çok şey öğreneceğiz, konuşarak ve sevgi dillerini kullanarak çözüm yolları geliştireceğiz.

5-Öncelikle bir diğerimizi değil, kendimizi geliştirmeye çalışacağız.

6-Birbirimizin özel ve sessiz anlarına ve estetik anlayışına saygı duyacağız.

7-Evimizi evrensel değerlere uygun kurallı bir ortam yapacağız ve bu kurallara birlikte uyacağız.

8-Diğer aile yakınlarımız ve büyüklerimiz bizim için değerli ve önemlidirler. Ancak özelimizin bizde kalmasına özen göstereceğiz.

9-İlişkimizde güven esas, kuşku istisnadır. Kriz anında aile büyüklerimin ve uzmanların hakemliğini kabul ediyorum.

10-Çocuklarımızın iyi yetişmesi için evimizin sıcak, sevimli ve mutlu eden bir ortam olmasının farkındayım.

Aile Psikolojisi

Aile kelimesi, Arapça kökü itibariyle, fakirlik ve yoksulluk yaşanılan yer demektir. Çünkü evlenme öncesinde, bir erkek sadece kendi geçiminden sorumludur ve belirli bir geliri vardır. Evlenmekle, eşinin geçim yükünün ve sonrasında çocuklarının da geçim sorumluluğunun altına girdiğinden kişi başına geliri, gittikçe azalır. Bu ise, geçimin zorlaşması anlamına gelir. Bu manasıyla evlilikle kurulan müesseseye, Araplar, ekonomik yönüyle aile demişler. Fakat iktisat ve kanaat ile, çocukların getirdiği bereket ile Allah ya o sabit geliri yeterli hale getirir veyahut babanın imkânlarını bollaştırır, daha güzel iş fırsatları verir.

Toplum, ailelerden meydana geliyor. Aile ise, anne-baba ve çocuklardan oluşur. Aileyi, hakiki aile yapan ailedeki her bir ferdin kendi konumunu bilmesi ve konumunun gereği olan vazifeyi sergilemesidir. Erkek, eşinin hak ettiği sevgi ve ilgiyi gösterdiğinde; kadın da eşinin hak ettiği saygı ve sevgiyi gösterir. Anne-baba, çocuğun hak ettiği sevgiyi, şefkati ve merhameti çocuğuna verdiğinde, çocuk da anne-babasının hak ettiği saygıyı, sevgiyi ve ilgiyi onlara gösterecektir. Bunlar fıtrat kanunlarıdır. Şu an ki huzur evleri, yetim evleri ve kadın sığınma evlerindeki birçok durum aslında fıtrat vazifelerinin ihmalinin neticesidir. Bu vazifelerdeki ihmal büyüdüğü için de Türkiye’de bu sığınma yerlerinin sayısı günden güne artmaktadır.

Bir anne ve baba, Peygamberimiz’in (ASM) dediği gibi “ Çocuğuna güzel isim vermek, onu güzel ahlakla terbiye etmek ve zamanı geldiğinde onu evlendirmek zorundadır. Bunlar evladın, anne babası üzerindeki haklarıdır.[1] Evladının hakkını vermemiş bir anne-babanın evladından tam manasıyla bir hürmet beklemeye hakları yoktur. Evlad buna rağmen gerekli saygı ve sevgiyi onlara gösterirse bu, onun faziletinden dolayıdır. Bununla beraber anne-babalık vazifesini hakkıyla yapan bir anne-babaya yaşlılık zamanlarında “ Öf dahi dememek, onları kınayıp incitmemek, onlara değer verdiğini gösteren güzel sözler söylemek, onları şefkat ve tevazu kanatları altına almak, onlar içinde Rabbinin merhamet ve şefkatini dualarında dilemek ” anne-babanın evladı üzerindeki haklarıdır.[2] Bu açıdan süreklilik taşıyan bir aileyi iç dünyası sağlıklı, hukuku çiğnenmemiş ve vazifelerine sâdık ferdler oluşturur.

İç dünyası sağlıklı ferdlerin oluşabilmesinin yolu ise, insanların kendi yapılarını doğru okumaları ve fıtratlarının gereği olan vazifeleri yapmalarıdır. Allah’a karşı vazifelerini hakkıyla yapan bir kişi, ailesi ve diğer insanlara ait vazifelerini de hakkıyla ve itina ile yapabilir. Evet, her bir insanda 3 temel yön var: Akıl-Kalb-Nefis… Bunlar, ruhumuzun bedene girmesiyle insanda ortaya çıkan bilinçli yapılardır. Akıl, düşünce yönümüzün kimliğini; kalb, duygu yönümüzün kimliğini; nefis ise, fiziksel yönümüzün kimliğini ve idaresini ifade eder.

Din, bizim düşünce-duygu ve fizik cephemizi dengeli ve düzenli hale getirmek istiyor. Bu seviyeye, “ sırat-ı müstakim ” ismini verir. Denge ile taşlar yerine oturur. Bu manada iç dünyasında taşlar yerine oturmuş dengeli her insan, iç âleminde bir aile gibidir. Bu ailede akıl, babadır; kalb, annedir; nefis ise, çocuktur.

Bir insan nefsinin hevesleri ve arzularını temel alsa, onun vücudunda nefis idareci olsa, onda çocuksu davranışlar ve ahlaksız bir karakter görünmeye başlar. Toplumdaki birçok “ sakallı çocuk ” hükmündeki kişilerde gördüğümüz üzere… İnsan kalbi, akıl ile nefis arasında tampon bölgedir. Tıpkı ailede baba ile çocuklar arasında annenin tampon bölge olması gibi… Bir kişi hayatında kalbi temel alsa, onda duygusallığın verdiği uç haller görünür. Bu ise psikolojik zararlara yol açtığı gibi, davranışlarda da dengesizliklere sebep olur. Bu yüzden bir insanda akıl, idareci; kalb, yardımcı olmalı; nefis ise, akıl ve kalbin velâyeti altındaki çocuk konumunda kalmalıdır. Tâ ki fıtrat dengesi bozulmasın.

İç dünyayı dengeleme konusunda en başarılı kişiler, hakiki dindar kişilerdir. Çünkü onlar sağlıklı bilgileriyle akıllarını, ibadetler ile de kalb ve nefislerini dengeliyorlar.

Sağlıklı ve dengeli bireyler, sağlıklı bir yuva kurabilirler. Evlilik, insanlık tarihi boyunca hep var olan ve yaşanan bir hadise… Bütün semavi dinler evliliği fıtratın gereği olarak doğru karşılamış; onu belirli kurallar içinde düzenlemiştir. Eşlerin ve çocukların hak ve sorumluluklarını fıtrat üzere belirlemiştir. Tâ ki huzurlu ve mesut bir yuva ortaya çıkabilsin. Bu manada Peygamber Efendimiz (ASM) döneminde bir genç yanına yaklaşır. Evlenmek ve aile kurmak isteyen birisi nasıl bir tercihte bulunması gerektiğini Hz. Peygamber’e (ASM) sorunca O şöyle der: “ Bir kadın ile 4 şey için evlenilir: Güzellik, zenginlik, asalet ve dindarlık. Sen dindarlığı tercih et, mesut olursun.[3] İnsan hayatının geneliyle ilgili olacak bir surette Hz. Ömer (RA), Peygamber Efendimiz’e (ASM)

İhtiyaçlarımızı gidermek için ne gibi faydalanılacak şeyler elde edelim?” diye sorunca Peygamberimiz (ASM) şu tavsiyede bulunur:

Faydalanılan şeylerin en faziletlisi zikreden bir dil, şükreden bir kalb ve âhireti ile ilgili hizmetlerde ona yardım eden imanlı bir hanımdır.”[4]

 Aile, din açısından mukaddestir. Allahu Teala aile kurulmasından razı ve memnundur. Boşanmayı ise, zaruri bir ihtiyaç haline gelebildiği için helal kılmıştır. Fakat boşanma “ Allah’ın gazaplandığı bir helaldir.[5] Çünkü boşanma ile çocukların psikolojileri bölünüyor; geleceğe bakışları kararıyor ve anne babası hayatta olduğu halde, çocuklar yetim ve öksüz büyüyorlar. Toplumdaki binlerce canlı örnekte gözlemlediğimiz üzere… Dünya genelinde yapılan istatistiksel araştırmalar 1970’lerde Avrupa’da evlenme oranının binde 7-9 iken, son yıllarda bu oranın binde 4,6’ya gerilediğini gösteriyor. Buna mukabil boşanma oranları Avrupa’da her geçen yıl artmaktadır. Türkiye verilerine bakıldığında ise, 2017 yılında Türkiye’de yapılan evlilik sayısı, önceki yıla göre %4,2 düşmüş; fakat boşanma sayısı ise önceki yıla göre %1,8 artmıştır. Bu da gösterir ki, toplum hayatı ve aile müessesesi çatırdamakta; çocukların ise mağduriyeti katmerlenmektedir.

Evet, ailede ve toplumda en önemli ihtiyaç, huzurdur. Aile ve toplum huzuru ise, onları oluşturan bireylerin iç dünyalarında huzur olmasıyla mümkündür. Bu konuda yaşayan İslam âlimlerinden Yusuf el-Kardavi şöyle der:

 Bundan kaç sene önce “el-Muhtar” dergisinde Amerikalı parlak bir doktorun yazısını okudum, doktor diyordu ki:

“Bir zamanlar gençliğimde hayatın herkesçe kabul edilen güzelliklerini bir liste halinde sıraladım ve dünyevi isteklerle şu açıklamayı yazdım: Sağlık, sevgi, kabiliyet, zenginlik ve şöhret. Sonra da kibir ve gurur ile bunu yaşlı bir bilgeye gösterdim.

Yaşlı dostum bana şöyle dedi: ” Güzel bir liste. Zararsız da sıralanmış. Ancak bana öyle geliyor ki, en mühim madde unutulmuş. O olmadan liste taşınmaz bir yük olur. Bilge dostum, listenin üzerine bir çarpı çekti ve iki kelime yazdı: “Kalp Huzuru” Ve dedi ki: “İşte bu, Allah’ın seçkin kulları için sakladığı bir lütuftur. Allah çoklarına zekâ ve sağlık verir. Mal ise el kiridir. Şöhret ender değildir. Ama kalp huzurunu ancak takdir ettiği kimselere verir.

Ve izah yollu şöyle dedi: ” Bu, bana mahsus bir görüş de değildir. Ben sadece Tevrat’tan naklediyorum; Aurelius’tan ve Ladenis’ten naklediyorum. Bu hikmet ehli şöyle demişler:Ya Rabbi, dünya nimetlerini ahmakların ayağı altına ser; bana da huzurlu bir kalp ver.

O gün bunu kabul etmek bana zor geldi. Ancak yarım asırlık özel bir tecrübeden ve ince düşüncelerden sonra anladım ki, kalp huzuru bir hayat için tek idealdir. Ve artık biliyorum ki, diğer meziyetler insana huzur sağlama için zaruri değildir. Bu huzurun mal olmadan, hatta sıhhat olmadan da geliştiğini görüyorum. Huzur, kulübeyi saraya çevirebilir. Huzursuzluk da sarayı zindan eder.

Ailenin saray gibi bir mutluluk yuvası olması az önceki yaşanmış örnekte gördüğümüz üzere kalb huzuruna bağlıdır. Kalb huzuru ise, Allah’a iman ve Onu bütün kalbiyle sevmeye dayanır. Kur’an bu noktada der: “ Uyanın! Dikkat edin! Kalpler ancak ve ancak Allah’ı aşk ile zikretmekle tatmin olur, huzur bulur.[6] Allah’ı ise, Onu tanıyanlar hakkıyla sevebilirler. Akıl, Onun marifetini elde eder; kalb ise, Onu zikreder. Bu şekilde huzurlu ferdler, mesud yuvalar kurulabilir.

Ailede baba, akıldır; anne, kalbdir; çocuk ise, nefistir. Allah ailede psikolojik olarak şöyle bir görev dağılımı yapmıştır: Babaların şefkati, kız çocuklarına odaklanır. Çünkü kızlar, âciz ve kırılgan bir yapıya sahiptirler. Şefkat duygusu, fıtratı gereği, âciz ve güçsüzleri koruma altına almak ister. Annelerin merhameti ise, oğullarına odaklanır. Çünkü erkek çocuklar, doymak bilmeyen muhtaç bir yapıya sahiptirler. Merhamet duygusu, yapısı gereği, aç ve muhtaç kişileri doyurmak ve tatmin etmek ister. Bu yüzden kız çocuklarının babalarına, oğulların da annelerine daha çok nazı geçer.

Toplum ve ülke planında baktığımızda ise devlet, babadır; vatan, anadır; halk ise, çocuklardır. Devlet idaresinin sağlıklı olmasının yolu, idarecinin nefsinin terbiye edilmiş; akıl ve kalbinin kontrolünde yaşayan birisi olmasıdır. Aksi takdirde idareci, elindeki maddi imkânları nefsinin hevesleri ve hırslarına kullanabilir. Birçok ülkede gördüğümüz üzere… Bu ise, vatana ve her bir vatandaşa karşı bir hıyanettir. İdareci, duygusallık ve kalbi temel alırsa bu sefer ya baskıcı olur veya aşırı derecede şefkatli ve merhametli olur. İlk durum halkı isyan ettireceği gibi, ikinci durum da halkı şımartacaktır. Bu açıdan devleti, akıl idare etmeli, cesaret gibi duygular devletin yardımcısı olmalı.

Aile, toplum binasının yapı taşıdır. Aile müessesesi yok edilirse, toplum yok olur. Aile yapısı bölündüğünde toplum da bölünmeye başlar. Bu açıdan devletin vazifesi aileyi korumak; onu zedeleyici engelleri kaldırmak ve var olan problemleri çözecek formüller geliştirmektir.

Kâinat da bir ülkedir. Allahu Teala ise, bu ülkenin idarecisidir. Allah, fıtrata koyduğu kanunlar ile her şeyi idare eder. Kâinat krallığında aile, temel bir önem taşıyor. Bu açıdan ailede olabilecek problemleri önlemek ve aile fertleri arasında kaynaşmayı sağlamak için Allah kadını erkeğe, erkeği kadına muhtaç bir yapıda yaratmıştır. Genel olarak erkekler, sayısız ihtiyaçlara sahiptirler; kadınlar ise, fıtraten kanaatkârdırlar. Bu açıdan kadınlar azla yetinebilirler, fakat erkekler hırslı fıtratları gereği az ile yetinemezler. Bu hırslarıyla beraber erkekler, ihtiyaçlarını giderme konusunda genel itibariyle beceriden de yoksundurlar. Yemek yapma, temizlik yapma vesaire… Bu konularda kadınlar çok becerikli ve yatkındırlar. Ayrıca neslinin devamı açısından da erkek kendi kendine yeterli değildir. Bu manada bakılırsa erkekler, çok yönlerden kadınlara muhtaç kılınmıştır.

Kadınlar ise nahif, zarif ve güçsüz fiziksel yapıları ile korunmaya ihtiyaç hissederler. Bu açıdan bir kadının onu koruyucu bir erkeğe, onun sevgisi ve şefkatine ihtiyacı vardır. Şâir Basîrî, kâinat ülkesindeki tarafların birbirine ihtiyacını şöyle ifade eder:

Zen merde, civan pîre, keman tîrine muhtaç

Eczâ-yı cihan cümle biri birine muhtaç

Zen, kadın; merd, erkek demek… Civan, genç; pîr, ihtiyar demek… Keman, yay; tîr ise, ok demek…

Ayrıca kadın fiziksel olarak güzel yaratıldığı için, erkekten ister istemez eşine doğru bir sevgi akışı olur. Çünkü fıtrat, güzelliği sevecek şekilde programlanmış. Sevilen ve evlilikle sahiplenilen bir kadının kalbinden ise, eşine karşı ister istemez bir saygı duygusu yükselir. Erkek fıtratı, sevmek ve sahip olmak; kadın fıtratı ise, sevilmek ve sahiplenilmek ister. Karşılıklı güven duygusu eşliğinde bu sevgi ve saygı duyguları ailenin gözle görünmeyen tutkallarıdırlar. Karı-koca arasında emniyet ve güveni sağlayacak sır ise, kadının dindarlığı, iffet ve hayâsıdır. Bunların göstergesi ise, layıkıyla yaşanılan bir tesettürdür. Bu noktada Bedüzzaman Said Nursi aile hayatı hakkında kaleme aldığı Risalede şöyle der:

Tesettürsüzlük ve açık saçıklık, o emniyet ve güven duygusunu bozar, o karşılıklı hürmet ve muhabbeti de kırar. Çünkü, açık saçıklık kılığına giren on kadından ancak bir tanesi bulunur ki, kocasından daha güzelini görmediğinden, kendini ecnebiye          ( yabancıya ) sevdirmeye çalışmaz. Dokuzu, kocasından daha iyisini görür. Ve yirmi adamdan ancak bir tanesi, karısından daha güzelini görmüyor. O vakit o samimî muhabbet ve hürmet-i mütekabile ( karşılıklı hürmet ) gider.[7] İstatistiksel araştırmalar, evli herhangi bir kadının yabancı erkeklere ilgi göstermeye başladığında diğer erkeklerin %90’ını eşinden daha yakışıklı olarak bulacağını bize gösteriyor. Buna mukabil evli bir erkeğin ise, yabancı kadınlara ilgi göstermeye başladığında %95 kadını kendi eşinden daha güzel olarak bulacağını bize gösteriyor. Daha güzel ve yakışıklıyı görmek ise, fıtrat kanunları gereği onların sevilmesini ve istenilmesini netice verir. Bu ise, toplum hayatını yerle bir eder. Bu noktada dinin emrettiği gözlerini ve kulağını haramdan sakınma uygulaması, tam manasıyla koruyucu bir hekimliktir. Ki hem eşler arası sevgi ve saygı duygularını muhafaza etsin hem ailelerin bozulmasını engeller.

Bu noktaya dair Şekel bin Humeyd (RA) isimli genç bir sahabe Hz. Peygamber’den (ASM) ona devamlı edebileceği bir dua öğretmesini ister. O da şu duayı öğretir: “ Allah’ım, kulağımın şerrinden, gözümün şerrinden, dilimin şerrinden, kalbimin şerrinden ve üreme suyumun şerrinden sana sığınırım. [8] Demek bir zinanın ilk başladığı an, karşı cinsin sesini duyma ânıdır. Sonra süreç ona bakmaya ve karşılıklı bakışa ilerliyor; sonra konuşmaya geçiyor; sonra sevmeye uğruyor. Zinada çocuk, istenilmez. Çünkü onda hedef, zevktir. Oysa cinsellik, insan neslinin devamı için fıtrata konulmuş bir özelliktir. Dinin emrettiği evlilik, cinsel ihtiyacın meşru şekilde tatmini ve neslin bekasının temini amaçlıdır.

Çocuk, toplumun devamını sağlayan unsur olduğu gibi; aile fertlerini kaynaştırıcı ve evin merkezi olan unsurudur. Evdeki bütün hizmetler çocuklaradır. Bu manada Osmanlı Döneminde erkek çocuğa, “ mahdum ” yani “ kendisine hizmet edilen ”; kız çocuğa ise, “ kerîme ” yani “ bize değer katan, değerlimiz ” denilirdi.

Din, ailede her sahada görev dağılımı yapar. Ailenin dış işlerinden ve geçim kaynaklarından baba; iç işleri ve ev idaresinden anne sorumlu tutulur. Her ailenin toplumsal kimliği, babayla; kendi içsel kimliği anneyle temsil edilir. Bu açıdan dinde, ev içi vazifeler âtıl kalmaması için kadın çalışmaya ve sosyal hayata girmeye zorlanmamıştır. Kendi isteğiyle çalışabilir; kazancı da kendisine ait olur. Fakat aile içi vazifelerini aksatmamak kaydıyla… Bu manasıyla aile, küçük bir devlet ve topluma benzer.

Aile, bir okuldur. Baba, çocukların “ öğretmen ” idir ( muallim ). Anne ise, çocukların “ eğitmen ” idir ( mürebbiye ). Milli Eğitim Bakanlığı bu sistemi “ Tâlim ve Terbiye Kurulu ” ile Bakanlık çapında düzenleyip yapıyor. Baba, tâlim yapar, anne ise, terbiye eder. Tâlim için belirli bir mantık, sistematik ve disiplin gerekir. Terbiye içinse duygusal yaklaşım, sabır ve süreç esastır. Ahlak, ilmin hayat haline gelmesi olduğundan terbiyenin eseridir. Bu açıdan çocukların ahlakı, annenin bir sanat eseridir. Güzel ahlaklı ve sabırlı bir anne, ahlak âbidesi çocuklar yetiştirecektir. Bu noktadan her ülkenin ihtiyaç duyduğu ahlaklı ferdler, aile denilen okulun ve annelerin mahsulüdürler.

Ailenin verdiği ahlak, haya ve edebe dair yaşanmış bir vakayı Prof. Dr. Alaeddin Başar yazdığı bir kitabında şöyle anlatır:

 ” Lise son sınıftaydım. Bir gün hocamız sınıfa girdiğinde, tahtada ahlâk dışı bir resim ve uygunsuz bir yazı ile karşılaşmıştı. Rengi bir an değişti…

Hiçbir şey söylemeden silgiyi aldı ve tahtayı yavaş yavaş silmeye başladı.

Çok kızdığı belliydi. Belki de, böyle yapmakla sinirlerinin yatışmasını bekliyordu. Daha sonra tahtanın önünde birkaç kez gitti geldi… Sonunda bize dönerek:

Çocuklar! ” dedi.İleri görüşlü olun!

Bir şey anlamamıştık. Ne demek istemişti? Resimle bu sözün ne alakası vardı? Kısa süren bir sessizlikten sonra şöyle sürdürdü konuşmasını.

Evet, İleri görüşlü olun. Sadece bulunduğunuz günü, mevsimi, çağı düşünmeyin. Hiç olmazsa, hayalen on-onbeş yıl sonrasına gidin.

Bugün öyle şeyler konuşun, yazın, çizin ki, o gün oğlunuza yahut kızınıza ‘ namus, haysiyet ‘ dersi verirken yüzünüz kızarmasın. “

Sınıfta çıt çıkmıyordu… Resmi çizen arkadaşın yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Hocamız devam etti konuşmasına;

Bugün öyle bir hayat sürün ki, yarın hayat arkadaşınızın yüzüne utanmadan bakabilesiniz. Bu zavallı da, beni sağlam ayakkabı sanıyordemeyesiniz kendi kendinize…

Bu sözler hepimizin kafasına çivi gibi işlemişti…[9]

Evet, kadınların fıtratını bozmak aileyi yıkmak demektir. Din, fıtrata uygun bir aile ve toplum hayatı istiyor. Bu manada Kur’an, bir fıtrat haritasıdır. Kur’an bize insan, aile,  toplum, dünya ve Âhiretin fıtratının haritasını sunuyor. Kur’an şeytanın, şeytanlaşmış fikir ve akımların kadın fıtratını bozmaya yöneleceklerini Bakara suresinde şöyle ifade eder:

204– İnsanlardan kimi de vardır ki, dünya hayatı hakkındaki sözleri senin hoşuna gider ve o kalbindekine Allah’ı şahit tutar. Halbuki O, İslâm düşmanlarının en yamanıdır.

   205 – İş başına geçti mi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, kadını ve nesli helak etmek için koşar. Allah ise bozgunculuğu sevmez.

Çoğu mealler âyetin Arapçasındaki “ hars ” kelimesini “ ekin ” manasına çeviriyor. Oysa aynı surenin 223. Âyeti kadınları,              “ kendisinde ekin biten bir tarla ” ya yani “ hars ” a benzetir. Kadın tarladır; çocuklar ise, ekindir.

Evet bir toplumu helak etmek için en kestirme yol aileden itibaren yıkıma başlamaktır. Aileler ise, kadının fıtratını bozmakla yıkılır. Anne fıtratı bozulunca, nesil de bozulur.

[1] Buhâri, Akika 1, Edeb 108; Müslim, Fezâil 62; İbn Mâce, Edeb 3; İbn Kayyim el-Cevziyye, s. 159;

[2] İsra suresi, 23-24.

[3] İbni Mâce, Nikâh: 6.

[4] Tirmizî, Tefsirü’l-Kur’ân.- 48, İbn-i Mâce, Nikâh: 5.

[5] Ebu Davud, Sünen, Talak: 3. H. No: 2177. İbn Mace, Talak: 3. H. No: 2018.

[6] Rad suresi, 28.

[7] Lem’alar, 24. Lem’a, 3. Hikmet.

[8] Ebû Dâvûd, Vitir 32; Tirmizî, Daavât 74. Ayrıca bk. Nesâî, İstiâze 4, 10, 11, 28.

[9] Hülya’ya Mektuplar, Zafer Yayınları.