Bazı insanlar vardır; konuşuldukça büyürler. Bazıları ise sustukça… Hatta öyleleri vardır ki, kendilerini bilmedikçe yücelirler. İşte Tahirî Mutlu Ağabey, bu ikinci sınıfın en nadide misallerindendir.
Bugünün dünyasında insan, kendini göstermek için yarışıyor.
“Her adam için, heyet-i içtimaiyede görmek ve görünmek için mertebe denilen bir penceresi vardır.
O pencere kamet-i kıymetinden yüksek ise, tekebbür ile tetavül edecek; eğer kamet-i kıymetinden aşağı ise, tevazu’ ile tekavvüs edecek ve eğilecek.. tâ o seviyede görsün ve görünsün.
İnsanda büyüklüğün mikyası; küçüklüktür, yani tevazu’dur.
Küçüklüğün mizanı; büyüklüktür, yani tekebbürdür.”[1]
Herkes bilinmek, tanınmak, takdir edilmek istiyor. Fakat Tahirî Ağabey’in hayatına baktığımızda, bunun tam zıddı bir hakikatle karşılaşıyoruz: O, bilinmek değil, istihdam olmayı istemiştir hizmet-i nuriyede. Makam değil, vazife talep etmiştir Rabbinden niyazlarında.
Üstâd’ı Said Nursî ona bir gün sorduğunda mesele bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar:
“Kendini bilmek mi istersin, yoksa hizmette istihdam olmak mı?”[2]
Bu soru, aslında her birimize sorulmuş bir sualdir. Bizler çoğu zaman “kendimizi bilmek”, yani bir nevi manevî makamlarımızı öğrenmek isteriz. Fakat Tahirî Ağabey’in cevabı, asırlara ders verecek kadar derindir:
“Aman efendim, aman efendim! Ben kendimi bilmek istemiyorum, istihdam olunmamı istiyorum” [2] demişti cevap olarak.
İşte ihlâsın ruhu budur. Çünkü kendini bilen nefis kabarabilir; fakat hizmette yoğurulan bir insan, her an vazifesinin farkında olur, kendini değil davasını yaşar. Bu da bir hâl olarak çevresine sirayet edip bir numune-i imtisâl olur.
Bediüzzaman’ın onun hakkında yaptığı dua ise bu hakikati daha da derinleştirir:
“Ya Rabbi! Tahirî dünyada kendini bilmesin.”[2]
Bu dua ilk bakışta garip gelebilir. Fakat altında yatan sır şudur: Eğer Tahirî Ağabey kendi makamını bilseydi, belki dünyaya karşı alâkası kesilecek, uzlet köşesine çekilecekti. Hâlbuki o, hizmet için lazımdı. Demek ki bazen en büyük lütuf, bazı hakikatlerin perdeli kalmasıdır.
Kişi kendini bilirse ya enaniyet ya atâlete kapı aralanır. Ama bu sırlı kapı aralanmazsa insan hizmete, gayrete devam eder.
Onun hayatı sadece sözle değil, fiille yazılmış bir ders kitabıdır. Tarlasını satmış, malını mülkünü terk etmiş, her şeyini iman hizmetine vakfetmiştir. Fakat bunu yaparken bir kahraman edasıyla değil; sanki yapması gereken en sıradan işi yapıyormuş gibi bir sadelikle hareket etmiştir. Çünkü o, vermeyi kayıp değil, kazanç olarak görüyordu.
Risale-i Nur’un elle çoğaltıldığı dönemlerde kalemi adeta bir matbaa gibi çalışmıştır. Sayfalar dolusu yazmış, gecesini gündüzüne katmıştır. Hani “Zübeyir Ağabey’in hizmete olan ‘kara sevdası’ nasıl dillere destan ise, Tahirî Ağabey’in kalemi de aynı sevdanın sessiz bir tezahürüdür.”
Bugün kolayca ulaştığımız hakikatlerin arkasında, işte böyle sessiz fedakârlıklar vardır. Bizlere düşende o dönemde yaşamadığımız için araştırıp öğrenip kendimizi küfür ve sefahete karşı hizmetle aktif tutmaktadır.
Belki de onun en dikkat çekici yönlerinden biri, ihtilafsız bir hayat sürmesidir. Tartışmaya girmemiş, kırgınlık üretmemiş, nefsini öne çıkarmamıştır. Hizmeti her şeyin üstünde tutmuş; “ben” demek yerine daima “hizmet” demiştir. Kapısında “Burada gıybet etmek kat’i surette yasaktır” manasında bir yazı yazması da kulluğu içinde bir sultan olan Tahirî Ağabey’in hassasiyetini göstermektedir.
Ömrü ya medreselerde ya da zindanlarda geçmiştir. Fakat o, bulunduğu yeri değiştirmeye çalışmamış; bulunduğu yeri hizmete çevirmiştir. Çünkü onun için mekân değil, vazife mühimdi. Belki sıkıntılı ortamlar hizmete daha çok gebeydi onun için.
Ve belki de en ince tarafı: duâ insanı oluşudur. Sadece yazmamış, sadece koşmamış; aynı zamanda kalbiyle taşımıştır bu davayı. İnsanları unutmamış, isim isim dua etmiştir.
Bugün onun hayatına baktığımızda kendimize şu soruyu sormadan edemiyoruz:
Biz hizmette yer mi arıyoruz, yoksa hizmette görünmek mi?
Tahirî Mutlu’nun sessiz ama derin cevabı hâlâ kulaklarda yankılanıyor:
“Hizmette istihdam olmak isterim.”
Belki de asıl büyüklük, bilinmekte değil; bilinmeden yürümektedir. Görünmekte değil; kaybolarak çoğalmaktadır.
Ve belki de en büyük makam, makam istememektir… Yani öyle bir makam ki: hiçlikte sonsuzluk bulan bir makam.” Tıpkı Ebû lâ şey olarak imza atan Üstâd Bediüzzaman hazretleri gibi.
Destanlaşan ve Kur’an davasının ahirete irtihâl eden tüm neferlerine selâm olsun. Ruhlarına el-fatiha.
Muhammed Numan ÖZEL
Bu yazı yazılırken, Ağabeyler Anlatıyor – Ömer Özcan’dan istifade edilmiştir.
Veliler Diyarında Bir Kuzey Işığı: Veli Işık Kalyoncu
Bu yazıdaki bilgiler “Ağabeyler Anlatıyor” ve “Son Şahitler” isimli hâtıra kitaplarından yararlanılmıştır.
Sessiz bir hizmet ömrü, sadakatle geçen bir hayat ve iman hizmetine adanmış yılların ardından ebedî âleme irtihal eden bir Nur talebesi.
Risale-i Nur hizmetinin çileli fakat bereketli yıllarına şahitlik eden bir ömür… Sessiz fakat sadakatli bir hizmet insanı.
Bazı insanlar vardır ki hayatları sessiz geçer; fakat o sessizliğin içinde büyük bir sadakat, derin bir hizmet ve sarsılmaz bir iman saklıdır. Onlar gürültüyle değil, samimiyetle yaşarlar. Gösterişle değil, ihlâsla hizmet ederler. Veli Işık Kalyoncu da böyle bir hayatın sahibiydi. O, bir devrin iman mücadelesine şahitlik eden, Risale-i Nur hizmetinin çileli fakat bereketli yıllarında yetişen bir neslin temsilcilerindendi. Gösterişi, alayiş ve nümayişi sevmeyen bir kahraman. Uzun bir ömrün ardından bugün Hakk’ın rahmetine kavuştu. İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.
1936 yılında Kastamonu’nun Tosya ilçesinde dünyaya gelen Veli Işık Kalyoncu, çocukluk yıllarını iman hizmetlerinin baskılar altında yürütüldüğü bir devrede geçirdi.
O yıllarda Risale-i Nur talebeleri sürgünlerle, mahkemelerle ve hapishanelerle imtihan ediliyordu. Henüz küçük yaşlarda bu hadiselerin gölgesinde büyüdü.
Nur talebelerinin yaşadığı sıkıntılar ve hapishanelere gönderilişleri onun zihninde derin izler bıraktı. Böylece daha çocuk yaşta iman hizmetinin çilesine uzaktan şahit oldu. Ruhu âdetâ nura pervane gibi olmuştu.
Gençlik yıllarında Kastamonu’da tahsil görürken hayatında yeni bir kapı açıldı. Bediüzzaman Said Nursî’nin yakın talebelerinden Mehmed Feyzi Efendi ile tanıştı. Bu tanışma, onun Risale-i Nur’la tanışmasının da başlangıcı oldu. Zaten ruhu da buna müştaktı. Feyzi Efendi’nin derslerinde bulunarak Risaleleri okumaya başladı. Kastamonu’nun hatıralarla dolu Karadağ’ında yapılan sohbetler ve dersler onun gönlünde silinmez izler bıraktı. Tıpkı “Bize Hâlıkımızı anlat” diye gelen diğer gençler gibi. Artık Kuzey ışıklarından bir ışık daha çıkıyordu.
1957 yılında yüksek tahsil için Ankara’ya gitti ve Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde öğrenim görmeye başladı.
Bu yıllar, Risale-i Nur’un teksir nüshalarından matbaa baskılarına doğru ilerlediği önemli bir döneme rastlıyordu.
Veli Işık Kalyoncu da bu hizmetin içinde yer aldı. Basılacak risalelerin tashihinde, sayfaların hazırlanmasında ve matbaaya ulaştırılmasında gayret gösterdi. Bu çalışmalar, Risale-i Nur’un daha geniş kitlelere ulaşmasına vesile olan mühim hizmetler arasındaydı. Ankara’da Risale-i Nur Külliyatı’nın ilk resmi baskılarını M. Said Özdemir, Atıf Ural, Mustafa Türkmenoğlu ve hizmet arkadaşları tarafından İhlas Nur Neşriyat bünyesinde yapılmaktaydı.[1]
Bu dönemde Bediüzzaman Said Nursî ile görüşme imkânı da buldu. Isparta’da yapılan bir ziyarette basılmak üzere hazırlanan risale formalarını Üstâd’a götürerek onun sohbetinde bulunma bahtiyarlığına erişti. Bu hatıra, onun hayatında unutulmaz bir yer tuttu.
1961 yılında İlahiyat Fakültesi’nden mezun olduktan sonra öğretmenlik mesleğine başladı. Balıkesir, Adana ve Bursa gibi şehirlerde uzun yıllar görev yaptı. İmam Hatip okullarında ve liselerde din dersleri vererek pek çok talebenin yetişmesine katkıda bulundu. Onun öğretmenliği yalnız bir meslek değil, aynı zamanda bir irşad ve hizmet anlayışıydı. Talebelerine yalnız bilgi değil, aynı zamanda iman şuuru kazandırmaya gayret etti.
1980 yılında Türkiye’nin çalkantılı dönemlerinden birinde bulunduğu dershaneye yapılan baskın sebebiyle gözaltına alındı ve bir süre tutuklu kaldı. Ancak bu hadiseler onun hizmet azmini kırmadı. Daha sonra görevine devam ederek eğitim ve hizmet hayatını sürdürdü. Çünkü biliyordu ki; “Bir tek adam seninle hidayete gelse, sahra dolusu kırmızı koyun, keçilerden daha hayırlıdır.”[2]
1989 yılında emekli oldu ve hayatının sonraki yıllarını Bursa’da geçirdi. Bu yıllarda hatıralarıyla Risale-i Nur hizmetinin ilk dönemlerine ışık tutan önemli isimlerden biri oldu. Onun anlattıkları, o zor yılların samimiyetini ve fedakârlığını gösteren canlı birer şahitlik niteliği taşıdı.
Böyle hizmet ehli insanların ardından Risale-i Nur’un ifade ettiği şu hakikatler kalbe teselli verir:
“Ölüm, idam değil, firak değil belki hayat-ı ebediyenin mukaddemesidir, mebdeidir ve vazife-i hayat külfetinden bir paydostur, bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Berzah âlemine göçmüş kafile-i ahbaba kavuşmaktır.”[3]
Yani ölüm, iman ehli için bir yokluk değil; vazifesini tamamlayan bir asker gibi terhis olup ebedî hayata geçiştir.
Üstâd Bediüzzaman’ın hizmet ehli hakkında söylediği şu ölçü de böyle hayatların kıymetini hatırlatır:
‘Bu zamanda en büyük bir ihsan, bir vazife, imanı kurtarmaktır, başkaların imanına kuvvet verecek bir surette çalışmaktır.”[4]
“Vazifemiz ihlas ile iman ve Kur’ana hizmet etmektir. Amma bizi muvaffak etmek ve halka kabul ettirmek ve muarızları kaçırmak ise, o vazife-i İlahiyedir. Biz buna karışmayacağız.”[5]
“Meşakkat derecesinde sevabın ziyadeleşmesi cihetinde, bu şiddetli hale şükretmeliyiz.
Vazifemiz olan hizmet-i imaniyeyi ihlasla yapmağa çalışmalı; vazife-i İlahiye olan muvaffakıyet ve hayırlı neticeleri vermek cihetine karışmamalıyız.
خَيْرُ الْاُمُورِ اَحْمَزُهَا deyip bu çilehanedeki sıkıntılara sabır içinde şükretmeliyiz.”[6]
Bu hakikatler gösteriyor ki iman ve hizmet yolunda geçen bir ömür zayi olmaz. Dünya bir vazife meydanıdır. İnsan vazifesini tamamladığında ise ebedî âleme çağrılır. Kendinden sonra namı ve hizmeti kalır. Sadaka-i câriyesi işlemeye devam eder.
“Ölüm gelse, bir ruhu alır.
Sırr-ı uhuvvet-i hakikiye ile rıza-yı İlahî yolunda, âhirete müteallik işlerde, kardeşleri adedince ruhları olduğundan biri ölse, “Diğer ruhlarım sağlam kalsınlar; zira o ruhlar her vakit sevapları bana kazandırmakla manevî bir hayatı idame ettiklerinden ben ölmüyorum.” diyerek, ölümü gülerek karşılar.
“Ve o ruhlar vasıtasıyla sevab cihetinde yaşıyorum, yalnız günah cihetinde ölüyorum.” der, rahatla yatar.”[7]
Veli Işık Kalyoncu da böyle bir hizmet ömrünün ardından ebedî âleme irtihal etti. Merhum ve Muazzez Ağabey’im Mustafa Sungur’un vefatında yaptığı o nutku halen aklımda. Cemaati teskin etmek için ne muazzamdı. Kalyoncu Ağabeyim de kendi çapında ardında gösterişsiz fakat bereketli bir hizmet, samimi hatıralar ve sadakat dolu bir ömür bıraktı. Adam kıtlığı olan zamanlarda var olan adamdır.
Hizmet insanlarının hayatı çoğu zaman manşetlere konu olmaz; fakat onların sadakatle yürüdükleri yol, nice gönüllerin imanına kuvvet verir. Onlar gittiklerinde ise geride bıraktıkları hatıralar, âdetâ hizmetin sessiz şahitleri olarak kalır. Bizlere düşen ise onların hizmet yolunu hatırlamak, yaşatmak ve dualarla desteklemektir. Elhamdülillah ki bu hatıraları vaktiyle kaydeden ağabeylerimiz olmuş bizlere de bu hâtıralar bir nevi yol rehberi güzel bir misal olmuş.
Cenâb-ı Hak kendisine rahmet eylesin. Mekânını cennet, makamını âli eylesin. Geride kalanlara sabr-ı cemil ihsan eylesin.
Bu yazı münasebetiyle Veli Işık Kalyoncu Ağabey başta olmak üzere ahirete irtihâl eden tamam ağabeylerimizin ruhuna el-Fatiha..
Selâm ve duâ ile.
Muhammed Numan ÖZEL
[1] İhlas Nur Neşriyat günümüzde âdetâ Üstâd’dan emanet olarak hizmet vermeye devam etmektedir.
Veliler Diyarında Bir Kuzey Işığı: Veli Işık Kalyoncu
Bu yazıdaki bilgiler “Ağabeyler Anlatıyor” ve “Son Şahitler” isimli hâtıra kitaplarından yararlanılmıştır.
Sessiz bir hizmet ömrü, sadakatle geçen bir hayat ve iman hizmetine adanmış yılların ardından ebedî âleme irtihal eden bir Nur talebesi.
Risale-i Nur hizmetinin çileli fakat bereketli yıllarına şahitlik eden bir ömür… Sessiz fakat sadakatli bir hizmet insanı.
Bazı insanlar vardır ki hayatları sessiz geçer; fakat o sessizliğin içinde büyük bir sadakat, derin bir hizmet ve sarsılmaz bir iman saklıdır. Onlar gürültüyle değil, samimiyetle yaşarlar. Gösterişle değil, ihlâsla hizmet ederler. Veli Işık Kalyoncu da böyle bir hayatın sahibiydi. O, bir devrin iman mücadelesine şahitlik eden, Risale-i Nur hizmetinin çileli fakat bereketli yıllarında yetişen bir neslin temsilcilerindendi. Gösterişi, alayiş ve nümayişi sevmeyen bir kahraman. Uzun bir ömrün ardından bugün Hakk’ın rahmetine kavuştu. İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.
1936 yılında Kastamonu’nun Tosya ilçesinde dünyaya gelen Veli Işık Kalyoncu, çocukluk yıllarını iman hizmetlerinin baskılar altında yürütüldüğü bir devrede geçirdi.
O yıllarda Risale-i Nur talebeleri sürgünlerle, mahkemelerle ve hapishanelerle imtihan ediliyordu. Henüz küçük yaşlarda bu hadiselerin gölgesinde büyüdü.
Nur talebelerinin yaşadığı sıkıntılar ve hapishanelere gönderilişleri onun zihninde derin izler bıraktı. Böylece daha çocuk yaşta iman hizmetinin çilesine uzaktan şahit oldu. Ruhu âdetâ nura pervane gibi olmuştu.
Gençlik yıllarında Kastamonu’da tahsil görürken hayatında yeni bir kapı açıldı. Bediüzzaman Said Nursî’nin yakın talebelerinden Mehmed Feyzi Efendi ile tanıştı. Bu tanışma, onun Risale-i Nur’la tanışmasının da başlangıcı oldu. Zaten ruhu da buna müştaktı. Feyzi Efendi’nin derslerinde bulunarak Risaleleri okumaya başladı. Kastamonu’nun hatıralarla dolu Karadağ’ında yapılan sohbetler ve dersler onun gönlünde silinmez izler bıraktı. Tıpkı “Bize Hâlıkımızı anlat” diye gelen diğer gençler gibi. Artık Kuzey ışıklarından bir ışık daha çıkıyordu.
1957 yılında yüksek tahsil için Ankara’ya gitti ve Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde öğrenim görmeye başladı.
Bu yıllar, Risale-i Nur’un teksir nüshalarından matbaa baskılarına doğru ilerlediği önemli bir döneme rastlıyordu.
Veli Işık Kalyoncu da bu hizmetin içinde yer aldı. Basılacak risalelerin tashihinde, sayfaların hazırlanmasında ve matbaaya ulaştırılmasında gayret gösterdi. Bu çalışmalar, Risale-i Nur’un daha geniş kitlelere ulaşmasına vesile olan mühim hizmetler arasındaydı. Ankara’da Risale-i Nur Külliyatı’nın ilk resmi baskılarını M. Said Özdemir, Atıf Ural, Mustafa Türkmenoğlu ve hizmet arkadaşları tarafından İhlas Nur Neşriyat bünyesinde yapılmaktaydı.[1]
Bu dönemde Bediüzzaman Said Nursî ile görüşme imkânı da buldu. Isparta’da yapılan bir ziyarette basılmak üzere hazırlanan risale formalarını Üstâd’a götürerek onun sohbetinde bulunma bahtiyarlığına erişti. Bu hatıra, onun hayatında unutulmaz bir yer tuttu.
1961 yılında İlahiyat Fakültesi’nden mezun olduktan sonra öğretmenlik mesleğine başladı. Balıkesir, Adana ve Bursa gibi şehirlerde uzun yıllar görev yaptı. İmam Hatip okullarında ve liselerde din dersleri vererek pek çok talebenin yetişmesine katkıda bulundu. Onun öğretmenliği yalnız bir meslek değil, aynı zamanda bir irşad ve hizmet anlayışıydı. Talebelerine yalnız bilgi değil, aynı zamanda iman şuuru kazandırmaya gayret etti.
1980 yılında Türkiye’nin çalkantılı dönemlerinden birinde bulunduğu dershaneye yapılan baskın sebebiyle gözaltına alındı ve bir süre tutuklu kaldı. Ancak bu hadiseler onun hizmet azmini kırmadı. Daha sonra görevine devam ederek eğitim ve hizmet hayatını sürdürdü. Çünkü biliyordu ki; “Bir tek adam seninle hidayete gelse, sahra dolusu kırmızı koyun, keçilerden daha hayırlıdır.”[2]
1989 yılında emekli oldu ve hayatının sonraki yıllarını Bursa’da geçirdi. Bu yıllarda hatıralarıyla Risale-i Nur hizmetinin ilk dönemlerine ışık tutan önemli isimlerden biri oldu. Onun anlattıkları, o zor yılların samimiyetini ve fedakârlığını gösteren canlı birer şahitlik niteliği taşıdı.
Böyle hizmet ehli insanların ardından Risale-i Nur’un ifade ettiği şu hakikatler kalbe teselli verir:
“Ölüm, idam değil, firak değil belki hayat-ı ebediyenin mukaddemesidir, mebdeidir ve vazife-i hayat külfetinden bir paydostur, bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Berzah âlemine göçmüş kafile-i ahbaba kavuşmaktır.”[3]
Yani ölüm, iman ehli için bir yokluk değil; vazifesini tamamlayan bir asker gibi terhis olup ebedî hayata geçiştir.
Üstâd Bediüzzaman’ın hizmet ehli hakkında söylediği şu ölçü de böyle hayatların kıymetini hatırlatır:
‘Bu zamanda en büyük bir ihsan, bir vazife, imanı kurtarmaktır, başkaların imanına kuvvet verecek bir surette çalışmaktır.”[4]
“Vazifemiz ihlas ile iman ve Kur’ana hizmet etmektir. Amma bizi muvaffak etmek ve halka kabul ettirmek ve muarızları kaçırmak ise, o vazife-i İlahiyedir. Biz buna karışmayacağız.”[5]
“Meşakkat derecesinde sevabın ziyadeleşmesi cihetinde, bu şiddetli hale şükretmeliyiz.
Vazifemiz olan hizmet-i imaniyeyi ihlasla yapmağa çalışmalı; vazife-i İlahiye olan muvaffakıyet ve hayırlı neticeleri vermek cihetine karışmamalıyız.
خَيْرُ الْاُمُورِ اَحْمَزُهَا deyip bu çilehanedeki sıkıntılara sabır içinde şükretmeliyiz.”[6]
Bu hakikatler gösteriyor ki iman ve hizmet yolunda geçen bir ömür zayi olmaz. Dünya bir vazife meydanıdır. İnsan vazifesini tamamladığında ise ebedî âleme çağrılır. Kendinden sonra namı ve hizmeti kalır. Sadaka-i câriyesi işlemeye devam eder.
“Ölüm gelse, bir ruhu alır.
Sırr-ı uhuvvet-i hakikiye ile rıza-yı İlahî yolunda, âhirete müteallik işlerde, kardeşleri adedince ruhları olduğundan biri ölse, “Diğer ruhlarım sağlam kalsınlar; zira o ruhlar her vakit sevapları bana kazandırmakla manevî bir hayatı idame ettiklerinden ben ölmüyorum.” diyerek, ölümü gülerek karşılar.
“Ve o ruhlar vasıtasıyla sevab cihetinde yaşıyorum, yalnız günah cihetinde ölüyorum.” der, rahatla yatar.”[7]
Veli Işık Kalyoncu da böyle bir hizmet ömrünün ardından ebedî âleme irtihal etti. Merhum ve Muazzez Ağabey’im Mustafa Sungur’un vefatında yaptığı o nutku halen aklımda. Cemaati teskin etmek için ne muazzamdı. Kalyoncu Ağabeyim de kendi çapında ardında gösterişsiz fakat bereketli bir hizmet, samimi hatıralar ve sadakat dolu bir ömür bıraktı. Adam kıtlığı olan zamanlarda var olan adamdır.
Hizmet insanlarının hayatı çoğu zaman manşetlere konu olmaz; fakat onların sadakatle yürüdükleri yol, nice gönüllerin imanına kuvvet verir. Onlar gittiklerinde ise geride bıraktıkları hatıralar, âdetâ hizmetin sessiz şahitleri olarak kalır. Bizlere düşen ise onların hizmet yolunu hatırlamak, yaşatmak ve dualarla desteklemektir. Elhamdülillah ki bu hatıraları vaktiyle kaydeden ağabeylerimiz olmuş bizlere de bu hâtıralar bir nevi yol rehberi güzel bir misal olmuş.
Cenâb-ı Hak kendisine rahmet eylesin. Mekânını cennet, makamını âli eylesin. Geride kalanlara sabr-ı cemil ihsan eylesin.
Bu yazı münasebetiyle Veli Işık Kalyoncu Ağabey başta olmak üzere ahirete irtihâl eden tamam ağabeylerimizin ruhuna el-Fatiha..
Selâm ve duâ ile.
Muhammed Numan ÖZEL
[1] İhlas Nur Neşriyat günümüzde âdetâ Üstâd’dan emanet olarak hizmet vermeye devam etmektedir.
Çocukları iyi ve ahlaklı bireyler olarak yetiştirmek, günümüzün hızlı değişen ve ahlâkî zorluklarla dolu dünyasında ebeveynlerin en büyük önceliklerinden biri olmalı.
Bu tavsiyelerimle çocukların empati, sorumluluk ve etik karar alma becerilerini geliştirmeyi hedefliyor. Liste, tutarlılık ve sabırla uygulandığında etkili olur – her çocuğun benzersiz olduğunu unutmayın ve gerektiğinde uzman desteği alın.
Rol Model Olun: Çocuklar, ebeveynlerinin davranışlarını taklit ederek öğrenir; bu nedenle dürüstlük, nezâket ve adâlet gibi değerleri günlük hayatınızdaki eylemlerle gösterin. Mesela, bir tartışmada sâkin kalarak veya başkalarına yardım ederek model olun – bu, çocukların değerleri içselleştirmesini sağlar ve araştırmalara göre ebeveyn rol modelleri ahlâkî gelişimin temel taşıdır. Hani derler ya “Çocuk gözden eğitilir kulaktan değil” diye işte bunun farkında olmamız gerekiyor. Uzun vadede, bu yaklaşım çocukların kendi kararlarında benzer değerleri benimsemesine yol açar. Çocuk ebeveynin meyvesidir.
Ahlâkî Değerleri Netleştirin: Aile olarak hangi değerlerin (dürüstlük, yardımseverlik gibi) öncelikli olduğunu belirleyin ve bunları çocuklarınıza düzenli sohbetlerde anlatın. Bu, çocukların ahlâkî pusulalarını oluşturur; mesela, haftalık aile toplantılarında “Neden yalan söylemek yanlış?” diye tartışın. Net değerlerin çocukların moral kimliğini güçlendirdiğini unutmamalıyız.
Empatiyi Öğretin: Çocuklara başkalarının duygularını anlamayı öğretin; mesela, arkadaşlarının üzüntüsünü fark ettiklerinde nasıl destek olacaklarına dair rol oyunlarıyla pratik yapın. Bu beceri, sosyal ilişkileri güçlendirir ve egoizmi azaltır – araştırmalar, empati eğitiminin çocukların daha merhametli bireyler olmasını sağladığını gösterir. Günlük hayatta, kitaplar veya filmler üzerinden başkalarının perspektifini tartışarak pekiştirin.
Sorumluluk Verin: Ev işleri veya küçük görevler (örneğin odalarını toplamak) aracılığıyla sorumluluk duygusu kazandırın; bu, eylemlerinin sonuçlarını görmelerini sağlar.
Sorumluluk, bağımsızlık ve etik karar alma becerisini geliştirir – uzmanlar, erken yaşta verilen görevlerin çocukların özgüvenini artırdığını belirtir. Başarılı olduklarında övün, başarısızlıklarda ise destek olun.
Sevgi Temelli Disiplin Kullanın: Ceza yerine rehber bir yaklaşım benimseyin; çocuğa yanlış davranışın neden zararlı olduğunu mantıkla açıklayın ve alternatifler önerin. Bu yöntem, korku yerine içsel motivasyonu destekler – ceza odaklı disiplin yerine sevgi temelli olanın, çocukların uzun vadede daha sorumlu bireyler yetiştirdiği kanıtlanmıştır. Mesela, bir kavgada “Başkalarını incitmek seni nasıl hissettirir?” diye sorun.
Eleştirel Düşünmeyi Teşvik Edin: Ahlâkî ikilemler üzerine tartışmalar yaparak (“Yalan söylemek ne zaman kabul edilebilir?”) düşünme becerilerini geliştirin. Bu, çocukların kendi etik kararlarını almasını sağlar – uzmanlar, eleştirel düşünmenin modern dünyada ahlâkî bozulmalara karşı koruma sağladığını söyler. Kitap kulüpleri veya hipotetik senaryolarla pratik yapın.
Bağımsızlığı Destekleyin: Çocukların kendi kararlarını almasına izin verin, ancak rehberlik edin; bu, sorumluluk bilinciyle ahlâkî gelişimi güçlendirir. Doğru ve yanlışı ayırt edecek kabiliyet ve bilgi birikime sahip olmayan çocuklara mutlaka rehberlik edilip onlara doğru bilgi ve ilgi verilmesi gerekmektedir.
Bağımsızlık, özgüveni artırır ve hatalardan öğrenmeyi teşvik eder – araştırmalara göre, aşırı korumacı ebeveynlik ahlâkî olgunluğu geciktirir. Küçük seçimlerle başlayın, kıyafet seçimigibi bazı tercihleri bırakın ona.
Medya Kullanımını Yönlendirin: Sosyal medya ve ekran zamanını sınırlayın, birlikte içerik tüketerek gördükleri değerleri (şiddet, materyalizm gibi) tartışın ve eleştirin. Karşılıklı konuşarak ona değer ve siz hakkı verin. Bu, çocukların medya etkilerine karşı direnç kazanmasını sağlar – uzmanlar, denetimsiz medya tüketiminin ahlâkî değerleri erozyona uğrattığını uyarır. Aile medya kuralları oluşturun.
Takım Çalışmasını Teşvik Edin: Spor veya grup etkinlikleriyle paylaşım, iş birliği ve sportmenlik gibi değerleri öğretin. Bir takım oyununda kazanmayı kutlayın ama rakibe saygı gösterin. Bu, sosyal becerileri geliştirir ve bencilliği azaltır – araştırmalar, takım çalışmalarının empatiyi artırdığını gösterir.
Toplumsal Sorumluluğu Aşılayın: Gönüllü projelere katılarak topluma katkıda bulunmanın önemini öğretin; bu, çocukların daha büyük bir amaç duygusu geliştirmesini sağlar. Toplumsal sorumluluk, empatiyi genişletir. Bu tür etkinlikler etik kimliği güçlendirmektedir.
Duygusal Zekayı Geliştirin: Çocuklara duygularını tanımayı, ifade etmeyi ve yönetmeyi öğretin. Mesela “Öfkeli hissettiğinde ne yapabilirsin?” diye sorun. Duygusal zekâ, sağlıklı ilişkiler kurmayı ve empatiyi artırır – uzmanlar, bunun ahlâkî karar almada kritik olduğunu belirtir. Günlük duygusal check-in’ler yapın. Yani hislerinizi kontrol edin.
Adalet ve Eşitlik Bilinci Oluşturun: Farklılıklara (ırk, cinsiyet gibi) saygı duymayı ve herkese eşit davranmayı öğretin; önyargıları tartışarak azaltın. Bu, hoşgörülü bir toplumu şekillendirir – araştırmalar, eşitlik eğitiminin çocukların moral gelişimini hızlandırdığını gösterir.
Minnettarlığı Öğretin: Günlük olarak “Bugün seni mutlu eden neydi?” gibi sorularla şükran duygusu geliştirin; bir minnettarlık günlüğü tutun. Minnettarlık, memnuniyetsizliği azaltır ve empatiyi artırır – psikologlar, bunun ahlâkî memnuniyeti sağladığını söyler.
Dürüstlüğü Ödüllendirin: Çocuklar dürüst olduklarında takdir edin. Bir hatayı itiraf ettiklerinde cesaretlerini övün, cezalandırmayın. Bu, dürüstlüğü alışkanlık hâline getirir – uzmanlar, olumlu pekiştirmenin yalanı azalttığını vurgular.
Sabırlı Olmayı Öğretin: Anlık tatmin arayışına karşı uzun vadeli hedefler için çalışmayı teşvik edin. Bir proje tamamlamayı bekleyin. Sabır, impulsiviteyi[1] kontrol eder ve etik kararları destekler – araştırmalar, sabırlı çocukların daha başarılı olduğunu gösterir.
Merhameti Vurgulayın: Hayvanlara, doğaya ve insanlara karşı merhametli olmayı öğretin. Mesela bir sokak hayvanına yardım ederek pratik yapın. Merhamet, empatiyi derinleştirir. Bu da ahlâkî temelin bir parçasıdır.
Hatalardan Ders Çıkarmayı Öğretin: Hataların öğrenme fırsatı olduğunu gösterin; kendi hatalarınızı paylaşarak örnek olun. Unutmayın çocuklar dilden çok gözden egitilir. Bu, dayanıklılık kazandırır – uzmanlar, hatalardan öğrenmenin moral olgunluğu artırdığını söyler.
Kültürel Farkındalığı Artırın: Farklı kültürleri kitaplar, filmler veya etkinliklerle tanıyarak hoşgörüyü teşvik edin. Bu, önyargıları kırar – araştırmalar, kültürel farkındalığın etik anlayışı genişlettiğini gösterir.
Zaman Yönetimini Öğretin: Zamanlarını verimli kullanmayı öğreterek disiplinli bir yaşam tarzı kazandırın; planlama araçları kullanın. Zaman yönetimi, sorumluluğu artırır. Uzman psikologlar da bunun ahlâkî tutarlılık sağladığını belirtir.
Paylaşımcılığı Teşvik Edin: Oyuncak veya yiyecek gibi herhangi bir şeyib paylaşımıyla cömertlik duygusunu geliştirin; bu eylemleri övün. Paylaşım, bencilliği azaltır. uzmanlar, erken paylaşımın empatiyi kalıcı kıldığını söylemektedir. Paylaşmak güzeldir gibi mottolarla çoğunuzu teşvik edin.
Ahlaki Hikayeler Anlatın: Masallar, hikayeler veya tarihi örneklerle (örneğin dürüstlük temalı) ahlâkî değerleri öğretin ve ardından tartışın. Hikayeler, soyut kavramları somutlaştırır. Bu çocukların moral ve hayâl gücünü geliştirdiğini gösterir.
Saygıyı Aşılayın: Kendilerine ve başkalarına saygı duymayı öğretin; örneğin yaşlılara veya öğretmenlere nasıl hitap edeceklerini gösterin. Saygı, ilişkileri güçlendirir. Saygı eğitiminin ahlâkî temelini oluşturduğunu unutmamak gerekir. Bazı ülkelerde çocuklara erken yaşlarda ahlâkî temel kavramların kazandırılması için yaptıkları uğraşlar ve etkinliklerden faydalanıp evimizde tatbik edebiliriz. Minimal düzeyden başlanabilir.
Manevi Değerlere Yer Verin: Ailenize inançlarınız doğrultusunda maneviyatı tanıtın; duâ, namaz vb etkinlkler yapın. Maneviyat, amaç duygusunu kuvvetlendirir. Aynı zamanda etik kararları yani ahlâkî değerleri de destekler.
Olumlu Pekiştirme Kullanın: İyi davranışları fark edin ve övün; örneğin bir arkadaşlarına yardım ettiklerinde vurgulayın. Olumlu pekiştirme, motivasyonu artırır. Böylece ahlâkî davranışları kalıcı hale getirebiliriz.
Profesyonel Destek Alın: Gerektiğinde pedagog veya psikologdan destek alın, özellikle travmatik deneyimler için; bu, özel ihtiyaçları karşılar. Profesyonel yardım, ebeveynleri de güçlendirir. Erken müdahalenin ahlâkî gelişimi desteklediği de unutulmamalıdır.
Doğruyu Söylemenin Önemini Vurgulayın: Yalanın kısa vadeli kazançlar sağlayabileceğini, ancak uzun vadede güveni zedelediğini açıklayın. Çeşitli örnekler üzerinden senaryolarla tartışın. Dürüstlük, ilişkilerin temelidir. Dürüstlük eğitiminin çocukların moral kimliğini güçlendirdiğini de hatırlatayım.
Doğaya Saygıyı Öğretin: Çevre koruma projelerine (örneğin geri dönüşüm) katılarak doğaya saygı duymayı öğretin. Bu, sürdürülebilirlik bilinci kazandırır. Tabiata saygı, empatiyi genişletir. Bu modern ahlâkî değerlerin de parçasıdır.
Arkadaş Seçimini Yönlendirin: İyi arkadaşların (pozitif etkiler) önemini anlatın ve olumsuz etkilerden uzak durmayı öğretin; arkadaşlıkları tartışın. Arkadaş çevresi, ahlâkî davranışları şekillendirir. Doğru arkadaş seçimi etik/ahlaki gelişimi de desteklemektedir.
Başarıyı Doğru Tanımlayın: Başarıyı; para veya statü yerine karakter ve katkı odaklı tanımlayın; rol modeller paylaşın. Bu, materyalizmi azaltır. Karakter odaklı başarının moral ve memnuniyeti de arttırmaktadır.
Eleştirel Medya Okuryazarlığı Öğretin: Medya içeriklerini sorgulamayı öğretin; reklamların etkisini tartışın. Medyada gördüğü her şeyin doğru olmadığını öğretin. Bu, manipülasyona karşı çocuğunuzu korur. Medya okuryazarlığı ahlâkî kararları güçlendirmektedir.
Affetmeyi Öğretin: Affetmenin gücünü anlatın; kendi affediciliğinizi örnekleyin. Affetmek ve kin tutmamayı anlatın. Böylece empati yaparak karşısındakini daha iyi anlamayı öğrenerek sağlıklı bir birey olmasına katkı sağlayabilirsiniz.
Cömertliği Teşvik Edin: Bağış veya yardım etkinlikleriyle cömertliği pratik yapın. Cömertlik, mutluluğu artırır bunu unutmayın. Ahlâkî döngü dalgasının toplumda yayılıp devam etmesine vesile olun.
Kurallara Uymayı Aşılayın: Kuralların neden önemli olduğunu açıklayın; ev kurallarıyla başlayın. Kurallar, disiplini sağlar diyerek bunu yerleştirin.
Öz Denetimi Geliştirin: Duyguları kontrol etmeyi öğretin; nefes egzersizleri kullanın. Böylece insan kendini yönetmeyi öğrenir.
Hoşgörüyü Vurgulayın: Farklı görüşlere hoşgörü göstermeyi öğretin; tartışmalarda örnek olun. Hoşgörü, çatışmaları azaltacaktır.
Güveni İnşa Edin: Sözlerinizi tutarak güven inşa edin; bu, çocukların güvenilir olmasını sağlar. Güven, ilişkilerin temelidir çünkü. Güven eğitimi ahlâkî temeli güçlendirdwn bir duygudur.
Sağlıklı Rekabeti Öğretin: Kazanmak kadar kaybetmeyi de kabul etmeyi öğretin; sportmenlik vurgulayın. Rekabet, motivasyonu artırır ama ahlaklı olmalı bu. Sağlıklı rekabetin empatiyi de korumaktadır.
Öz Saygıyı Geliştirin: Çocukların güçlü yönlerini takdir ederek öz saygı kazandırın. Öz saygı, etik kararları destekler. Düşük öz saygının ahlâkî sapmaları artırdığını unutmamalıyız.
Aile Bağlarını Güçlendirin: Aile etkinlikleriyle bağları güçlendirin; bu, destek ağını besler. Aile bağları, moral desteği sağlar.
Teknoloji Etiğini Öğretin: Dijital etik (gizlilik, siber zorbalık) hakkında konuşun. Teknoloji etiği, modern tehditlere karşı korur insanı. Bu dijital vatandaşlık için zorunluluktur.
Hayır Demeyi Öğretin: Sınırlar koymayı ve hayır demeyi öğretin; bu, baskılara direnç kazandırır. Hayır deme, öz saygıyı korur ve ahlâkî bütünlüğü sağlar.
Yardımseverliği Rutinleştirin: Günlük yardım eylemleriyle (komşuya yardım gibi) alışkanlık haline getirin. Yardımseverlik, empatiyi pekiştirir. Rutin yardımın moral kimliği güçlendirdiğini unutmamalıyız.
Eleştiriyle Başa Çıkmayı Öğretin: Eleştiriyi yapıcı kabul etmeyi öğretin; kendi eleştirilerinizi örnekleyin. Bu, dayanıklılık kazandırır. Eleştiri yönetimi etik büyümeyi desteklemektedir.
Finansal Etiği Aşılayın: Para yönetiminde dürüstlüğü öğretin. Tasarruf ve bağış dengesi kurun. Finansal etik, materyalizmi önler. İktisat ve tasarruf tedbirleri ekonomik olarak ayakları üzerinde durabilen bireyleri yetiştirir.
Doğal Sonuçları Kullanın: Yanlış davranışların doğal sonuçlarını yaşatın; örneğin oyuncak kırmanın tamirini yaptırın. Bu, sorumluluğu öğretir.
Kültürel Mirası Paylaşın: Aile kültürü ve gelenekleri paylaşarak kimlik kazandırın. Kültürel miras, değerleri köklendirir. Bu Ahlâkî aidiyeti artırmaktadır.
Stres Yönetimini Öğretin: Stres altında etik kalmayı öğretin; rahatlama teknikleri kullanın. Stres yönetimini öğrenerek moral dayanıklılığı artırmak mümkündür.
Topluluk Etkinliklerine Katılın: Mahalle etkinliklerine katılarak sosyal sorumluluğu geliştirin. Topluluk katılımı, empatiyi genişletir. Bu ahlâkî farkındalığı arttırmaktadır.
Sürekli Değerlendirme Yapın: Çocukların ahlâkî gelişimini düzenli değerlendirerek ayarlamalar yapın; ilerlemeleri kutlayın. Sürekli değerlendirme, büyümeyi sağlar. Bu uygulama ebeveyn-çocuk bağını güçlendirmektedir.
Bu detaylı liste, pratik ve kanıta dayalı stratejiler sunar. Uygulamada tutarlı olun ve çocuğunuzun tepkilerine göre uyarlayın. Bunlar genel geçer kaidelerdir. Ama her birey özeldir bu sebeple etkisi ve dozajı değişiklik gösterir.
Selâm ve duâ ile.
Muhammed Numan ÖZEL
[1] Dürtü kontrol bozukluğu, kişinin kendi kendini kontrol etme yeteneğinden yoksun olduğu ve çevresine zarar verecek davranışlarda bulunduğu ruhsal bir sağlık sorunudur.
Ruhun zırhı imandır. İnsan bu dünyaya çıplak gelir; yalnız bedeni değil, ruhu da pek çok bakımdan korunmaya muhtaçtır. Soğuğa karşı elbise, tehlikeye karşı kalkan nasıl bir ihtiyaç ise, ruh için de bir koruyucu vardır. O da şeksiz şüphesiz imandır.
“Ruhunuza imanı giydirip, cehennem ateşine karşı zırhınız olsun.”[1]
Bu cümle, iman hakikatinin hayata hayat, ruha istikamet olmasının ehemmiyetini vurgulamaktadır. Nasıl ki bir asker harp meydanına zırhsız çıkarsa en küçük darbede yaralanır; aynı şekilde insan da iman zırhı olmadan hayatın fırtınaları karşısında zayıf kalır. Şüpheler, korkular, ümitsizlikler, günahlar ve manevî boşluklar ruhumuzu yaralar. İman ise bu yaralara karşı hem bir siper hem de bir şifalı merhem olur.
Gerçekten de iman, insan ruhuna giydirilmiş bir elbise gibidir. O elbise, insanı yalnız dünyada değil, ebedî hayat yolculuğunda da muhafaza eder. Çünkü insanın yolculuğu kabir kapısına kadar değil ebede kadar devam edecektir.
“O seyahat ise kabre, haşre, ebede gidecek beşer yolculuğudur.”[2]
Orada malın, makamın, şöhretin hiçbir faydası yoktur. Fakat kalpte taşınan iman, o karanlık menzilde bir nur olur; o zor geçitte insana yol gösterir.
Hayatta “Acz-i beşerî, fakr-ı insanî değişmiyor, ziyadeleşiyor.
Beşer yolculuğu kesilmiyor, sür’at peyda ediyor.”[3]
İman yalnız ahirette kurtaran bir anahtar değildir. Aynı zamanda dünyada da ruhu ayakta tutan bir kuvvettir. İmanlı bir insan bilir ki bu kâinat başıboş değildir, hayat tesadüf değildir ve insan sahipsiz değildir. Bu idrak, kalbe derin bir güven ve sükûnet verir. Bu ulvi hislerle insan motivasyonunu, maneviyatını ayakta tutarak çevik ve atak bir şekilde hayata devam eder.
Bu sebeple iman yalnız bir söz değil, ruhun üzerine giydirilmesi gereken bir hakikattir. Nasıl ki bir elbise insanın bütün bedenini sarar; iman da kalbi, aklı ve ruhu kuşatmalıdır. O zaman insan hem dünyada huzur bulur hem de ebedî hayat için sağlam bir zırh kazanmış olur. Şu anda bir çok insanın hayattan lezzet almamasının nedeni inandığı gibi ve itikad ettiği gibi hareket etmemesidir.
Netice olarak insanın en büyük sermayesi imanıdır. Çünkü iman, ruhun elbisesi, kalbin nuru ve ebediyet yolculuğunun en sağlam zırhıdır. Ruhu bu zırhla donanan bir insan için en büyük korkular bile ümit kapısına dönüşür. Çünkü o bilir ki imanla yaşayan bir kalp için ebedî karanlık yoktur; ebedî bir sabah vardır.
Nur Hizmeti ve İman Hakikati
İşte bu noktada şu soru zaman zaman gündeme gelir: Nur talebeliği cennet garantisi midir?
Bu ifade ilk bakışta çok iddialı gibi görünebilir. Ancak mesele dikkatle ele alındığında bunun kesin bir hüküm değil, kuvvetli bir ümit ve ihtimal ve duâ manasını ifade ettiği anlaşılır.
Risale-i Nur’un temel gayesi[4] imanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkikî yapmaktır.
Bu eserlerin en çok üzerinde durduğu hakikat şudur:
Cennetin anahtarı imandır. Risale-i Nur’un bütün dersleri, insanın imanını kuvvetlendirmeye ve tahkikî bir imana ulaşmasına hizmet eder. Çünkü iman yalnız taklit seviyesinde kaldığında zayıf olabilir; fakat tahkikî hale geldiğinde insanın ruhunda sarsılmaz bir kuvvet meydana getirir.
İşte bu noktada o sözün manası daha iyi anlaşılır. Eğer bir insan Risale-i Nur’un ders verdiği iman hakikatlerini samimiyetle anlamaya çalışır, imanını muhafaza eder ve o iman ile kabre girerse, elbette o insan için ehl-i cennet olma ihtimali çok kuvvetli olur. Çünkü iman, insanı ebedî azaptan kurtaran en büyük hakikattir.
“Saadet-i ebediyenin anahtarı olan imanın kuvvetleşmesi ehemmiyeti çok azîmdir.”[5]
Bu bakımdan “Nur talebeleri ehl-i cennet olacaklar” sözü şu manaya bakıyor denebilir:
Risale-i Nur, imanı tahkikî hale getirmeyi hedefler. Tahkikî iman ise insanı ebedî azaptan kurtaran en sağlam zırhtır. Bu yolda samimiyetle hizmet edenlerin cennete namzet oldukları ümit edilir.
Burada çok önemli bir incelik vardır. Mesele bir grup aidiyeti meselesi değildir. Nur talebeliği yalnız bir isim veya bir çevreye mensubiyet demek değildir.
Gerçek Nur talebeliği;
imanı kuvvetlendirmeye çalışmak,
ihlasla hizmet etmek,
Kur’ân hakikatlerine sadakat göstermek,
ve o iman ile yaşamaya gayret etmektir.
Yani Nur talebeliği bir isim değil, bir meslek ve bir istikamettir.
Bu sebeple insan yalnız “Nur talebesiyim” demekle değil; imanını muhafaza etmek, ihlasla yaşamak ve iman hizmetine sadakat göstermekle bu manaya yaklaşır.
Şu ifade de bu hakikate işaret eder: “Risale-i Nur’un sadık talebeleri iman ile kabre gireceklerini ve ehl-i cennet olacaklarını, kudsî bir müjde ve kuvvetli bir beşaret bulunduğu gösterilmiştir.”[6]
Buradaki ifade de dikkatle incelendiğinde kesin bir garanti değil, sadakat ve iman şartına bağlı bir müjde ve ümit manası taşır. Yoksa Nur talebesi ol yat aşağıya tembelce gibi bir anlayışın Nurculuk içinde yeri yoktur. İnsanlara Kur’an ve sünnet hizmetini anlatıp misyon ve vizyona liyakat kesbetmemiz uygun hal ve hareketler sergilememiz lazım.
Bütün bu hakikatler bir araya getirildiğinde şu sonuç ortaya çıkar: Nur talebeliği tek başına bir cennet garantisi değildir. Fakat Risale-i Nur’un ders verdiği tahkikî iman yolunu samimiyetle yaşayan, imanını muhafaza eden ve o iman ile kabre girmeye çalışan bir insan için cennet nasip olması mümkün olabilir ve kuvvetle ümit edilir. Bu sadece Nur Talebeleri için değil aynı neticeyi verecek başka İslamî hareketler için de geçerlidir. Unutulmamalıki: nihâî hüküm Allah’a aittir. İnsanlar kimse hakkında kesin hüküm veremez.
Fakat iman yolunda samimiyetle yürüyenler için rahmet kapıları her zaman açıktır. Çünkü iman, ruhun zırhıdır; insanı ebedî felâketten koruyan en büyük siperdir.
Bu yüzden asıl mesele bir isim taşımak değil, o imanı kalpte taşımaktır.
İman için şu hususa dikkati çekmek istiyorum ki: “İmansız İslâmiyet, sebeb-i necat olmadığı gibi; İslâmiyetsiz iman da medar-ı necat olamaz.”[7] Yani imansız İslâmî hükümlere taraftar olmak ve ibadetsiz bir iman insan için Kurtuluş sebebi olamaz.
Ruhuna imanı giydiren bir insan için cehennem korkusu bile bir ümit kapısına dönüşür.
Çünkü imanla yaşayan bir kalp bilir ki karanlık ne kadar derin olursa olsun, ebediyet ufkunda mutlaka bir sabah vardır.
Ruhun cevşeni imandır. O halde zırhın sağlamlığı da insanın imanı nispetindedir.
Ne mutlu zırhını kuvvetli ve sağlam yapma gayretinde olanlara.