Kategori arşivi: Günlük Paylaşımlar

Acil Şifa Duası Talebimizdir

İleri yaşına rağmen, Trakya Cemaat Okumalarına, ara ara İstanbul’dan gelip katılan, ayrıca Risale-i Nurların Neşrinde Balkan ülkelerinde takdire şayan himmet ve gayretiyle tüm gençlere hüsn-ü misal olan Abdulkadir HAKTANIR abimiz yaşlılık kaynaklı nedenlerle malum hastalıkla ilgili durumu ağır geçiyor.

Cemaatimizden dua BEKLİYOR..

Mevla’m tüm maddi ve manevi hastalıklarımıza ve hastalarımıza hususen de Abdulkadir HAKTANIR abimizin hastalığına ŞAFİ ismi ile ŞİFA versin inşaALLAH…

NurNet Ekibi olarak sitemizin en faal yazarlarından olan, Risale-i Nur hizmetine ömrünü vermiş, himmet ve çalışkanlığı ile bizleri de gayrete getiren Abdulkadir Haktanır abimizi tekrar hizmetinde istihdam edip şifa vermesi için Rabbimize dua ediyoruz. Tüm okuyucularımızın da dualarını bekliyoruz.

 

Fikren Muktedir Olmak – 1

Fikren Muktedir Olmak – 1

İnsan, fıtratında var olan istidadları üzerinde durup onları geliştirmeye çalıştıkça o istidadlar inkişaf ederek kabiliyete inkılab eder. Bir sahada kendisini geliştirmek isteyen herkes çalışmalar ve çabalar içerisine girer ve sürekli kendini geliştirmeye çalışır. Güzel konuşmak isteyen birisi diksiyon eğitimi alır, iyi bir ressamın yolu ise küçük bir kağıda karaladığı bir kaç çizikten başlar yolculuğu.

Unutulmamalıdır ki, bin yıllık bir çınar ağacının aslı küçük bir tohumdur. Destanlara geçecek hikayelerde meyil, iştiyak ve incizaplar neticesinde insanın küçük bir hareketiyle başlar. Şayet çeşitli haklı haksız gerekçelerle insan bu küçücük teşebbüsünden vazgeçerse potansiyel olarak elde edebileceği muazzam neticeleri heder etmiş olacaktır yapabileceği küçük bir işi yapmamakla.

İnsan, kendini keşfe çıkmasıyla belki uzun bir serüvenin anahtarını çevirmiş olacaktır. Artık çevrilen anahtar müsbet veya menfi olarak neleri netice vereceği gaybidir, meçhuldür.

İnsanın kendini keşif yolculuğu öncelikle olarak çevresindeki insanların farkındalığı olan şuurlu kimseler olmasından geçmektedir. Şuurlu kimselerle çevrili insanlar da daha çabuk bir süreçte şuurlanması farkındalığının artması çok normaldir.

Aslında şuurlu olarak yapılan işlerden alınan verim veya haz daha fazladır. Mesela çok okumak iyidir; ama şuursuz olarak okunmuşsa verimsizdir, kalitesizdir. Şuurlu olarak az bile okunmuş olsa o okumadan randıman daha fazla elde edilir.

Bu sebeple, her ne yaparsak yapalım şuurlu olarak yapalım. Yaptığımız işlerde ki farkındalığı arttıralım. Çevremizde ya kaliteli insanlar olsun veya çevremizde kaliteli insan biz olalım.

Kalite elbette bedel ister ve ucuz değildir. Bizler de şuurlanma gayreti içersinde olarak farkındalığımızı artırarak bu çabalarımızla kimi zaman vakit, kimi zaman emek, kimi zaman da nakit olarak kaliteyi, şuuru elde edebiliriz.

Hayatın her sahasında kaliteyi hedef tutarak ona yürümek ve bu uzun yürüyüşte çevreden, arkadan gelecek lafı güzaflara itibar etmeden hedefe devam etmek gerekecektir. Çünkü hedeften saptırır insanı bunlarla meşgul olmak zaman israfıdır lafı güzafa cevap vermek.

Selam ve dua ile

Muhammed Numan ÖZEL

Kaynak: RisaleHaber

www.NurNet.org

GÖRÜNMEYENE İNANMAK

Maddiyyun yani Materyalist bir asırda maalesef akıllar gözlere inmiş bir halde. Peki Allah’a inanmayan yüksek rütbeli birisine Cenâb-ı Hakk’ın varlık delillerini hakkıyla okunduğunda sonunda ne olmuş olabilir? Merak ediyor muyuz? Bizzat yaşanmış bir olayı okuyarak kendimiz görebilir. Şöyle ki;

******

Bir gün omuzunda yıldızları çok olan üst rütbeli birisi diyor ki: “20. Asırda inanç diye bir şey olmaz. İnanç; eskidendi ve cehaletin hâkim olduğu zamanlardaydı. Bilimin, tekniğin ve teknolojinin olmadığı bir zamanlardaydı. Bu asırda inançtan bahsetmek, gökte görülmeyen bir şeye inanmak; 10 asır önceki insanların hortlamış hali demektir.”

Bunu duyan oradaki bazıları diyor ki: “Senin inkâr ettiğin o Allah’ı ispat edenler var! Hem de akli, mantıki delillerle! Matematik hesaplarla ispat edenler var!”

O rütbeli kişi de diyor ki: “Bir tane ispat eden çıksın, şu rütbemi sökerim.”
Ona: “Lütfen adresinizi verir misiniz?” diyorlar ve adresi alıyorlar.

Adresi bize verdiler. Biz de gittik. Kapıyı çaldık. “Buyrun” dediler, biz de cevaben dedik ki: “Allah’ı ispat etmeye geldik.”
“Oooo sizler misiniz?” dedi.
“Evet bizleriz.” dedik.

“Ben de sizleri bekliyordum.” dedi.

Sonra istihzaya [alay etmeye] başladı ve dedi ki: “Dün ‘Tanrıların Arabalar’ını okuyordum. Ne kadar asılsız bir şeymiş bu Tanrı anlayışı.”

“İyiki evvelki gün gelmemişiz. Yoksa bizi uğraştıracaktın biraz.” dedik.

Başladı hemen tesadüf ve tabiat diye söylemeye.

Ben açtım 23. Lem’a Olan Tabiat Risalesi‘ni.. Ona okudum.

Orada Bediüzzaman Hazretleri, 4 tane ihtimal veriyor. 4. İhtimalde diyor ki; Bir eczaneyi seç. Eczanede çeşitli kavanozlarda ilaçlar var. Kavanozları tedkik edip bakıyoruz ki, üç – beş ilacın ayrı ayrı terkibinden meydana gelmiş. Yüzde 2 mg şundan, yüzde 9 mg şundan, binde 1 mg şundan vs diye.. Eğer o alınan ilaçlar; o kadar hassas ve dakik alınmış ki, biraz az veya fazla içindeki maddeler olsaydı ilaç yerine zehir olurdu. Demek oluyor ki, maharetli bir kimyager vardır. Birisi dese ki; ‘Tesadüfen rüzgarın esmesinden, şişelerin devrilmesinden bu ilaçlar kendi kendine meydana gelmiştir.’ Eşek muzaaf bir eşek olsa, bir an için insan olsa ‘Bu fikri kabul etmem’ deyip kaçacaktır.

Bunları deyince adam çok ciddi. Bizi dinledikten sonra: “O hâlde ben eşeğim!” dedi.

Yanındaki arkadaş dedi ki: “Ben kendimi tenzih ederim.”

O rütbeli kişi bunu anlamadı ve “Ne demek istiyorsun sen?” dedi ve ona hücum etti.

Ben de ona dedim ki: “Osmanlıca bir terkip kullandı. Ben de bu arkadaşın dediğine iştirak ediyorum. Siz eşek olamazsınız!”

O da “Ne olacağım?” dedi.

Ben de ona “Acele etme! İnsan olacaksın ama önce eşek olacaksın!” dedim.

“Nasıl olacağım kardeşim?” dedi.

“Acele etme! Bir anda olamazsın. Eşeğin insan olması bir anda olması mümkün değildir.” dedim.

23. Lem’a Tabiat Risalesi‘nden okumaya devam ediyorum.

O da “Evet… Evet… Evet…” diyor.

Sonra dedi ki: “Evet bu kâinatı idare eden güçler var! Bazı güçler var!”

Ben de ona dedim ki: “Şu anda bu 10 katlı apartmanda oturuyoruz. Şimdi birisi dese ki; ‘Şu apartmanın doğraması, kalorifer malzemesi, elektrik malzemesi, su malzemeleri, kapısı-penceresi, mutfağı-banyosu vs.. Demek ki bunlar gösteriyor ki, önceden düşünülmüş ve projesi yapılmış. İnsanların yaşaması için hazırlanmış.’ Biz aynen bu kâinat apartmanına geldik, her şey hazır. Şimdi birisi dese ki; ‘Şu bina, şu apartman; çevredeki dağlardan kopan demirler, çimentolar, ağaçlar bir araya geldi ve şu binayı yaptı.’ Ne kadar abes olur değil mi?”

Dedi ki: “Eşeklik olur yani!”

Ben de ona dedim ki: “İşte bak! Nasıl ki bu apartman mühendisi ve krokiyi gösteriyor ise şu kâinat apartmanının da bir nizam ve intizam veren Allah’ı var!”

Daha önce ‘Tabiat, tesadüf’ diyordu. Ben de bunu hatırlatınca: “Kullanma şu çirkin kelimeleri Allah aşkına! Evet bazı güçler var! Bana o güçleri anlat. Acele anlat bana o güçleri!” diye cevap verdi.

Ben de ona dedim: “Acele etme!”

Sonra şu ayeti okudum: “Allah’tan başka ilahlar bulunmuş olsaydı, bu âlem fesada girecekti.”
“Onun için bir tek kuvvet var. Bir köyde iki muhtar, bir nahiyede iki müdür, bir vilayette iki vali olamaz! Bir Hâkim-i Mutlak gerekir. Çünkü bu kâinata bir bak! Bu gezegenlerin nizam ve intizam içinde yörüngelerine ve dönmelerine bak. Bu sistem içindeki bir tanesi 1 dakika dursa, bütün sistem hepsi birbirine girecek. Güneş, dünyadan 1 milyon kattan fazla büyük. Bir de Güneşten daha büyükler var. Bunlar o kadar dakik, o kadar nizamlı, o kadar hassas hareket ediyorlar ki 1 saniye dahi bir hareketindeki inhiraf, bütün kâinatın bozulmasına sebep olacaktır. Bir tek kudret var ki, bütün bu kâinatı ihata etmiş. Çünkü 50 kat 100 katlı binayı yapan mühendis, temelinden tavanına kadar projesini yapmış ki bir nizam içinde olsun. Yoksa tavanı birisi yapsa, tabanı birisi yapsa ve birbirlerinden haberleri olmasa o bina devam edemez! O hâlde bu kâinat binasını da tanzim eden, idare eden bir ilah var!”

O da: “Evet, evet bir olması lâzım. Ama bizi de görüyor, kâinatı da idare ediyor! Bu nasıl oluyor?”

Dedim: “Acele etme!”

Dedi ki: “Acele et kardeşim! Allah aşkına!”

Dedim: “Bak, bir karınca yürüyor. Bir tane buğday tanesi almış. 10 cm önünü görebiliyor. O karınca arkadaşına diyor ki: ‘Karınca kardeş, insan denen bir mahluk var. Ve bizim taşıdığımız bu buğdayın bin mislini beraber götürüyor.’ Bunu kendi ilmi ile, kuvvet ve kudreti ile baksa kıyas edemez. Aklı ihata edemez. ‘Nasıl olur ki ya?!’ der. Bizim bu gördüğümüzün bin şiddeti görüyor. İşte bu misal gibi çok misal verilebilir.”

Sonra 16. Söz‘deki bir misali örnek verdim. “Bir insan bir aynalar odasına girse, ben bir iken binlerce olurum. Ama gören benim, işiten benim, yiyen benim. Aynadaki görüntü ne görüyor ne işitiyor ne de yiyor. Ama ben değil nim-nurani güneş ayineye aksedince; ısısıyla, ışığıyla ve yedi rengi ile onun içine giriyor.” Sonra Allah’ın sıfatlarını anlattım.

Bunları anlattıktan sonra adam: “Allahu Ekber!” dedi.

Şimdi dedik ki: “Namaz vakti geldi. Biz namaz kılacağız.”

Adam dedi ki: “Çok rica ediyorum. Bir namazı burada birlikte kılalım.”

******

Evet, görüldüğü üzere başta inançsız olan kişiye sonunda “Allahu Ekber” dedirten ve “namaza başlamasına” vesile olduran Allahu Teâlâ’ya sonsuz hamd ve sena olsun.

“Tabiattan gelen fikr-i küfrîyi dirilmeyecek bir surette öldürüyor, küfrün temel taşını zîr ü zeber ediyor.” denilen 23. Lem’a olan Tabiat Risalesi’ni..

Konuşmada da geçen 16. Söz‘ü..

Ve nizam, intizam ve Cenâb-ı Hakk’ın 6 ismi üzerine yazılmış olunan 30. Lem’a eserini okumalarını tavsiye ederiz.

Cenâb-ı Hak, Kur’ân ve İman hakikatleri olan Risale-i Nur eserlerinden istifademizi ziyadeleştirsin.

Vesselâm.

Abdulkadir Çelebioğlu

Çocuk terbiyesinde ana sebepler

Madem ki çocuk terbiyesi günümüzün en mühim meseledir. Yazı uzun imiş demeden dikkatli okuyun!

Değerli kardeşimiz,
DİN EĞİTİMİ hakkında belki de ilk söylenecek şey, bu manada değişik çevrelerce değişik anlayışlar kullanıldığıdır. Bazıları, din eğitimi denince sadece okullarda ya da Kur’ân kurslarında verilen din eğitimini anlıyor. Böyle anlayınca da, çocuğa din eğitimi on beş yaşından sonra verilsin gibi kendince önerilerde bulunuyorlar. Fakat ideal din eğitimi bu düşünceden çok daha geniş bir çerçeveye sahiptir.

İslâm’da din eğitimi, tek bir mercekten bakılırsa çocuk doğduktan itibaren, önce, eş seçimiyle başlar. Bu eğitimi eş seçimiyle başlatan din âlimleri, uygun bir eş seçilmediği takdirde çocuğun eğitimi daha zordur. Bu sebepten erkek evlenince kısmetine razı olacak ve hanımı kendi fikirlerine adapte etmeye gayret ederken, onunla her zaman yumuşak konuşmaya gayret edecek. Erkeğin bu davranışı onlara Allahın en büyük hediyesi olan evlatlarını din terbisini vermeden bırakıp, onları cehenneme odun parçası yapmaktan kurtarırlar.

Dinimize göre eğitim, ne sadece okul duvarları arasına ne sadece eve, ne de belli bir yaştan sonrasına hasredilen bir şeydir; daha çok “hayat boyu ve her yerde” bir niteliğe sahiptir. Bu ölçülerle bakıldığında, çocuk doğduğu andan itibaren ona verilen her şey eğitim kapsamına girer. Onun emzirilmesi, altının temizlenmesi, kucağa alınması, sevilmesi bile bu eğitimin bir parçasıdır. Neyin eğitim olup olmadığıyla ilgili bir soruya dinin vereceği cevap, “Çocuğun duygularını, düşüncelerini, bedenî gelişimini, Rabbine olan yakınlığını, ileride olgun bir iman sahibi olup olmamasını etkileyecek her şey eğitimin konusudur.” olacaktır. O bakımdan okulda öğretmenlerden önce evde anne baba, çocuk için en önemli “eğitici” olduklarının farkında olmalıdırlar.

Günümüz gelişim psikolojisi bilgileri de bu düşünceyle uyum halindedir. Uzmanlar, çocuğun 0-7 yaş arasındaki eğitiminin asla ihmal edilmemesi gerektiğini belirtmektedirler. Hele hele “el kadar çocuk ne anlar” anlayışı çok yanlış bir kelimedir. Çünkü o hiçbir şeyden anlamadığını sandığımız çocuk bir yaşına kadarki dönemde anne ve babanın konuşmalarıyla, kelimeleriyle hafızasını doldurur. Sonra da yaşını tamamlamaya yakın hafızasına aldığı kelimeleri kullanmaya yeltenir. Telaffuzu kolay kelimelerle de bunu başarır.

Yine bu dönemde çocuğun konuşmaya başlamasının yanısıra, emeklemesi, düşe kalka yürüme egzersizleri yapması da daima bir “öğrenme faaliyeti” içinde olduğunun delilidir. Öte yandan, çocuğun hayat boyu sürecek karakterinin kimi psikologlara göre ilk dört yaş, kimilerine göre ise ilk yedi yaşta şekillendiği hususu çok önemli bir tespittir. Hal böyle olunca, psikologlar tarafından “ahlâkî gelişmesi” şeklinde nitelenen inanç ve ahlâk kuralları çocuğa doğru biçimde verilmelidir. Çünkü bu kurallar iç kontrol gücü denilen vicdanın gelişmesini de beraberinde getirir. İç kontrol gücünün gelişimi demek, çocuğun kendi kendisini yönetme yeteneği demektir. Aile ve çevre faktörünün oluşturduğu dış kontrol gücü, iç kontrolün gelişmesine paralel olarak tesirini azaltır.

Çocuğun ilk yaşlarında konuşmayı kavramasından sonra dini duygu ve düşüncelerin sağlıklı bir zeminde yürümesi için öğretilecek ilk şey, Peygamber Efendimizin (asm) emirleri doğrultusunda “Lâ ilâhe illallah” lafzı ya da cümlesi olmalıdır. Allah’ın varlığını ve birliğini ifade eden bu gizemli ve ürpertili gerçekle hayata başlayan çocuk, o küçük yaşta büyük adımlara, yaratılış gayesine hazırlık için en ciddi başlangıç aşamasını geçmiş demektir. Aileler bu konuyu asla ihmal etmemelidirler.

Çocuğun hayata adım attığı, düşe kalka yürümesini öğrendiği ve yarım yamalak kelimeleri telaffuz edip ailenin neşe kaynağı haline geldiği bu süreçten itibaren “oyun” da asla ihmal edilmemesi gereken bir eylemdir. Bu süreçte sevgili Peygamberimiz (asm)’in “Çocuğu olan çocuklaşsın!..” (bk. Deylemî, 3/513) buyruğu ebeveyn tarafından ilke edinilmeli ve çocukları eğlendirmek, onlarla oyunlar oynamak için özel çaba sarf edilmelidir.

Çünkü oyun çocukların en sevdiği şey oynamak, eğlenmektir. Anne babanın ve diğer aile bireylerinin çocukla oyun oynaması, çocukla aile fertleri arasındaki ilişkiler için sağlam bir zemin oluştururken, aynı zamanda çocuğun zekâsını geliştirip, psikolojik açıdan gelişmesine de ciddi manada katkı yapacaktır. Sevgili önderimiz olan Peygamber Efendimizin (asm) çocukları oynamaya, eğlendirmeye teşvik etmesinin yanı sıra, kendisinin de çocuklarla bizzat oynadığı, torunlarını omuzlarına ve sırtına bindirdiği, böylelikle onları güldürüp eğlendirmesi oyun konusunun önemini bütünüyle ortaya koymaktadır.

Çocuğun algılamasının arttığı, karakterinin şekillenmeye yüz tuttuğu bu dönemde çocuk, anne babanın yanında namaz ibadetiyle, dua ibadetiyle tanışacak ve onları. Nazarı dikkata alacaktır. Taklit yönteminin umimiyetle, geçer olduğu bu dönemde anne ve baba çocuğa çok iyi bir örnek teşkil etmelidirler. Çocuğa dini eğitim vermekte anne babanın örnek olmaması durumunda başarı şansı oldukça zayıftır. Çünkü çocuğa örnek teşkil edemeyen aile fertlerinin çocuğa dini eğitim vermesi mümkün olmadığı gibi, verse de etkili olamaz.

Din eğitim ve öğretiminde en ideal yöntem, çocukla birlikte ibadet etmek, ona anlayabildiği bir dille ibadetin önemini kavratıp, ibadete teşvik etmektir. Çocuğa eğitim ve öğretim sırasında onun psikolojik durumu gözden ırak tutulmamalıdır. Korkutucu örnekler yerine, buluğ çağına kadar tamamı sevdirici, teşvik edici örnekler verilmelidir.

Bu dönemde hoşgörü ve müsamaha etken unsurlar olarak öne çıkarılırken, çocukla olan iletişim beden diliyle güçlendirilmeli ve sevgi muhtevalı sözcüklerin albenisi kuşanılmalıdır. Sevgi içerikli kelimeler, güzel sözler, takdir ve iltifat yüklü kelimeler, çocuğun inançla olan bağlarının kavileşmesini sağlarken, çocuğun aileyle olan bağlarını da olumlu olarak etkileyecektir.

Ayrıca, ibadet sonrasında çocuğun başını okşamak, sırtını sıvazlamak, onu takdir dolu kelimelerle yüreklendirmek, daha çok manevi içerikli ödüllendirmelerdir. Bu ödüllendirme biçimi çocuğa özgüven, huzur ve inanç aşısının da etkili olmasını sağlayacaktır.

Sevgide dengeli olmak, bu nokta da önemli bir faktördür. En sevdiklerimizi çocuğunda sevmesi için aynı zamanda lüzumlu da bir hareket tarzıdır. Disiplinli sevgi şeklindeki bir vasat sevgi, ideal bir sevgi biçimidir. Çocuğun ilk mürebbiyeleri olan anne ve babalar verdikleri eğitimde, sevgi, anlayış, merhamet, düzen, disiplin gibi davranış şekillerini öne çıkarmalıdırlar. Yine bu paralelde ebeveynler çocuğun yetiştirilmesi için seferber olurken, çocuklarının hayırlı bir evlat olası için yüce Yaratıcıya el açıp, yalvarıp yakarmayı da asla ihmal etmemelidirler. Tabii yakarışlarında “dünya hayatının süsü, meyvesi olan” çocuk nimetini kendilerine bahşettiği için şükran duygularını da mutlaka sunmalıdırlar.

Çocuğa temel eğitimin verildiği bu süreçte anne ve babalar birlikte hareket etmeli ve görevlerini ihmal etmedikleri gibi, asla birbirlerine de bırakmamalıdırlar. Taraflardan birinin bu sorumluluğu yüklenmekten kaçınması eğitimin yarı yarıya sekteye uğraması demektir. Deyim yerindeyse, çocuğun eğitimi bir tahterevalli oyunudur ve bu oyunda uçlarda anne baba otururken ortada çocuk durmaktadır. Bu oyun öylesine dengeli oynanmalıdır ki, taraflar birbirini ağdırmamalıdır.

Buraya kadarki izahlardan da anlaşılacağı üzere, çocuğun küçüklüğünden itibaren aile içinde kuvvetli bir iman dersi almalıdır. Bediüzzaman’ın dediği gibi, “Bir çocuk küçüklüğünde kuvvetli bir iman dersi almazsa, İslâmiyetin ve imanın erkânlarını ruhuna alması sonra çok zor olur, yabani düşer. Özellikle anne ve babasını dindar görmezse ve yalnız dünyevî fenlerle zihni terbiye olsa, daha ziyade yabani olur.”

Bu ifadelerden çıkarılacak önemli bir husus, gerçek dinî ibadetlerini yerine getirebilecek yaşa gelene kadar çocuğu yaptığı işlerden zevk alır halde tutmaktır. Maneviyat konusunda çocuk için başka her yerden daha çok, evde yaşadıkları önemlidir. Anne baba çocuklarına dinî bir şeyler anlatırken “yetişkin odaklı” değil, “çocuk odaklı” olmaya dikkat etmelidir. Başka bir ifadeyle çocuğa yetişkin gibi davranmalı, ama ondan yetişkin gibi davranması beklenmemelidir.

Bir diğer husus ise, anne baba ile okulda verilen eğitimin çocuk nezdinde “eğitimin bütünlüğünü bozucu” bir niteliğe dönüşmesine izin vermemektir. Yine Bediüzzaman’ın “Okulda öğretmenlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar.” diyen lise talebelerine “Öğretmenleriniz bahsetmiyorsa da, her bir fen kendi lisanıyla Allah’tan bahseder. Onları dinleyiniz.” şeklindeki öğüdü, bu çerçevede son derece manidardır. Laik eğitim anlayışında keskin çizgilerle birbirinden ayrılan dinî-dünyevî eğitim, din odaklı bakışta geçersizdir.

Dindar bir anne baba ya da öğretmen için, bir çocuğun namaz kılması da, gezegenler hakkında bilgi sahibi olması da, aynı dünya görüşünün izlerini taşımalıdır. Bu konuda kâinatın da, Kur’ân’ın da, Peygamber (asm)’in de aynı hakikati öğreten farklı öğreticiler oldukları sanırım konuyu açıklayıcı mahiyettedir. Söz gelimi, binlercesi içinden sadece bir örnek olarak,

“Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler.” (Yasin, 36/40)

Kur’ân âyetini, kâinatta cari olan gerçekler yalanlamaz. İkisi birbirine destek olurlar. Yine Kur’ân’ın övdüğü her bir hasleti Peygamber (asm) yaşantısında en kemal düzeyde tezahür ettirir. İdeal din eğitiminin nihaî hedefine gelince, çocuğun kendisini yaratan, büyüten, besleyen ve terbiye eden Rabbini bilmesidir. Ev, okul ve toplum hep beraber bu hedefe ulaşması için çocuğa yardımcı olmalıdır. Bu yardım sırasında, çocuğa öğretilmek istenen konunun onun gelişim çağına uygun olup olmadığını göz önüne alınmalıdır.

Özellikle çocuğun ahlâkî gelişim basamakları, bu çerçevede son derece önem arzetmektedir. Ahlâkî gelişimin birinci basamağı, bebeklik dönemidir. Bu dönemde çocuğun doğru ve yanlış hissi, sadece iyi ve kötüyle ilgili ne hissettiğidir. İkinci basamak, çocuğun yeni yürümeye başladığı dönemdir ve çocuk bu dönemde de, başkalarının anlattıklarından “doğru” ve “yanlış”ı öğrenir. Okul öncesi yıllara denk gelen üçüncü basamakta ise, çocuk aile değerlerini, sanki kendi değerleriymiş gibi, içselleştirmeye başlar; ve kendi davranışlarının sonuçlarını algılamaya, anlamaya başlar.

Dördüncü basamak, 7-10 yaş dönemini kapsar. Bu dönemin ayırıcı özelliği, çocuğun anne babasının, öğretmenlerinin ve diğer yetişkinlerin yanılmazlığını sorgulamaya başlamasıdır. Çocukta güçlü bir “yapılmalı” ve “yapılmamalı” duygusu hakimdir. Ön ergenlik ve ergenlik yıllarını kapsayan beşinci basamağa gelen çocuk ise yetişkinlerden ziyade, arkadaşlarına önem verir ve arkadaş sistemi içinde farklı değer sistemlerini deneyerek, bunların içinde kendisi için en uygun olanını bulmaya gayret eder. Özellikle bu dönemde çocukların dini ve ahlaki değerleri bilen insanlara yönlendirmek ve onlarla arkadaşlık kurmalarını tavsiye etmek gerekir.

Anne baba açısından bakıldığında, çocuğun terbiye olacağı gelişim dönemleri daha farklı bir düzleme oturur. Anne baba ve eğiticiler açısından kaba bir tasnifle ifade edilirse, 0-6 yaş dönemi “telkin,” 7-10 yaş dönemi “teşvik,” 10-14 yaş dönemi “ikaz,” 14 yaş üzeri üzeri ise “müsamaha dönemi” olarak isimlendirilebilir.
Buna göre çocuğa ilk önce dini açıdan önemli ve en temel telkinler yapılır. Çocuğun kulağına ezan ve kamet okunması, konuşmaya başladığında “La ilahe illallah” sözünün söyletilmesi, telkin faaliyetleri arasında sayılabilir. Teşvik döneminde ise çocuğun namaz kılmaya özendirilmesi, doğru davranışları yapmaya yönlendirilmesi, az yemek yemeye veya arkadaşlarıyla paylaşmaya ikna edilmesi, teşvik döneminde yapılabileceklere örnek olarak verilebilir.
İkaz dönemi ise, çocuğun ergenlikten önceki son virajdır. Burada çocuk, yavaş yavaş aile otoritesinden kurtulmaya başlar. Kendi başına hareket etmeye özenir. Fakat yine de, duygularının etkisinden kurtulup iradesini tam olarak hakim kılamadığı için anne babasının zorlayıcı ve ikaz edici birtakım terbiye uygulamalarına muhatap olur. Küçük yaşlarda çocuğa abartılı şefkat göstermek ne kadar makul ise, bu dönemde biraz daha disiplini öne çıkarmak aynı oranda makuldur.
Son olarak, müsamaha dönemine geldiğinde artık karşımızda gerek bedenen gerekse aklen yetişkin kabul edilecek yaşa gelmiş bir genç durmaktadır. Bu genç, Peygamberimiz (asm)’in bu yaştaki gençleri askere almasında da görüleceği üzere, yetişkin kabul edilmelidir. Artık baskı gence fayda etmez. Ona ancak dostane ve müsamaha yoluyla yakınlaşılabilir ve faydalı olunabilir.
Tüm bu açıklamalardan şöyle bir sonuç çıkarmak doğru olur: İslâm’da din eğitimi hem bilinçli olmayı hem de büyük çaba göstermeyi gerektirir. Bu yolda en büyük sorumluluk da, herkesten önce anne babaya düşer.

Paylaşan: Abdülkadir Haktanır
Kaynak: Hilmi Orhan – Zafer Dergisi

Allah geometri biliyor mu?

Cenâb-ı Hakk’ı ne kadar tanıyoruz? Veyahut Cenâb-ı Hakk’ı tanımayanlar nasıl bir Zât-ı Zü’l-celal’i tanımaktan gaflet ediyorlar? Yaşanmış bir olay ışığında Cenâb-ı Hak hakkında bir öğretmenin “Allah Geometri Biliyor Mu?” sorusuna verilmiş ibretlik bir cevaptan ders almak için istifadeye sunmak istiyorum. Bizzat olayı yaşayan kişi anlatıyor;

******

Ben Ankara’da üniversiteye hazırlanma kursuna gidiyordum. Orada bir Fizik öğretmeni vardı. Sadece dini ilimler görüp, fenni ilimleri görmeyen genç sakallı bir hoca vardı. Öğretmenler ona ‘Hocaefendi’ diye tabir ederlerdi. O hocamız da üniversite hazırlık kursuna bizimle beraber devam ediyordu.

Fizik öğretmeni genç sakallı hocaya dedi ki: “Hocaefendi, Allah geometri biliyor mu?”
Genç hocaefendi başını eğdi, kırmızı oldu ve dedi ki: “Ben hastayım, lütfen benimle istihza [alay] etmeyin.”

Ben o anda işe müdahale etmek mecburiyetinde kaldım.

Önünde bir tane Turan Tan’ın Geometri kitabı vardı.
Ben de Fizik öğretmenine dedim ki: “Hocam, Turan Tan Geometri biliyor mu?”
Fizik öğretmeni de güldü. Dedi ki: “Adam kitap yazmış, kitap!.. Sen biliyor mu diye soruyorsun. Bu kadar cehalet olur mu?”

Ben de dedim ki: “Bir cehalet var. Bir de echeliyet var. Bir de cehaletini bilmeyecek kadar cahil olanlar var. Turan Tan, üç tane dört tane prizma yapmış. Bu kâinat geometri kitabını yazan, çizen, tanzim eden İlâhî bir kudret, küçük ay ile büyük ay arasında, galaksiler arasında öyle bir nizam derc etmiş ki; cisim halinde bir geometri kitabı yazmış. Dünya ile Güneş arasında 149 milyon km mesafe vardır. O kadar dakik bir nizamla tanzim ediliyor ki; biz gözümüzü açtıkça, kâinat yüzüne nazar ettikçe, en evvel gözümüzü çarpan tam ve mükemmel bir nizam. Ve hassas ve dakik bir intizam içinde olduğunu görüyoruz. Her şey hikmetle tanzim edilmiş. Kâinatta hiç abes bir şey yok. Hepsi hikmetli yapılmış. Bu hareket edenler neden hareket ediyorlar? Çünkü her harekette bir hikmet tanzim edilmiştir. Dünya dönüş hareketinde biraz nakise veya zaide yapsa bir anda üstünde bulunan bütün varlıkları fezaya fırlatacak. Nedir bu? Bu camid, şuursuz, akilsiz kâinat; bu kadar nizamlı, bu kadar intizamlı, bu kadar hikmetli, bu kadar maslahatlı, bu kadar gayeli hareket ediyor!”

Sonra ayağa kalktım ve dedim ki: “Şimdi bu sınıfa bir daire çizeceğim.”

Bir daire çizdim ve sonra dedim ki: “Hocam mesela birisine desem ki 30 defa dön ve şu hızla dön. Hem kendi çevrende dön, hem de şu dairenin etrafında dön. Yapabilir mi?”

Fizik öğretmeni dedi: “Bunu hiçbir insan yapamaz, mümkün değil!..”

Ben de ona dedim: “Peki hocam 30 defa bir dairenin çevresinde ve kendi etrafında belirli bir hızda dönemeyen insan mı akıllıdır yoksa bu dünya mı akıllıdır? Bu kâinat işte böyle bir nizamla hareket ediyor! Demek ki şuursuz, camid kâinatı; şuurlu ve nizamlı bir şekilde hareket ettiren bir Zîşuur vardır!..”

Fizik öğretmeni dedi: “Yahu kardeşim! Sen bunları nerede okumuşsun?! Nedir Bu izahlar?! Bunlar nasıl bilgilerdir?!”

Ben de dedim: “Ben İslâm mektebinde okuyorum. Büyük bir İslâm mütefekkirinin şöyle bir sözü vardır; ‘Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünûn-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit; birincisinde taassub, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.’ (Münâzarât) Yani vicdan, din ilimleri ile ziyalanır-ışıklanır. Akıl da fenni ilimler ile nurlanır. İkisinin yani din ilimleri ile fen ilimlerinin birleşmesi ile hakikat ortaya çıkar. O iki kanat ile talebenin himmeti pervaz eder, kanatlanır. Eğer bu iki ilimden sadece fenni ilmi alsa hile ve şüphe olur; aynı senin gibi. Yalnız dini ilimleri alırsa da taassub doğar; hocaefendi gibi.”

[Burada sadece dini ilim gören hocamız mahçup edilmek istenilmemiştir. Sadece dini ilimler görülüp, fenni ilimler alınmaz ise taassuba sebebiyet vereceği söylenilmiştir.]

Bunu söyleyince sınıftaki herkes gülmeye başladı.

******

Evet bu yaşanmış olayda, o cevapları veren talebe; bir Risale-i Nur Talebesidir.

Bahsettiği “İslâm mektebi”, Kur’ân ve İman hakikatlerini öğrendiği yerlerdir.

Nakil aktardığı “Büyük bir İslâm mütefekkiri” de; Üstâd Bediüzzaman Hazretleri’dir.

Anlattığı hakikatlerin geçtiği eserler ise; Risale-i Nur Külliyatı’dır.

Cenâb-ı Hakk’ı daha iyi tanımak, marifetullahta ilerlemek ve akli delilleri ile öğrenmek isteyenler için şu eserleri tavsiye ederiz;

Bediüzzaman Hazretleri’nin “fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusuyla mütemadiyen Allah’tan bahsedip Hâlık’ı tanıttırıyorlar.” dediği 11. Şua olan Meyve Risalesi’nin 6. Meselesini..

22. Söz eserini..

Bediüzzaman Hazretleri’nin “Tabiattan gelen fikr-i küfrîyi dirilmeyecek bir surette öldürüyor, küfrün temel taşını zîr ü zeber ediyor.” diye vasfettiği 23. Lem’a Olan Tabiat Risalesi’ni..

“Kâinattan Hâlıkını soran bir seyyahın müşahedatıdır.” denilen 7. Şua olan Ayetü’l-Kübra Risalesi’ni..

Cenâb-ı Hak, Kur’ân ve İman hakikatleri olan Risale-i Nur eserlerinden istifademizi ziyade eylesin.

Vesselâm.

Abdulkadir Çelebioğlu