Kategori arşivi: Günlük Paylaşımlar

Bediüzzaman ve Ledün

Bediüzzaman, Risale-i Nur Külliyatını telifle toplumda İslâm medeniyetini ihya ve inşa edecek dirayete, kudrete ve ilme sahiptir.

İnsanın iradesine kullanması neticesi hasıl olan ilim denizindeki bilgi ve ilmin iki mehazı vardır.

1-Kesbi: Allah’ın kâinata koyduğu “kevnî/tekvinî kanunlar, adetullah” çerçevesinde çalışarak çabalayarak elde edilebilecek ilimde kesin bilgi manasında “ilmelyakîn” mertebesi.

Müşahede seviyesinde -yani Gözle Görür gibi- kesin bilgiye “Aynelyakîn” denilmektedir.

“Hakkal-yakîn” ise, kalbi sezgi, tecrübe ve kanaat-i katiye seviyesinde kesin bilgi manasına gelmektedir.

“1- İlmelyakîn: İlim ile yakîn hasıl etmek. Yani, bir şeyin vücudunu emareleriyle bilmek.

2- Aynelyakîn: Göz ile yakîn hasıl etmek. Yani, bir şeyi göz ile görerek bilmek.

3- Hakkalyakîn: Hakikatı ile yakîn hâsıl etmek. Yani, içine girmekle bilmek.

Sevgili Üstadımız, Bedîüzzaman Hazretlerinden aldığımız ders ile şu üç kelimeyi şöyle izah ederiz: Meselâ uzaktan bir duman gördük. Orada bir ateşin yandığını biliriz. İlmelyakîn buna denilir. O dumana yakınlaştık, ateşi gözümüz ile gördük; aynelyakîn buna denilir. Ateşin nuru içine girip derecesini anladık. Hakkalyakîn buna denilir.”[1]

2-Vehbî: Bâzı mânevîyatı kavi hususiyetlere haiz şahsa, hususi olarak Hak Teala tarafından bir hibe-mevhibe olarak ve “ilm-i ledün” olarak da tabir edilen hâfî, bâtın, gaybî/metafizik bir bilgidir. Ledünniyat olarak da tabir edilir.

Ledün ilminin hakikati, Kehf Sûresinde, 60-82. âyetlerinde, Hz. Mûsâ-Hz. Hızır’ın (as) arasında geçen olayda dikkate sunulur. İsmini de 65. Âyettinde geçen “ledün” kelimesinden alır.

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, dönemine kademini basmış ve ilmi olarak rüştünü isbat edip irşad hırkasını giyip, sarığını saran Osmanlı erbab-ı ilmince, Kur’ân ilimlerindeki vukufiyeti, ilmi, irfanı, ahlakı büyük bir hayranlık ve hürmetle te’yid ve tasdik edilmiştir.o zamanki telifatı aranır, sorulur olmuştur. Eserleri de dönemiyle sınırlı kalmamış ve hem ülke hem de zihin sınırlarını aşmıştır.

Bugün kaderine terk edilmiş bir halde olan İstanbul’/Fatihte kaldığı ‘Şekercihanı’ndaki odasının kapısına, “Her suâle cevap verilir, her müşkül halledilir, fakat, suâl sorulmaz!”[2] diyerek dönemin ilim dünyasına dünyanın payitahtına haykırmıştır 1907’de.

Yaşı henüz otuzlara yeni gelen Bediüzzaman, şarktaki erbab-ı ilme rüştünü isbat edip, Payitaht’a kadar her dağı aşıp her engeli geçip gelmiştir. Bir alanda ihtisas şartı koymadan kim ne ilimden olursa olsun diyerek meydana atılmıştır. Bu işte Vehbilik kokusu gelmektedir. Kimisi ilminin derinliğine kimisi de bunu mecnunluğuna delil olarak saymıştır. Dönemin erbabı bunu hatıratında nakletmiştir. İlminin vukufiyetine ve ihatasına şehadet ettiklerini. Ona, gruplar halinde gelip kendi âlemlerindeki zor soruları, müşkillerini, hakikat-i halini merak ettikleri şeyleri hazırlayıp yine gruplar halinde gidip sorarlar.

Bediüzzaman, gelenlerin suallerinin tümünü cevaplandırır… Bugün git yarın gel, hele bakarız gibi bir metodu izlememiş sor sualini al cevabını şeklinde hazır cevap olmuştur.

Mesela, “Aldıkları cevaplar çok harika ve acâip olur. Sanki o akşam berabermişler ve kitaba beraber bakıyormuş gibi sorularının cevaplarını tam olarak alır. Kesin olarak anlar ki, onun ilmi bizimki gibi kesbi değil, aynı zamanda vehbîbidir.”[3]

Ord. Prof. Ali Fuat Başgil’in de Bediüzzaman Said Nursi’nin ilmi hakkında  hayranlığını itiraf edenler arasındadır. Başgil’in tahsil ettiği ilimle, Üstadın ilmi mukayese edilemeyeceğini şu şekilde ifade etmektedir;

  • “ona Cenab-ı Hakkın öyle bir ilim nasib etmiş ki; umman gibi, aştıkça kabardığını; bir deniz ki içine girdikçe girildiğini, ilminin ucu bucağının olmadığını” söyler.

Gerek çağdaş, gerekse yaşayan âlimlerin dehasına; fen, sosyal ve mânevî ilimlerdeki otoritesini, rüştünü kabul ettiren Bedüzzaman Said Nursi’dir.

Bediüzzaman için Alay müftüsü Osman Nuri Efendi de, “sizler Üstadı tek taraflı anlıyorsunuz. Üstadı sizin hâfızalarınız anlamaz! Üstad acaip bir insan. Sizler Risale-i Nur’u anlayarak okuyun. İşte görüyorsunuz. Fevzi Çakmak’la her gün beraberiz. Çeşitli mevzuları, hattâ dünya ahvalini görüşüyoruz. Sizin Üstadınızda öyle bir deha, öyle bir kabiliyet var ki, dünyadaki devletlerin siyaseti Üstada verilse hepsini idâre eder.”[4] diyor.

 


[1] Miftah-ul İman (93)

[2] Tarihçe-i Hayat (52)

[3] Hasan Fehmi Başoğlu/Uhuvvet gazetesi, 11 Aralık 1964

[4] Aydınlar Konuşuyor (303)

NİYETİN ve AMACIN NEDİR?

NİYETİN ve AMACIN NEDİR?

Herkese ancak niyetinin karşılığı vardır. O halde niyetimiz nedir gözden geçirmeliyiz.

Hz. Peygamber (asv): “Ameller, niyetlere göredir. Herkes yaptığı işin karşılığını niyetine göre alır. Kimin niyeti, Allah’a ve Rasûlüne hicret etmekse eline geçecek sevap da Allah ve Rasûlüne hicret sevabıdır. Kimde elde edeceği bir dünyalığa veya evleneceği bir kadına kavuşmak için yola çıkmışsa onun hicreti de hicret ettiği şeye göre değerlendirilir.”[1]

Bu hadis-i şerifin bakmış olduğu muhtelif mevzuların olduğu muhakkaktır. Okuyan da kendi âleminin rengine göre de mana verecektir. Çünkü insan “ayinesinin müşahedatına tabi”[2] ve bildiklerinin kölesidir.

Tenkit niyetiyle Risalelere bakmak, göz gezdirmek, okumak, üzerine çalışmalar yapanlar için Zübeyir Ağabey:

“Tenkit için okuyan, istifade edemez.

Başkası için okuyan, istifade edemez.

Kendi nefsi için okuyan, istifade eder.”[3]

Risale-i Nurlar’ı okurken de bu geçerlidir. Ne niyetle okursak ona göre cevap alacağız demektir.  İstifâde ve ibâdet niyetiyle Risalelerle yönelenlerin ıslâh-ı hâl ettiklerini, ifsat niyetiyle okuyanların da mânen ve madden daha da bozulduğunu görüyoruz.

İlmî bir bakış açısıyla okuyarak kimselerin mâlumatı arttığı; ama bu mâlumatı kendisine katkı sağlamadığı bir gerçektir. Çünkü istifade niyetiyle değil mâlumatını, bilgisini arttırmak için okumakta ve kendini bu sayede daha da parlatmak peşindedir.

Dairemiz içine bir şekilde girmiş bu tiplere baktığımızda safiyâne ve sofiyane hizmete girmiş insanları da aldatıp etrafına toplamaktadırlar. Bir nevi ilmi kullanarak insanları enesine hizmetkâr edip makam ve mansıp peşinde koşarak ikbâllerinin peşinde koşmaktadırlar.

“Hem fenâ, hem fâni, hem ademe düşer. Hem mânen kendini i’dam eder.[4] Sırrına yanaşır “ihlâsı kırar, o ibâdeti kısmen iptal eder.”[5]

Risale-i Nur Külliyatı iman ve İslam’ın cihanşümul olan hakikatlerini kâinata haykırmaktadır. Ve bu nurlu ses kâinatın en kuytu köşelerinde bile çınlamaktadır. Bu yankılanma, Risalelerin zatından değil temsil etmiş olduğu iman ve İslam’ın tesiridir. Tabi zaman ahirzaman olunca tesiri de buna göre olacaktır.

Bizler de risaleleri hangi niyetle okuduğumuzu gözden geçirerek olması gereken yerde olmaya çalışmalı ve yanlış konumdaysak doğru konuma dönmek için elimizden geleni yapmalıyız. Elbetteki bu kadar kıymettar hazineye ağız suyunu akıtan çok olacaktır.

Okumalarda Hakkın rızası mı, makam mansıp mı, bir menfaat-i maddiye elde etmek mi veya başka doğru olmayan bir niyet ve okuma peşindemiyiz buna bakmalıyız. “Niyet, nazar, mana-yı ismi ve mana-yı harfi”[6] burada da karşımıza çıkıyor, her zaman olduğu gibi.

İnsan bu şekilde kendini doğru konumda tanımlarsa ubudiyet, zühd ve takvada da bir istisna teşkil eden tarihî bir İslâm fedaisi ve Kur’an-ı Hakîm’in muhlis bir hâdimi payesine yükselmiş..”[7] olacaktır.

Bu da

Tevfik isterseniz, kavanin-i âdetullaha tevfik-i hareket ediniz. Yoksa tevfiksizlik ile cevab-ı red alacaksınız.”[8]

Rıza-yı İlahî kâfidir. Eğer o yâr ise, her şey yârdır. Eğer o yâr değilse, bütün dünya alkışlasa beş para değmez. İnsanların takdiri, istihsânı, eğer böyle işte, böyle amel-i uhrevîde illet ise, o ameli iptal eder.

Eğer müreccih ise, o ameldeki ihlası kırar.

Eğer müşevvik ise safvetini izale eder.

Eğer sırf alâmet-i makbuliyet olarak, istemeyerek Cenab-ı Hak ihsan etse, o amelin ve ilmin insanlarda hüsn-ü tesiri namına kabul etmek güzeldir ki,

 وَ اجْعَلْ لِى لِسَانَ صِدْقٍ فِى اْلآخِرِينَ buna işarettir.”[9]

 “İnsan, eğer kesrete dalıp kâinat içinde boğulup dünyanın muhabbetiyle sersem olarak fânilerin tebessümlerine aldansa, onların kucaklarına atılsa, elbette nihayetsiz bir hasârete düşer. Hem fena, hem fâni, hem ademe düşer. Hem manen kendini i’dam eder. Eğer lisân-ı Kur’andan kalb kulağıyla iman derslerini işitip başını kaldırsa, vahdete müteveccih olsa, ubudiyetin mi’racıyla arş-ı kemâlâta çıkabilir. Bâki bir insan olur.”[10]

İnsan her bir adımında, amelinde, fiilinde, müyulunda şu iki niyet olmalıdır.

“Amelinizde rıza-yı İlahî olmalı.”[11]

“Amelinizde rıza-i İlahî olacak, maddî menfaat fikri olmayacak.”[12]

 

Selam ve dua ile..

Muhammed Numan ÖZEL


[1] Buhârî, Muslim, Ebû Dâvûd, et-Tirmizî, İbn Mâce, en-Nesâî, İbn Mâce

[2] Tarihçe-i Hayat (84)

[3] Bir Dava Adamından Notlar (41)

[4] Sözler (364)

[5] Tarihçe-i Hayat (315)

[6] Mesnevi-i Nuriye (51)

[7] Sözler (758)

[8] Tarihçe-i Hayat (58)

[9] Barla Lahikası (78)

[10] Sözler (364)

[11] Lem’alar (160)

[12] Emirdağ Lahikası-1 (15)

Siperinde, Cihazatında, Ruhunda, Hizmetinde Sıkıntı mı Yaşıyorsun?

Siperinde, Cihazatında, Ruhunda, Hizmetinde Sıkıntı mı Yaşıyorsun?

Risale-i Nur Külliyatı okuyanlar Kur’an-ı Hakimin halis talebeleridir. Yaşadığımız dünyada ve kendi küçük dünyasında elinden geldiği kadar her şeyini bu asra Kur’an-ı Kerimin işari bir dersi olan Risale-i Nur’un nuruyla bakıp anlamaya, mütalaa etmeye çalışır. Bir mesele olduğunda buna dair nurlarda bir yer var mı buna bakar.

Hizmetteki müsbet manaları, manevî fütuhat hamlelerini, şevke medar olan haberleri ve muhtelif sıkıntı ve olumsuzlukları da bu manada bu formülle ele alır.

Nifak veya yanlış okumaların neticesi olarak ortada dolaşan -özellikle sosyal medyada- silik söz, iftira ve karalamalara itibar etmemek nur talebelerinin şiarıdır. İmanını inkişaf ettirmenin yolu ciddi olarak istemekten geçmektedir. Şayet açılmıyorsa manalar niyetimizi ve amelimizi gözden geçirsek fena olmayacaktır. Şunu da es geçmemek lazım ki, ülfet bu yolun bariyerleri gibidir. Her yerde görürüz bu ülfeti.

“Ülfet ve âdet ve yeknesaklık perdeleri altında çok hârika hakikatler gizleniyor.”[1]

“Beşer, nazar-ı sathî ile kâinat kaplarında ülfet kapağı altında olan gıda-yı ruhanîyi zevkedemediğinden kabı ve kapağı yalamakla usanmak ve kanaatsızlık ve hârikulâdeye meyil ve hayalâta iştihadan başka netice vermediğinden meyl-i hârikulâde ile ya teceddüd veya tervic için meyl-ül mübalağa tevellüd eder.”[2]

Demek ki hayatımızı cidden gözden geçirsek bildiğimiz, anladığımız dediğimiz şeyler altında ne kadar nurlar göreceğiz.

Ard niyetli ve suizanlı iddiaların zihinlerde yer edinmesi veya bu telkinlere kulak vere vere insanda tenkid damarı uyanır artık hemen her şeye şüphe ile bakar ve itimad edemez bir maraz-ı ruhi olur. Buna insanın manevi siper ve mevzilerinin ve cihazatının tahrip edilmesi de diyebiliriz.

Bu kadar şiddetli ters rüzgâr ve fırtınaların estiği bir zamanda;

“Ey ehl-i iman! Bu müdhiş düşmanlarınıza karşı zırhınız: Kur’an tezgâhında yapılan takvadır. Ve siperiniz, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sünnet-i Seniyesidir. Ve silâhınız, istiaze ve istiğfar ve hıfz-ı İlahiyeye ilticadır.”[3]

Ve bize bu şuuru veren Risale-i Nur’a dört elle tüm varlığımızla sarılmamız gerekir.

Maddî şart ve sebeplerle açıklanabilmesi hiçbir şekilde mümkün olmayan bu durumun kısa bir formülünü Üstadın şu ifadelerinde görebiliriz:

“Velâyetin kerameti olduğu gibi, niyet-i hâlisanın dahi kerameti vardır. Samimiyetin dahi kerameti vardır. Bahusus lillah için olan bir uhuvvet dairesindeki kardeşlerin içinde, ciddî, samimi tesanüdün çok kerametleri olabilir.”[4]

Muvaffakiyet ve zaferlerin devamı, bu niyet-i hâlisa, samimiyet, kardeşlik ve tesanüd manalarının muhafaza ve inkişafı olarak ders alıyoruz.

Farklı alanlarda karşı karşıya gelinen sıkıntıların asıl sebebi olarak ihlas ve uhuvvet düsturlarının sadece okunup ortada terennüm ve tegaddi edilip sahada, icraatta, tatbikatta pek bir izinin görülmemesidir.

Risale-i Nur Külliyatında ihlas ve uhuvvet manalarına gelen mehazları topladım “Evvel ahir tavsiyemiz tesanüdü muhafaza”[5] diyen üstadımın bu manada 650 sayfa kadar risalelerden ihlas ve uhuvvet metinleri çıktı. Yani üstadımız ilmek ilmek uhuvvet ve ihlas manalarını dokumuş risalelerde.

Bu feraset, şuur, dirayet ve ihlas ve uhuvvet manaları bugün ehl-i sünnet itikad ve amelini muhafaza ederek özde Risale-i Nur talebelerini genelde insanlığı maddi ve manevi sıkıntılardan muhafaza etmektedir.

“En iyi çare, cereyanların kuvveti yerine, inayet ve tevfik-i İlahiyeye dayanmaktır.”[6]

“Cenab-ı Hak bizi ve sizi, bu zamanın cazibedar fitnesinden kurtarsın ve muhafaza eylesin, âmîn…”[7]

“Risale-i Nur’la alâkadar olanlara pek çok selâm ediyorum.”[8]

Selam ve dua ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Emirdağ Lahikası-2 (121)
[2] Muhakemat (50)
[3] Lem’alar (72)
[4] Mektubat (372)
[5] Şualar (312)
[6] Tarihçe-i Hayat (476)
[7] Sözler (147)
[8] Emirdağ Lahikası-2 (26)

Kaynak: RisaleHaber

Âlemimizi Filizlendirmek

ÂLEMİMİZİ FİLİZLENDİRMEK

“Ruhu inkişaf edip kalbi intibaha gelen zatlar okumaktan usanmMuhammed Numan özel, insan, okumak, hizmetaz.”1

 

Risâle-i Nur Külliyatı sadece bir mülahazadan ibaret değildir. Rahat zamanlarda kanepe koltukta hele şöyle bir eser telif edelim deyip de kalem oynatılmış değildir. Zaten nice öyle yazalım çizelim derdinde olan eserler mazinin raflarına kaldırılmıştır. Zaman buna fetva vermiştir.

 

Risale-i Nur hizmeti sofistik ve ferdi bir hizmet olmayıp kolektif bir hizmet hareketidir. Risale-i Nur Külliyatının muhtelif eserleri 70 kadar dile tercüme edilip Nur-u Muhammedîyi (asv) tebliğ etmektedir elden ele ilden ile..

 

Şüphesizki tercümelerin artmasında Risalelerin hakka ayinedarlığı söz konusudur.

 

“Tekrar çok tavsiye ediyorum, okuyun, okuyun. Okudukça, risaleler feyzâver nurları saçıyorlar. Okudukça iştiyak getiriyorlar, usanç vermiyorlar. Başka kitapları bir-iki defa okusan, insana usanç veriyor. Hâlbuki risaleler öyle değil, okudukça başka başka imân halleri telkin ediyorlar…”2

 

Risale-i Nur Hizmetinin metodu rabbani bir metoddur. Bu zamana tam muvafık bir eser ve metod olduğunu zaman isbat ediyor. Okudukça insan ve âlemi farklı farklı güller açmaktadır. İnsan okudukça nurun üslubuna aşinalık peyda etmektedir.

 

Hem kendimizi tamir etmek hem de çevremizdeki insanlara hak ve hakikati göstererek nurlardan istifade ederek ömür çetelemizi çentiklemeliyiz. Tabiî ki her şey bu kadar kolay olmayacaktır. Çünkü mistik bir anlayış, skolastik bir düşünce felsefe, kelam hareketi anlayışı değildir.

 

İnsanın önce enfüsî muhasebeni yapılabilmesi, zaaf ve aczini ve fakr ve ihtiyacını şiddetle bilmesi gayesiyle okuması elzemdir. Murakabesini bu niyetle yapmayan insanın niyetini kontrol etmesi elzemdir. ”Biz yalnız bu asırda Kur’ân’ın yüksek ve parlak bir tefsîri ve kâinatta en yüksek olan imân hakîkatlarını beyan eden Risâle-i Nur’u okuyoruz.”3

 

Madem hakîkat öyledir; bizler de her meseleyi ve hâdiseyi Risale-i Nur’larla meşguliyete ve ona müracaata bir vesîle bilmeliyiz. Bazı hakîkatler mücmel ve mestur olmasından sathî nazarlar fark edemeyebilir. Risâle-i Nur’ların devamlı okunması neticesinde o mücmel hakaikın sair risalelerde mükemmeliyetle izahı bulunacaktır. Birbirini ikmal ederek mana âlemini yeşertecektir.

 

Risâle-i Nur’u müteferrik yerlerinden okumak!

 

Bir risalede mevcut ve mücmel olan bir bahis, başka risalelerde izah ve tafsil edildiğinden veya bütün külliyat bunun izah ve tafsili olduğundan devamlı okumalı ki, âlemimizde mücmel kalan bahisler tavazzuh etsin. İndeks ve fihristten de yararlanarak okumalarımızı daha da keyfiyetli hale getirebiliriz. “Okunan Türkçe veya Arapça bir risalenin izahı, başka bir risalede varsa, onu”4 okumak elbette ki çok istifadeye medardır. Buna atıflı okumak denilmektedir.

 

Hülasa, “Muhakkikin şe’ni; gavvas olmak, zamanın tesiratından tecerrüd etmek, mazinin a’makına girmek, mantığın terazisiyle tartmak, her şeyin menbaını bulmaktır.”5

 

 

 

Selam ve dua ile..

 

Muhammed Numan ÖZEL

 

 

 

1- Barla Lahikası (336)

 

2- Barla Lahikası (144)

 

3- Nur Çeşmesi (140)

 

4- Sözler (772)

 

5- Muhakemat (26)

Ülkemiz ve İnsan Yetiştirme Sanatı

Ülkemiz ve İnsan Yetiştirme Sanatı

Ülkemizi tarif etmeye çalışan hemen herkes farklı şekilde tarif etmektedir. Ülkemizin çeşit çeşit konumları olduğu ise aşikardır. Bu konumların da tabiîki getirdiği sorunları olacaktır. Hatta öyle ki, bir konumun getirdiği farklı sıkıntılı haller de yok değil.

Ülkemiz yeni neslinin yetiştirilip ülkeye kazandırılması ve ülkemizin yıldızının daha da parlaması için her şeyi yapmalıdır. Bunun için de eğitim metedolojisi -yani eğitim ve öğretim sisteminin- mataryalist sistemden yakasını kurtarıp tevhid sistemiyle hem hal olması gerekmektedir. Çünkü maddeyi esas alan bir metedolojiden yetişen insanın önceliği de madde olacaktır.

Madde ise, menfaatle mütevazıdır yani paralellik gösterir. Maddenin ve menfaatin ön planda olduğu sistemin meyvesi de kendisi gibi bozuk olacağı kaçınılmaz sonuç olacaktır. Üç kağıtçı, kaypak, dolandırıcı, maneviyattan yoksun ve maneviyata yabanilik bunların semereleridir.

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri bu meselemizde şunları ifadeetmektedir.

“…şu zamanda, medeniyet-i Avrupa’nın tahakkümüyle, felsefe-i tabiiyenin tasallutuyla, şerait-i hayat-ı dünyeviyenin ağırlaşmasıyla, efkâr ve kulûb dağılmış, himmet ve inayet inkısam etmiştir. Zihinler maneviyata karşı yabanileşmiştir.
İşte bunun içindir ki, şu zamanda birisi; dört yaşında Kur’an’ı hıfzedip, âlimlerle mübahase eden Süfyan İbn-i Uyeyne olan bir müçtehidin zekâsında bulunsa, Süfyan’ın içtihadı kazandığı zamana nisbeten, on defa daha fazla zamana muhtaçtır. Süfyan, on senede içtihadı tahsil etmiş ise, şu adam yüz seneye muhtaçtır ki tahsil edebilsin. Çünki Süfyan’ın ibtida-i tahsil-i fıtrîsi sinn-i temyiz zamanından başlar. Yavaş yavaş istidadı müheyya olur, nurlanır, her şeyden ders alır, kibrit hükmüne geçer.

Amma onun naziri, şu zamanda çünki zihni felsefede boğulmuş, aklı siyasete dalmış, kalbi hayat-ı dünyeviyede sersem olmuş, istidadı içtihaddan uzaklaşmış. Elbette fünun-u hazırada tevaggulü derecesinde istidadı içtihad-ı şer’î kabiliyetinden uzaklaşmış ve ulûm-u arziyede tefennünü derecesinde içtihadın kabulünden geri kalmıştır.”[1]

Hayat şartlarının artması ve ağırlaşması neticesinde kalb ve ruhlar bundan hissesini almıştır elbette ki. Maneviyata zaman ayıramaz, ayrıldığında da kalitesi azalmış olarak olmaktadır. Bu sebeple insan hem maddi hem de manevi hayatında kaliteyi arttırma gayretinde olmalıdır. Sadece birini arttırmak diğerinden yontup birine harcamak hayatta dengesizlik getirecektir.

Kaliteli insanların içtimai hayatta yer almasıyla içtimai düzenin de kalitesini arttıracaktır. Çeşitli musibetlerin de maddi olarak önüne sed çekilmiş olacaktır.

Eğitimin kalite ve başarısı sadece kitap, okul ve doküman kalitesiyle ölçülemez. Çünkü bu toprakları bize yurt bırakan atalarımızın ne böyle kaliteli binaları ne de dokümanları vardı. Onları köreltmeyen ve yetiştirmeye yönelik hem yetkin hem de yetişmiş muallimleri olup onların bu yetkinliği de insan yetiştirmekteydi. Burada Milli Eğitim sistemi içindeki kadroların yetkinliğinden değil eğitim sisteminin sistematik yanlışlığından şikayet ediyorum yanlış anlaşılmasın.

Eğitim ve öğretim sistemi zamanın ihtiyaçlarına göre kendini yenilemeli ve ata bak, ılık su iç vs. gibi şeyler yerine üretici ve geliştirici bir sistemle materyalist sistemden yaka kurtarma yoluna gidilmelidir.

Gerek görsel gerek metinsel olarak mazimizin mimarlarını kahramanlarını hem şimdimize hem de istikbalimize aksedebilmesi için çeşitli çalışmalar yapılmalıdır. Çünkü “istikbal mazinin aynasıdır.” Eğer hem şimdimiz hem de istikbalimizin perişan olmasını istemiyorsak gömlek düğmelerimizi doğru iliklemeliyiz. İstikbalini doğru yapan kazanan kimsedir. Çünkü istikbali parlak olanın mazisi de doğrudur. Şayet böyle olmazsa kaliteli bir eğitimden de söz edilemeyecektir.

Eğitim sisteminin duayenleri de sistemden bu konularda şikâyetçi olduklarını ifade etmektedir zaten.

O halde Milli Eğitim müfredatı şanlı tarihimizin izini, eserlerini, seslerini istikbale taşımakla mükelleftir.

“Bir devlet ne zaman ayağa kalkar” diye soracak olursak iman ve İslam ile mücehhez olursa işte o zaman. Tabiî ki devlet dediğimiz insanlardan oluşur o halde bir toplum iman ve islamiyetle ayağa kalkarsa devlette ayağa kalkar ve o devlet diğer devletlere nümune-i imtisal olur, reis olur, abi olur, kardeş olur.

“Din hayatın hayatı, hem nuru hem esası. İhya-yı din ile olur şu milletin ihyası.”[2]

Ama, lakin, fakat… Teknoloji aslında adeta ikinci makinalaşma devrinde birçok şey insanları tarumar ediyor maneviyattan uzaklaştırıyor. Hal böyle olunca da zamanımızın silahı ve geçerli reçetesi teknolojiyse biz de bu teknolojiden istifade ederek bunu müsbet manada kullanarak kısa zamanda daha çok kaliteli insan yetiştirmek için kullanmalıyız.

Covitten sonraki dönemde toplumların ayakta kalabilmesi ancak yeni nesillere milli ve manevi değerlerini aktarabilmesi ile mümkündür.

Selam ve dua ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Sözler (481)
[2] Sözler (717)

Kaynak: RisaleHaber