Kategori arşivi: Güncel Haber

Bolu yangınında sorumlu olan kader mi?

Bolu yangınında sorumlu olan kader mi?

Kader, Sorumluluk ve Mesuliyet

Hadiselere Bediüzzaman’ın Perspektifiyle Bakış.

Kader, İslam inancında Allah’ın her şeyi önceden bilmesi ve takdir etmesi anlamına gelir. Ancak bu derin kavram, zaman zaman yanlış anlaşılmakta ve insanların bireysel veya toplumsal sorumluluklarından kaçmak, mesuliyetten kurtulmak için bir gerekçe olarak kullanılmaktadır. Yangın, sel, deprem gibi felaketler karşısında “Bu Allah’ın takdiridir” diyerek ihmalleri ve hataları göz ardı etmek, sorumluları veya kendini aklamak için kaderi yanlış bir şekilde yorumlamaktan kaynaklanır.

Bediüzzaman’ın şu sözü akıllara geliyor hemen: “Manen terakki etmeyen avam içinde kaderin cây-ı istimali var.”[1]

Yani kader meselesinin yanlış anlaşıldığı ifade edilmektedir.

Bu yazıda, kaderin bu tür bir yaklaşımla nasıl suistimal edildiğini ve Bediüzzaman Said Nursi’nin kader ve sorumluluk dengesine dair görüşlerini ele alacağız.

Kaderci Tutumun Yanlış Yorumlanması

Kaderci bir yaklaşımda, meydana gelen olaylar tamamen Allah’ın iradesine bağlanır ve insana düşen sorumluluk göz ardı edilir. Bu yaklaşım, şu şekillerde kendini gösterir:

Sebep-Sonuç İlişkisini Göz Ardı Etmek:

Yangın, deprem, sel gibi bir olayda insan ihmali, tedbirsizlik veya gerekli önlemleri almamak gibi sebepler görmezden gelinir ve yalnızca “Bu Allah’ın takdiridir” denilir. Böylece olayın gerçek nedenleri sorgulanmaz. Böylece bütün sorumlular aklanmış olur ve bütün mesuliyetlerden kurtulunmuş olur.

Pasif Kabul:

Kaderci bir tutumda, “Bu Allah’ın takdiridir, yapılacak bir şey yoktu” anlayışı hâkim olur. Bu, insanların aynı hataları tekrar etmesine yol açabilecek pasif bir yaklaşımı besler. Bütün mesuliyetlerden bu sözle kurtulacağını bilen insan ihmalkar davranmaya da devam edecektir.

Toplumsal Sorumluluktan Kaçınma Riski:

Kader anlayışını yanlış yorumlayan toplumlar, mezhepler, meşrepler hatta devletler altyapı eksikliklerini, eğitim yetersizliklerini veya yönetim ihmallerini sorgulamayı bırakabilir. Bu da gelecekte benzer trajedilerin tekrar yaşanmasına zemin hazırlar.

Bediüzzaman’ın Kader Anlayışı ve Sorumluluk Vurgusu

Bediüzzaman Said Nursi, kader inancını insanların iradeleri ve sorumlulukları ile dengeli bir şekilde ele alır. Ona göre kader, insanın iradesiyle yaptığı hataları mazur gösteren bir araç değildir. Aksine, insanın hatalarından ders çıkararak tedbir alması gereken bir rehberdir. Bu bağlamda üç kavramdan bahseder;

Cenab-ı Hakk’ın atâ, kaza ve kader namında üç kanunu vardır.

Atâ, kaza kanununu, kaza da kaderi bozar.

Meselâ: Bir şey hakkında verilen karar, kader demektir.

O kararın infazı, kaza demektir.

O kararın ibtaliyle hükmü kazadan afvetmek, atâ demektir.

Evet, yumuşak bir otun damarları katı taşı deldiği gibi, atâ da kaza kanununun kat’iyyetini deler.

Kaza da ok gibi kader kararlarını deler.

Demek atânın kazaya nisbeti, kazanın kadere nisbeti gibidir.

Atâ, kaza kanununun şümulünden ihraçtır.

Kaza da kader kanununun külliyetinden ihracdır.”[2]

Kader, kaza, ata üçgeninde insan tercihleri ile kaza ve kadere yön vereceğini buradan anlıyoruz. Mesela bu yangında, gerekli olan kontroller ihmal edilen şeyler zamanında tespit edilip aksayan kısımları yapılsaydı böyle bir hadisede bu kadar can kaybı olmayabilirdi çünkü bu konuda ihmali olanlar ihmalini o zaman tamir edeceği için böyle bir kapı aralanmamış olabilirdi. İşte Ata kanunu burada devreye giriyor ve kaza ile kadere yön veriyor mecra açıyor.

İnsan İradesinin Önemi:

Bediüzzaman, insanın Allah tarafından cüz-i irade ile donatıldığını ve bu iradeyi kullanarak doğruyu ve yanlışı seçmekle sorumlu olduğunu belirtir. Cüzi irade insana verildiği için insanın mesuliyeti işte burada başlıyor. Şayet irade verilmemiş olsaydı insan adeta bir kukla gibi olurdu. Kukla olduğu için de insana herhangi bir mesuliyet verilmezdi tüm mesuliyet sorumluluk kuklacıya ait olurdu.

“İnsan, fiilini kadere havale etmemeli; çünkü cüz-i ihtiyarını ona karşı kullanmakla mükelleftir.”

Tedbir ve Tevekkül:

Gerçek tevekkül, sebeplere tam anlamıyla riayet ettikten sonra sonucu Allah’a bırakmaktır. Bediüzzaman, sebepleri göz ardı etmenin tevekkül değil tembellik olduğunu ve bunun İslam’ın kader anlayışıyla bağdaşmadığını vurgular:

“Tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek değildir. Belki esbabı dest-i kudretin perdesi bilip riayet ederek; esbaba teşebbüs ise, bir nevi dua-i fiilî telakki ederek; müsebbebatı yalnız Cenab-ı Hak’tan istemek ve neticeleri ondan bilmek ve ona minnettar olmaktan ibarettir.”[3]

Yani Tevekkül, esbaba riayet ettikten sonra Cenab-ı Hakk’a teslim olmaktır. Esbaba yapışmayıp hâdisatı kadere havale etmek, tembellik olduğunu vurgulamaktadır.

İbret ve Ders Çıkarma:

Felaketler, insanlara sadece “kader”i hatırlatmak için değil, aynı zamanda hatalardan ders alıp gelişmeleri için bir fırsattır. Bediüzzaman, bu tür olayların insanı tefekküre ve hatalarını düzeltmeye yönlendirmesi gerektiğini vurgular. Şayet hatalardan ders alınmazsa benzer hatalar tekrar yeni ihmallerle kendini gün yüzüne çıkaracaktır.

Kaderin Sorumluluktan Kaçış Aracı Olarak Kullanılmasının Sonuçları:

Kader inancını yanlış anlamak veya suistimal etmek, bireysel ve toplumsal düzeyde ciddi sorunlara yol açabilir:

Bireysel Düzeyde: Kendi hatalarını kadere yükleyen bir insan, aynı yanlışları tekrar etme riskini taşır. Bu, kişinin kendini geliştirme ve sorumluluk alma kapasitesini zayıflatır.

Toplumsal Düzeyde: Toplumlar, ihmaller ve eksiklikler karşısında kaderi bir gerekçe olarak gördüğünde, problemlerin kök nedenlerine inmek yerine pasif bir bekleyiş içerisine girer. Bu da ilerlemenin önünde ciddi bir engel oluşturur. Sorunları açmak için ancak günü kurtaracak eylemler ve planlar üretilebilir.

Bediüzzaman Said Nursi’nin perspektifinden bakıldığında, kader inancı insanın sorumluluktan kaçmasına değil, tam tersine sorumluluğunu daha bilinçli bir şekilde yerine getirmesine vesile olmalıdır.

Gerçek kader anlayışı, insanı hem bireysel hem de toplumsal düzeyde hatalarını sorgulamaya, tedbir almaya ve hatalardan ders çıkarmaya teşvik eder.

Yangın gibi bir trajedi karşısında, “Bu kaderdir” diyerek ihmalleri göz ardı etmek, İslam’ın sorumluluk bilinciyle bağdaşmaz. Doğru bir kader anlayışı, insanın hem ilahi hikmete teslimiyet içinde olması hem de elinden gelenin en iyisini yaparak hatalarını düzeltmeye çalışmasıyla mümkündür.

Böylelikle, kaderin bir teslimiyet aracı değil, bir sorumluluk rehberi olduğu net bir şekilde anlaşılabilir.

Vefat edenlere İnşallah iman ile vefat etmiş olmalarını, yaralanan ve olaydan maddi ve manevi olarak etkilenenlere de şifalar temenni ederek yazıma son diliyorum.

Selam ve dua ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Sözler (463)

[2] Mesnevi-i Nuriye (206)

[3] Sözler (314)

Kaynak: RisaleHaber

www.NurNet.org

Bediüzzaman Said Nursi’nin Doğaya Bakışı ve İklim Değişikliği Üzerine-1

Bediüzzaman Said Nursi’nin Doğaya Bakışı ve İklim Değişikliği Üzerine-1

“İklim değişikliği, çölleşme, biyolojik çeşitlilik kaybı, ormansızlaşma, ozon tabakasının tahribatı, hava, su ve toprak kirliliği, tehlikeli ve plastik atıklar, deniz ve okyanus kirliliği gibi çevre sorunları sürdürülebilir kalkınmayı tehlikeye atmakta; insanların güvenliği, sağlığı ve üretkenliği, diğer canlı türlerinin bekası ve gıda güvenliği ile su kaynakları üzerinde tehdit oluşturmaktadır.” (www.mfa.gov.tr)

Kısaca iklim ve çevre değişikliği bu şekilde izah edilmektedir. Biz de Risale-i Nur Külliyatı merkezinde bu konuyu ele almaya çalışacağız.

Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur’da insan, kainat ve Allah arasındaki derin ilişkiyi ön plana çıkartır. Herbirisini adeta biz pazılın parçası olarak görüp çok kuvvetli şekilde izah eder. Tabiat, Allah’ın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği bir kitap gibidir; insan ise bu kitabı okuyup anlayarak hem kendi varlığını hem de kâinatı daha iyi tanımalıdır. Dolayısıyla bunların hepsi Allah’ın Esma, sıfat, fiillerinin tecellileridir.

Tabiat, âlem-i şehadet denilen cesed-i hilkatin anasır ve a’zâsının ef’alini intizam ve rabt altına alan bir şeriat-ı kübra-yı İlahiyedir.

İşte şu şeriat-ı fıtriyedir ki, sünnetullah ve tabiat ile müsemmadır.

Hilkat-i kâinatta cari olan kavanin-i itibariyesinin mecmu ve muhassalasından ibarettir.” (Mesnevi-i Nuriye, 249)

Tabiat dedikleri şey, olsa olsa ve hakikat-i hariciye sahibi ise;

ancak bir san’at olabilir, Sâni’ olamaz.

Bir nakıştır, Nakkaş olamaz.

Ahkâmdır, hâkim olamaz.

Bir şeriat-ı fıtriyedir, Şâri’ olamaz.

Mahluk bir perde-i izzettir, Hâlık olamaz.

Münfail bir fıtrattır, Fâtır bir fâil olamaz.

Kanundur, kudret değildir; kàdir olamaz.

Mistardır, masdar olamaz.” (Asa-yı Musa, 167)

Tabiat dedikleri şey, bir matbaadır, tâbi’ değildir.

Tâbi’, ancak kudrettir.

Kanundur, kuvvet değildir.

Kuvvet ancak kudrettedir.” (İşarat-ül İ’caz, 90)

Bediüzzaman’ın bu düşünceleri, günümüzün önemli çevre sorunlarından biri olan iklim değişikliğiyle başa çıkmada bize önemli bir manevi bakış açısı sunmaktadır.

İklim değişikliği, insanın tabiata müdahalesi sonucu ortaya çıkan ekolojik dengenin bozulmasıdır. Bu durum, Allah’ın koyduğu kanunlara aykırı bir durumdur. İklim değişikliğinin sadece bir coğrafyayı değil, tüm dünyayı etkilediğini ve bu nedenle herkesin sorumluluk alması gerektiğini gösterir.

Bediüzzaman’ın tabitat/doğa ve çevreyle ilgili görüşlerinin iklim değişikliği karşısında nasıl anlam kazanabileceğine dair bazı noktalar:

Tabiatı/Doğayı “Mana-i Harfi” ile Okumak

Bediüzzaman, kainatı yalnızca kendine hizmet eden bir varlık olarak değil, Allah’ın varlığına ve birliğine işaret eden bir “harf” olarak görmeyi tavsiye eder.

İnsanın doğayla uyum içinde yaşaması gerektiği, doğanın korunmasının önemi ve Allah’ın yaratışındaki dengeye saygı gösterilmesi gerektiği gibi konuları da izah eder. Buna “Sünnetullah” der.

Şeriat-ı fıtriyedir ki, “Sünnetullah” ve “Tabiat” ile müsemmadır.” (Asar-ı Bediiyye, 12)

Sünnetullah” tabir edilen, kâinatta cereyan eden bu sırlı uzun düstur…” (Lemalar, 124)

Bu bakış açısına göre tabiat, bir emanettir ve onu korumak insana düşen bir vazifedir. Bugün iklim değişikliğinin temel nedenlerinden biri olan sınırsız tüketim ve doğayı sadece bir meta olarak görmek, “mana-i ismi” dediğimiz, yani her şeyi yalnızca kendine bakan anlamıyla değerlendirme yaklaşımından kaynaklanmaktadır. Bu bakış açısı bir çok sorunu peşin olarak getirmektedir.

Bediüzzaman’ca bakarsak, tabiata saygı duyarak, onu Allah’ın isim, sıfat, kudretinin bir tecellisi olarak kabul ettiğimizde, çevreyi koruma bilincimizi de manevi bir sorumluluk olarak görebiliriz.

Çevre bilinci

Bediüzzaman’ın düşünceleri, tefekkürleri, günümüzde çevre bilinci olarak adlandırdığımız kavramlarla örtüşmektedir. İnsanların tabiata karşı sorumluluklarının olduğu ve çevreyi korumak için çaba göstermeleri gerektiği vurgulanır.

Kaynak: RisaleHaber

www.NurNet.org

Bediüzzaman Said Nursi’nin Doğaya Bakışı ve İklim Değişikliği Üzerine-2

İtalyanca Asa-yı Musa Tercümesi Tab Edildi

ASA-YI MUSA (LA VERGA DI MOSE – İTALYANCA)

Malûmdur ki; Risale-i Nur başta otuz üç aded Sözler’dir ve Sözler namıyla yâd edilir.

Fakat Otuz üçüncü Söz müstakil değil, belki otuz üç aded Mektubat’tan ibarettir ve Mektubat namıyla zikredilir.

Sonra Otuz birinci Mektub dahi müstakil değil, belki otuz bir aded Lem’alardan mürekkebdir ve Lem’alar adı ile müştehirdir.

Sonra Otuz birinci Lem’a dahi müstakil olmamış, o da inşâallah otuzbir aded Şualardan mürekkeb olacak.  Şualar ( 730 )

 

RİSALE-İ NUR KÜLLİYATININ SESİ GÜRLEŞİYOR.

Asa-yı Musa Eserinin tercümesi SÖZLER NEŞRİYAT tarafından baskısı gerçekleştirildi.

Risale-i Nur Külliyatının duayenlerinden olan SÖZLER NEŞRİYAT başta Türkçe, Arapça, Osmanlıca, İngilizce, Arnavutça, ispanyolca olarak külliyat baskıları yapmakla beraber kırk altı lisanda da muhtelif eserlerin tercümelerini insanlığa ulaştırmaktadır.

Basılan Eserin fiziki özellikleri

RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI’NDAN – ASA-YI MUSA (LA VERGA DI MOSE – İTALYANCA)

CİLT       : VİNLEKS
EBAT     : BÜYÜK BOY (14 x 22 cm)
KAĞIT   : ŞAMUA (60 gr)
BASKI   : TEK RENK
SAYFA   : 400 SAYFA

Asa-yı Musa eseri hakkında kısaca, Bediüzzaman Said Nursî’nin Risale-i Nur Külliyatı içinde yer alan eserlerinden biridir. İsmini Hazret-i Musa’nın (a.s.) asasından alır. Asa-yı Musa’nın anlamı, “Musa’nın Asası”dır ve bu isim mecazi anlamda kullanılır; nasıl ki Hz. Musa’nın asası mucizeler gösterip Firavun’un sihirbazlarını mağlup ettiyse, bu risalenin de imanî ve Kur’ânî hakikatlerle batıl fikirleri çürüttüğü anlatılmak istenir.

 

Kitap temini için tıklayınız

www.NurNet.org

Bayramlar: şükrün zirvesi mi, gaflet tuzağı mı?

Bayramlar: şükrün zirvesi mi, gaflet tuzağı mı?

Bayramlar, İslam’ın müminlere bahşettiği ilahi birer lütuftur. Ramazan’ın bereketiyle kavuşulan bayram, yalnızca bir tatil veya dünyevi sevinç anı değil, ibadetin kemale erdiği, şükrün zirve yaptığı ve kardeşliğin pekiştiği mübarek bir fırsattır. Ne var ki, bu mukaddes zamanlar, gafletin gölgesinde hakiki manasından uzaklaşabiliyor. Oysa bayram, “Allah’ın bizlere verdiği nimetlere şükür, ibadete devam ve uhuvvet bağlarının güçlenmesi” için bir vesiledir.

GAFLETİN BAYRAMI ÇALMASINA İZİN VERMEYELİM!

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, bayramlarda gaflete düşmenin tehlikesine şu sözlerle dikkat çeker:

Bayramlarda gaflet istilâ edip gayrimeşru daireye sapmamak için, rivayetlerde zikrullaha ve şükre çok azim tergibat vardır.”

Gaflet bayramlarımızı nasıl çalar hiç düşündük mü acaba?

ŞÜKÜRSÜZ SEVİNÇ: NİMETİ UNUTMAK

Bayram, Allah’ın “verdiği nimetlere şükür[1] zamanıdır. Fakat şükürsüz bir neşe, nimeti unutturup gaflete sürükler insan hiç farkında bile olmaz.

Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur:

Öyleyse beni anın ki, ben de sizi anayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin.”[2]

Bugün bayramlar, lüks sofralar, israf ve nefsani eğlencelerle dolduruluyor. Oysa gerçek bayram, fakirin hatırlandığı, şükrün arttığı ve Allah’ın verdiği her nimetin farkında olunan bir gündür.

İsraf ve haramla zayi edilen bayramlar şüphesiz ki kaçırılmış büyük fırsatlardır.

Allah Teâlâ, israf edenleri “şeytanın kardeşleri” olarak nitelendirir:

Çünkü israf edenler, şeytanların kardeşleridir.”[3]

Maalesef bazıları için bayram, gösterişli harcamalar, haram eğlenceler ve namazın terk edilmesi, gıybetlerin havada uçtuğu gibi günah panayırlarına dönüşebiliyor. Hâlbuki Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bayramı şöyle tarif eder:

Bayramlar, yeme, içme ve Allah’ı zikretme günleridir.”[4]

Bayramı haramla kirletmek, onu gaflet çukuruna atmaktan başka nedir?

AKRABALIK BAĞLARINI KOPARMAK: BAYRAM RUHUNA İHANETTİR

Bayram, kırgınlıkların silindiği, aile ve dostluk bağlarının güçlendiği bir fırsattır. Hâl böyle olunca akraba u taallukat çok rahat unutulmuyor. Hayatın koşuşturmacası içinde insan neredeyse kendini unutuyor. Fakat bugün bazıları da çeşitli dünyevi kırgınlıklar yüzünden akrabalık bağlarını koparıyor. Hâlbuki Resûlullah (asv) şöyle buyurur:

Akrabalık bağlarını kesen kimse cennete giremez.”[5]

Bayram, kin ve nefreti terk edip, kardeşliği tazelemek için en güzel zamandır. Bu fırsatı heba etmek, ebedi bir kayıptır.

Gerçek Bayram Nasıl Yaşanır? diye hemen aklımıza geliyor.

1.Şükür ve Zikri Artırın:

Bayram sabahı namazla başlayıp, Kur’an’ı Kerim, Evrad u Ezkâr, Risale-i Nur, Tefsir, Hadis Kitapları okunmalıdır.

2.İsraftan Kaçının:

Lüks sofralar kurmak yerine, fakirleri sevindirin.

3.Haramlardan Uzak Durun:

Gösteriş, haram eğlence ve gıybetten sakının.

4.Akraba ve Komşuları Ziyaret Edin:

Bayram, muhabbeti artırma günüdür.

5.İbadetle İhya Edin:

Bayram gecesini dua ve Kur’an’la değerlendirin.

6. Cemaatle Bayramlaşın:

Beraber hizmet ettiğiniz kimseleri veya uzakta olan hizmet kahramanlarını mümkünse fiziken değilse telefonla arayarak bayramlaşın. İnsan kendi gibi düşünenlerden pozitif enerji aldığı unutulmamalıdır.

7. Üzerinizde Emeği Olanları İhmal Etmeyin:

İnsan bir yolcudur. Sabavetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder.”[6]

Sermayesi yolculuk olan bu insan sürekli yeni yol arkadaşları edinir. Onları ara ara arayarak hal hatır sormak insan olmanın bir şiarıdır.

HAKİKİ BAYRAM, EBEDÎ SAADETİN MÜJDESİDİR!

Bayram, dünyevi neşelerle yetinmek değil, ahiret bayramını kazanmak için bir fırsattır. Gaflete düşmeden, şükürle, ibadetle ve kardeşlikle geçirilen bayramlar, gerçek sevinci yaşatır.

Cenâb-ı Hak, bizleri bayramın ruhunu idrak eden ve onu hakkıyla yaşayan kullarından eylesin! Âmin.

Bu manalarla Bayramınızı tebrik ederim.

Selam ve dua ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Mesnevi-i Nuriye (31)

[2] Bakara s, 2 (152)

[3] İsrâ s, 17 (27)

[4] Ebû Dâvûd, Savm (49)

[5] Buhârî, Edeb (11)

[6] Mesnevi-i Nuriye (223)

Kaynak: RisaleHaber

www.NurNet.org

Uhuvvet Ezanında Kastamonu Mevlidi

Uhuvvet Ezanında Kastamonu Mevlidi

Aziz, Sıddık, Kardeşlerim! Sizin tesanüdünüze benim ziyade ehemmiyet verdiğimin sebebi yalnız bize ve Risale-i Nur’a menfaati için değil, belki tahkikî imanın dairesinde olmayan ve nokta-i istinada ve sarsılmayan bir cemaatin kat’î buldukları bir hakikata dayanmağa pek çok muhtaç bulunan avam-ı ehl-i iman için dalalet cereyanlarına karşı yılmaz, çekilmez, bozulmaz, aldatmaz bir merci’, bir mürşid, bir hüccet olmak cihetiyle sizin kuvvetli tesanüdünüzü gören kanaat eder ki; bir hakikat var, hiç bir şeye feda edilmez, ehl-i dalalete başını eğmez, mağlub olmaz diye kuvve-i maneviyesi ve imanı kuvvet bulur, ehl-i dünyaya ve sefahete iltihaktan kurtulur.”[1]

Aziz, Sıddık, Kardeşlerim! Madem âhiret için, hayır için, ibadet ve sevab için, iman ve Kur’an için Risale-i Nur ile bağlanmışsınız; elbette bu ağır şerait altında herbir saati yirmi saat ibadet hükmünde ve o yirmi saat ise Kur’an ve iman hizmetindeki mücahede-i maneviye haysiyetiyle yüz saat kadar kıymetdar ve yüz saat ise böyle herbiri yüz adam kadar ehemmiyetli olan hakikî mücahid kardeşler ile görüşmek ve akd-i uhuvvet etmek, kuvvet vermek ve almak ve teselli etmek ve müteselli olmak ve hakikî bir tesanüdle kudsî hizmete sebatkârane devam etmek ve güzel seciyelerinden istifade etmek ve Medreset-üz Zehra’nın şakirdliğine liyakat kazanmak için açılan bu imtihan meclisi olan şu Medrese-i Yusufiyede tayinini ve kaderce takdir edilen kısmetini almak ve mukadder rızkını yemek ve o yemekte sevab kazanmak için buraya gelmenize şükretmek lâzımdır. Bütün sıkıntılara karşı mezkûr faideleri düşünüp, sabır ve tahammülle mukabele etmek gerektir.”[2]

Üstad Bediüzzaman hazretleri Kur’an Şakirdleri olan Nur Talebelerinin uhuvvet, muhabbet, ittihad ve tesanüdüne çok önem vermektedir. Bu sebeple Nurun hizmet tarzlarını ders veren lahikalarda bu manalara dikkatleri çektiğini çok rahat görmekteyiz. Yaklaşık yirmi sene önce bu dikkatimi çekti dedim acaba uhuvvet, muhabbet, ittihad ve tesanüte dair yerleri derleme yapsam nasıl olur. O niyetle külliyatı bir defa daha okudum bu manaya bakan yerleri tesbit edip bir araya getirdim. Karşıma 700 sayfa kadar bir çalışma çıktı. Kendi imkânlarımla az sayıda yaptırıp dağıttım. Ve bu kadar hacimli bir çalışmayı görünce, hakikaten üstadım neredeyse külliyatın onda birini bu meseleye ayırmış dedim. Buna dair ilerde bir yazı nasip olur inşallah.

Risale-i Nur Talebeleri ve hizmetleri artık çoğalmış ve dal budak salmış haldedir. Senenin çeşitli tarihlerinde mevlitler vesilesiyle bir araya gelip tanışmak, kaynaşmak mümkün oluyor. Herkes aynı tarihte aynı yerde olunca adet insan zaman içinde bir seyahate çıkıyor jetlak yaşıyor.

Bu görüşmeler kâh okul zamanında beraber kaldığı arkadaşları kâh görüştüğü kimseler olunca insan bir tuhaf oluyor hakikaten.

İşte böyle mesrur zaman dilimlerinden birisi de Kastamonu Mevlidi. Ülkenin çeşitli yerlerinden Risale-i Nur Talebeleri manen akitleşerek Kastamonu’da buluştu. Okunan uhuvvet ezanına icabet ederek. Ama üzülerek ifade etmek isterim ki saf-ı evvel ağabeylerimizin vefatı sonrasında programlara icabet azaldı. Bu programlar birer uhuvvet buluşmasıdır. Şükürler olsun gelen gidenlerde trafik kazası duymadım. Eskilerde vefaatlı trafik kazaları da olmuştu.

Erken gelenlere kahvaltı ve sonrasında çay ikramı üstadımın Kastamonu’daki evinin yanındaki medresemizde oldu. Gelenler üstadımın odasını ziyaret etti. Saat 11.00 de mevlit programı başladı Nasrullah camiinde.[3]

Program NurSöz Youtube kanalında canlı olarak yayınlandı gelemeyen ve tekrar gelmek izlemek isteyenler: https://www.youtube.com/watch?v=PTQb6Xx0d7g

Kur’an-ı Kerim tilaveti, mevlit okuması ve Risale-i Nurdan müteferrik yerler okunması şeklinde program icra edildi. Mevlit sonrası ve öncesinde muhtelif illerden gelen Nur Talebeleri görüşüp kaynaştılar. Eski zamanları yâd ettiler. Uzun zamandır görüşmeyen kimselerin görüştüklerinde birbirine sarılmalarına şahit olmak da insana sürur veriyordu. Bizler de Yozgat’tan iştirak ettik programa. Üstadımın evinin yanında yemek ikramı sonrasında sohbet muhabbet ortamı devam ederken ayrılmak isteyenler ayrıldı.

Mevlitte; Envar Neşriyat, Risale-i Nur standı açmış, Mehmet Feyzi Ağabeyle alakalı Hasan Erdoğan’a ait bir kitap çalışması ve Reşha Vakfı’nın katılımcılara; Uhuvvet Risalesi, kalem, anahtarlık ve helva içeren hediyelerden oluşan ikram paketleri dağılımı da gerçekleşti.

Mehmet Feyzi Efendinin kabrine uğramayı da ihmal etmediler tabiki. Kastamonu’yu kaleden seyretmeyi de.

Kabristana giden yolda Kastamonu Kalesi altında medfun bulunan Şeyh Şabanı Veli Hazretleri de Nur Talebelerinin duraklarından birisiydi.

Tabiki Kastamonu’da birçok ziyaretgâh bulunmaktadır türbe olarak. Hepsini ziyaret için erken saatlerde orada olmak ve Kastamonu’yu iyi bilen birisinin mihmandarlığı gerekmektedir. Klasik Konak tarzı evlerinden oluşan eski Kastamonu ve dar sokaklarından dolaşmak insana huzur veriyor. Sarımsak satan yerler ve hediyelik eşya dükkanları ve benim sevdiği köy ekmeği kokan fırınlar arasında.

Başta Efendimiz iki cihan serveri Hz. Muhammed (asv) ve tüm Peygamber Efendilerimizin ve üstadımız Bediüzzaman Said Nursi ve üstadımızın üstadlarının ve bu islam davasındabizden önce hizmet etmiş kimselerin de ruhuna el fatiha.

Selam ve dua ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[1] Şualar ( 320 )

[2] Şualar ( 311 )

[3] Osmanlı İmparatorluğu’nun Kastamonu’da inşa ettiği ilk anıtsal eserlerden biri olan Nasrullah Camii, Kastamonu’nun en önemli sembollerinden biridir. Kent merkezinde yer alan cami; meydanı, şadırvanı, köprüsü ve sonradan eklenen medresesi ile bir külliyedir. II. Bayezid döneminde 1506 yılında Nasrullah Kadı tarafından köprü ve şadırvan içindeki su havuzları ile birlikte yaptırılan cami, Kastamonu’nun Osmanlı döneminden kalma en büyük camisidir. Milli Şairimiz Akif de bu camide vaazlar vermiştir.

Kaynak: RisaleHaber