Kategori arşivi: Röportajlar

Ayet-ül Kübra önsözü / Prof. Dr. Muhsin Abdülhamit

Âyetü’l-Kübrâ

Önsöz

Prof. Dr. Muhsin Abdülhamit[1]

Âlemlerin Rabb’ine hamd, peygamberimiz Muhammed bin Abdullah (asm) ve onun âl ve ashabına  salât ve selâmdan sonra…

İslam dünyası Hicri on dördüncü yüzyılın[2] başlarına varmadan kendini parçalanmışlığın ve geride kalmışlığın kucağında buldu. O dönemi araştıranlar, o günkü duruma insaf ile bakarlarsa şüphesiz görecekler ki Müslümanlar İslamiyet’ten uzaklaşmış, hastalık, cehalet, fakirlik, İslam dünyasının her tarafını sarmıştı. Bütün bunlar Âlem-i İslam’ı ezmeye yetmezmiş gibi, ortaya bir başka buhran daha çıkmıştı. Kilise ile yeni pozitif ilim hareketinin çarpışmasının bir neticesi olarak materyalist felsefenin yaptığı, büyük devrimlerin başını çektiği bir medeniyet ile eşit kuvvette olmayan Müslümanlar mücadeleye girmiştir. Ve bu meşum mücadelenin sonucu odur ki askeri işgaller, iktisadi ve fikri hücumlar ve kültürel çarpıklıklar ve medeniyet aldatmacası hazırlıksız vaziyetteki bütün İslam dünyasını sarmıştı.

Hakiki İslam’ın uzun bir zaman meydanda olmamasından neşet eden hurafeci akıllara ve bidatçi hallere İslam dünyası teslim olmuştur. İslami ilimlerin asra hitap etmeyen eskimiş eğitim üsluplarının tahakkümü altına girmesi, sathi kalıp şekilciliğe dönüşmesi ve ilimlerin derinliğine nüfuz edilememesi, onun esaslarına ve fikri derinliklerine, prensiplerine ve ondaki ince manalara inilememesi sonucu bu manevi buhranlar daha da derinleşmiştir. Yapılan gayretleri görmek lazım ki İslam dünyasının muhtelif memleketlerinde bu gidişatı durdurmak isteyenler olmuş, fakat kader-i İlahi’nin bir cilvesidir ki pek ciddi bir netice alınamamış ve İslam dünyasının birçok yerinde düşmanın maddi-manevi, fikrî-fizikî istilasına engel olunamamıştır.

Bu şekilde Peygamber Efendimizin(asm)  haber verdiği: “İslam garip geldi ve garip gidecek.’’ Hadis-i Şerifinin hakikati meydana çıkmıştır. Fakat yine Muhbir-i Sadık’ın, ikinci şıkta haber verdiği gibi, bu gariplerin fesada düşmüş dünyayı kurtarmaları da tahakkuk ediyordu. Her devrede muttarit bir kanun-ı İlahidir ki ıslahatçı müceddidlerin hep bu buhranlı dönemlerde meydana çıktığını görüyoruz. Bu müceddidler ümmetin o devredeki acılarını ve sancılarını gönüllerinde hissedip geri kalışın sebeplerini teşhis ederek İslamın amîk ilminden faydalanarak ve hâl-i âlemi iyi okuyarak ve İslam dünyasının durumunu iyice mütalaa etmişlerdir.

Maddi manevi buhranların en sıkıntılı olduğu bu asrın âlimlerinden; imanı en derin, ilmi en yüksek, cihadı en kuvvetli ve yaşadığı dönemin tabîi halini(şartlarını)  en iyi anlayan ve kalemi en keskin ve üslubu en açık büyük mütefekkir Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, Türkiye’nin semâsına karanlık gecede ayın on dördü gibi doğmuştur.

İdeolojik istilaya mukabele eden imanı kurtarma ve gönülleri yeniden imanla canlandırma ve büyük bir tecdit rolü ile bu asrın yolunu şaşırmış felsefi inkâr-ı uluhuyet fikrine karşılık verdi; bunu da İslam hakikatlerini ibraz ederek küfrün entrikalarına, fısk ve pisliklerine, cehalet ve elemlerine, ihtilaf ve kötülüklerine, yeni medeniyetin her tarafa saldığı yeni putlara karşı; Kur’an’ın ummanlar gibi ilminin bu asra bakan veçhesiyle beraber uhuvvet, muhabbet ve terk-i enâniyeti de düstûr-ı hayat edip onların karşısında yalçın dağlar gibi durmuştur. Fikriyle akılları, davasındaki samimiyetiyle kalpleri, yüksek imanıyla da nefisleri tatmin etmi

ştir. O Büyük Üstad, bu zamanki fırtınalara karşı yıkılmayan İslami bir şahsiyet meydana çıkarmak; imanı, ahlakı ve medeniyeti yıkılmaya yüz tutmuş bir milleti düştüğü bataktan kurtarmak gibi ulvi ve mukaddes şöyle bir dava için hayatını vakfetmiş.. Adeta koca bir ağaç olarak yeşermek için çürümeyi göze alan bir tohum gibi her türlü nefsî hislerini, kendini Kur’an-iman yolunda fedâ etmiştir.         

Kuran ve Sünnet-i Seniyye’den süzülen derin manalar içeren yazdığı yüz otuz parça Risaleleriyle Hz. Üstad, aklî ve ilmî kesin hüccetlerle İslam akidesinin usullerini anlatıp izah eder. Bu risaleler bütün incelikleri, mukaddeme ve neticeleri ile İslamiyet’in kâinatı, hayatı, toplumu ve ferdi ihata ettiğini ispat eder. Keskin mantık, yüksek bir his ve akıcı bir kalemle bu asırdaki İslam’ın karşısındaki en zor meseleleri ve en tehlikeli desiseleri bertaraf eder.

Zahir bir hakikattir ki Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, o büyük Nurlu Risalelerini yaşadığı devrin tâ içinde, bu asrın hareketinin fıtratını ve fikri mücadelelerini ve nasıl bir değişim yaşadığı zamanın idrakine uygun bir şekilde zamanının en zor sıkıntılarına avam ve havasın anlayacağı bir üslupla bizlere sunuyor. O tehlikeler ki zayıf olan örümcek ağından fazla bir şey değildir ki misyoner merkezleri, oryantalist kurumlar ve büyük emperyalist ülkelerin müstemlekeleri ve dışişlerine bağlı müesseseleri bütün bunlara karşı Kur’an-ı Kerim’in ‘icazı, nübüvvetin hakikati, şeriatın hikmeti ve İslamiyet’in insaniyetini ve prensiplerindeki ahlaki ve ruhi düsturlarının azametini izah etmiştir.

İnsanların havas kısmının müşevveş aklına sükûnet ve muvazene verip enfüsi tefekkürle bulduğu deliller vasıtasıyla sırların ve müşkülatların çözülmesinden aldığı lezzet ile onlara hitap ediyor. Kâinat hakikatlerinin en muammalarını, Nurlarda, avamın anlayabileceği tek üslup olan fıtri mantık üslubu ile izah edilmiş olması onları da havas gibi adeta cezp ve celp etmiştir.

İnsafla bakacak olursak göreceğiz ki Risale-i Nur, Türkiye’nin dört bir tarafını büyük bir İslami medrese haline getirmiş; hem kültürel hem manevi dal ve budakları her tarafa sarmış ve meyvesini de her tarafta Allah’ın izniyle vermiştir.

Her tarafta müminler Rablerine şükür ettiler ki onlara gelen ve evlerine giren bu büyük nimet-i Rabbaniye vesilesiyle hayatlarını nurlandırdı; dağınıklıktan, şaşkınlıktan, cahillikten ve zâhiri-bâtini şirklerden ve bilmeyerek Allah’tan başka şeylere tapmanın pençesinden kurtardı.

Cenâb-ı Hakk, bu nimeti yalnız Türkçe bilenlere-Türklere mahsus bırakmadı. Bu noktada mübarek kardeşimiz, çalışkan bir mütercim olan İhsan Kasım Es’Salihi’yi istihdam etti. Bu kardeşimiz yıllarca Risale-i Nurdan birçok bölümünü, makalelerini bizlere tercüme etti. Ve bu mübarek eserin hayır ve bereketinden yaptığı Arapça tercümeler vasıtasıyla Kur’ân-ı Hakîm’in pak dili olan bu dili bilen okurlarını da mahrum bırakmadı ve onların arasında da intişar etmesine vesile oldu.

Bu mükemmel makale ve risalelerden birisi de Ayet’ül-Kübrâ Risalesi’dir ki Zât-ı İlahi’nin hakikatini ve esrar-ı Rabbânî’nin ve Esmâ-yı Hüsnâ’nın mahlûkat üzerinde tecelliyâtını izah etmektedir. Bunu da şümullü bir seyahat-i akliye ve ruhiye ile yapıp kâinat sırlarını ve hayatın inceliklerini ve mevcudattaki cemal ve kemal-i sanatı, o sanatın büyük gayelerini ve hepsinin külli bir kanunla işlediğini izah ve ispat etmektedir.  

Hz. Bediüzzaman, bu Risalede kâinatta Cenâb-ı Hakk’ın koyduğu kuvvetli, mantıki ve açık bir şekilde câri olan hayat programının ana hatlarını çizerek başlıyor; bunun ile maddiyunun fikirlerine öldürücü darbeler vuruyor; vücud-ı İlahi’yi inkâr etmek noktasındaki hükümlerini kırıyor; akılarını tesfih ediyor; ne kadar akılsızca hüküm verdiklerini adeta kör gözlere bile sokarcasına gösteriyor.  

Fıtri bir düstur olan “Umumî mes’elelerde ispata karşı nefyin kıymeti yoktur ve kuvveti pek azdır.” ifadesini mantık ilmi dairesinde o kadar güzel izah ediyor ve: “Çünkü ispatta netice bir olduğundan tesanüt olur nefiyde ise netice bir değildir, pek çok kayıtlar vardır. Bence, bana göre, benim nazarımda ve benzeri nakıs bakış açılarıyla her adamın kendi şahsî nazarında olduğu için ittihat ve tesanüt olmaz.” diyerek devamında verdiği gözümüz önündeki müşahhas ve müdellel misallerle akılları tatmin ediyor.

Bediüzzaman, aklî bir üslupla, sakin bir şekilde, hakikate müştak olanların elinden tutup güzel bir seyahat-i fikri yapıyor. Öyle bir seyahat ki her tarafı dolaştırır; gezdirdiği yolcuyu mahlûkat tablosunun göz alıcı bedi sanatlarına nazar ettirerek, en yüksek ufuklardan en aşağıdaki kâinatlara kadar bütün dağ ve vadileri aşarak, derin ve ince mizanlarını izah ederek, güzel sanatlarla kalplerin ince tellerine dokunur.  Bununla gafilleri uyandırır; şaşkınların yolunu aydınlatır; bilmeyenlerin ellerinden tutup sebeplerini ve derin gayelerini izah eder. Yedi semânın ve bütün içindekilerin tesbih ettiğini ve mutlak bir yaratıcının varlığı ve birliğinin bütün kâinattaki şümullü-cami olan ilim ve marifet diliyle dillendirerek, ilmi ölçü kabul edip onunla hayata bakanların, kâinatın yaratıcısını da çar naçar kabul etmek zorunda kalacağını fevkalade akıcı bir üslupla takdim etmiştir.

Bütün bunları belağat, fesahat ve selasette edip ve şâirleri imrendirecek bir üslupla yapar. Lakin bunları yaparken, ilm-i kelâmın ıstılahlarına ihtiyaç duymadan ihtiyaç olan bahislerde ise bu asrın fehmine uygun en sehil bir üslupla verir. Ayrıca, Kur’an’la barışık olmadığı için akılları daha çok karıştıran, imanı kurtarmaya yetmeyen, inanç bina etmeyen insanın ruhuna feyiz vermeyen felsefeyi kullanmadan, kalıplaşmış uzun mukaddimelerin kayıtlarına da girmeden bunu yapmıştır.

Ey bu kıymettar kitabı okuyacak olan aziz kardeşim,

Bediüzzaman’ın kendi asrında ve Allah’ın izniyle gelecek asırları avamdan havassa yüz binlerce kişinin imanını ihyaya vesile olmasındaki muvaffakıyetinin sırrını sorarsan: Derin imanı, eşsiz şevki ve taklîdî ilm-i kelamdan farklı olan Rabbânî ve Kur’ânî üslubu ki insan fıtratında derç edilmiş olan aklî melekeye ve fıtri kalb-i selîme hitap etmesidir. Eski asırlarda olan ve kendi dönemlerine bakan ilm-i kelam ulemâsının metodundan tamamen kurtulup onların konu ve ıstılahlarını kullanmamasıdır.

Bunun içindir ki Üstad Hazretleri (ilm-i kelamı) yani (ilm-i tevhidi) kuru bir üsluptan ve kısır tartışmadan kurtarıp damarlarda akan kan gibi Müslümanlar içinde hareketli bir hale getirmiştir; ona hayat ve canlılık katmıştır, yani ilm-i tevhidi ataletten ve vazifesini yapamamaktan kurtarmıştır.  İlm-i tevhidi inançta ve hayata tatbikte bir sosyal hareket haline getirmiştir. İslam ideolojisinin şümullü olduğuna ve Müslüman’ın bu dünyada ki vazifesine ve onun halife-i arz olduğuna mantıki ölçülerle nazara vererek yeniden göstermiş, medeniyet kargaşasının ortasında Müslümanların toplum hayatındaki duracağı yeri tespit etmiştir. Risale-i Nurdaki hayat, faaliyet ve hakikatle yüklü tevhidî anlatımı anlayan, onu iyi tadan bir Müslüman; inkârcı ve çarpık felsefeye, güz gününde yol kenarına dökülmüş ve insanların çiğnediği yapraklar gibi bakarlar. Bu da Hz. Bediüzzaman’ın akîde ve fikirdeki üstadiyetini ispatlaması açısından cay-ı dikkat bir husustur.

Son devirde yaygınlaşan materyalist felsefe fikrinden türeyen sosyal ve kültüler merkezler vasıtasıyla dünyanın her yerinde olduğu gibi Anadolu’da da bu inkâr fikri gençliğin ve yeni neslin beynine kazınmak için okullar, gazeteler, dergiler, bütün medya ve devlet imkânları kullanılarak dinsizlik faaliyetini müthiş bir şekilde yapılmıştı. Artık mesele o kadar ileri gitmişti ki.. Risale-i Nur, tevhit kılıncını eline alıp onların tepesine indirdi ve Türk toplumunu-Anadolu insanını muhakkak bir keşmekeşten kurtardı.

Bediüzzaman, bütün hayatını, Risale-i Nur vasıtası ile Kur’an’ın bu kâinattaki muallimliğini, bize Cenab-ı Hakk’ı tanıtmak ve tarif ettirmekteki üstadiyetini ispat etmek için geçirmiştir. Ta ki Kur’an şakirtleri bilsinler ki Kur’an’a ve ondaki doğru inanç ve hikmetli şeriata ve yüksek maneviyata ve yüksek ahlaka ve Rabbani güzel davranışlara tutundukları sürece onlar yeryüzünün üstatlarıdırlar. Ta ki Müslüman’ın kendine güveni ve Kur’an’ın üstadiyeti ile iftihar edip ehl-i küfrün fikirlerine kul olmasın ve bu dünyada tam medeniyet rolünü ifa etsin. Bu Rabbani düsturlar vasıtasıyla beşer, ahlaksızlıktan küfür ve dalaletten kurtulsun.

 Netice itibariyle ilm-i tevhit Bediüzzaman sayesinde hem fert hem toplum üzerinde eşine az rastlanır fevkalade değişiklikler yaptı desek mübalağa etmiş olmayız; çünkü bu ilim, toplum hayatında içtimai tebeddülata, imana ve öze sahip çıkmaya ve fikri bağımsızlık hareketine vesile oldu.

Zaten, bu kitabı okuyan kimse bu sözümüzün hakkaniyetini kitaptaki kelime ve satırlarda apaçık görecektir. Ve işte o zaman Bediüzzaman Said Nursi’nin İslamiyet’in parlak mazisindeki İslam büyüklerinin, büyük müceddidlerin arasındaki ona layık yerini vicdanıyla bihakkın kabul edecektir.

Son olarak bu kitap hakkında nâçizane birkaç söz söyledikten sonra:

 “Cenâb-ı Mevla’dan Ümmetin Üstadı Bediüzzaman’a, yaptığı hizmetlerin karşılığını en iyi şekilde ihsan etmesini niyaz eder; bu kitabı tercümesiyle Arapçaya kazandıran kardeşimize de daha çok tercümelere muvaffak olmasını, bu kitabı okuyup ilmi ile amel edenlerin sevabını onun defter-i ‘amâline en ‘ala şekliyle yazmasını Cenâb-ı Hak’tan niyaz ederiz. Âmin. Şüphesiz Allah duaları işiten ve icabet edendir.”

 Ve son duamız: “Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun.” 

Muhsin Abdülhamit

Ribat 5 Şevval 1403

_________________________________

[1] Bağdat Üniversitesi, Tefsir ve Akide Profesörü

[2] Miladi 1900’lü yıllar

 

www.NurNet.org

Bediüzzaman Said Nursi’nin hangi sıfatları ve faaliyetleri vatan hainliğine hizmet ediyor?

Üstad’a “vatan haini” diyenler var. Bediüzzaman Said Nursi’nin hangi sıfatları ve faaliyetleri vatan hainliğine hizmet ediyor?

Değerli Kardeşimiz;

Bedîüzzaman’ın hangi sıfatları ve hizmetleri vatan hainliğidir?!. Sebr ve taksim yoluyla; yani hepsini değil, sadece bazılarını teker teker sayarak beraber görelim, karar verelim:

– Bedîüzzaman; Seyyid Arvasi ve Molla Muhammed Celâl’den, hem aklî ve hem de naklî ilimler için ilmî icâzet almıştır. Bu mu vatan hainliğidir?

– Bedîüzzaman’ın kelâmda müceddid, muasırları arasında mümtâz bir yeri olan müfessir, yüzlerce hadisi, senedleriyle birlikte nakledecek kadar muhaddis ve kısaca akranlarının fevkınde bir İslam âlimi ve dahi olduğunda, dost ve düşmanları ittifak halindedirler.

Gerçekten Bedîüzzaman’ın, İslamî ilimlerin temelini teşkil eden ve içlerinde “Mirkât” gibi İslam nazarî hukukuna ait usul-ü fıkıh metni; İslam felsefesi ve kelâm hakkında Adududdin El-Îcî tarafından kaleme alınmış müstesna bir eser olan “Mevâkıf”; mantık ilminin özeti demek olan “Süllem” ve benzeri doksan çeşit kitabı hâfızasına aldığı, bunları üç ayda bir evrad gibi tekrar ettiği ve Arap Dilinin en mükemmel lügati olan “Kamus”u “Sin” harfine kadar kelimesi kelimesine ezberlediği, çok iyi bilinen ilmî cihetlerindendir. Bu kesbî gayrete bir de Allah’ın ihsânı demek olan muhâkeme, zekâ ve vehbî diğer vasıflar ek­lenince, muasırları tarafından “Bedîüzzaman”, yani za­manın eşsiz bir allâmesi ünvanıyla vasıflandırılmaması için hiçbir sebep kalmamıştır. Bu mu vatan hainliğidir?

– Asrımızın mümtaz âlim ve müfessirlerinden olan Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın “Hak Dini Kur’an Dili” adlı eserini mütâlaa ettim. O büyük allâmenin, bütün ilmî vukufuna ve aklî dirayetine rağmen, yirmi bir meselede son sözü söyleyemediğini ve söylese dahi ancak İslamî ilimler alanında belli bir mertebeye ulaşmış insanların ona mu­hatap olabileceğini gördüm. Bu meselelerin, ruhun ma­hiyeti ve isbatı, kader meselesi, haşrin isbatı, mi’racın cesedle mi ruhla mı gerçekleştiği meselesi, Allah’ın is­batı ve benzeri itikada ait meseleler olduğunu sadece hatırlatmakla yetiniyorum.

Halbuki Bedîüzzaman, ölümden sonra tekrar dirilmek demek olan haşir meselesini, İbn-i Sina gibi bir dahinin “Haşir aklî metodlarla anlaşılabilecek bir mesele değildir; nasıl nakledildiyse öyle iman ederiz.” demesine rağmen, Onuncu Söz adını verdiği eserde öylesine izah ve isbat etmiştir ki, neticede “Bu eserimi idrâk ve iz’anla iki defa mütâla’a et; eğer haşir meselesini iki kere iki dört eder derecesinde anlamazsan, gel iki parmağını gözüme sok.” hükmünü, okuyanın vicdanı tefessüh etmemek şartıyla, bir tahdis-i nimet olarak ilan etmektedir. Bu mu vatan hainliğidir?

– Eski kelamcıların ancak büyük âlimleri muhatap ala­rak müstakil kitaplarda halletmeye çalıştığı; mesela Sa’deddin Taftezânî’nin “Telvîhât” başlığı altında kırk küsur sayfada izah edebildiği “Kader ve Cüz’î irade” meselesini, beş-on sayfa içinde ve hem de herkesin anlayabildiği şekilde izah edebilmesi, zikredilmesi gereken mühim yönlerindendir. Hatta bir zamanlar Pakistan Maarif Nazırlığı yapan Ali Ekber Şah, kader meselesi ile alakalı bir meselesini, kırk sene dolaştığı İslam âleminde halledemediği halde, Bedîüzzaman’la yaptığı kırk dakikalık sohbet neticesinde hallettiğini, Türkiye’den ayrıldıkdan sonra uğradığı Mısır’da Cumhuriyet Gazetesinde bir ma­kale halinde neşretmiştir. Bu mu vatan hainliğidir?

– Bedîüzzaman, kendisine sorulan soruya karşılık Ezher Şeyhi Şeyh Muhammed Bahit’e şu cevabı verdi: “Osmanlı hükûmeti Avrupa ile hâmiledir; Avrupa gibi bir hükûmeti doğuracak. Avrupa da İslâmiyet’e hâmiledir; o da bir İslâm devleti doğuracak.” Bu cevap karşısında hayranlığını gizlemeyen Şeyh Muhammed Bahit, kendisiyle aynı kanaatte olduğunu bildirdi. Kendisi de aynı düşünceye sahip olmakla beraber, Bedîüzzaman’ın bu kadar veciz ve keskin beyan tarzına hayran olduğunu belirtti. “Bu gençle münâzara edilmez.”, dedi. Akabinde, bu kadar veciz ve beliğane bir tarzda ifade etmenin ancak Bedîüzzaman’a has olduğunu ifadelerine ekledi.(1) Bu mu vatan hainliğidir?

– Dîvân-ı Harb-i Örfînin 10 Mayıs 1325/23 Mayıs 1909 tarihinde Birinci Şube’ye bağlı İkinci Hey’et-i Tahkikiye, Bedîüzzaman Sa’îd el-Kürdî’yi soruşturma kapsamına almıştır. Bedîüzzaman’a sorulan bir önemli soru bulunmaktadır: “Sen de Şeri’at’ı istemişsin?” Buna cevabı gayet açıktır: “Şerî’atin bir hakikatine, bin ruhum olsa feda etmeğe hazırım! Zîrâ Şerî’at, sebeb-i sa’âdet ve adâlet-i mahz ve fazilettir. Fakat ihtilâlcile­rin isteyişi gibi değil…”(2) Bu mu vatan hainliğidir?

– Şark’ta Kürtleri hem İslamiyet’ten ve hem de Osmanlı Devletinden koparmamak için Abdülhamid’e mektup yazmış ve Sultan Abdülhamid de ona tahsisat verilmesini emretmiştir. Bu mu vatan hainliğidir?

– Mehmed Reşad’ın Cülûs‑i Hümâyûnu’nun (tahta geçiş) ikinci yıl dönümü merasimine Bedîüzzaman’ın da katıldığını ve herkesin el‑etek, saçak öpmek için eğile eğile gidip, öpüp, geri gerisine el pençe dönenler arasında yer alırken, onun dik ve vakur adımlarla Padişah’ın tahtının hizasına gelince, “Esselamü aleyküm” deyip yürüdüğünü biliyoruz. Bu merasimden sonra Padişah’ın dikkatlerini çekmiş, takdir ve hürmetine mazhar olmuştur. Çünki bu merasimi takiben Rumeli’ye seyahat eden Padişah Mehmed Reşad’ın refakatinde Bedîüzzamanı da görüyoruz. Bu mu vatan hainliğidir?

– Bunun üzerine Sultân Reşad’ın Şark Vilâyetlerinin ihyâsı için Bediüzzaman’ın Medresetü’z-Zehrâ projesini tasdik edip tahsisat ayırmıştır. Bu mu vatan hainliğidir?

– Ermeniler, ecnebi devletlerin tahrikleriyle komiteler ve çeteler kurarak, bir Ermenistan vücuda getirme hevesiyle harekete geçmişlerdi. Özellikle Doğu’da bu hareketleri çok açıktı. Bedîüzzaman Hazretleri de kendi talebelerine mavzer tüfeklerini temin ederek bir nevi silahlanmış durumdaydı. Medresesi bir askerî kışlayı andırıyordu. Erek dağına veya kır gezilerine talebeleriyle çıktıkları zaman, silâhlarıyla çıkıyorlardı. Bu mu vatan hainliğidir?

– Bedîüzzaman 1916 Bitlis savunmasına Gönüllü Alay Komutanı olarak katılır; vatanı uğrunda birçok talebesini şehit verir ve kendisi de yaralanarak Ruslara esir düşer. Bu mu vatan hainliğidir?

– Rusya’da Esir Kampında iken ziyarete gelen Rus Komutana ayağa kalkmamıştır. Komutanın “Beni tanımadı mı?” sorusu üzerine Bedîüzzaman, vaziyetini bozmadan oturduğu yerden: “Hayır tanıdım, Nikola‑Nikolaviç’tir. Çar’ın dayısıdır ve Kafkas Cephesi Başkumandanı’dır.” Kumandan: “O halde Rus ordusuna, dolayısıyla Rus Çarı’na hakaret ediyorlar.” Bedîüzzaman: “Hayır, hakaret için yapmadım. Ben bir Müslüman âlimiyim, imânlı bir kimse, Cenab‑ı Hakk’ı tanımıyan bir adamdan üstündür. Mukaddesatım bunu böyle emreder. Onun için ben ona kıyam edemem.” demiştir. (3) Bu mu vatan hainliğidir?

– 5 Mart 1334/1918’de kurulan Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye üyeliğine Osmanlı Genelkurmay Başkanlığının adayı ve Şeyh’ü-l İslamlığın teklifiyle Bediüzzaman tayin edilmiş ve kendisine öncesinde Mahrec Mevleviyeti denilen ilmî paye verilmiştir. Bu mu vatan hainliğidir?

– Bedîüzzaman bir idam fermanı hükmündeki Sevr Antlaşmasını, Avrupa zâlimlerinin Osmanlı Devleti’ni ve İslâmiyet’i yok etme planı olarak görür ve bunun karşısında Cumhuriyetin kurulup Sevr’e karşı çıkılmasını takdir eder. Bu mu vatan hainliğidir?

– Osmanlı’nın en müstesna alimlerinin görev yaptığı Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiye’de üye olan Bedîüzzaman, Kuvâ-yı Milliye aleyhindeki fetvâyı Şerî’at ve din ilmi ölçüleri içerisinde tahlil etmiş ve fetvânın geçersiz olduğunu şahsı adına ilan etmiştir. Bu mu vatan hainliğidir?

– Bedîüzzaman İngilizlerin Cerbezeli Siyasetine Karşı Çıkmış, Tulû’ât [1339/1920] adlı eserini İngilizlerin hain siyasetlerine cevap olarak kaleme almış ve ayrıca İslâmiyet’in aleyhine ileri sürülen bazı soruları bu eserde cevaplandırmıştır. Bu mu vatan hainliğidir?

– Anadolu hareketini destekleyen Bedîüzzaman, Kuvâ-yı Milliyenin kazandığı her bir zaferi büyük bir zafer olarak görüyor ve bunu yazılarına yansıtarak halkı şevklendirmek istiyordu. Bunun için 21 Nisan 1921’de gerçekleşen Eskişehir zaferi üzerine kaleme alıp aynı yıl Lemeât adlı eseri içinde yayımladığı yazısında çok önemli hakikatleri haykırır. Bu mu vatan hainliğidir?

– Büyük Millet Meclisinin daveti üzerine Bedîüzzaman Hazretlerinin İstanbul’dan Ankara’ya gitmek üzere yola çıktığını ve 7 Kasım 1922 tarihinde Ankara’ya ulaştığını belgelerden anlıyoruz. Bu davet edenler arasında Mustafa Kemal’in de olduğunu biliyoruz.(4) Bu mu vatan hainliğidir?

– Bedîüzzaman Hazretleri, Ankara’daki dehşetli şahsiyeti ve gizli zındıka komitesini keşfettikten sonra, bunlarla siyaset yoluyla başa çıkılamayacağını anlar ve Van’a gitmek üzere Ankara’dan ayrılır.

Fakat bu zındıka komitesi Bedîüzzaman’dan korkmaktadır. Elleri bağlı bir ihtiyarın arkasından ordular sevkedilmektedir. Sebebi gayet açıktır; zira diğer âlimlerden ve mütefekkirlerden farklı olarak, Bedîüzzaman bu gizli dinsizlik komitesininin reislerini ve metotlarını keşfetmiş ve bunlara nasıl karşı çıkılacağını iyice tesbit eylemiştir. Bunun için uzlete çekilecek ve maddî bombalar yerine manevî atom bombaları üretme hazırlığına, yani Risâle-i Nur Külliyâtını telife başlayacaktır. İstiklâl Mahkemeleri, Ali Haydar, Ömer Nasuhi, İskilipli Atıf, Gönenli Mehmed Efendi ve benzeri alimleri ya tevkif yahut idam ettiği halde, Bediüzzaman’ı gözaltına alacak bir sebep dahi bulamadığı devletin belgelerinden anlaşılmaktadır.

– Bu saydıklarımız (Bediüzzaman’ın vatan haini değil, gerçek bir vatansever olduğunu gösteren) binlerce hakikatten sadece bazılarıdır. Bütün bu hizmetler ve vasıflara vatan hainliği diyenler; asıl vatan hainleridir. Ayrıca bu hainler, Sultan Abdülhamidlere, Sultan Reşadlara, Mustafa Sabri, Mehmed Akif, Enver Paşa, Seyyid Fehim Arvasi ve benzeri şahsiyetlere de vatan haini demiş olmuyorlar mı?..

Prof. Dr. Ahmet AKGÜNDÜZ

Dipnotlar:

(1) bk. Tarihçe-i Hayat, İlk Hayatı.

(2) bk. Divan-ı Harb-i Örfi.

(3) bk. Tarihçe-i Hayat, İlk Hayatı.

(4) bk. age.

Selam ve dua ile…
Sorularla Risale Editörü

 

www.NurNet.org

ismail AMBARLI Ağabeyin dilinden Bayram YÜKSEL Ağabey

Bediüzzaman Hazretleri 23 Mart 1960 tarihinde Urfa’da vefat ettikten kısa bir süre sonra ilin mülkî amiri defin işlemini erkene alır. Cenaze namazı kılındıktan sonra (Şanlıurfa) Ulu Camii’nden Halilürrahman Dergâhı’na eller üstünde getirilip iki kubbeli yere defnedilir.

İlin mülkî amiri defin işi biter bitmez Bediüzzaman’ın talebelerini bir suçlu gibi hemen şehir dışına çıkarır. Bediüzzaman’ın talebelerinden olan Bayram Yüksel, onun kabri başında Yasin okurken polisler ona hemen şehri terk etmesini emreder. Bayram Yüksel polislere “Yasin’i okuyayım hemen giderim” demesine rağmen izin verilmez. Polisler hemen kollarına girip onu götürür. Bayram Yüksel kabirden uzaklaştıkça kalbi bir çalıya takılmış tülbent gibi paramparça olur. Bayram Yüksel her şeye rağmen başını kabre doğru çevirerek, kalan iki sahife Yasin’i okur. Böylece acı ve azap içinde kabirden uzaklaştırılır.

İçine öyle bir sıkıntı dolar ki sanki Bediüzzaman Hazretleri bir meçhule götürülecek ve bir daha Urfa’daki bu kabri ziyaret edemeyeceği hissine kapılır. Bayram Yüksel o keder dolu günleri şöyle anlatır: “O an ruhumun kanadığını hissettim. Bayılmışım. Uzun bir zamandır yemekte yememiştim. Beni karakola getirmişler; kendime gelince oradan iki polisin nezaretinde otobüse bindirdiler, hatta saati gelen otobüsü benim için bekletmişler.”

Bayram Yüksel ne zaman o elim ve feci hatırayı anlatsa gözyaşlarına hâkim olamazdı. Bayram Yüksel için bekletilen yolcu otobüsü onu Adana’da bırakır. Birkaç gün sonra Adana’dan Isparta’ya gider. O günlerde Nur Talebelerine öyle baskılar uygulanır ki hak-hukuk ve insan hakları onlar için rafa kaldırılır. Bayram Yüksel Bediüzzaman Hazretleri’nin hatırasını yaşamak için Isparta’ya gelir. Birkaç gün sonra polis gözetiminde Emirdağ’ına gönderilir.

Bediüzzaman Hazretleri hayatta iken, talebelerinin Isparta’dan ayrılmaları yasakken şimdi Isparta’da ikamet etmeleri yasaklanır. Bayram Yüksel bir suçlu gibi oradan oraya sürülür. Bir kaç günlüğüne de olsa köyüne gider, ama köyde duramaz ve gizli bir şekilde Ankara’da bir hafta kalır. Ardından dâvet üzerine Nazilli’ye geçer ve üç ay da orada kalır. Karabüklü Mustafa Osman’la mektuplaşır ve Karabük’e gidip oraya yerleşir. Ortaklaşa bir dükkân açarlar.

Zübeyir Gündüzalp ağabey, İstanbul’da Avukat Bekir Berk’in bürosunda, Bekir Berk’e, “Bekir Bey, Bayram kardeş Karabük’e yerleşerek dükkân açmış. Gidip Bayram kardeşle konuşunuz, Ankara’ya yerleşsin ve hizmete Üstadımızın hayatındaki gibi sadâkat ve vefakârlıkla hizmetine devam etsin” der.

Bekir Berk Ankara’ya gider ve Hacı Bayram’da, 27 numaralı evi tutar. Oradan Karabük’e giderek Bayram Yüksel’e, Zübeyir Gündüzalp’ın söylediklerini eksiksiz bir şekilde söyler. Bayram Yüksel çok duygulanır. Bekir Berk, Bayram Yüksel’i Ankara’ya gelmesi için ikna eder ve 1962 yılının sonlarına doğru 27 numaralı eve (Medreseye) yerleşir. Bayram Yüksel Bediüzzaman Hazretleri’nden öğrendiklerini yaşayarak talebelere öğretir ve talebelere Bediüzzaman’ın, “Benim mesleğim sahabe mesleğidir, bunda meşakkat var” sözünü sürekli hatırlatırdı.

Bazı talebeler ona, “Ağabey, bazı kardeşlerimiz Cevşen okumayı çok önemsiyorlar” diye söylediklerinde onlara, “Meczupluğun gereği yok. Ben Üstaddan Cevşen okuyan Risale-i Nur Talebesi olur diye duymadım. Risale-i Nur çok okunmalı. Siz de ehl-i ilimsiniz, tefekkür makamında Risale-i Nur’u okuyabilirsiniz” diye cevap verdi.

Talebelere; Risale-i Nur’a talebe olmanın şartı, Risale-i Nurlar’a hizmetle meşgul olmaktır derdi. Her talebe Risale-i Nur derslerini sanki “ilk defa dinliyormuş gibi” dikkatle dinlemeli. Pantolonu ve ceketini sürekli ütülü tutardı. Özellikle bir yere seyahate gittiğinde, en güzel ve yeni elbiselerini giyerdi. Ayrıca gençlerin hal ve hareketlerinde dengeli, beyefendi zarif olmalarını isterdi.

Medrese temizliğine çok dikkat ederdi.

Bayram Yüksel, bir dershane (medrese) ziyaretine gittiğinde önce mutfak, banyo ve tuvalet gibi yerlere baktıktan sonra vakıf odasının tertip ve düzenini önemserdi. Ayrıca talebelerin evlerini ziyaret eder, sıkıntılı ailelerin dertlerine çare arardı.

Bayram Yüksel Ağabey talebelerle yaptığı sohbetlerde; Bediüzzaman Hazretleri’nin mesleğinden ayrılmayacaklarına dair kendisine nasıl Kur’ân’a el bastırarak yemin ettirdiğini sürekli anlatırdı. Risale-i Nurlar’ın bu günkü noktaya nasıl geldiğini öğrenmek isteyenler Bayram Yüksel’in o günlerde neler yaptığına iyi bakması gerekir.

Kaynak: İsmail Ambarlı’nın hatıraları

www.NurNet.org

Eyüp Ekmekçi Ağabey’den Notlar

(Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin talebelerinden merhum Zübeyir Gündüzalp ağabeyin yanında on sene kalan ve halen İzmir’de ikamet eden Eyüp Ekmekçi ağabeyin Risale Akademi Sürekli Eğitim Merkezi’ndeki sohbetinden notlar…)

“Ah ne olurdu bir kaç cümlecik daha lütfetse idi” dedim Eyüp Ağabey konuşmasını tamamladığında. Kendisini ilk kez görüyor ve dinliyordum. Size fevkalade tevazusu ve ihlasından bahsetmek isterdim. Vardır elbet bunları ifade edecek kelimeler de ben yine aldığım notlardan en çok dikkatimi çeken parçaları paylaşayım:

  • Üstadımız Risale-i Nur’u en çok okuyan kişidir.
  • Her alanda kanun-u esasî olacak kanunlar Risale-i Nur’da vardır. Bunların ciddi çalışılması ve her alanın kanunlarının çıkarılması gerekir. Kıyamete dek geçerli olacak kanunlardır bunlar. Bunlara çalışmak için bir engel de yoktur. Bu kanunları çıkartın elinizde bulunsun ki ihtiyaç hâsıl olduğunda elinizde hazır dokümanlar olsun. İnşallah tatbik edilmeleri için bu gibi çalışmalar bir dua olur.
  • Her sahanın, her alanın kanun-u esasilerinin Risale-i Nur’dan tesbit edilip çıkartılması mühim bir iştir. Satır satır tahlil edilerek bunun çıkarılması gerekir.
  • Üstadımız hizmet tarzının muhafazasına çok titiz idi. Şah-ı Nakşibend ve Abdülkadir-i Geylanî (ks) gibi zâtlar gelse ve bana bir parça hizmet tarzını değiştirsen binler talebelerin olur deseler bu hizmet tarzımdan ayrılmayacağım dediğini Zübeyir Ağabey’den dinlemiştim. Bu Zübeyir Ağabey’den dinlediğim ilk hatıra idi.
  • Molla Hamid ağabey Üstada “senin tarzın ne tekkeye benziyor ne medreseye benziyor, bizi kurtarabilecek misin?” diyor. Hâlbuki Üstad direk Kur’an’dan ders veriyor hem kalb, sır, letaif… bütün benliğe ders veriyor.
  • Üstada “neden sana yardım edecek, hizmetine faydası olacak kuvvetlere bakmıyorsun” diye sual ediyorlar. (Emirdağ Lahikası 1, erisale 41. Mektub, Envar s.74) Üstadımız sırr-ı ihlası muhafaza ve başka cereyanlara iman hakikatlerinin alet edilmemesi için başka kuvvetlere bakmadığını ve aramadığını izah ediyor bu mektubda.
  • Yine aynı mektubda Üstada kendisine atfedilen yüksek makamları neden kabul etmeyip hem dostlarının hatırını kırarak şiddetle reddettiğini de sual ediyorlar. Üstadımız maddi ve manevi makamların bu zamanda her şeyi kendine alet ettiğini ve şefkatin iktizası olarak kendine verilen makamları kabul etmediğini izah ediyor. Risale-i Nur’daki ders-i şefkat ciheti ile hayat-ı ebediyenin hakiki makamları dahî kendisine verilse terk edeceğini söylüyor. Üstadın nazarında on adama iman hakikatlerini ders vermek, büyük bir kutbiyet ile binler adamı irşat etmekten daha ehemmiyetli.
  • Demek ki; büyük kitleler toplamak veya bir şahsa bağlı hizmetler Üstadımızın hizmet tarzına muvafık değil.
  • Üstadımız, muarızlara gelen tokatların bile kerametvâri olmaması için Allah’a dua ediyor tâ ki kendisine makamlar atfedilmesin ve iman hakikatleri bütün parlaklığı ile görünsün…
  • Mahz-ı hakikati esas almak ve bu hakikat etrafında kenetlenmek hizmetin temelidir.
  • Lahikalar, hakikatlerin pratikte nasıl uygulanacağını göstermeleri bakımından çok ehemmiyetlidir. Bir Hıristiyan’a nasıl davranılacağına kadar ölçüler vardır.
  • Zübeyir Ağabey Afyon hapsinde iken Üstad Hazretleri ona mektub gönderdiğinde Zübeyir Ağabey “İslam’a gelen darbeleri kendi ruhunda hisseden böyle bir zât bana mektub gönderiyor” diyerek mütehassıs olurdu. Gelen mektubu 3 defa veya 7 defa ard arda okuduğunu söylemişti. Ben de Üstadımızın Lahika mektublarını okuduğumda üst üste en az üç defa okuyorum[i]
  • Afife ARTIK

[i] İnşallah bu bizim de kulağımıza küpe olsun. Tekrar, öğrenmek ve uygulamanın olmazsa olmazı…

 

Kaynak: RisaleHaber

www.NurNet.org

Şahsa bağlı hizmet tabiri yanlış anlaşılmaması gerekiyor

Eyüp Ekmekçi’nin yazısı:

BİR TAVZİH 

Risale Haber’de son neşredilen yazıda muğlak kalan mes’eleleri tavzih:

Risale-i Nur gibi kudsiyet vasfına sahip yani serapa Kur’an’a mensup bir eser ve dava mevzu bahis olduğunda kitabi tabirler ve muhteva üzerinde gitmek gerekiyor ki, yanlış anlaşılmalara yol açmasın.

Evvela: İlk göze çarpan “şahsa bağlı hizmet” tabiri yanlış anlaşılmaması gerekiyor. 
Bu mevzuun dersleri Risale-i Nur’da var, oradan okumak lazım. 
Molla Ziyaeddin mes’elesinde olduğu gibi mana-yı harfi var mana-yı ismi var. (Kastamonu Lah.- Envar sahife. 88) 

Hem -nakl-i sahih-i kat’î ile- İmam-ı Ali’ye (R.A.) demiş: Sende Hazret-i İsa (A.S.) gibi iki kısım insan helâkete gider. Birisi, ifrat-ı muhabbet; diğeri, ifrat-ı adavetle. Hazret-i İsa’ya Nasrani muhabbetinden hadd-i meşru’dan tecavüz ile hâşâ “İbnullah” dediler. Yahudi, adavetinden çok tecavüz ettiler, nübüvvetini ve kemalini inkâr ettiler. Senin hakkında da bir kısım, hadd-i meşru’dan tecavüz edecek, muhabbetinden helâkete gidecektir. نَبْزٌ يُقَالُ لَهُمُ الرَّافِضِيَّةُ demiş. Bir kısmı, senin adavetinden çok ileri gidecekler, onlar da Havariç’tir ve Emevîlerin müfrit bir kısım tarafdarlarıdır ki, onlara Nâsibe denilir. 

Eğer denilse:
Âl-i Beyt’e muhabbeti, Kur’an emrediyor. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm çok teşvik etmiş. O muhabbet, Şîalar için belki bir özür teşkil eder. Çünki ehl-i muhabbet, bir derece ehl-i sekirdir. Ne için Şîalar hususan Râfızîler, o muhabbetten istifade etmiyorlar; belki işaret-i Nebeviye ile o fart-ı muhabbetten mahkûmdurlar? 

Elcevab: Muhabbet iki kısımdır.

Biri: Mana-yı harfiyle, yani: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hesabına, Cenab-ı Hak namına, Hazret-i Ali ile Hasan ve Hüseyin ve Âl-i Beyt’i sevmektir. Şu muhabbet Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın muhabbetini ziyadeleştirir. Cenab-ı Hakk’ın muhabbetine vesile olur. Şu muhabbet meşrudur, ifratı zarar vermez, tecavüz etmez, başkalarının zemmini ve adavetini iktiza etmez.

İkincisi: Mana-yı ismiyle muhabbettir. Yani bizzât onları sever. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı düşünmeden Hazret-i Ali’nin kahramanlıklarını ve kemalini ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin’in yüksek faziletlerini düşünüp sever. Hattâ Allah’ı bilmese de, Peygamber’i tanımasa da yine onları sever. Bu sevmek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın muhabbetine ve Cenab-ı Hakk’ın muhabbetine sebebiyet vermez; hem ifrat olsa, başkaların zemmini ve adavetini iktiza eder.

İşte işaret-i Nebeviye ile, Hazret-i Ali hakkında ziyade muhabbetlerinden, Hazret-i Ebu Bekir-is Sıddık ile Hazret-i Ömer’den teberri ettiklerinden hasarete düşmüşler. Ve o menfî muhabbet, sebeb-i hasarettir. 
(Mektubat -sahife 106/107)

Mesela: Hazret-i Üstadın tevazu-u mutlakını ifade eden, ve bu itibarla çok azam ve ehemm bir sır ile Hazret-i Üstadın emsalsiz bir mazhariyetini ifade eden “Said yoktur, Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur, konuşan yalnız hakikattır” cümlesi var. Cenab-ı Hak bu dehşetli asırda ümmetin ve insaniyetin şiddetle muhtaç olduğu, mahza Kur’an’ın dersine ayine ve bu ilim ve fen asrında manevi mu’cizesi olarak ilim ve hikmet nuruyla açılımı olan ekmel bir dersi Risale-i Nur olarak Kur’an semasından nuzülünü ihsan etmiş. 
Merhum Zübeyir Ağabey derdi: “Üstadımız ne kadar tevazu yapsa o nisbette onun kemal-i etemmine delildir.”

Hatta Üstadımız buyuruyor: “Hazret-i Mevlana’nın Mesnevi-i Şerifi, Kur’an’ın elvan-ı seb’asından bir rengi aksettirmiş, Risale-i Nur yedi rengi birden aksettirmiştir. Yedi Mesnevi’ler kadar ehl-i hakikata bir rehber olacaktır. buyuruyorlar. 

Merhum M. Sungur Ağabey de: “Hazret-i Bediüzzaman Risale-i Nurları te’lif edip bırakıp gitmiş değildir.” derlerdi. Hatta çok zaman dersin başında: “Bu dersin arkasında bir ruh-u kudsi var” buyururlardı. 
Bir de: “Seb’al mesani Risale-i Nurda vardır” buyuruluyor Kastamonu Lahikasında: İmanın altı esası artı bir de İslamının beş şartı kemal-i vuzuhla, fürüatı değil hikmetleri izah ve isbat edilmiş buyuruluyor. 

“DÜNYANIN KANUN-U ESASI OLACAKTIR” diye müjde veriliyor. 

Konferansta; bozulan bir cem’iyeti ıslah kudretinde olduğu ifade ediliyor, fiilen de görülüyor. Hapishanelerdeki ıslahlardan Türkiye-Azarbaycan vesair çok yerlerde ıslahları bu keyfiyete şahit oluyor. 
Esasen Risale-i Nur’u tavsif edebilmek mümkün değildir. Bu mesailleri yerinden okumak gerekiyor. 

Mesela: “Bu felaket ve helaket asrının imdadına Kur’an-ı Azimüşşanın arşından nuzül ile bu asır insanının imdadına gönderilen Risale-i Nurun, Kur’ani ders ve irşadda asr-ı saadetten muktebes olup, gayet orjinal ve emsalsiz olduğuna dair Hazret-i Üstadın şu beyanları: “Şah-ı Geylani İmam-ı Rabbani gibi zatlar da gelseler ‘Said sen bu tarzda gidersen şu bir kaç biçarelerden başka şakirdin olmayacak, hem aç kalacaksın hapis yatacaksın. Şöyle bir parça değiştirsen (tasavvufvari veya siyasetvari); bütün memleket sena şakird olacak, hatta Reis-i cumhur ve Başbakan da sana şakird olup, gelip elini öpecekler’ deseler, ben bu tarzımı bırakmayacağım” buyuruyor.

Dersin bu derece orjinalliğini ifade ettikten sonra da bu tarzdaki hizmette sadakattan ayrılmayacağınıza diyerek Kur’an’a el bastırarak, yemin ettirmişler.

Mesela bu dersin Lahikası: Emirdağ1. Envar 74. Sözler 69′ aki iki şıklı sualin cevabı olan Lahika ders vermektedir. 

O dersteki kudsiyet keyfiyetini bizim ifade etmemiz mümkün değildir. Sıradan meslekler o Lahikadaki sualde ifade edilen iki şık üzerinden gidiyorlar, Risale-i Nur tarzı ise insan havsalasının ve gücünün fevkinde olan “istihdam-ı Rabbanî” ve “inayet-i İlahi” altında devam etmektedir. Ki, onun da dersi Onuncu Lem’a, Şefkat tokatları risalesinin mukaddimesinde üç madde halinde beyan edilmiştir. 

Risale-i Nurdaki imani hakikatlar ruh, kalb, sır, letaifin gıdaları yani manevi hayatımızın hayatıdır. Lahikalar da talebede ahlaki cihette yüksek seciyeleri inkişaf ettirerek, istikametle hizmete sevk etmektedir. İki Cihan Serverinin (asm) “Rabbim beni güzelce terbiye etmiş edeblendirmiş” fermanının cilvesine mahzar ediyor.

Velhasıl: Kur’anın manevi mu’cizesi ve ekmel dersi olan Risale-i Nuru, Üstadımızın tabirleriyle: “Dem ve damarlarımıza yerleşecek derecede okumak lazım.”

Ebedî hayatın sermayesi olan ömrümüzün, saat ve dakikalarımızın hukukunun ifası, bu yegane ulvi mazhariyete nailiyetimizle ifa edilmiş oluyor. 

Elbette bu derece hassas ve ulvi bir ders ve hizmetin istikametle muhafazası gayet müşkildir. Ancak Hazret-i Bediüzzaman’ın on sene gibi uzun bir zamanda azami bir manevi disiplin ve kudsi dersler ile terbiyesine nail olan zatların müzaheretleriyle mümkündür ve öyle de olmuştur.

Hadis-i Şerifte buyrulmuştur: “Size iki emanet bırakıyorum; onlara sarılsanız şaşırmazsınız: Biri: Kitabullah. Biri: Al-i beytim” buyurulduğu gibi son vasiyetlerinde; “mutlak vekil” tabiriyle isimleri zikredilen zatlar omuzlayıp bu kudsi, Kur’ani hizmetin ihlas ve tesanüdle, istikametle idamesine tevfik-i İlahi ile vesile olmuşlardır. 

Vesselam

Kaynak:RisaleHaber 

www.NurNet.org