Kategori arşivi: Biyografi
Veliler Diyarında Bir Kuzey Işığı: Veli Işık Kalyoncu
Veliler Diyarında Bir Kuzey Işığı: Veli Işık Kalyoncu
Bu yazıdaki bilgiler “Ağabeyler Anlatıyor” ve “Son Şahitler” isimli hâtıra kitaplarından yararlanılmıştır.
Sessiz bir hizmet ömrü, sadakatle geçen bir hayat ve iman hizmetine adanmış yılların ardından ebedî âleme irtihal eden bir Nur talebesi.
Risale-i Nur hizmetinin çileli fakat bereketli yıllarına şahitlik eden bir ömür… Sessiz fakat sadakatli bir hizmet insanı.
Bazı insanlar vardır ki hayatları sessiz geçer; fakat o sessizliğin içinde büyük bir sadakat, derin bir hizmet ve sarsılmaz bir iman saklıdır. Onlar gürültüyle değil, samimiyetle yaşarlar. Gösterişle değil, ihlâsla hizmet ederler. Veli Işık Kalyoncu da böyle bir hayatın sahibiydi. O, bir devrin iman mücadelesine şahitlik eden, Risale-i Nur hizmetinin çileli fakat bereketli yıllarında yetişen bir neslin temsilcilerindendi. Gösterişi, alayiş ve nümayişi sevmeyen bir kahraman. Uzun bir ömrün ardından bugün Hakk’ın rahmetine kavuştu. İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.
1936 yılında Kastamonu’nun Tosya ilçesinde dünyaya gelen Veli Işık Kalyoncu, çocukluk yıllarını iman hizmetlerinin baskılar altında yürütüldüğü bir devrede geçirdi.
O yıllarda Risale-i Nur talebeleri sürgünlerle, mahkemelerle ve hapishanelerle imtihan ediliyordu. Henüz küçük yaşlarda bu hadiselerin gölgesinde büyüdü.
Nur talebelerinin yaşadığı sıkıntılar ve hapishanelere gönderilişleri onun zihninde derin izler bıraktı. Böylece daha çocuk yaşta iman hizmetinin çilesine uzaktan şahit oldu. Ruhu âdetâ nura pervane gibi olmuştu.
Gençlik yıllarında Kastamonu’da tahsil görürken hayatında yeni bir kapı açıldı. Bediüzzaman Said Nursî’nin yakın talebelerinden Mehmed Feyzi Efendi ile tanıştı. Bu tanışma, onun Risale-i Nur’la tanışmasının da başlangıcı oldu. Zaten ruhu da buna müştaktı. Feyzi Efendi’nin derslerinde bulunarak Risaleleri okumaya başladı. Kastamonu’nun hatıralarla dolu Karadağ’ında yapılan sohbetler ve dersler onun gönlünde silinmez izler bıraktı. Tıpkı “Bize Hâlıkımızı anlat” diye gelen diğer gençler gibi. Artık Kuzey ışıklarından bir ışık daha çıkıyordu.
1957 yılında yüksek tahsil için Ankara’ya gitti ve Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde öğrenim görmeye başladı.
Bu yıllar, Risale-i Nur’un teksir nüshalarından matbaa baskılarına doğru ilerlediği önemli bir döneme rastlıyordu.
Veli Işık Kalyoncu da bu hizmetin içinde yer aldı. Basılacak risalelerin tashihinde, sayfaların hazırlanmasında ve matbaaya ulaştırılmasında gayret gösterdi. Bu çalışmalar, Risale-i Nur’un daha geniş kitlelere ulaşmasına vesile olan mühim hizmetler arasındaydı. Ankara’da Risale-i Nur Külliyatı’nın ilk resmi baskılarını M. Said Özdemir, Atıf Ural, Mustafa Türkmenoğlu ve hizmet arkadaşları tarafından İhlas Nur Neşriyat bünyesinde yapılmaktaydı.[1]
Bu dönemde Bediüzzaman Said Nursî ile görüşme imkânı da buldu. Isparta’da yapılan bir ziyarette basılmak üzere hazırlanan risale formalarını Üstâd’a götürerek onun sohbetinde bulunma bahtiyarlığına erişti. Bu hatıra, onun hayatında unutulmaz bir yer tuttu.
1961 yılında İlahiyat Fakültesi’nden mezun olduktan sonra öğretmenlik mesleğine başladı. Balıkesir, Adana ve Bursa gibi şehirlerde uzun yıllar görev yaptı. İmam Hatip okullarında ve liselerde din dersleri vererek pek çok talebenin yetişmesine katkıda bulundu. Onun öğretmenliği yalnız bir meslek değil, aynı zamanda bir irşad ve hizmet anlayışıydı. Talebelerine yalnız bilgi değil, aynı zamanda iman şuuru kazandırmaya gayret etti.
1980 yılında Türkiye’nin çalkantılı dönemlerinden birinde bulunduğu dershaneye yapılan baskın sebebiyle gözaltına alındı ve bir süre tutuklu kaldı. Ancak bu hadiseler onun hizmet azmini kırmadı. Daha sonra görevine devam ederek eğitim ve hizmet hayatını sürdürdü. Çünkü biliyordu ki; “Bir tek adam seninle hidayete gelse, sahra dolusu kırmızı koyun, keçilerden daha hayırlıdır.”[2]
1989 yılında emekli oldu ve hayatının sonraki yıllarını Bursa’da geçirdi. Bu yıllarda hatıralarıyla Risale-i Nur hizmetinin ilk dönemlerine ışık tutan önemli isimlerden biri oldu. Onun anlattıkları, o zor yılların samimiyetini ve fedakârlığını gösteren canlı birer şahitlik niteliği taşıdı.
Böyle hizmet ehli insanların ardından Risale-i Nur’un ifade ettiği şu hakikatler kalbe teselli verir:
“Ölüm, idam değil, firak değil belki hayat-ı ebediyenin mukaddemesidir, mebdeidir ve vazife-i hayat külfetinden bir paydostur, bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Berzah âlemine göçmüş kafile-i ahbaba kavuşmaktır.”[3]
Yani ölüm, iman ehli için bir yokluk değil; vazifesini tamamlayan bir asker gibi terhis olup ebedî hayata geçiştir.
Üstâd Bediüzzaman’ın hizmet ehli hakkında söylediği şu ölçü de böyle hayatların kıymetini hatırlatır:
‘Bu zamanda en büyük bir ihsan, bir vazife, imanı kurtarmaktır, başkaların imanına kuvvet verecek bir surette çalışmaktır.”[4]
“Vazifemiz ihlas ile iman ve Kur’ana hizmet etmektir. Amma bizi muvaffak etmek ve halka kabul ettirmek ve muarızları kaçırmak ise, o vazife-i İlahiyedir. Biz buna karışmayacağız.”[5]
“Meşakkat derecesinde sevabın ziyadeleşmesi cihetinde, bu şiddetli hale şükretmeliyiz.
Vazifemiz olan hizmet-i imaniyeyi ihlasla yapmağa çalışmalı; vazife-i İlahiye olan muvaffakıyet ve hayırlı neticeleri vermek cihetine karışmamalıyız.
خَيْرُ الْاُمُورِ اَحْمَزُهَا deyip bu çilehanedeki sıkıntılara sabır içinde şükretmeliyiz.”[6]
Bu hakikatler gösteriyor ki iman ve hizmet yolunda geçen bir ömür zayi olmaz. Dünya bir vazife meydanıdır. İnsan vazifesini tamamladığında ise ebedî âleme çağrılır. Kendinden sonra namı ve hizmeti kalır. Sadaka-i câriyesi işlemeye devam eder.
“Ölüm gelse, bir ruhu alır.
Sırr-ı uhuvvet-i hakikiye ile rıza-yı İlahî yolunda, âhirete müteallik işlerde, kardeşleri adedince ruhları olduğundan biri ölse, “Diğer ruhlarım sağlam kalsınlar; zira o ruhlar her vakit sevapları bana kazandırmakla manevî bir hayatı idame ettiklerinden ben ölmüyorum.” diyerek, ölümü gülerek karşılar.
“Ve o ruhlar vasıtasıyla sevab cihetinde yaşıyorum, yalnız günah cihetinde ölüyorum.” der, rahatla yatar.”[7]
Veli Işık Kalyoncu da böyle bir hizmet ömrünün ardından ebedî âleme irtihal etti. Merhum ve Muazzez Ağabey’im Mustafa Sungur’un vefatında yaptığı o nutku halen aklımda. Cemaati teskin etmek için ne muazzamdı. Kalyoncu Ağabeyim de kendi çapında ardında gösterişsiz fakat bereketli bir hizmet, samimi hatıralar ve sadakat dolu bir ömür bıraktı. Adam kıtlığı olan zamanlarda var olan adamdır.
Hizmet insanlarının hayatı çoğu zaman manşetlere konu olmaz; fakat onların sadakatle yürüdükleri yol, nice gönüllerin imanına kuvvet verir. Onlar gittiklerinde ise geride bıraktıkları hatıralar, âdetâ hizmetin sessiz şahitleri olarak kalır. Bizlere düşen ise onların hizmet yolunu hatırlamak, yaşatmak ve dualarla desteklemektir. Elhamdülillah ki bu hatıraları vaktiyle kaydeden ağabeylerimiz olmuş bizlere de bu hâtıralar bir nevi yol rehberi güzel bir misal olmuş.
Cenâb-ı Hak kendisine rahmet eylesin. Mekânını cennet, makamını âli eylesin. Geride kalanlara sabr-ı cemil ihsan eylesin.
Bu yazı münasebetiyle Veli Işık Kalyoncu Ağabey başta olmak üzere ahirete irtihâl eden tamam ağabeylerimizin ruhuna el-Fatiha..
Selâm ve duâ ile.
Muhammed Numan ÖZEL
Kaynak: RisaleHaber
NurNet
Bediüzzaman’ın kardeşi, alim Abdülmecid Nursi
Şu günlerde vefat yıldönümü olan Abdülmecid Efendi’yi biraz tanımaya çalışalım. Abdülmecid Efendi, 1884’de Bitlis’in Nurs Köyünde doğar. Taği ve Arvas medreselerinde okuduktan sonra 1918’den 1920’ye kadar Şam’da kalır ve Van Medresesinden icazet alır.
Bu arada kendisi farklı kitaplar neşreder. Örneğin “Dü Mezhebi“, “İman Dili“, “Mantık“ ve “Fuadiye“ kitaplarını yazar. “Haleb-i Sağir“ ve “Kaside-i Bürde“ kitaplarının şerhini de yapar.
9 Haziran 1944 günü vefat eden oğlu Fuad’ın adına kaleme aldığı ve “Fuadiye“ ismini verdiği eserinin başında şöyle bir cümle gecer: “Şu risale, Nurlar’dan doğma olduğu gibi, onlara da lâhika olması lâzımdır. Zaten büyük Üstad’ın bu hususta bir va’dleri de sebkat etmiştir. Mesnevî’nin üçüncü cüz’üyle Üstad’a gönderdim. Münasib görüldüğü takdirde, Mesnevî’ye bir lâhika suretiyle kabul ve beraberce teksirini lütuf buyurulmasını, Nurlar’a pek müştak olan “Fuad” namına istirham eylerim.”
Aynı eserde Abdülmecid, oğlu Fuad’ın ölümünden duyduğu acıyı dile getirir: “Ey mezarcı! Göm beni de şu Fuad’ın kabrine. Firkatın dayanmaz vallahi asla kahrine. Katılsın zerratımız, âlem-i berzahta keza, Sarılsın birbiriyle ruhlar, ilayevmi’l-ceza. Ey mezarcı! Cebeci’de bana da kaz bir mezar, Olalım ünlü Fuad’ın komşusu leyl-ü nehar.“
Öğretmenlik günleri
Birinci Dünya Savaşında Abdülmecid, Bediüzzaman ile beraber Bitlis civarinda harp eder ve bu nedenle Gazi ünvanını da almış olur.
Abdülmecid, Diyanet müftüsü olarak da görev yapar ve 1955’de emekliye ayrılır. Emekliliğiyle beraber Konya’ya yerleşir ve kızının tahsilini destekler.
Konya’da da Abdülmecid Efendi boş durmaz. 1955-1956 yıllarında Konya İmam Hatip Okulunda meslek dersleri öğretmeni olarak görev yapar. İlerlemiş yaşlarda olmasına rağmen hergün okula yaya olarak gidip gelir. Kendisi için bir araba tutmayı teklif etmelerine rağmen kabul etmez. Öğrencilerinin yorulmaması için oturarak ders vermesini rica ettiklerinde “Bu, helaket ve felaket asrında iman, Kur’ân dersi almaya gelen, malumat-ı diniyeyi öğrenmeye koşan sizin gibi gençlerin karşısında oturarak ders vermekten hicap duyuyorum ve bu hareketimle huzur duymaktayım. Ben vücudumun değil, ruhumun rahat etmesini temine çalışıyorum” diye cevap verir.
O dönem talebelerinden biri olan Süleyman Uğur, Abdülmecid Efendinin öğretmenliğini şu şekilde anlatır: “Derste soru sorulmasını ve itiraz edilmesini pek severdi. Sual sorun, itiraz edin, cevap vereyim ki, takrir, takrib tamam olsun.”
Risale-i Nur tercümeleri
Bediüzzaman Said Nursi’nin “İşaratül İcaz“ ve “Mesnevî-i Nuriye“ eserlerinin Arapçadan Türkçeye farklı tercümeleri mevcut. Fakat hiçbiri bizzat Bediüzzaman’ın kardeşi olan ve kendisinden 15 sene ders almış olan Abdülmecid Ünlükul’un daha üstad bizzat hayattayken yaptığı tercümelere benzemez.
Abdülmecid Efendinin tercümelerini okuduğunuz zaman, adeta Bediüzzaman’ı okuyor gibisiniz, üslup, kelime hafızası birbirine çok benziyor. Bazı bölümleri kendi anlayışına göre özetlemiş olmasına rağmen, özet olduğu dahi anlaşılmıyor. Aynısı Bediüzzaman’ın az bilinen “Kızıl İcaz“ eseri için de geçerli. Abdülmecid Efendi, bu zor eseri 1965’de şerh eder.
Tercümeleri o kadar iyiki, bundan dolayı Bediüzzaman’ın talebesi Zübeyir Gündüzalp, şartlar uygun olsaydı bütün külliyatı Türkçe’den Arapça’ya, Arapça’dan Türkçe’ye Abdülmecid Efendiye tercüme ettirmek istemişti.
“Mesnevî-i Nuriye“nin tercümesiyle ilgili Abdülmecid Efendi şu ifadeleri kullanır:
“Risâle-i Nur Külliyatı’ndan el-Mesneviyyü’l-Arabî (Mesnevî-i Nuriye) ile muanven büyük Üstad’ın cihanbaha pek kıymettar şu eserini de Allah’ın avn ve inayetiyle Arabîden Türkçe’ye çevirmeye muvaffak olmakla kendimi bahtiyar addediyorum. Yalnız, aslındaki ulviyet, kuvvet vecezaleti tercümede muhafaza edemedim. Evet, o cevher-baha hakikatlere zarf olacak ne bir harf ve ne bir lâfız bulamadım.Tercüme lisanı da fikrim gibi nâkıs ve kasır olduğundan, o azîm imanî ve cesîm Kur’ânî hakikatlere ancak böyledar ve kısa bir kisveyi tedarik edebildim. Ne hakkın ve ne hakikatin hatırı kalmış. Fabrika-i dimağiyemin bozukluğundan,bu kadarını da, müellif-i muhterem Bediüzzaman’ın mânevî yardımlarıyla dokuyabildim. Evet, bir tavuk, kendi uçuşuyla şahinin veya kartalın uçuşlarını taklit ve tercüme edemez. Bu, hakikaten aslına uygun ve lâyık bir tercüme değildir-Pek kısa bir meal, bazan da tayyedilmiş, tercüme edememiş. Çok yerlerde yalnızmealini aldım. Bazı yerlerde de tayyettim. Ancak, aslındaki hakaiki evlâd-ı vatana gösteren küçük bir aynadır.”
Bediüzzaman’ın Talebelerinden Hulusi Yahyagil, tercümelerle ilgili şunları söyler:
“Hazret-i Üstad Abdülmecid Efendi için daima ‘mühim bir âlim’ diye bahsederlerdi. Hem Mesnevî hem de İşârâtü’l-İ’câz eserini tercüme etmiştir. Hazret-i Bediüzzaman, Arabî Mesnevî-i Nuriye’yi çok eski tarihlerde Ankara’da tab etmiştir. O zamanların âlimleri, ondan istifade edememişler. Onun üzerine kardeşi Abdülmecid’e tercüme ettirmiştir. Buna rağmen Arabî eserinin bazı bahislerinin içinden çıkamayınca ‘Burasını müellifi müşarün ileyhe bırakıyorum’ diye yazardı. Gösteriyor ki bu iki eser, bu iki kardeşin ve üstadlarımızın tefsiri ve tercümeleridir.”
Tercümeleri Bediüzzaman istemiş
Bu muhteşem tercümeleri de bizzat Bediüzzaman kendisinden istemişti. Bediüzzaman, Abdülmecid’e “Abdülmecid Mesnevi ve İşaratu’l İ’caz’ı Türkçeye tercüme et” der. Abdülmecid ise “Seyda, senin eserini ancak sen tercüme edebilirsin. Senin üslüb-u Ali ile neşrettiğin eserleri ben değil yüz ulema bir araya gelse yine tercüme edemezler” şeklinde cevap verir. Bediüzzaman tekrar “Kırk yıldır seni görmedim, hem bu hizmet-i imaniyedeki tekasülüne keffaret olarak Mesnevi ve İşaratu’l İ’caz’ı tercüme etmelisin” der. Abdülmecid kendisine yine “Aman Seyda, ben nasıl cüret edeyim? Ancak siz yapabilirsiniz” diye yanıt verir. Bediüzzaman üçüncü defa “Kardeşim Abdülmecid, sana emrediyorum Mesnevi ve İşaratu’l İ’caz’ı Türkçeye tercüme edeceksin” deyince, artık kabul eder ve “Emir buyurursunuz Seyda, sizin manevi muavenetiniz ve ruhaniyetinizin imdadıyla inşaaallah ancak muvaffak olabilirim” der.
Risale-i Nur’da Abdülmecid ile ilgili mektuplar
“Emirdağ Lahikası“nda Bediüzzaman, Abdülmecid’den bahseder “[…] öz kardeşim Abdülmecid, beni çok merak ediyor; görüşemediğim buranın müftüsünden, halimi anlamaya çalışıyor. Bundan sonra Feyzi ve Emin’in üçüncüsü Abdülmecid olsun. Safranbolu kahramanlarından aldıkları lüzumlu mektupları ona da göndersinler. Hem, benim tarafımdan ona yazsınlar ki: Eski Said’in birinci talebesi bulunduğun gibi, yeni Said’in dahi Hulusi ile beraber yine birinci safta talebelerisiniz.”
Yine “Emirdağ Lahikası“nda Bediüzzaman, kardeşi Abdülmecid için “Eski Said’in birinci talebesi bulunduğun gibi, yeni Said’in dahi Hulusi ile beraber yine birinci safta talebelerisiniz” der.
“Mektubat“ta geçen bir bölümde “Kardeşim Abdülmecid, biraderzadem Abdurrahman’ın (rahmetullahi aleyh) vefatı üzerine ve daha sair elîm ahvâlât içinde bir perişaniyet hissetmişti. Hem, elimden gelmeyen mânevî himmet ve medet bekliyordu. Ben onunla muhabere etmiyordum. Birden bire, mühim birkaç Söz’ü ona gönderdim. O da mütalâa ettikten sonra yazıyor ki: ‘Elhamdülillâh, kurtuldum. Çıldıracaktım. Bu Sözler’in her biri birer mürşid hükmüne geçti. Çendan bir mürşidden ayrıldım, fakat çok mürşidleri birden buldum, kurtuldum’ diye yazıyordu. Ben baktım ki, hakikaten Abdülmecid güzel bir mesleğe girip, o eski vaziyetlerinden kurtulmuş.” diye bahsedilir.
“Barla Lahikası“nda da Abdülmecid’in Bediüzzaman’a yazdığı bir mektup yer alır: “Ellerinizi öper, duânızı isterim. Dünyadan dargın nefsinde aciz olan Abdülmecid’e güzel bir üstad ulvî bir mürşid olacak yeni eserleriniz geldi. Lâfzî bir üstadı kaybettimse de manevî müteaddit mürşidleri buldum diye kendimi teşhir ettim. Hakikaten irşad edecek nurlu eserlerdir. Allah çok razı olsun.”
Bediüzzaman ve Abdülmecid son defa helalleşiyorlar
Bediüzzaman Konya’dayken Abdülmecid ile görüşmeleri çok nadir gerçekleşir. Bediüzzaman birgün Konya’dan ayrılırken arabadan, “Abdülmecid ben Urfa’ya gidiyorum. Belki bir daha görüşemeyeceğiz. Bana hakkınızı helâl ediniz” buyurdular. Abdülmecid Efendi, “Seyda bizim sana ne hizmetimiz oldu ki hakkımız olsun. Asıl sen bize hakkını helâl et. Bizi sen okutup yetiştirdin” dedi. Bunun üzerine Üstad, “Senin de Rabia’nın da bende çok haklarınız vardır. İkiniz de bana hakkınızı helâl ediniz” buyurunca karşılıklı helâlleştiler.”
Abdülmecid uğruna elini öptürüyor
Bediüzzaman kimseye elini öptürmezdi. Celal Başer bir gün elini öpmeyi başarır. Hikayeyi kendi ağzından dinleyelim:
“Yanına yaklaşarak, yorganın üzerinde bir deri bir kemik halinde duran mübarek elini öptüm. Üstad bu durumdan çok müteessir oldu. ‘Elimi öpmemeli idin!’ dedi. Kendilerine, ‘Üstadım, ben sizin elinizi öpmeyeceğim de, kimin elini öpeceğim?’ dedim. Üstad: ‘Hayır!… Bizler talebeyiz ve kardeşiz. Ben bunun altından nasıl kalkacağım, sana kitap versem kitaplar sende vardır.’ Ben Üstadın bu üzüntüsü karşısında şaşırmıştım: ‘Üstadım, ben talebe kardeşlerimi dolaşarak geldim. Cümlesi de kendi yerlerine elinizi öpmemi istediler. Ben bu vazifeyi yerine getirdim.’ Üstad yine üzüntülü ve ancak duyabilecek bir sesle, ‘Hayır… Onlar da benim kardeşlerimdir’ dedi. Ben bu sefer: ‘Üstadım ben Konya’ya da uğradım. Kardeşiniz Abdülmecid Efendiyi de ziyaret ettim. Abdülmecid Efendi hassaten ellerinizi öpmemi istediler.’ Üstad Hazretleri, bu sözlerim üzerine derin bir nefes aldı. ‘Ha… İşte oldu. Abdülmecid benim küçüğümdür. Beni bir yükten kurtardın’ diyerek doğrulmak istedi. Kardeşler sırtına bir yastık dayadılar, beni bağrına bastı.“
Edebiyata hakimdi
Hayreddin Karaman birgün Abdülmecid’e soyadı “Ünlükul“u nereden aldığını sorar. Abdülmecid, isminin Arapçasından çıkardığını söyler, çünkü arapçada “Abdülmecid“, “Ünlünün Kulu“ manasına geliyor.
Edebiyat ve şiire çok hakim olan Abdülmecid, 23 Mart 1960’ta Bediüzzaman vefat edince bir şiir yazar: “Ey mezarcı, o makamda bize de kaz bir mezar, Olalım nazik Said’in komşusu leyl-ü nehar.”
Zorla imza attırarak, Bediüzzaman’ı mezardan çıkarıyorlar
Bediüzzaman’ın vefatından sonra 27 Mayıs 1960’da askeri darbe gerçekleşir. Ardından 12 Temmuz 1960’da askeriyenin talebiyle, Abdülmecid’e zorla imza attırılır, Bediüzzaman Urfa’daki mezarından çıkarılır, Abdülmecid’in gözleri bağlı bir şekilde uçakla başka bir yere götürülür ve çok az kişinin bildiği başka bir mezara gömülür.
Abdülmecid’i yanıltamadılar
1963’de küçük bir grup Abdülmecid’i de ikna etmeye çalışarak, Risale-i Nur’un herkes tarafından neşrini durdurarak, basımını sadece kendileri tarafından yapmak isterler. Bu nedenle dava açarlar.
Bunun üzerine Bekir Berk Konya’ya gelir ve Abdülmecid ile görüşür. Ardından Abdülmecid kendi gayretleriyle mahkemeye iptal ve avukata red dilekçesi verir. Dava da düşer.
Bu olaydan sonra. 1966’da Zübeyir Gündüzalp, Abdülmecid hakkında çok detaylı bir kitap yazan Halil Uslu’ya “Allah Abdülmecid Nursî Ağabey’den razı olsun, neşriyata ve fütûhata mâni olmadı. Konyalılar Abdülmecid Efendiyi anlamadılar. Vaktim yok, hastayım, yoksa Konya’ya gelip Abdülmecid Efendiden Risale-i Nurların Arapçadan Türkçeye, Türkçeden de Arapça tercümesi için her şekilde emrinde olacağım. Çünkü Üstadın üslubunu bilen çok büyük bir âlim ve hem de talebesidir.” der.
Veda zamanı
Sene 1967’ye gelindiğinde Abdülmecid Efendi herkesle vedalaşmaya başlar. Çünkü Bediüzzaman son görüşmelerinin birinde, “Abdülmecid hakkını helal et, bizi birbirimize hasret bıraktılar, senden helallik almak için geldim. Sen üzülme, az kaldı, yedi sene sonra beraber olacağız, sen geleceksin“ diye ilham ile bildirir. Abdülmecid Efendi bunun gerçekleşeceğine inanmış olmalı ki, yavaş yavaş herkesten helallik diler ve vedalaşır. Ve gerçekten de 1967’de vefat eder.
Abdülmecid Efendi 11 Haziran 1967’de vefat ettiğinde, Konya eski müftüsü Tahir Büyükkörükçü onun için “Muhterem cemaat, bir âlim ölmedi, bir âlem öldü” der. Konya eski müftüsü Mehmet Ulucan “Konya Müftülüğünde iken Arap edebiyatının en müşkül bahislerini Abdülmecid Efendiden kolaylıkla öğrendim. O bir hârikaydı” ifadesine kullanır.
Bugün Konya Üçler Kabristanı’nda mezarı bulunan Abdümecid Efendiyi rahmetle anıyoruz…
Cemil ŞAHİNÖZ
Kaynakça:
Korkmaz, Kübra Örnek: Bediüzzaman’ın kardeşi Abdülmecid Nursî, 11.06.2019
Nursi, Said: Barla Lahikası, Sözler Yayınları, 2009
Nursi, Said: Emirdağ Lahikası, Sözler Yayınları, 2009
Nursi, Said: Mektubat, Sözler Yayınları, 2009
Nursi, Said: Mesnevî-i Nuriye, Sözler Yayınları, 2009
Şahiner, Necmettin: Son Şahitler, Nesil Yayınları, 2018
Uslu, Halil: Abdülmecid (Nursî) Ünlükul ve Risâle-i Nur, 11.06.2010
Uslu, Halil: Bediüzzaman’ın kardeşi Abdülmecid Nursî (Ünlükul), 10.06.2013
Uslu, Halil: 47 yıl öncesinde Abdülmecid Ünlükul (Nursî), 13.06.2014
Uz, Mehmet Ali: Konya’nın velileri, alimleri ve hocaları. Meram Belediyesi, 1993
Kaynak: Bediüzzaman’ın kardeşi, alim Abdülmecid Nursi – Cemil ŞAHİNÖZ
Bediüzzaman’ın son günleri
Said Nursî 20 Ocak 1960 günü gece geç vakit, Emirdağ‘dan Isparta‘ya geldi. Bey Mahallesindeki ikametgâhına yerleşti. Bir müddet kaldıktan sonra buradan Afyon‘a geçen Said Nursî, burada da bir gece kaldıktan sonra tekrar Emirdağ’a hareket etti.
Takvim yaprakları 18 Mart 1960 Cumayı göstermekte…
Bedîüzzaman Said Nursî, Emirdağ’da şiddetli hastadır. Dr. Tahir Barçin gelerek serum verir, iğne yapar. Doktorun ifadesine göre, ağır zatürredir. Serum ve iğneden sonra biraz dalar. Az sonra gülerek uyanan Bediüzzaman’ın, O esnada başında bulunan Zübeyir Gündüzalp, Hamza Emek ve Doktor Tahir Barçın’a:
“Kardeşlerim! Risale-i Nur bu vatana hâkimdir. Mason ve komünistlerin belini kırmıştır. Biraz sıkıntı çekeceksiniz. Fakat sonunda çok iyi olacak” der.
Bu sözleri üç defa tekrarlayan Bediüzzaman yine daldı. Sabahleyin doğruldu. Sanki hiç hastalığı yokmuş gibi giyindi, abdest aldı ve sabah namazını kıldı. Namazdan sonra diğer talebelerini de çagırttı. Hepsi ile ayrı ayrı kucaklaştı, vedalaştı. Onlara hitaben: “Allah’a ısmarladık! Ben gidiyorum” dedi. Gözleri yaşlı idi.
Her zaman “Merak etmeyiniz kardeşlerim, ben yakında geleceğim” diyen Bediüzzaman bu sefer öyle bir şey demiyordu. Vedalaşıyor, sanki bir daha dönmeyeceğini hissettirmek istiyordu.
Emirdağlı dost ve talebeleriyle vedalaştı ve Isparta’ya hareket etti.
Bediüzzaman Said Nursî’nin Isparta’da Ramazamın onbeşine kadar sıhhati normaldi. Yatsı namazlarını kendisi, teravihi ise talebesi Tahiri Mutlu kıldırıyordu.
Talebelerini çağırarak onlara, “Evlâtlarım çok perişanım, çok rahatsızım. Fakat hiç merak etmeyin. Risale-i Nur on misli fazlasıyla benim vazifemi yapıyor. Bana hiç ihtiyaç bırakmıyor.” diye gideceğini, artık vefat edeceğini bildirdi.
Talebeleri sırayla başında nöbet bekliyorlardı. Nöbet sırası Zübeyir Gündüzalp’la Bayram Yüksel’e gelmişti. Saat gecenin 02.30’unu gösteriyordu. Zübeyir Gündüzalp başı ucunda göz kırpmadan bekliyordu. Said Nursî, bir ara gözlerini açmış ve dudaklarından, zor anlaşılabilen bir kelime dökülmüştü: “Gideceğiz…“
Bayram Yüksel, “Nereye gideceğiz Üstadım?” deyince, “Urfa’ya gideceğiz. Hazırlanın” cevabını almıştı.
Bunun üzerine Zübeyir Gündüzalp: “Üstad çok hararetlidir. Ateşinden böyle söylüyor” der.
Sahur vakti, nöbeti Tahiri Mutlu ile Hüsnü Bayram devralır.
Bayram Yüksel, Hüsnü Bayram’a, “Kardeşim, Üstad gideceğiz diyor” der. Hüsnü Bayram, “Araba arızalı. Biraz tamire ihtiyacı var” cevabını verir.
Durumu Bediüzzaman’a arz ederler. Bediüzzaman ise, “Başka bir arabaya bakılsın. İki yüz lira verebiliriz. Hatta cübbemi de satabiliriz.” der.
Sabahleyin talebeler arabayı hazırlamaya koyulurlar.
Bu esnada Bediüzzaman, başında bekleyen Tahiri Mutlu’yu da “Haydi sen de git, onlara yardım et. Araba çabuk hazirlansın, tahammülüm yok” diyerek yardıma gönderir.
Nihayet araba sabah saat 9’da hazırlandı. Bediüzzaman, sadık hizmetkârlarının kolları arasında arabaya yerleştirildi. Bu arada ev sahibesi Fitnat Güngür Hanım‘a da veda etmişti. Kendisini bizzat dinlediğimiz Fıtnat Hanım: “Halinden belli idi. Ebedî mekânını arıyordu” diyerek müşahedesini ifade etmiştir.
Hizmetkârı Zübeyir Gündüzalp arabaya binerken sorar:
“Üstadım! Urfa’ya gidiyoruz?”
“Evet…” Diye ancak başıyla cevap verir. Konuşamayacak kadar hastadır.
Yanında üç talebesi vardı. Şoför Hüsnü Bayram, Bayram Yüksel ve Zübeyir Gündüzalp… O gün, yani 20 Mart 1960 pazar günü saat 9’da lsparta’dan ayrılmalarıyla birlikte yağmur da başlamıştı…
Tahiri Mutlu nöbetçi olarak evde kalmıştı.
Her sabah kapıdan arabaya bakan vazifeli memur, bu sefer arabayı göremeyince Tahiri Mutlu’ya sordu:
“Nereye gitti?”
“Bilmiyorum. Belki Eğirdir taraflarına gitmiştir.”
Tatmin olmayan memurlar:
“Gel seni emniyet müdürüne götüreceğiz.” Derler.
Emniyette sorgu, sual…
Bu esnada Bediüzzaman’ın arabası şiddetli yağmur altında süratle Urfa’ya doğru yol almakta. Isparta’da ise telsiz, telefon işliyor. Eğridir’den, Barla’dan, Emirdağ’dan gitmesi mümkün olan yerlerden soruluyor. Fakat netice alamıyorlardu. Emniyet telaş içinde kalmıştı.
Arabanın tanınıp da geri döndürülmemeleri için, talebeleri plâkayı çamurla kapatıp okunamayacak hale gelirdiler. Böylece Eğirdir‘den kimse görmeden geçtiler.
Şarkikaraağaç‘da biraz dinlendiler. Bir taşın üzerinde Öğle namazını eda ettiler. Talebeleri Üstadın iyileşmesinden dolayı çok sevinçliydiler. “Allah’a şükür Üstadımız iyi oldu” diyorlardı.
Üstad Konya’ya kadar evrad ve dualarını okudu.
Karapınar‘a geldikleri zaman Bediüzzaman göz Yaşları içinde talebelerine şunları söyledi: “Evlâtlarım! Risale-i Nur dinsizlerin, komünistlerin, masonların belini kırmıştır. Risale-i Nur daima galiptir. Siz hiç merak etmeyiniz. Bunlar [siyasîler] beni anlayamadılar. Bunlar benim şahsımı siyasete bulaştırmak istediler.“
Gerek Merambağlar‘da gerekse Ulukışla‘da talebelerinin hazırladıkları iftar yemeğini yiyemedi. Ceyhan‘da ise bir saat mola verdiler. Yol kenarında teravih namazını kıldılar.
Üstad ilk defa arabadan çıkamadığı için yatsı namazını arabada kıldı.
Sabah namazını, Adana-Gaziantep arasındaki Amanosların “Nur Dağı” tepesinde kıldılar. Bediüzzaman, yine namazını arabanın içinde eda etti….
HAŞMET HOCA (TONUSLU) KİMDİR ?
Yozgatlı Haşmet Hoca 1894 yılında dünyaya geldi. 12 Mart 1966’da Hakkın rahmetine kavuştu.
Medresede tahsil yapmıştı. Arapça, Farsça ve Fransızcayı bilirdi. Çok küçük yaştan beri kendisini ilme ve ibadete vermişti. Devamlı çalışırdı. İmamlık, vâizlik ve müftülük vazifelerinde bulunmuştu.
Bir cuma günü cemaatle vedalaşıp artık vaaz edemeyeceğini, vefat edeceğini bildirmişti. Bir hafta sonraki vaaz vaktinde vefat etti.
1952 yılında İstanbul Fatih’teki Reşadiye Otelinde Bediüzzaman’ı ziyaret edip görüşmüşlerdi. Emirdağ ve Kastamonu mektuplarında ismi ve bahsi geçer.
Yıllar Sonra Çıkan Rüya
Bir gün rüyasında billûr bir köşk görmüş, gökten, semâlardan yere doğru sarkmış vaziyette. Billûr köşkün içinde de Halife-i Rûy-i zeminin olduğunu söylemişler. Haşmet Hoca heyecan, merak ve muhabbet içinde köşke doğru gitmeye başlamış. Her adımda “Esselâmü aleyküm” diyerek selâm veriyormuş. Tam yedi adım sonra billûr köşkteki yeryüzü halifesine, asrın sahibine kavuşmuş ve ellerine kapanmış.
Haşmet Hocanın bu rüyasından bir müddet sonra, 1952 baharında Gençlik Rehberi Mahkemesi açılmış. Bediüzzaman bir müddet Sirkeci’deki Akşehir Palas Otelinde, daha sonra ise Fatih’teki Reşadiye Otelinde kalmış. Haşmet Hoca Reşadiye Otelinde Bediüzzaman’ın huzuruna çıkmış. Rüyasında gördüğü aynı vaziyet yıllar sonra orada tecellî etmiş. Her adımda bir defa “Esselâmü aleyküm” diye diye yürümüş ve nihayet yedinci adım ve selâmda asrın sultanının eline, eteğine kapanmış.
Fatih Reşadiye Otelinde Haşmet Hocanın Bediüzzaman’ı ziyareti böyle olmuştur.
Yozgat’ta Nohut Dağı eteğindeki Camızlık Camiinde imamlık ve vaizlik yapmıştı. Soy ismi olan Tonus, Yozgat’ta bir çarşının ismi olduğu gibi, Sivas’ın Şarkışla kazasının Altınyayla nahiyesinin eski adı da Tonus’dur. Bu mevkiler yüzyıllarca önce Tonus’tan buraya hicret dolayısıyla bu isimle anılmaktadır.
Kaynak: (bk. Necmeddin ŞAHİNER, Son Şahitler-IV)
www.NurNet.org
