Kategori arşivi: Hatıralar

İstihdam Olmayı İsterim Üstâd’ım!

İstihdam Olmayı İsterim Üstâd’ım!

Bazı insanlar vardır; konuşuldukça büyürler. Bazıları ise sustukça… Hatta öyleleri vardır ki, kendilerini bilmedikçe yücelirler. İşte Tahirî Mutlu Ağabey, bu ikinci sınıfın en nadide misallerindendir.

Bugünün dünyasında insan, kendini göstermek için yarışıyor.

Her adam için, heyet-i içtimaiyede görmek ve görünmek için mertebe denilen bir penceresi vardır.

O pencere kamet-i kıymetinden yüksek ise, tekebbür ile tetavül edecek; eğer kamet-i kıymetinden aşağı ise, tevazu’ ile tekavvüs edecek ve eğilecek.. tâ o seviyede görsün ve görünsün.

İnsanda büyüklüğün mikyası; küçüklüktür, yani tevazu’dur.

Küçüklüğün mizanı; büyüklüktür, yani tekebbürdür.”[1]

Herkes bilinmek, tanınmak, takdir edilmek istiyor. Fakat Tahirî Ağabey’in hayatına baktığımızda, bunun tam zıddı bir hakikatle karşılaşıyoruz: O, bilinmek değil, istihdam olmayı istemiştir hizmet-i nuriyede. Makam değil, vazife talep etmiştir Rabbinden niyazlarında.

Üstâd’ı Said Nursî ona bir gün sorduğunda mesele bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar:

Kendini bilmek mi istersin, yoksa hizmette istihdam olmak mı?”[2]

Bu soru, aslında her birimize sorulmuş bir sualdir. Bizler çoğu zaman “kendimizi bilmek”, yani bir nevi manevî makamlarımızı öğrenmek isteriz. Fakat Tahirî Ağabey’in cevabı, asırlara ders verecek kadar derindir:

Aman efendim, aman efendim! Ben kendimi bilmek istemiyorum, istihdam olunmamı istiyorum” [2] demişti cevap olarak.

İşte ihlâsın ruhu budur. Çünkü kendini bilen nefis kabarabilir; fakat hizmette yoğurulan bir insan, her an vazifesinin farkında olur, kendini değil davasını yaşar. Bu da bir hâl olarak çevresine sirayet edip bir numune-i imtisâl olur.

Bediüzzaman’ın onun hakkında yaptığı dua ise bu hakikati daha da derinleştirir:

Ya Rabbi! Tahirî dünyada kendini bilmesin.”[2]

Bu dua ilk bakışta garip gelebilir. Fakat altında yatan sır şudur: Eğer Tahirî Ağabey kendi makamını bilseydi, belki dünyaya karşı alâkası kesilecek, uzlet köşesine çekilecekti. Hâlbuki o, hizmet için lazımdı. Demek ki bazen en büyük lütuf, bazı hakikatlerin perdeli kalmasıdır.

Kişi kendini bilirse ya enaniyet ya atâlete kapı aralanır. Ama bu sırlı kapı aralanmazsa insan hizmete, gayrete devam eder.

Onun hayatı sadece sözle değil, fiille yazılmış bir ders kitabıdır. Tarlasını satmış, malını mülkünü terk etmiş, her şeyini iman hizmetine vakfetmiştir. Fakat bunu yaparken bir kahraman edasıyla değil; sanki yapması gereken en sıradan işi yapıyormuş gibi bir sadelikle hareket etmiştir. Çünkü o, vermeyi kayıp değil, kazanç olarak görüyordu.

Risale-i Nur’un elle çoğaltıldığı dönemlerde kalemi adeta bir matbaa gibi çalışmıştır. Sayfalar dolusu yazmış, gecesini gündüzüne katmıştır. Hani “Zübeyir Ağabey’in hizmete olan ‘kara sevdası’ nasıl dillere destan ise, Tahirî Ağabey’in kalemi de aynı sevdanın sessiz bir tezahürüdür.”

Bugün kolayca ulaştığımız hakikatlerin arkasında, işte böyle sessiz fedakârlıklar vardır. Bizlere düşende o dönemde yaşamadığımız için araştırıp öğrenip kendimizi küfür ve sefahete karşı hizmetle aktif tutmaktadır.

Bununla alakalı tavsiye yazı:

Nurculuğun Mazisini Bilmek

https://www.risalehaber.com/nurculugun-mazisini-bilmek-19327yy.htm

Belki de onun en dikkat çekici yönlerinden biri, ihtilafsız bir hayat sürmesidir. Tartışmaya girmemiş, kırgınlık üretmemiş, nefsini öne çıkarmamıştır. Hizmeti her şeyin üstünde tutmuş; “ben” demek yerine daima “hizmet” demiştir. Kapısında “Burada gıybet etmek kat’i surette yasaktır” manasında bir yazı yazması da kulluğu içinde bir sultan olan Tahirî Ağabey’in hassasiyetini göstermektedir.

Ömrü ya medreselerde ya da zindanlarda geçmiştir. Fakat o, bulunduğu yeri değiştirmeye çalışmamış; bulunduğu yeri hizmete çevirmiştir. Çünkü onun için mekân değil, vazife mühimdi. Belki sıkıntılı ortamlar hizmete daha çok gebeydi onun için.

Ve belki de en ince tarafı: duâ insanı oluşudur. Sadece yazmamış, sadece koşmamış; aynı zamanda kalbiyle taşımıştır bu davayı. İnsanları unutmamış, isim isim dua etmiştir.

Bugün onun hayatına baktığımızda kendimize şu soruyu sormadan edemiyoruz:

Biz hizmette yer mi arıyoruz, yoksa hizmette görünmek mi?

Tahirî Mutlu’nun sessiz ama derin cevabı hâlâ kulaklarda yankılanıyor:

Hizmette istihdam olmak isterim.”

Belki de asıl büyüklük, bilinmekte değil; bilinmeden yürümektedir. Görünmekte değil; kaybolarak çoğalmaktadır.

Ve belki de en büyük makam, makam istememektir… Yani öyle bir makam ki: hiçlikte sonsuzluk bulan bir makam.” Tıpkı Ebû lâ şey olarak imza atan Üstâd Bediüzzaman hazretleri gibi.

Destanlaşan ve Kur’an davasının ahirete irtihâl eden tüm neferlerine selâm olsun. Ruhlarına el-fatiha.

Muhammed Numan ÖZEL

Bu yazı yazılırken, Ağabeyler Anlatıyor – Ömer Özcan’dan istifade edilmiştir.

[1] Mektubat (477)

[2] Mihmandar Hâtırâlar (124)

Kaynak: RisaleHaber

NurNet

Kaynaklı Hâtıra Paylaşımının İman Hizmetindeki Yeri ve Ehemmiyeti

Kaynaklı Hâtıra Paylaşımının İman Hizmetindeki Yeri ve Ehemmiyeti

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri ile doğrudan veya dolaylı hatıraları olan yüzlerce Nur talebesi ve ziyaret edenleri var. Bu hatıralar, Üstad’ın çileli hayatını, ibadet intizamını, talebeleriyle münasebetlerini, imanî hassasiyetlerini ve Risale-i Nur hizmetinin ruhunu yansıtan manevi bir hazinedir. Yeni nesillere hem ilham hem de istikamet vermek açısından büyük önem taşırlar. Sadece menkıbe tarzında bir şey değil hâtıralar. Ama bu hâtıralar ve anlatılan şeylerin sıhhati, umumî bir hâtıra olup olamayacağı gibi meseleler için nakledilen şeyin kaynakları, mehâzleri bilinmesi gerekmektedir ki tetkik edilebilisin. Bu hazinenin muhafazası da, kaynaklı, mehâzli olarak paylaşım ile mümkündür.

Hâtıralar, sübjektif unsurlar içerse de, belge ve vesika değeri taşır. Özellikle birinci el tanıkların ifadeleri -mümkünse videolu veya yazılı olarak- Risale-i Nur’un telif edildiği zor dönemlerin atmosferini, hizmetin fedakârlıklarını ve ihlâs düsturlarını aktif tutar. Mehâzsiz olunca hem naklin içine çok şey karışabilir hem de eksiltilebilir ve çarpıtılarak tam aksi şeyler çıkartmaya sebep olabilir. Kulaktan kulağa oyunu bunu en güzel şekilde gösteriyor.

Necmeddin Şahiner’in Son Şahitler’i, Ömer Özcan’ın Ağabeyler Anlatıyor’u, bu konuda en hacimli ve değerli çalışmalardan biridir. Zübeyir Gündüzalp, Tahirî Mutlu, Mustafa Sungur, Bayram Yüksel, Mustafa Sungur, Said Özdemir, Hüsnü Bayramoğlu gibi yakın talebelerin hâtıralarını derleyen bu iki çalışmada toplam altı yüz kadar isim geçmektedir. Eserler, Üstâd’ın günlük hayatını, derslerini ve münasebetlerini doğrudan aktarır. Benzer şekilde Tarihçe-i Hayat, Lahikalar (Barla Lahikası, Kastamonu, Emirdağ Lahikası) ve Abdülkadir Badıllı’nın Mufassal Tarihçe-i Hayat’ı, hâtıraların bağlamını en güvenilir sahih şekilde muhafaza etmektedir.

Bu hatıraları paylaşırken dikkat edilmesi gereken en kritik husus, orijinalliğin korunmasıdır. Hâtıra metnine ilave veya çıkarma yapılmaması, rivayet zincirinin bozulmaması, üç nokta (…) ile kesintilerin belirtilmesi gerekir. Aksi takdirde, manevi emanete “başka parmakların” karışması riski doğar. Risale-i Nur’un kendisi en büyük ölçüdür hiç şüphesiz. Hâtıralar, Üstâd’ın eserlerindeki düsturlarla (ihlâs, tesanüt, siyasetten uzak durma, şefkat gibi) test edilmeli ve onun mesleğine uygun şekilde değerlendirilmelidir.

Görsel ve işitsel kaynaklarda da aynı hassasiyet şarttır. “Üstâd’dan Hâtıralar” gibi videolarda veya Risale Haber, Kastamonur gibi sitelerdeki derlemelerde, alıntılar mutlaka kitap kaynaklarına dayandırılmalıdır. “Son Şahitler, Cilt ve sayfa numarası” veya “Emirdağ Lahikası sayfa numarası” “Ağabeyler Anlatıyor Cilt ve sayfa numarası” şeklinde atıf yapmak, hem tarihi doğruluğu hem de okuyucuda güven duygusunu pekiştirir.

Neden bu kadar önemli? Çünkü Risale-i Nur hizmeti, tahkikî iman ve ihlâs üzerine kuruludur. Hâtırası olmayan dâvâ olmaz. Hâtıralar bu hizmetin yaşayan tarihidir; ancak tahrif edilirse, yeni nesillerde yanlış anlamalara, abartılara veya istismara yol açabilir. Üstâd’ın “Hakikat-i ihlâs, benim için şan ve şerefe ve maddî ve manevî rütbelere vesile olabilen şeylerden beni men ediyor” [1] sözü, hâtıraların da şahsî menfaat veya şöhret aracı yapılmaması gerektiğini hatırlatır. Kimileri var ki bir şekilde cemaat içinde ya birini ya kendini parlatmak için çıkıyor hâtıralar uydurarak prim yapmaya çalışıyor. Bir zaman Isparta’da birisi çıkmış kendisini Babacan Mehmet olarak tanıtıp hâtıra anlatıyordu. Bir başkası da bir siyasiyi medih etmek için sözüm ona Üstâd’dan hâtıra uydurmaya kalkmıştı.

Hatıralar, hizmetin büyüklüğünü değil, hizmetkârlığın faziletini ve cefâkarlığını öne çıkarmalıdır. Çünkü patlatılan ve pohpohlanan şey sun’î ve yapmacıktır. Elle gelir yelle gider ve hakikati yansıtmaz.

Risale-i Nur talebeleri olarak bizlere düşen, bu manevi mirası titizlikle muhafaza etmektir.

Kaynaklı paylaşım, sadece bir nezaket değil, aynı zamanda bir namus meselesidir. Her hatıra, Üstad’ın “Ben bir hizmetkârım”[2], “ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim” [3] düsturuna muvafık şekilde, sadâkatle aktarıldığında, yeni nesillere hem ilim hem de ahlâk dersi olur.

Hâtıralar, Risale-i Nur’un hakikatlerinin yaşanabilir örneklerdir. Onları kaynaklı, bağlamlı ve emanete sadık bir şekilde paylaşmak, hizmetin devamlılığı ve istikâmeti için elzemdir.

Bu hassasiyetle hareket ettiğimiz sürece, inşallah Bediüzzaman Hazretleri’nin nuru, gelecek nesillerin kalplerinde de tenevvür etmeye devam edecektir.

Selâm ve duâ ile.

Muhammed Numan ÖZEL

Alâkalı yazılar:

Hakikatin Tapusu: Kaynak Göstermek Neden Namustur?

https://www.risalehaber.com/muhammed-numan-ozel-hakikatin-tapusu-kaynak-gostermek-neden-namustur-28813yy.htm

Hatıraların Nur Hizmetindeki Yeri

https://www.risalehaber.com/muhammed-numan-ozel-hatiralarin-nur-hizmetindeki-yeri-27080yy.htm

Risale-i Nur Hizmetinde Şahısların Konumu

https://www.risalehaber.com/muhammed-numan-ozel-risale-i-nur-hizmetinde-sahislarin-konumu-26953yy.htm

https://www.risalehaber.com/muhammed-numan-ozel-risale-i-nur-hizmetinde-sahislarin-konumu-2-26968yy.htm

Hayatım Hayatınla Devam Edecek

https://www.risalehaber.com/muhammed-numan-ozel-hayatim-hayatinla-devam-edecek-27043yy.htm

Şahs-ı manevi içinde hayatım devam edecek

https://www.risalehaber.com/sahs-i-manevi-icinde-hayatim-devam-edecek-22660yy.htm

[1] Emirdağ Lâhikası-1 (75)
[2] Emirdağ Lâhikası-2 (133)
[3] Mektûbat (369)

Kaynak: RisaleHaber

NurNet

Gazi Bediüzzaman Said Nursî ve Nur Talebeleri

Gazi Bediüzzaman Said Nursî ve Nur Talebeleri

Bu hafta, milletimizin kahraman evlatlarını ve gazilerini yad ettiğimiz Gaziler Haftasıdır. Tarih boyunca vatan ve iman için mücadele etmiş nice yiğitlerimiz, her biri ayrı birer kahramanlık timsalidir. Her birinin ayrı ayrı hikayeleri bulunuyor kimisi yürekleri burkuyor kimisi insanı tebessüme getiriyor.

Geçtiğimiz asır bütün dünyada çalkantılı bir asırdı. Büyük savaşlar nice soykırımlar nice insanlar göçüp gitti bu sarsıntılarda.

Bediüzzaman Said Nursî’nin talebeleri de bu kahramanlardan bir kısmını oluşturur.

Evet, Bediüzzaman yalnız medresede oturmuş, kitap yazdırmış, evrad ve ezkariyle meşgul olmuş bir Âlim değildir. Onlar yalnızca iman ve Kur’ân hizmetinde değil, vatan savunmasında da öne çıkmışlardır. 1. Dünya Savaşı’nda ve savaş sonrasında ülkenin sıkıntılı zamanlarında Bediüzzaman Said Nursî bizzat cephede Gönüllü Alay Kumandanlığı yapmış Ruslarla ve Ermenilerle savaşarak vatanın müdâfaasında, ülkenin bütünlüğünün korunmasında, insanların can, mal ve namus emniyeti sağlanmasında çok ciddi emekler sarf etmiştir.[1]

Hulusi Yahyagil,[2] Binbaşı Asım, Mehmet Kayalar, Abdurrahman, Molla Habib, Molla Hamid, Molla Hamza, Molla Resul, Molla Eyüb, Molla Zübeyr… her biri, Allah rızası için hem iman mücadelesini hem de cephede vatanı savunmayı omuzlamışlardır Bediüzzaman’ın yanında yer alarak bu haklı davada birbirlerine omuz vermişlerdir. Çünkü bu haklı vatan dâvâsı sadece bir ilmi mesele değil vatanın müdâfaası meselesidir eğer vatan elden gidecek olursa ne ilimden ne namus’tan ne candan ne maldan mevzu bahis edilebilirdi bunların hiçbirisi söz konusu olamazdı hiçbirisinin emniyeti olmazdı.

Bugün bizler, onların kahramanlıklarını hatırlarken şunu da unutmamalıyız: Her bir gazinin hayatı, sabır, fedakârlık ve teslimiyet âbidesidir. Onların sayesinde iman ve vatan bir arada korunmuş; gelecek nesiller için bir emanet bırakılmıştır. Ne mutlu bu şehitler ve gazilerin yolunda yürüyüp vatan millet bilinci ile hareket edebilenlere.

Yüce Allah’ım!

Vatan ve millet uğrunda kanını dökmüş canını vermiş ahirete ithal etmiş şehitlerimiz ve bu uğurda sayu gayret etmiş gazilerimiz ne hususan Bediüzzaman Said Nursî ve asker talebeleri, gazilerimiz Hulusi Yahyagil, Binbaşı Asım, Mehmet Kayalar, Abdurrahman ve diğerleri gibi yiğitleri rahmetinle kuşat.

Onların yaptıkları fedakârlıkları kabul buyur, bedenlerini ve ruhlarını mübarek kıl, ebedî huzurunda onlara yer ver. Onların bize emanet bıraktıkları Bu dâvâya bizleri sadık eyle.

Vatanımızı, milletimizi ve imanımızı koruyan tüm gazilerimize sağlık, sabır ve ebedî muhabbet ihsan eyle.

Şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmetle yâd ediyor, bizlere onların izinden yürüyebilme imkânını bahşet. Amin.

Selâm ve duâ ile.

[1] BEDÎÜZZAMAN SAİD NURSÎ’NİN GÖNÜLLÜ ALAY KUMANDANI OLARAK VATAN VE MİLLETE FEDAKÂRANE HİZMETLERİ

Bedîüzzaman Kafkas cephesinde Enver Paşa ve fırka kumandanının hayranlıkla takdir ettikleri hizmet-i cihadiyeyi yaptıktan sonra, Rus kuvvetlerinin ilerlemesinden dolayı Van’a çekildi.

Van’ın tahliyesi ve Rusların hücumu sırasında, bir kısım talebeleriyle Van kal’asında şehid oluncaya kadar müdafaaya kat’î karar verdikleri halde, geri çekilen Van valisi Cevdet Bey’in ısrarıyla, Vastan kasabasına çekildi.

Vali, kaymakam, ahali ve asker Bitlis tarafına çekilirken, bir alay Kazak süvarisi Vastan üzerine hücum etmişti.

Molla Said, Van’dan kaçan ahalinin mal ve çoluk çocuklarının düşman eline geçmemesi için otuz-kırk kadar kaçamamış asker ve bir kısım talebeleriyle o Kazaklara karşı koymuş ve hepsinin kurtulmasını sağlamıştır.

Hattâ hücum eden Kazaklara dehşet vermek için, geceleyin onların üstündeki yüksek bir tepeye hücum tarzında çıkıyor, güya büyük bir imdad kuvveti gelmiş zannettirerek, Kazakları oyalayıp ilerletmiyordu.

Böylelikle, Vastan’ın Rus istilasından kurtulmasına sebeb olmuştur.

Avcı hattında dolaşırken vücuduna dört gülle isabet etmiş, fakat geri çekilmemiş ve gönüllülerin cesareti kırılmaması için sipere dahi girmemiştir.

Hattâ bunu işiten vali Memduh Bey ve kumandan Kel Ali, “Aman geri çekilsin!” diye haber gönderdikleri zaman, demiş:

-Bu kâfirlerin güllesi beni öldürmeyecek…

Hakikaten üç gülle, ölecek yerine isabet ettiği halde; biri hançerini, diğeri tütün tabakasını delip geçmiş ve kendisine bir zarar vermemiştir.

Geceleyin vali ve kumandan Kel Ali ve ahali kurtulduktan, gönüllüler ve askerler çekildikten sonra; bir kısım fedakâr talebeleriyle Bitlis’te bakiyye kalan bir kısım bîçareler için, kendilerini feda etmek fikriyle kaçmazlar.

Sabahleyin düşmanın bir taburu ile müsademe ederler, arkadaşlarının çoğu şehid olur.

Hattâ yeğeni ve fedakâr bir talebesi olan Ubeyd dahi kendi bedeline şehid düştükten sonra düşmanın üç sıra askerini yararak geçip, hayatta kalan üç talebesiyle pek acib bir surette su üzerinde bulunan bir sütreye girer.

Hem yaralı, hem ayağı kırık bir halde; otuzüç saat su ve çamur içinde kalır.

Tüfek ellerinde, o vaziyet-i müdhişe içinde, üst kattaki odada düşman askeri ve zabitleri bulunduğu halde, kemal-i istirahat-i kalble ve ahalinin kurtulmasının sevinciyle sürur içinde, beraberindeki arkadaşlarına teselli vererek der:

-Karşımıza ne vakit çoklukla düşman askerleri gelirse; o vakit silâhlarımızı kullanacağız, kendimizi ucuza satmayacağız, bir-iki düşmana kurşun atmayacağız…

Latîf bir inayet-i İlahiyedir ki; otuzüç saat, onlar Rus askerlerini gördükleri ve Ruslar da onları aradıkları halde bulamadılar.

Bu esnada Bedîüzzaman, talebeleri olan gönüllü fedailere hitaben:

-Arkadaşlar!

Durmayınız…

Sizlere hakkımı helâl ettim, beni bırakınız, siz kendinizi kurtarmaya çalışınız, demesi üzerine, fedakâr ve kahraman talebeler:

-Sizi bu halde bırakıp gidemeyiz; şehid olursak, yine hizmetinizde olsun, deyip kalırlar.

Sonra Ruslar esir edip; Van, Celfa, Tiflis, Kiloğrif, Kosturma’ya sevkederler.

Ermeni fedaileri meşhurdur; hattâ öyle rivayet ederler ki: “Fedailerin yüzleri, kızarmış kömür üstüne tutulup gözleri patlama derecesine gelse dahi, yine sır vermezler.” İşte Ruslar o zaman diyorlardı ki: “Bedîüzzaman’ın gönüllüleri, Ermeni fedailerinin fevkindedir!

Bunun içindir ki, bizim Kazaklarımızı imhada fazla muvaffak olmuşlardır.”

Bedîüzzaman’ı üsera kampına götürürler. …

(İLK HAYATI/Bedîüzzaman’nın Gönüllü Alay Kumandanı olarak hizmetleri) Tarihçe-i Hayat (113)

Selam ve dua ile..

Muhammed Numan ÖZEL

[2] Hulusi yahyagil efendinin Çanakkale savaş hatırası için: https://youtu.be/mPabW7t7MOg?si=sK539tsI6KD-gM3A

Kaynak: RisaleHaber

www.NurNet.org

Zübeyir Gündüzalp’in Manifesto Hayatı

Zübeyir Gündüzalp’in Manifesto Hayatı

Zübeyir Gündüzalp, Bediüzzaman Said Nursi’nin son dönem talebelerinden en sadık talebelerinden biri olarak, alplikten dâvâ adamlığına uzanan eşsiz bir yolculukla yâd edilir.

1920’de Ermenek’te doğan bu Kafkas kökenli yiğit, 1940’lardan sonra Risale-i Nur ile tanışarak hayatını iman hizmetine adar. Hayatının her aşaması, bir manifesto gibi şekillenmiş. Cesaret, ihlâs, tesânüd ve fedakârlıkla dolu bu hayat, özellikle 1946’da Üstâd ile ilk buluşmasından 1971’deki vefatına kadar her nefeste derinleşmiştir. Ancak, onun az bilinen hassas mizacı ve duygusal derinliği, bu güçlü imajın tamamlayıcısıdır. Nur Talebeleri için misyon ve vizyonunda bir rehberdir.

Alplikten Dâvâ Adamlığına

Cesâret ve fedakârlığın temeli

Zübeyir Ağabey’in alperen ruhu, genç yaşta Ermenek’in zorlu coğrafyasında şekillenir. 1944’te Konya’da Risale-i Nur ile tanışması, bu yiğitliği iman hizmetine yöneltir. 1946’da Üstâd’ını ziyaret ettiğinde “Zübeyir” ismiyle taltif edilir; bu, sadâkatin ve cesâretin simgesidir. 1948 Afyon hapsinde, tahliye edilmesine rağmen Üstâd’ından ayrılmamak için geri dönmesi, manifestosunun fedakârlık ilkesini ortaya koyar.

Mahkemede “Derimizi kâğıt, kanımızı mürekkep yaparız” sözü, alplikten dâvâ adamlığına geçişin en büyük ispatıdır.

1953’te PTT’de terfî ettirilmesine rağmen o, vazifesinden istifa ederek hayatını Nur’a vakfetmesi, bu dönüşümün doruk noktasıdır.

Manifesto Prensipleri

İhlâs, Tesanüd ve İlim… Zübeyir Ağabey’in manifestosu, Üstâd Bediüzzaman’ın nasihatleriyle şekillenir: “İhlâsı kıracak esbabdan yılandan, akrepten çekininiz” prensibi, onun menfaatten uzak duruşunu yansıtır.

1950 Ankara Konferansı’nda gece yarısına kadar iman hakikatlerini anlatması, ilim ve tahkik aşkını gösterir; bu, Üstâd tarafından “Sözler“e eklenerek tasdiklenir. Tesânüd için füruattan kaçınıp esâsâta tüm mevcudiyetiyle temerküz edip odaklanması, Nur Talebelerinin birliğini korumasını sağlar. Kuvve-i maneviyenin kudreti vurgusu, müsbet hareketin gücünü ifade eder. Gençlere itimat telkin ederek rehberlik etmesi, manifesto hayatının topluma dönük yüzüdür.

Az Dikkat Çekmiş Yönü Hassas Mizac ve Duygusal Derinliktir

Zübeyir Ağabey’in sert imajının ardında, hassas bir mizaç ve derin duygular yatar. Üstâd’ının 1960’taki vefatından sonra içine kapanıp sessizce ağlaması, onun çocuksu olan saf ve Halis rabıtasını gösterir.

Risale okurken gözyaşlarını tutamaması, manevi huşusunu yansıtır. Afyon hapsindeki derûnî acılarını gizlemesi ve tefekkür etmesi, bu hassasiyetin izlerini taşır. “Herkesin mizacı bir olmaz” notu, kendi mizacını farkındalıkla kabul ettiğini kanıtlar.

Miras ve Ebedi Manifesto

2 Nisan 1971’de vefat eden Zübeyir Ağabey, Eyüp Sultan Mezarlığı’nda on bini aşkın kişiyle uğurlanır. Hayatının her anı –hapisler, konferanslar, notlar– bir manifesto olarak geride kalır. Alplikten dâvâ adamlığına uzanan yolculuğu, cesâretini ihlâs ve şefkatle dengeler. Hassas mizacı, onu sadece bir mücahid değil, gönül insanı yapar. “Hayatı İslâm’in dert ve çilesi ile geçmiş bir alperen” olarak yâd edilir. Bu, manifesto hayatının hülâsasıdır Zübeyir Ağabey’imizin.

Rahmetullahi aleyh, Zübeyir Ağabey; senin hayatın, Nur yolunda ebedi bir nurdur.

13 Eylül 2025, saat 20:08’de, bu manifesto, senin mirasına bir selâmımdır. Nur’un kumandanı Ağabey’im.

Selam ve dua ile..

Muhammed Numan ÖZEL

 

Kaynak: RisaleHaber

www.NurNet.org

Risale-i Nur Hizmetiyle Alakalı NUSRET KOCABAY AĞABEYLE ROPÖRTAJ

Risale-i Nur Hizmetiyle Alakalı NUSRET KOCABAY AĞABEYLE ROPÖRTAJ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَ الصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ

Risale-i Nur, ahir zamana mahsus, i’caz-ı azam-ı Kur’an’dan telemmu etmiş beşer için hidayet-i âmmedir. Cenabı Allah bizi ve sizi ve bütün nur talebelerini Risale-i Nur’un şahs-ı manevisini temsil eden has şakirtlerin şahs-ı manevisine layık kılsın.

Risale-i Nur’un şahs-ı manevisini temsil eden has şakirtlerin şahsı manevisinin liyakatini bahsediyoruz. O liyakati kesb eden bir nur talebesi çok istifade eder. Risale-i Nur’un tefeyyüzatından hikmet ve hakikatinden marifeti kesbeder, arif-i billah olur.

Risale-i Nur’un şahs-ı manevisini temsil eden has şakirtlerinin şahs-ı manevisinin liyakatini kesbetmese, Risale-i Nur’un füyuzatlarından hikmet ve hakikatlarından biraz mesafeli gidiliyor, o pek hoş olmuyor. En güzeli, en âlâsı, en ahseni; Risale-i Nur’u kendi ikliminde birinci derecede yaşatmak lazımdır ki şahs-ı maneviye liyakatini kesbetsin.

Risale-i Nur’un şahs-ı manevisini temsil eden hakikati azimesi ise doğrudan doğru bu noktaya dayanıyor. Risale-i Nur talebesi, Risale-i Nur’un manevi iklimini itikadında, ihlâsında daima birinci derecede yaşatmak lazımdır ki, Risale-i Nur’un şahs-ı manevisini temsil eden has şakirtlerin zümresine iltihak etsin.

Maneviyat ikliminde maddiyatı birinci derecede tutanlar, muhakkak Risale-i Nur’u müesseseleştirmek ve Risale-i Nur’u Üstadımızın meslek ve meşrebine muhalif, istiğna ve feragat düsturlarına muhalif -Cenab-ı Allah muhafaza buyursun- maddeye müteveccih götürmek isteyenler oluyor. O zaman dershanelerimiz otele dönüyor. İhlâs, sadakat, muhabbet, metanet tamamen zarar dide oluyor. Öyleleri hakikate müteveccih gidemez. Gidemiyor ve gitmediğini de görüyoruz. Cenabı Hak bizi ve sizi muhafaza buyursun. Yani bu anlamda çok dikkat etmek lazımdır.

Bakıyoruz, bir kısım Risale-i Nur’un müdebbir ünvanını almış, hem de öncü olduğunu zanneden kendine vakıf ünvanını takmış birileri var ki, onun ikliminde sadece madde hâkim olduğu için, bakıyoruz hizmeti de semeradar olmuyor. Öyle yerlerde dershaneler, medreseler, hizmet biraz tevakkuf durumuna giriyor. O müdebbirlerin ve o şahısların âlemlerinde Risale-i Nur birinci derecede yaşanmadığı için, madde hükümran olduğu için, Risale-i Nur’un şahs-ı manevisini temsil edemedikleri için orada hizmet tevakkuf eder. Cenab-ı Hak bizi muhafaza etsin. Cenab-ı Hak Risale-i Nur hizmetine fütur vermesin.

Nur talebesi, nur camiasında herkese karşı kendini mütevazı suretiyle, yani gösteriş şekliyle mütevazılığı göstermek değil, gerçekten kendini herkesten daha aşağı, daha kıymetsiz, daha mücrim, daha müflis olduğunu müşahede etmesi lazım. Bir nur talebesi kendini mütekebbirane yüksekten bakmak gibi, hizmeti kendi şahsında görmek gibi haletlere girdiği anda velev daire içinde görünse de, hakikat muvacehesinde onun görünmesi sathi ve suridir. Onun hizmeti pek âli değil.. Çünkü ihlâs-ı tammeye müteveccihen hizmet ve akide, itikat ve sadakat, metanet ve muhabbet kanadını doğru götürmediğinden burada biraz korku vardır. Cenabı Allah bizi muhafaza buyursun.

Hakiki olarak bir nur talebesinin, gece gündüz her an manevi ikliminde Risale-i Nur’un cereyan etmesi lazımdır. Risale-i Nur’la uğraşması lazımdır. Eğer okumak, eğer mütalaa etmek, eğer ders okutturmak, eğer dersi dinlemek… Bununla da bitmiyor. Böyle yapsa da tamam değildir. Risale-i Nur okumuş olduğu dersleri, yani kanaat ve sadakat, metanet ve muhabbet, tesanüt ve tefani ve mahviyeti ruh dünyasında kazanmak lazımdır ki, Risale-i Nur orada semeradar olsun. Allah hizmetimizde bizi, sizi Risale-i Nur’un şahs-ı manevisine layık kılsın. Son nefesimize kadar imanımızı daim kılsın.

Bir de şu husus vardır; Risale-i Nur dairesi bir camiadır. Bir cemaat-i azimedir. O cemaatin içinde küçük küçük cemaatler vardır. Hepsi tamamen bir cemaattir. O cemaatlerdeki şahısların meşrep farkı olabilir. Amma meslek, hedef bir olduğu için, onları da aynı kendisi gibi bir dava kardeşi olarak hizmetin başında bulunan ve ehl-i hizmet olduğunu hüsnü zan ile, onları öyle müşahede etmek lazımdır.

Aman aman: “Yani ben nurcuyum, öteki hâşâ bilmem böyledir. Yani isim vermek, “o falan cemaattedir, bizim cemaatimiz başkadır” gibi demek hatadır. Yalnız yine kendi meşrebini muhafaza etmek olabilir ki, inşallah o meşreb de Risale-i Nur’un meşreb-i kudsiye-yi Kuraniyesine mutabık olacak. Eğer ona mutabık olmak için gayret etmiş ise, inşallah mutabık olacak.

Allah’ın izniyle bir nur talebesinin ihlâs, itikad akide ciheti sarsılmaz. Çünkü bunlar ezeli mevhibe olduğu için onlar devam ediyor ve devam edecek. Kıyamete kadar değil, ebede kadar devam edecek. Bir nur talebesi ebede kadar bu nur ile uğraşacak, bu nur ile beraber olacak.

Cenabı Allah bizi ahirzamana mahsus zuhurata mebni, nüzulün sırr-ı hakikatına matuf, ahirzamanın eşrat-ı kıyameti hengâmında büyük bir vazife ile tavzif etmiştir. Onların yüzü hürmetine, Cenab-ı Allah bizi de onlardan eylesin.

Aman aman, hiçbir zaman maddi ciheti nazarınıza almayın. Maneviyatı nazarınıza alın. Bu cümleyi çok tekrar ediyorum. Maddi masrafların tasarrufatı ile manevi semerelerin istihsalini dengede tutmak Risale-i Nur hizmetinde, davasında çok mühim bir meseledir. Öyle yapmak lazımdır ki, hizmeti semeradar olsun.

Ama madde cihetinde üç katlı, beş katlı, yedi katlı dershaneler yaparsın, ama semereye bakar isen, maddi masarifin tasarrufu çok, ama bakıyorsun semere yok. Burada çok üzülmek lazımdır. Durum çok acıdır. Cenab-ı Hak muhafaza buyursun. Bunun hesabını vermek de çok zor.

Bir nur talebesi kendini hiç kimseden üstün görmeyecek. Vazife ve hizmet cihetiyle bir kutb-u azamdan çekinmeyecek. Mütezelillane değil müstağniyane onun elini öpüp, bu hakikatleri kutb-u azama dahi okuyacak, ona tebliğ edecek. Çünkü tebliğ etme vazifesi çok âlâ. Bir nur talebesi bu âli vazifesini bildikten sonra nefis cihetinde kendini herkesten aşağı görmesi Üstadımızın emridir. Bu emre mebni çok dikkat etmek lazımdır.

Bir nur talebesinin imanla kabre girmesi katiyetle hükümdür. Eğer remzi, eğer işari, eğer telmihi, eğer mana-yı sarihi cihetinde dahi bu hakikatler çok tebeyyün etmiştir. Nur talebesi iman ile kabre girecek, ama iman ile kabre girmek iki şarta bağlıdır; Biri kanaat, biri sadakat. Risale-i Nur’un kanaat ve sadakati ile mücehhez olan bir nur talebesi inşallah, ümit ederiz, iman ile kabre girecek.

Şimdi, dikkat edin, bir nur talebesi sefine-i hidayette bir hademedir, hademelerdir, çalışıyorlar, ümmet-i merhume bu asırdaki derya-yı dalalette sahil-i selamete çıkarmağa muvazzaf oldukları için, çok dikkat etmek lazımdır, sarsılmamak lazımdır. Çünkü muzır mânialar ve şeytanların hücumu hizmeti kudsiyede öne çıkacak, şeytanlar o hizmetin hadimleriyle çok uğraşacak. Onun için çok dikkat etmek lazımdır. Her nur talebesi son nefesine kadar davaya sadık kalmak lazımdır. Risale-i Nur davasında tasavvufta olduğu gibi bir şahsa merbutiyet değil, doğrudan doğruya Risale-i Nur’a ve onun şahs-ı manevisine müteveccihen bakacak ve davaya kanaat edecek. Aziz kardeşim, ben pek meramımı anlatamıyorum.

Necati Zamur:

– Seyda Risale-i Nur’un şahs-ı manevisi derken ne anlayacağız?

– Şöyle anlıyoruz. Risale-i Nur i’caz-ı azam-ı Kur’an’dan geldiği için, ahirzamandaki zuhurattır; Kur’an’ın zuhuratı. Bu ise ferdiyet makamının sırrı hakikatini nazara veriyor. Burada mehdiyet vücuda geliyor. Bu ise şahs-ı manevi dediğimiz bir hakikati nazarımıza veriyor.

Şahsi manevinin hakikati ise, doğrudan doğruya sırr-ı vahyin feyzinden telemmu eden bir hakikattir. Ahirzamandaki doğrudan doğruya âyât ve hadisten alınmış olduğu bir tavzif, bir vazife, bir hakikattir. Hz. İbrahim (AS)’ın âli, nübüvvettir. (soyu peygamberlerle devam ediyor.) Resul-u Kibriya (AS) âli, velayetten geliyor. (soyu velayetle devam ediyor.) Hatem-i divan-ı nübüvvet, Habibullah’tır. Hazret-i İbrahim’in nokta-i müntehası, Habibullahtır. Âl-i Muhammed(a.s.m)nokta-i müntehası ise, ahirzamanda gelmiş olan o şahs-ı manevidir.

Üstadımız kendi şahsiyetini merciyetten azlediyor. Ona bir makam verilse, Üstadımızın ruhu kabul etmiyor. Şahs-ı maneviye nazarları çeviriyor. O şahs-ı manevi ise, ise Risale-i Nur’un şahs-ı manevisidir. O şahs-ı manevi, âli Muhammed silsile-i nuraniyesinden gelen en son veraset-i nübüvvet ünvanıyla mücehhez olan bir zümredir. O zümre ise, Risale-i Nur’un şahs-ı manevisini temsil eden has şakirtlerin şahs-ı manevisidir. Onlar, sırr-ı veraset-i nübüvvetin ünvanına haiz zatlardır. Risale-i Nur’un şahsi manevisi âl-i Muhammed(a.sm)ın en son nokta-i müntehasıdır. O ise, ahirzamanda muvazzaf, vazife başında olan bir hizmet-i âliye-yi azimedir. Buna da çok dikkat etmek lazımdır.

Şahs-ı manevi deyince Risale-i Nur’un şahs-ı manevisi yani bu günkü hizmetin, davanın Risale-i Nur’un inkişafı ve gittikçe âlem-i İslamiyet’e tesiratı zahiri manada ve hakiki manada herkese tesiratı vardır. Bu kimsenin irşadı değildir. Yani bu tesiri vakıflara, ağabeylere, Risale-i Nur camiasındaki şahsiyetlere vermemek lazımdırBu şahs-ı maneviyenin irşadıdır. Bu irşad illa hedefe kavuşacak. Eğer bu irşadı nur talebeleri ve hadimleri götürmezse, Cenab-ı Allah günahkâr, facir insanları getirip yine de dünyanın bir tek gün ömrü kalmış ise bu nurların, bu hakikatlerin yine de kabul olunacağını katiyetle itikadımız, imanımız, niyetimiz, nazarımız o sahada tamdır. Olacak.

Risale-i Nur’un şahs-ı manevisi ise, doğrudan doğruya Kur’an’dan gelmiş hakiki bir tefsir olarak Cenabı Hak onun etrafında ezelden müntehib, iltifat-ı ilahiye mazhar, iltifat-ı Rasulullah’a mazhar, Üstadımızın iltifatına mazhar bir zümre, bu hizmetin başındadır. Ama hizmeti götüren, o Risale-i Nur’un şahs-ı manevisidir.

Şimdi dikkat et, bu intihaba mazhar olan has şakirtlerinin meselesi çok mühim. Cenab-ı Allah bizi onların şefaatine nail eylesin. Onların zümresine iltihak etsin. Şimdi hizmetin şahs-ı manevisinin hizmeti gidiyor, şahs-ı manevi namı hesabına tesiratını artırıyor. Çünkü Kur’an’ın nur-u feyzi ile gidiyor. Burada o tefsir-i hakikat olan Risale-i Nur, şahs-ı manevisi ism-i Hakim ve Rahim’e mazhar olduğu için, o iki şemsiye altındaki hizmet ve davayı, Risale-i Nur’un şahs-ı manevisini temsil eden has şakirtleri ism-i Rahim ve ism-i Hakim’in hizmeti müstakimanesinde götürüyorlar. Cenabı Allah meccanen bizi de onlardan eylesin.

Necati Zamur:

– Risale-i Nur’un has şakirtleriyle Risale-i Nur’un şahsi manevisi nasıl tefrik edilir?

Nusret Hoca:

– Risale-i Nur, Kur’an’dan telemmu eden, sırr-ı vahy-i feyzi ve icaz-ı azam-ı Kur’an’ın nur-u hakikatıdır. Ahirzamanda beşer için hidayet-i ammedir. Bu Risale-i Nur’u kucağına alıp da asırdan asra, milletten millete, kavimden kavime, diyardan diyara her yere götürecek kimler olacak? Nur şakirtleri olacak. O nur şakirtlerinin içindeki ruh-u maneviyesi mesabesindeki bir kısım nur şakirtleri vardır, onlara has şakirtler diyorlar. Onlar da namsız nişansız, böyle şaşaasız, benim gibi sakalını böyle uzatıp böyle bu halle kendisini nazara vermek değildir. Her birisi, nam nişan olmadan bir diyarda bir kutup mesabesinde Cenab-ı Allah’a mihver hükmündedirler. Cenab-ı Hak hizmeti onların üzerinde böylece götürüyor. Biz de hizmetin arkasından takip edip gidiyoruz. Ama onların da bir kısmının kendinden haberi vardır, bir kısmının da haberi yoktur. Yani böylece nazar-ı beşerde çok büyük görünen eşhas, nazar-ı hakikatte çok küçüktür. Ve zahiri nazarda çok küçük görünen bazı manevi şahısların kıymeti nazar-ı hakikatte çok büyüktür. Biz bunu bilemiyoruz.

Bu meselenin nokta-i mühimmesi şöyle; Her bir nur talebesinin manevi âlemi vardır. O maneviyat âleminde maddiyata girmemek için çalışmak lazımdır. Yani Risale-i Nur’u seyr-i fıtri içinde bırakmak. Yani Risale-i Nur’u kendi meşrebine, mesleğine, dediğine falan götürmemek lazımdır. Fıtri seyrine bırakmak gerekir. Nasıl Üstad’ımızın meslek ve meşrebi ortadır.

Lahikalara dikkat etmek lazımdır ki, o hakikatin idrakinde aciz kalmamak için çok dikkat etmek lazımdır. O lahikaları çok dikkatlice okumak lazımdır ki, Üstadımızın meslek ve meşrebine bizim hareket, sekenat, ahval ve ef’alimiz, zahirimiz, batınımız mutabık olsun.

Eğer Allah korusun Risale-i Nur’da benim gibi bazı eşhas şahsiyetini veya bazı kimseler maddeyi mana yerinde ikame etmeye kalkışırlarsa, hizmet semeradar olmaz. Madde manaya hükümran olduktan sonra, o şahıs hizmet bakımından terakki etmez. Terakki etmez. Hizmeti semeradar olmaz. Risale-i Nur’u birinci derecede o manevi ikliminde yaşatmak lazımdır. Risale-i Nur’a tam tefani ve mahviyet ile bağlanmak da lazımdır ki, hizmeti terakki etsin.

Şimdi dikkat edelim, bir de zahiri manaya da çok meftun olmayalım. Bu Risale-i Nur’un sırr-ı tenevvür diye bir düstur-u azimesi vardır ki, ona biraz dikkat edelim. Yani demek ki burada gizli nurlanmak sırrı hakikati ise demek bazı eşhaslarda vardır. Demek zahiri manada hizmet edenler, zahiri manada maddeye mebni hizmet ediyorlar. Ama maneviyat cephesi ise Risale-i Nur’un has şakirtlerine kalıyor. Ama her zaman her şahıs daima dikkat etmek lazımdır. Manevi semereleri nazara almak lazımdır. Maddi tasarrufatta titremek lazımdır.

Şimdi dikkat et, bir dershanedir, falan kafile kafile ikişer sene, dörder sene talebe gelip kalıp göçüp gidiyorlar. Askeri kışla gibi. Otel odası gibi. Hiçbirisi zerre kadar intibaha gelmiyorlar. İşte bundan korkmak lazımdır. Çok düşünmek lazımdır, çok titremek lazımdır. Korkmasa titremese, hakikat muvacehesinde laubali, lakayd hareket ediyor. O zaman Cenab-ı Hak muhafaza buyursun, vartaya düşmek durumu vardır.

Şimdi bu noktaların ışığında bir şu konulara göz atalım. Bir nur talebesi evlenmeyecek diye bir şey yoktur. Elbette ki evlenmek bir insanlık gereğidir ve nur talebeleri de evlenir. Nur talebesi ticaret yapmayacak, memurluk yapmayacak, sadece ve ancak hizmet yapacak diye bir şey de yoktur. Ama bu ehass-ı havas kişilere mahsus, Üstadımızın zamanında münhasır bazı hadiseler vardır, o başka durumdur.

Şimdi evlenme, memur olma, tüccar olma ve saire, onların hepsi ikinci üçüncü dördüncü derecede kalmak, Risale-i Nur’un birinci derecede o manevi ikliminde yaşatmak mesele-i mühimedir. Evet, üstadımızın Selahaddin Çelebi Ağabey evlenince (ölmüş) tabirini kullandığı sözü vardır, ama bu söz mutlak mana değil, herkese mahsus değil. Ama Risale-i Nur dairesinde bazı eşhaslar vardır, Cenab-ı Allah onların her birini Selahattin Ağabeyimiz gibi gizli bir kutup hükmünde, mihver hükmüne geçirmiş. Elbette ki bu ağabeylerin dünya yükü altına girmeleri onlar için çok ağır oluyor, artık o hizmet çarkı dönmüyor. Bu söz havaslara mahsustur.

Herkese “gel, vakıf ol” falan demek yerine vakıflığın, vakıflık kabiliyeti olanlara teklifi yerinde olur. Üstadımızın istiğna ve feragat düsturuna tam liyakat kesbetmiş bir nur talebesi zaten vakıf olacak. Cenab-ı Allah ezelde bunu ihsan etmiştir. İlla birisinin üzerinde ilhah ile durmak caiz değildir. Çünkü o zaman onu iclal (zorlama) altına alıyorsun. Onun ihlâsına zarar geliyor. Onun kişiliğine zarar geliyor. Yani senin şahsiyetin ona hâkim olur. Birisi de evlenmeye kararlı, memur olmaya kararlı, o öyle yapmak istiyor, sen de onu “vakıf olsun” diye zorluyorsun. Bu da caiz değildir.

Yani Risale-i Nur’u ve şakirtlerini seyr-i fıtrisine bırakıp “ya Rab! Herkes sadakatle, kanaatle hizmet etsin” demeli. Risale-i Nur dava ve hizmeti bu gün dünya çapında inkişaf ediyor. Bu hizmet elbette ki on misli, yüz misli daha inkişaf edecek. Yalnız bu müdahale ile Risale-i Nur’un seyr-i fıtriyesine mani oluyoruz.

Biz Risale-i Nur’u getirip de Risale-i Nur’un şahs-ı manevisine taalluk eden hadiselere hissedar edip öyle gidiyoruz. Olmaz.

Ne zaman hissiyatımız kalp ve ruh derecesine çıksa zahirden hakikate geçmek velayet-i kübra sahibi olmak, ferdiyet makamının liyakatini kesbetmek olursa, o zaman olabilir; ama benim gibi bir mahrum, bir mücrim, bir müflis, bir günahkâr mesela böyle etse hakikat muvacehesinde biraz nahoştur. Benim bu konuşmam sana mahsustur. Ben sana diyorum. Ya başkalara münhasır değildir.

Sen benimle burada iki sene beraber kaldın. Bu beraberlikte kardeşane hizmet oldu. Cenab-ı Hak kabul buyursun. Biz seni seviyoruz. Senin asaletin de Araptır. Arap asaletine, sonsuz derece kavm-i Arab’a karşı saygı ve muhabbetimizi Cenab-ı Allah ebede kadar devam ettirsin. Bilirsin, ben de seni seviyorum. Biliyorsun, bunları sadece sana söylüyorum.

Bunlara dikkat et; Risale-i Nur cemaatinde meşrepçilik yapma. Risale-i Nur’da meşreb-i kudsiye-i Kur’an’iye mevcuttur. O meşrebe merbut olduğunda, o her şeye kâfidir.

Risale-i Nur dairesinde şahsiyete müteveccih olma. Sen benim yanımda iki yıldır kalıyorsun. “Yok, hocam böyledir, yok hocam şöyledir, hocam bağdır, bostandır, püsküldür demenin ne gereği var? Hoca faninin biridir, yarın ölüp gidecek. Risale-i Nur vardır ve bakidir. Demek Üstadımız şahsını merci olmaktan azletmiş. Her bir nur talebesi de kendisini merciden azledecektir. Sen de hiçbir zaman Risale-i Nur’un şahs-ı manevisini bırakıp başka fani şahıslara müteveccih olma, zarar edersin.

Yalnız bir de cemaatler mevzu vardır. Bilirsin çok cemaatler vardır. Sen iki senedir bizimle berabersin, ben hiçbir zaman dedim mi; “Bu gazetecidir, bu Abdullah Yeğin Ağabey’cidir, bu Meşveret cemaatidir, bu Kurtoğlu cemaatidir. Bu Abdulkadir Badıllı cemaatidir.” Ben bütün cemaatlerin hak ve hukukuna karşı muvazenesizlik yaptım mı, yapmadım. Beş tane Kurtoğlu’nun vakıfları geldi, Ali Mutlu geldi, ikisinin arasında zerre kadar fark oldu mu, hiç olmadı. Gördün da.

Sen benim yanımda iki yıl kaldıktan sonra elbette ki gidip meşrepçilik yapmazsın. Senin yanına hangi cemaatten gelirse gelsin, hepsini kabul edeceksin. Hepsi de nur talebesidir. Hepsi de kardeşindir.

…Kasetin arkasında ise hocaefendi şunları söylüyor:

-Yalnız kavmiyetçilik olmamak şartıyla.. Çünkü kavmiyetçilik davaya, hizmete şahs-ı maneviye afattır. Eğer hangi milletten, Arap’tan olsun, Türk’ten olsun, Kürt’ten olsun, Fars’tan olsun, kavmiyetçilik olmamak gerekir.

Eğer bir nur talebesi gördünüz ki, kavmiyetçilik yapıyor, ondan çekinin; akrepten yılandan çekindiğiniz gibi çekininiz. Kavmiyetçilik geldi mi, değil Risale-i Nur’a, İslamiyet’e zarar-ı azimesi görülüyor. Hâlbuki bizim gayemiz Arap olmasın, Acem olmasın, Kürt olmasın, Farisi olmasın, isterse Yahudi olsun, isterse Ermeni olsun, Müslüman olsun. Hangi ırktan gelirse gelsin, gayemiz İslamiyet’tir. Çünkü İslamiyet gelmiş, cehaletin gelenekleri tamamıyla ortadan kalkmış. Allah maddi ve manevi her iki cihanda aziz eylesin. Allah bizi bizim gözümüzde küçük, herkesin gözünde büyük kılsın. Allah nur-u iman ile maneviyatımızı mücehhez kılsın. Allah aklımızı, ruhumuzu, kalbimizi Risale-i Nur’a hadim eylesin.

Necati Zamur:

Seyda, Üstad diyor ki Risale-i Nur’a beşinci halife nazarıyla bakabiliriz. Beşinci halifeden maksat nedir? Onun hizmeti bu zamanda nasıl yürüyor?

– Risale-i Nur, hilafetin iki unvan-ı azamı ile muvazzaftır. Biri, devri teselsülle gelmiş olan hilafetin sırrını taşıyor. Diğeri Hazreti Hasan’dan (R.A) metruk ve baki kalmış, Hazret-i Muaviye’ye geçmiş altı aylık hilafetin sırrını taşıyor. Siz bu altı aylık kısa zamana ve ondan -uzun bir zaman sonraki zamana- beşinci halife zamanı nazarıyla bakabilirsiniz. Şam ve Irak İslam orduları karşı karşıya gelince, Hz. Hasan iki ordu hazır kılıçlar çekilmiş halde diyor ki: “Ben hakkımdan vazgeçiyorum, fakat ben hilafeti de Muaviye’ye vermiyorum.” İşte onun yarım bıraktığı hilafeti beşinci halifenin devamı olarak Risale-i Nur tamamlıyor.

selam ve dua ile..

kaynak:cevaplar.org

www.NurNet.org