Kategori arşivi: Hikayeler

Hikayeler

Hayal

Yine çok yorucu bir iş gününün sonunda, eve doğru yola çıkarken ne kadar yorgun olduğunu düşünüyordu.

Gün boyu kendisini taşıyan bacakları isyan bayrağını çekmiş, sırtında sanki yüz kiloluk bir yük varmış gibi omuzları onu aşağı doğru çekmekteydi. Ah keşke otobüste oturacak bir yer olsaydı hemen uyuyuverecekti.

Otobüs durağına kadar yürüdüğü on beş dakikalık yol ve durakta on dakika otobüs beklemek yorgunluğunu daha da artırmış, son enerjisini de tüketmişti.

Nihayet beklediği otobüs geldi. Yolcu kartını cihaza okuturken bir taraftan boş yer olması için dua ediyor bir taraftan da hızlıca koltukları kolaçan ediyordu. Ön sıralar hep dolu olunca umutlarıyla birlikte otobüsün arkasına doğru ilerledi. Birden yaşlı bir adamın yanının boş olduğunu fark edip oraya doğru yöneldi. Yaşlı adam kendisine gülümseyerek yanındaki koltuğa koyduğu poşetlerini ayağının yanına alırken “Gel delikanlı!” dedi.

Bu hiç de iyiye işaret değildi. Muhtemelen bu ihtiyar yol boyu vır vır konuşacak, uyumasına izin vermeyecekti. Çok yaşamıştı bu sahneyi. Genelde “Nerelisin?” diye başlar neredeyse DNA’sındaki kromozom dizilimine kadar sorguya çekerlerdi bu amcalar.

Sevinç ve hüznü bir arada yaşarken kibarlığı elden bırakmadı: “Teşekkür ederim amca!”

Adam, “Gel otur, gel!” dedi. “Şu haline baksana, ayakta zor duruyorsun.”

  -Valla doğru söyledin amca. O kadar belli oluyor mu?

  -Olmaz mı? Boş yer olmasa kalkıp yer verirdim sana.

  -Yok artık canım, daha neler!

  -Şaka yahu! Vermezdim tabii. Ama hakikaten de bitkin görünüyorsun. İşin ağır herhalde.

  -Hafif iş mi kaldı amca? Üç kuruş için kendimizi paralayıp duruyoruz.

  -Herkes çalışıyor be delikanlı! Farz ibadetlerini ihmal etmiyorsan bu emeklerin hep ibadet olarak yazılıyor defterine.

  -Ben ibadet mibadet istemiyorum amca. Artık dinlenmek istiyorum.

  -Yine de çalışmadan olmaz ki delikanlı. Boş duranı ne kul sever ne Allah!

  -Varsın kimse sevmesin amca. Ama ben artık öyle yoruldum ki. Yataktan çıkmak istemiyorum.

  -Ha ha! O kadar da değildir yahu! Arada yemek için falan çıkman lâzım yataktan.

  -Yok yok. Madem Allah beni seviyor, rızkımı da ağzıma kadar göndersin. Etrafımda da hizmetçilerim olsun. Her ihtiyacımı görsünler.

  -Evlat o dönemi biraz geçmedin mi? Bebekken öyle değil miydin?

  -O zaman anlamıyordum ki amca! Şimdi öyle olmayı o kadar isterdim ki!

  -Aman delikanlı ne istediğine dikkat et! Dua hükmüne geçer. Öyle hayat mı olur? Gücün kuvvetin yerindeyken çalışmak en güzeli. İşleyen demir ışıldar derler. Sen biraz istirahat et, fikrini değiştirirsin.

  -Yok amca, yok! Ben fikrimi falan değiştirmem. Öyle yattığı yerden her hizmetinin görülmesini kim istemez?

  -Ben istemem! Ama madem sen öyle istiyorsun, öyle olsun!

Yaşlı adam bir sonraki durakta otobüsten indi. Delikanlının da birkaç durağı kaldığı için uyuyacak kadar zamanı yoktu. Yaşlı adamla konuştuklarını düşündü. “Hakikaten be! Ne güzel olurdu!” dedi. “Ama nerede! Bu zamanda kim kime böyle hizmet eder?”

Bu düşüncelerle eve gitti, hızlıca birkaç lokma atıştırıp kendini yatağa attı. O kadar yorgundu ki hemen uyuyakaldı.

Sabah insan sesleriyle uyandı. Alarmı duymamış olmasını yorgunluğuna verip hemen yataktan fırlamak istedi ama kalkamadı. Yavaş yavaş çevresindekileri de seçmeye başlamıştı.

-Nasıl oldu?

-Sanırım kendine geliyor!

-İyi ki ondaki garipliği vaktinde fark etmişsiniz. Biraz daha geç kalsanız kaybedebilirdik.

Konuşmalardan bir gariplik olduğunu anlamıştı. Kısa bir süre sonra hastanede olduğunu fark etti. Yanındakilerden öğrendiğine göre gece beyin kanaması geçirmiş ve vücudunun büyük bir kısmı felç olmuştu.

Biraz sonra hasta bakıcı elinde bir tas çorbayla geldi. En yakın arkadaşı çorbayı hasta bakıcının elinden alıp kaşık kaşık onu beslemeye başladı. O esnada odanın kapısının önünden geçmekte olan yaşlı adamla göz göze geldi. Bu, daha önce otobüste konuştukları adamdı.

Yaşlı adam acı bir gülümsemeyle delikanlının yanına gelip kulağına eğildi:

  • Delikanlı tebrik ederim duan kabul olmuş. Yattığın yerden bebek gibi ağzına besleniyorsun.

Bu yazı gözden geçirilerek Zafer Dergisinin 2019 Kasım (514.) sayısında, yayımlanmıştır.

Muhiddin Yenigün

“-Yuh olsun!..”

Bir cenazeyi uğurlarken Batı’lı gayrimüslim bir müzisyenin bestelemiş olduğu bir “Cenaze Marşı” eşliğinde yavaş yavaş yürümenin, uğurlanan cenazeyi topluca alkışlamanın, ağıtlar okumanın, onun vefatının yıldönümlerinde kulakları tırmalayıcı tiz sesli sirenler çalmanın, saygı duruşlarında bulunmanın, vb, İslâm’ın kaynaklarında tavsiye edilmemiş şeyler yapmanın o cenazeye faydası olur mu? Bu mevzudaki bir kıssadan hisse çıkarabilmek faydalı olur.

* * *

Bir küçük yerleşim yerinde, bir vefat eden olduğunda o yerleşim yerinin meczubu olarak bilinen birisi ekseriya cenaze alayının geçeceği yol kenarında yüksekçe bir yere çıkar ve cenaze önünden geçerken;

“-Yuh olsun!..”

diye yüksek sesle bağırırmış”

Bilhassa o cenazenin yakınları o meczuba, bu yaptığından dolayı çok kızarlar ve meczuba;

“-Bizden evvel ölürsen, senin bu yaptığını biz de sana yapacağız”

derlermiş.

Nihayet, o meczubun da eceli gelmiş ve vefat etmiş. Onun cenazesi de, o yerleşim yerinde diğer cenazelerin geçirildiği yoldan geçirilerek götürülürken, o meczubun daha önce kendi akrabalarına yaptığını bu defa onun kendisine yapmak için bazıları, o meczubun hayattayken yol kenarında durduğu yüksekçe yerde toplanmışlar ve meczubun cenazesi tam önlerinden geçerken onlar da;

“-Yuh olsun!..”

diye meczubun cenazesinin ardından hep birlikte bağırmışlar!.

Böylece, daha önce vefat etmiş akrabaları için söylemiş olduğu “Yuh olsun!..” sözünü o meczuba iade edip intikamlarını aldıklarının rahatlığı içine girmek üzereyken, hiç beklemedikleri bir şey olmuş ve meczubun eller üstünde taşınan tabutunun kapağı açılmış! Meczub, tabutunun içinde ve kendisinin dünya hayatının sona ermesinin ardından “Yuh olsun!..” diye bağırmış olanlara doğru oturmuş halde, onların tümünden de daha yüksek sesle:

“-Eğer ben de dünyadan, sizin vaktiyle dünyadan ayrılmış olan akrabalarınız gibi ayrılıp gittiysem; bana da yuh olsun!..”  

diye bağırmış ve tekrar tabutunun içine boylu boyunca yatmış!.

             * * *

              Bu kıssanın ardından;

“-Böyle bir vak’a gerçekten olmuş mu?”

sorusunun üzerine lüzumsuz şekilde odaklanıp, herhalde bundan alınabilecek çok mühim bir hakikat dersine kayıtsız kalmamak gerekir.

Prof. Dr. Mustafa Nutku  

Adı Huzurevi…

(5 senedir huzurevinde yaşayan bir annemizin kaleminden duygusal bir hikaye..)

Buz gibi odalarla dolu kocaman binalar diktiler ülkeme. İçine ömürlerinin son demlerinde olan anneleri, babaları doldurdular. Adına huzur evi dediler. Oysa huzur hiç uğramadı oraya. Eskiden yaşlılarımızı kapatmazdık başka yerlere. Onların yüzü suyu hürmetine belalar def oluyor der, onları nimet bilirdik. Boyunlarını bükük bırakmazdık.

Dışarıdan huzurlu gibi görünen, bu sessiz sakin binalarda, ne fırtınalar kopuyor kimbilir. Kaç anne anlatmak, haykırmak istedi duygularını, kaç anne yazmak istedi bilinmez. O annelerin adına yazdım bu satırları. Bu mektup huzursuz odalardaki yüreği yorgun annelerin sessiz çığlıklarıdır….

Takvime baktım da 5 sene olmuş buraya geleli. Nasıl geçti o 5 sene bir de bana sor. Çok bakmıyorum takvimlere. İçim sıkılıyor, zaman geçmiyor. Eskiden su gibi akıp geçiyor zaman derdim. Şimdi öyle düşünmüyorum. Demek insan mutluyken çabuk geçermiş zaman. Hapishanedekileri şimdi daha iyi anlıyorum.gibii buraya bıraktığın gün anneler günüydü hatırlıyor musun? O günden beri anneler günü denen gün benim için daha da bir anlamsızlaştı. Her sene bugün anne olmak ayrı bir acı veriyor bana…

Sen küçük bir çocuktun daha. Hiç bir yere bırakmazdım ben seni, öyle savunmasız, öyle masumdun ki, kimselere güvenip yollamazdım. Yanımdan hiç ayırmazdım. Şimdi beni nasıl olupta tanımadığın insanlara teslim ettiğini düşünüyorum. Gözden çıkarılmış eski bir eşya gibi hissediyorum kendimi. Yıpranmış, işe yaramaz. Kırgınlık mı? Belki, kırgınım biraz…

Geçen gün eski komşumuz Mevlüde teyzenin kızı Şükran geldi. Yolda görmüş seni. “Neden bıraktın anneni” diye sormuş sana. “Kendisi istedi” demişsin. “Maaşıda var bakıyorlar, yeri sıcak, her işi görülüyor içim rahat” demişsin. Kendim istemiştim evet, bazen naz yapma kabilinden ” Yaşlanınca huzurevine gönderin beni, kimseye yük olmak istemem” derdim. Ama içten içe hiç konduramazdım bu durumu, ne kendime, ne sana. “Bırakmaz beni bir yere” derdim. Tıpkı küçükken benim seni bırakmadığım gibi, beni hiç bırakmazsın sanırdım.

Yaramaz bir çocuktun sen. Yerinde duramayan serseri bir mayın gibiydin. Kaç kez ısırdım dudaklarımı sana bağırmamak için, kaç kez sıktım yumruğumu vurmayayım diye. Ama hiç vurmadım sana, hiç kırmadım kalbini… Komşulardan biri sana “çok yaramaz” dedi diye aylarca onun yüzüne bakmamıştım. Kimse laf söylemesin, incitmesin isterdim. Tahammül edemezdim sana dikilen sert bir bakışa bile…

Geçen gün bana “bunak kadın” dedi bakıcının biri. Hasta bezini lavaboda unutmuşum. Arada oluyor tutamıyorum diye vermişlerdi. Diğerleride duydu ya, nasıl utandım bir bilsen… Daha ne laflar söylüyorlarda dilim varmıyor söylemeye. Kırar mıyım, incitir miyim diye kim düşünüyor ki? Çok hassastım eskiden bilirsin, çabuk alınırdım. Hem benden titizi mi vardı? Kimselerin işini beğenmezdim. Şimdi yemek yerken bile yoruluyorum,üstüme döküyorum. Bazen yatarak kılıyorum namazlarımı. Secdeye başımı koyup uzun uzun öylece kalmayı ne çok özledim…

Yaşlansam da geleceğe dair umutlar besliyordum buraya gelmeden evvel. Evladımı büyüttüm nasıl olsa, artık yorgunluklar biter, ben rahat otururum torunlarımı severim, sen sorarsın “anne ilacını getireyim mi, bir şeye ihtiyacın var mı?” diye. arkama yastık koyarsın, kesemediğim tırnaklarımı sen kesersin sanıyordum. Şimdi çoğu kez tırnaklarımı keserken kanattıklarını bilmezsin tabi…

Gerçi benden daha beterleride var burada. Emine Bacı vardı mesela. Köyden gelmişti. Bir ay kadar oldu öleli. Bir sene evvelde Alzheimer hastası olan kocası ölmüştü. Çok çekti zavallı. Üç oğlu varmış Emine Bacı’nın. Aslan gibiymiş hepsi. Ben görmedim, gelmezlerdi hiç. Üç adam bir anayı sığdıramamışlar evlerine. Bağ bahçe gezmeye alışmış kadın. Hiç oturup kalmamış yerinde. Burada nasıl zorlandı, neler çekti Allah biliyor. Her yaz köyüne gidecek diye umut ederdi. Haber göndermiş oğlu, “Annemin ancak ölüsü çıkar oradan” demiş. Köylülerden çıkarıp bakmak isteyenler olmuş, ona da izin vermemişler. Bir keresinde pencereden atlamaya kalktı da zor tuttu bakıcılar. En son oğlu bayramlık göndermişti, “zıkkım olsun ondan gelen” dedi, giymedi elbiseyi. Hiç oğlum, yavrum demedi. “Köyüm” dedi, “evim” dedi durdu gariban. Bir sabah yatağında ölü buldular. Ölümü bile yalnız oldu Emine Bacı’nın. Ooof off hangisini anlatsam, daha neler var neler…

Şu bakıcı kadını sevemedim bir türlü. Sanki özel olarak seçmişler. Bu kadar mı merhametsiz olur bir insan ? Hiç mi gülmez yüzü ya hu? Her gün odaya gelince burnunu tutuyor. Pis kokuyormuş. Pencereyi sonuna kadar açıyor. Mutlaka yarım saat açık tutuyor. Çok üşüyorum. Zaten parmaklarımda da can kalmamış sanki, kolay kolay ısınmıyor eskisi gibi…

Hatırlar mısın ilkokula gittiğin o yılları. Kışın kuzine sobayı yakardım. Sen gelmeden yemeği hazır eder, sobanın üzerine koyardım. Sen seviyorsun diye sobanın fırınında bir kaç tane küçük patatesi pişirirdim muhakkak. Okuldan gelir gelmez sobanın yanına koşardın. İlk işin tencereye bakmak olurdu. Genelde sevdiğin yemekleri yapardım. Ellerin üşümüş diye avuçlarımın içine ellerini alır ısıtırdım, öperdim öperdim…

Sık sık uğrarım demiştin. Tam 8 ay olmuş uğramayalı. İşlerin yoğunmuş, zamanın yokmuş. Torunlarımda sormuyorlar demek. Yeni eve taşınmışsın aldım haberini. Arkadaşın Zehra söyledi. Vefalı kızdır, arada geliyor sağolsun. Annesi de babası da yanında vefat etmiş. Hiç bırakmamış bir yere, yanından ayırmamış. İmrenmedim desem yalan söylerim… “Evi çok büyük” dedi. Kocaman odaları, geniş bir balkonu varmış evinin. Yeni mobilyalar almışsın, eskileri elden çıkarmışsın.Tıpkı beni çıkardığın gibi… Herşeyi sığdırdın da evine, bir beni sığdıramadın a kuzum. Hadi onu da geçtim. Bir kere “Anne gel evimi gör, bir kaç gün kal” bile demedin… Zehra’ya “Anneler gününde görmeye gideceğim” demişsin… Ben anneler gününü hiç beklemiyorum biliyor musun? Anne olmak acı verir mi insana? O gün bana acı veriyor yavrum. Artık kendimi bir anne gibi hissedemediğim için belkide… Bir evlat bir torun sevemezsen, çevrende anne diyen olmazsa sana, ne anlamı var anne olmanın?

Ölene imrenilir mi hiç? İmreniyorum işte. Kimin öldüğünü duysam “darısı başıma” diyorum. Hayaller umutlar, mutlu zamanlarmış insanı ayakta tutan. Onlar yoksa yaşamak zulüm olurmuş meğer…

Kim icat etmiş bu huzursuz evleri? Rahat yüzü görmesin deyip her gün beddua ediyorum. Huzur eviymiş. Hergün ölüp ölüp diriliyorum bu huzursuz odada. Hiç tanımadığım, mizacımın uymadığı insanlarla yatıp kalkıyorum. Hiç bir şey bana ait değil. Söz hakkım yok, elbiselerim bile benim değil sanki. “Allahım al emanetini ne olur, bu yükü taşıyamıyorum…”

Bu huzursuz evleri icat edenler mi çıkarmış anneler günü denen yalancı günü? İnsanlar yaşlı annelerini bu evlere kapatsın da sonra anneler günü olunca ziyaret etsinler diye öyle mi?

Bak yine geldi o uğursuz gün. Zehra geleceğini söylemişti. Gelsen de bir, gelmesen de artık. Ben anneler gününü hiç sevemedim biliyor musun? Dünyalara sığmayan anne yüreğim huzursuz bir odaya hapsedildi. Ne sevmenin, ne anneliğimin bir anlamı yok artık… Çok üşüyorum. Hem parmaklarımda da can kalmamış sanki, kolay kolay ısınmıyor eskisi gibi

(Alıntıdır)

Çetin Kılıç

Burcum burç

Yıl 2048 olmuş.
Yıl 2048 olmuş ama bazı şeyler hiç değişmemiş insan hayatında.
“Oğlum otuz yaşına geliyorsun evlen artık.” “Bir torun sevemeden göçüp gideceğim bu dünyadan.” “Akranlarının çocukları ilkokulu bitirdi, sen daha uyu uyu!” şeklinde bitmeksizin devam eden anne baskısı sonucu altı ay önce yuvasını kurmuştur Yunus.
Anne baskısıyla başlamış da olsa bu evlilikten memnundur Yunus. Eşini çok sever, eşi de onu. Hem bu altı aylık zaman içinde birbirlerini iyiden iyiye tanımış, birbirlerinin keyifli ve katlanılması gereken yönlerinin birçoğunu öğrenmeye başlamışlardır.
Meselâ Burcu, Yunus maç izlerken bir şey anlatmaması gerektiğini çabucak keşfetmiştir.
– Hayatım hani benim çocukluk arkadaşım Şeyda var ya…(10 dakika izah)
– Evet
– … (10 dakika daha)
– Hı hı!
– … (5 dakika daha)
– Tabii ki!
– Sen ne dersin? Gitmeli miyim sence?
Bu sırada maçta devre arası olduğundan Yunus konuya dâhil olur.
– Nereye?
– Bir saattir anlatıyorum ya. Hani Şeyda’nın,
– Şeyda kim ya?
– Ooo hoooo!
O günden sonra Burcu maç saatlerinde kendine başka meşgaleler bulmuştu. Bunun yanında Yunus da Burcu’nun astroloji takıntısı konusunda bir şey söylememesi gerektiğini öğrenmişti.
– Aşkım senin doğum tarihin 21 Mart’tı değil mi?
– Evet.
– O zaman sen Koç burcusun. En önemli özelliklerin de,
– Ya bırak bu safsataları. İnanma öyle şeylere.
– Ne demek inanma? Bak şimdi gökyüzünde gördüğümüz yıldızlardan bazıları karakterlerimizi belirliyor…
Şeklinde başlayan konuşma kırk beş dakika kesintisiz devam edince Yunus da bu konuda direnç göstermemesi gerektiğini anlamıştı.
Ama Burcu vazgeçmemişti. 45 dakikalık seansta kocasını burçlar konusunda yeteri kadar aydınlatamadığını düşünmüş ve bir uzmandan yardım almaya karar vermişti.
Kocasını aydınlatma konusunda kararlı olan Burcu, daha önce kaynanasının yaptığına benzer bir baskı uygulayarak Yunus’u bir astroloğa gitmeye ikna etti.
Ve bir Cumartesi öğle vakti astroloğun kapısındaydılar.
– Buyurun hoş geldiniz.
– Hoş bulduk.
– Nasıl yardımcı olabilirim?
– Eşim burçlara, astrolojiye falan inanmıyor. Kendisine konu hakkında biraz bilgi vermenizi istiyorum.
– Tabii. Neden olmasın?
– Aslına bakarsanız burcunun ve yükseleninin tüm özelliklerini de taşır kendisi.
– Öyle mi?
– Yunus Bey, nedir burcunuz?
– Yunus Koç burcudur. 21 Mart. Yükseleni de Oğlak. Gece on iki buçukta doğmuş.
– Burcu Hanım bir hayli ilgilisiniz bu konuya sanırım.
– Evet, biraz merakım var.
– O halde özelliklerini biliyorsunuzdur. Koç burcu olduğu için sıcakkanlı ve cevval, cesur ve özgürlüğüne düşkün olmalı Yunus Bey. Yükseleni de kendisine güvenilir, kararlı ve disiplinli olma özelliklerini getiriyor. Sabırlı olma konusunda iki burç çatışıyor ama yükseleninin etkisiyle sanırım oldukça sabırlı biridir kendisi. Biraz bencil, kötümser ve cimri olması da beklenen özellikleri arasında. Yalnız insanlarla alay etme huyunu bırakması gerek.
Yunus araya girmeye çalıştı:
– Ama hanımefendi,
Fakat Burcu sözü eşinin ağzına tıkadı:
– Yanlış mı söyledikleri Yunus? Baksana resmen seni tarif etti. Ne kadar özelliğin varsa saydı hanımefendi. Profil çıkardı, profil. Bana, tarif et deseler bu kadar iyi tarif edemezdim seni.
– Orası muhakkak. Şimdi müsaade edersen hanımefendiye bir şey sormak istiyorum.
– Sor tabii ki. Sor da öğren!
Ve Yunus astrolog hanıma dönerek sordu:
– Hanım efendi bakın ben bu söylediklerinize inanmıyorum. Bunlar her insanın hayat serencamı içinde yaşayacağı durumlar. Bunların yerine tam terslerini de söyleseydiniz eminim uyan bir şeyler olacaktı.
– Yani karakter üzerinde tek belirleyicidir demek zor olabilir ama etkisi de büyüktür burçların.
– Peki, bana söyler misiniz, benim burcum, meselâ Balık olsaydı, yükselenim de Yay olsaydı eminim yine bana uyacak bir şeyler çıkardı.
– Yani bazı ortak özellikler olsa da bu durumda oldukça farklı bir karakter çıkardı ortaya.
– Meselâ?
– Meselâ şu anda daha çok beyninizle hareket ederken o zaman daha duygusal olurdunuz? Şimdi ne kadar kararlıysanız, o zaman da o kadar dengesiz davranışlar sergilerdiniz. Disiplininizin yerini sorumsuzluk alırdı. Bunlara karşılık da mevcut kötümserliğinizin yerini aşırı iyimserlik alırdı.
Burcu atıldı:
– Gördün mü bak! Aman iyi ki öyle olmamışsın.
– Bayanlar ben Burcu’nun da söylediği gibi 21 Mart 2018 günü gece yarısını yarım saat geçerken doğmuşum. Bununla birlikte o yıl hükümet yıl boyu yaz saati uygulamasının devam etmesine karar verdiği için aslında o an olması gereken tarih ve saat 20 Mart 23.30 olmalıymış. Yani aslında burcum Balık ve yükselenim Yay. Şimdi buyurun çıkın işin içinden.

Muhiddin Yenigün

Mavi Pantolon

Babam sabah kasabaya gidecekti, bize “yarın size pantolon alayım mı ?” dedi.

Biz hep bir ağızdan “eveeet” diye bağırdık.

Annem ninemin şalvarlarından bize don dikerdi, onları giyerdik çiçekli, çiçekli.

Ben üçüncü sınıfa gidiyordum, kardeşim altı, en küçüğümüz Rafet henüz üç yaşında idi.

Köyün kenarında minübüsü bekliyoruz, çenemizi kollarımıza dayadık hayal kurmaya başladık ,bizde muhtarın oğlu gibi pantolon giyeceğiz. 

Kardeşim
-Abi pantolonlarımız ne renk olsun?

Benimki siyah olsun ,babam şehirli ayakkabısıda alırmı acaba?

– ççç almaz 

– cızlevet alır ama

Rafet;

“Benim pantolonum mavi olsun “

– Niye maviki?

– İşte siz okula giderken giyeksiniz ya ben okula gitmeycem onun için.”

Bir toz bulutu göründü, koşa koşa minibüse koştuk ,babamın elinden taşıyabilecek gibi çantaları aldık hep birlikte eve geldik.

Babam teker teker paketleri açtı, bana tam hayal ettiğim gibi siyah bir pantolon almış, birde cızlevet lastik ayakkabı,kardeşime de aynısından,paketler açıldı ama Rafet’e bir şey yoktu.

Rafet;

– Bana yokmu? Baba! 

Babam

-Sanada okula giderken alıcam oğlum. Ama Rafet ağlaya ağlaya dışarı çıktı, baktım babamda ağlıyor.

O gece sofrada, Rafet’in hıçkırıklarından başka hiç bir ses yoktu.

Sabah oldu, Rafet

Abi bi kere giyeyim 

-Olmaz toz olur

– Beş dakikacık ne olur 

-Sana büyük gelir

Ertesi gün yine Rafet

-Abi ne olursun bi kerecik giyeyim, kilimin üzerinde giycem toz olmaz.

-Yarın okuldan dönünce giyersin ,ama bak sadece beş dakika.

-Tamam okuldan çabuk gel ama seni havlu kapısında bekleycem.

Ogün son derste sınıfa bir adam girdi, öğretmenimizin kulağına bir şey söyledi,

Ögretmenin yüzü çok kötü oldu, bana dönerek 

-Sen eve git oğlum evde baban bekliyormuş.

Ben ,bu çocuk babama söyledi herhalde babam onun için beni çağırttı diye düşündüm.

Eve geldim, baktım herkes bizim havluda, annem feryad ediyor, oğlummm Rafetimm ne olur onu bana verin.

Komşu traktörle geri geri giderken kardeşimi görmemiş ,ezmiz oracıkta canını vermiş Rafet.

Babam kardeşimin kefenine sarılıp 

-Oğlum ben seni mezara değil pazara götürecektim, sana mavi pantolon alacaktım.

Çetin KILIÇ

Gerçek hayattan alınmıştır.