Cosmos Okyanusunda Islanmak

(Tabiat Risalesi Açılımları-20)

 

Önemli Bilgilendirme: Tabiat Risalesi Açılımları, görsel destekli ve akademik nitelikli “Keşif Yolculukları Risale-i Nur Eğitim Programı”nın “İman Hazinesinin Varlığını Delillerle İspatlamak” isimli ikinci ana bölümünün 1. Hakikat’i olup, “Allah’a İman” hakikatinin mantık ve bilim zemininde akademik olarak ispatı yapılmaktadır. Derslerimizde sunulan hakikatlerin tam olarak hissedilerek pekiştirilmesi için yazımızın sonundaki görsel destekli ders videosunu da izlemenizi tavsiye ediyoruz. Eğitim programının önceki derslerine sayfanın sonundaki “Etiketler” bölümünden ismimize tıklayarak ulaşabilirsiniz.

“Tabiat Risalesi Açılımları” kitabımızın bir parçası olan bu yazımızdan sonra fantastik bir yolculuğa gerçek anlamda giriş yapmak isterseniz kitabımızı okuyabilirsiniz. “Tabiat Risalesi Açılımları”nın (seminer videolarını seyrederek okuyabileceğiniz) Görsel/İnteraktif kitabına ulaşabileceğiniz adres:

http://risaleinuregitimprogrami.com/2015/10/25/tabiat-risalesi-acilimlari-gorselinteraktif-kitap/

Eğitim programımızın bu bölümünde eşyanın oluşumunu yaratıcıyı konu dışı bırakarak açıklamak için öne sürülen üç yol olan “maddî sebepler, kendi kendine oluşum ve tabiat”tan üçüncü yol olan “tabiat” iddiasının kabulü hâlinde ortaya çıkacak üç imkânsız senaryodan üçüncüsünde, diğer bir imkânsızlığı anlatan ve tabiat kanunlarının ne olduklarını ve ne olmadıklarını anlamamızı çok kolaylaştıran son derece orijinal iki misalle karşılaşıyoruz. 

Buraya kadar pek çok yerde tespit ettiğimiz gibi, tabiat denilen şey, etrafımızdaki canlı ve cansız eşyanın icad ve idare kanunlarından ibarettir. Eşyanın çalışma prensiplerini ve maddenin belli durumlarda gösterdiği davranış şekillerini ifade eder. Maddî varlığı olmayan soyut bir kavramdır. Dolayısıyla tabiatta işleyen kanunların, eşyada olan bitenin bir ifadesi olmaları noktasından icad etme, hükmetme ve kudret sahibi olma gibi özellikleri yoktur. Bu nedenle, eşyanın icad ve idaresinin tabiat tarafından gerçekleştirildiği iddiası, temelinden sakat ve komik bir iddiadan başka bir şey değildir. Eser metninde bu hakikatin zihinlerde daha somut olarak canlandırılması ve böyle bir iddianın ne kadar saçma olduğunun tüm açıklığıyla görünmesi için çarpıcı misaller verilmiştir. 

İlk misalde, yüksek bir teknolojiyle yapılıp çalıştırılan ve içinde sanatlı binlerce eşya bulunan bir sarayla karşılaşan insanın, bu eşyaların dışarıdan biri tarafından yapılmış olacağını düşünmeyip, o eşyalardan birinin bütün eşyayı yapmış olduğu düşüncesine kapılıp bu yönde bir arayışa girmesinin; ancak medeniyetten anlamayan veya akıl noksanlığı bulunan bir insan olmasıyla izah edilebileceği ifade ediliyor. Medeniyet harikalarının çalışma prensiplerinden habersiz olan bu adam, böyle saplantılı bir arayış içindeyken, sarayın işleyiş kaidelerini ve kuruluş programını içinde bulunduran bir defter ile karşılaşıyor ve bu defterin sarayla olan ilişkisi nedeniyle, diğer eşyalara göre sarayın bu defter tarafından yapılmış olması ihtimalini daha mümkün gördüğünden, sarayın o defter tarafından yapıldığı ve işletildiğine hükmediyor.

Aynı misali şöyle de tasavvur edebilirsiniz: Sarayın tüm işleyişine ait programların kurulu olduğu ve devasa bir bilgisayar sisteminin bulunduğu bir oda düşünün. İşte sarayın içinde dolaşırken bu odayla karşılaşan gayet muhakemesiz bir adam lazım ki, bu sistemin kendi kendine işlediğini ve tüm sarayı tasarlayıp işlettiğine hükmetsin. İşte bu kâinat içindeki akıl almaz derecede karmaşık tasarıma ve görsel güzelliğe sahip eşyanın, sadece bir işletim sistemi mahiyetindeki tabiatı, o eşyayı yapan ve çalıştıran yaratıcı yerinde görmeye çalışmak, gerçekten ciddî bir mantıksal hatadır.

Aslında çoğu insanı böyle bir hataya sevk eden düşünce, bu kâinatı yaratan ve idare eden ve maddiyat cinsinden olmayan bir yaratıcı düşüncesini daha baştan reddetmek ve zorlama da olsa, bu ihtimalin haricinde olan bir cevap aramaya kendini mecbur bilmektir. Daha baştan reddetmenin adına önyargı deniliyor biliyorsunuz. Aslında bilimsel düşünce tekniğine de tamamen aykırı bir şey bu. Fakat “bilimsel düşünce tekniği” adına kişisel tercih ve şartlanmaları dayatmak maksadıyla, bilimsel düşünceyi bile bu hatalı düşünceye alet etmek ve bu şartlanmayı bilimselliğin gereği gibi sunmak ve bir yaratıcıyı varsaymanın veya varlığı ihtimalini düşünmenin bile bilimsel düşünce, araştırma ve gözlem tekniğine aykırı olduğunu ifade ederek bu alanda kısıtlayıcı kurallar koymak, bilim adına utanılacak bir yaklaşımdır.

Böyle bir kuralı dayatmak, bilim yaptığını iddia eden hiç kimsenin haddi değildir ve olamaz. Yaratıcının varlığı ihtimali karşısında böyle bir kural olacak şey midir? Bunun adına nasıl “bilimsel düşünce tekniği” denilebilir? Bu tamamen bilim dışı bir düşünce tekniğidir. Bilimsel düşünceye asıl uygun olmayan tavır, yaratıcının olabilirliği ihtimaline karşılık, kesinlikle yokmuş gibi davranmak, bütün kural ve kaidelerini bu hatalı kabul üzerine bina etmek, kâinatın bütün işleyişini yaratıcı yokmuş gibi anlatmak ve öyle yorumlamak ve bir yaratıcının varlığı fikrinden bile rahatsız olmaktır.

Evet, bu rahatsızlığı Richard Dawkins gibi ateizm taraftarı kişilerin bizzat dile getirdiklerini ve bir yaratıcının olabilirliğini düşünmeyi bile bilime ve bilimsel düşünceye uygun görmediklerini söylediklerinden bahsetmiştik. Fakat yaratıcının varlığı düşüncesi bilimselliğe neden uygun olmasın? Tam tersine çok da uygun olabilir. Örneğin bu önümüzdeki bilgisayarın kendi kendine oluştuğu düşüncesi mi, yoksa onun bir mühendis ve bir fabrika tarafından yapılmış olabileceği ihtimali üzerinden bir araştırmaya girmek mi, hangisi daha mantıklıdır ve hangisi bilimsel düşünce tekniğine daha uygun görülebilir? Söz konusu bilgisayar hakkında daha işin başındayken ve hiçbir fikrimiz yokken bile ikinci fikir çok daha sağlıklı bir yaklaşım değil midir? 

Evet, bir bilgisayarın Windows, Mac Os, Linux gibi işletim sistemleri, maddî varlıkları olmayan programlardan ibarettirler. Bilgisayarın kasası içindeki muhtelif parçaları inceleyen ve bu parçaların o bilgisayarı yapmasına ihtimal veremeyen fakat o bilgisayarın parçalarının cinsinden olmayan ve hariçte bulunan bir mühendis tarafından yapılmış olabileceğini de düşünemeyen veya böyle bir ihtimali düşünmek ve kabul etmek istemeyen biri, her ne kadar kendisi bile bu işe ihtimal vermiyor olsa da, bilgisayar parçalarına nispeten tercih edilebilecek bir alternatif olduğu için,  elbette o bilgisayarın işletim sistemi tarafından yapılıp çalıştırıldığını zorlama bir şekilde kabul ve iddia etmek durumunda kalacaktır.

Hâlbuki o işletim sisteminin maddî bir vücudunun var olduğu bile kabul edilse, DVD ve harddisk üzerinde birkaç gigabaytlık bir hafıza ile ifade edilen küçücük bir fiziksel yer kaplamakla birlikte, o işletim sistemi yine de sadece bir program olduğundan ve yalnız kendine verilen komutları uygulayabildiğinden, komut veren ve programlayan yerine geçemeyecektir. Her şeyden evvel, kendi başına o bilgisayar parçalarını yapmak ve ahenkli bir şekilde çalıştırmak özelliğinden çok uzak kalacaktır. Bunu yapmak yalnız bir fabrika ve mühendisin işi olabilir. Bunu söylemek bu kadar zor mu? Peki şu kâinat sarayını yapmak kimin işi olabilir? Meselemiz bu.

İşte şu görünen eşyayı, o eşyanın icad ve idare kanunlarından ibaret olan tabiat ile açıklamaya çalışmak; tasarımcı mühendisini ve üretici fabrikasını hesaba katmadan, bir bilgisayarın yapılış, kuruluş ve çalışmasını sadece işletim sistemi programı ile izah etme gayretinden farksızdır ve anlamsız bir çabadır. Hikâye anlatmaktır, asılsız bir bilim kurgudur, safsataya gerçek demektir, bilimsellik değildir.

İkinci misalde, tabiat kanunlarını maddî bir madde tasavvur etmenin ve eşyada olup biten işleri yapanın tabiat olduğunu zannetmenin ne anlama geldiği, harikulade bir tasvirle anlatılmış. Bu misal de çok güzel bir misal. Eğer anlarsanız çok başka kapılar açılacak dünyanızda. Önünüzdeki eşyaya, işleyişine, tabiat kanunlarına, bilime, dine, yaratıcıya çok farklı bir gözle bakacaksınız. Gerçekten de bir ordunun içine hayatında hiç medeniyet görmemiş, devlet düzeni, ordu disiplini, askerî emir-komuta nedir bilmeyen, tarih öncesi çağlardan alınmış ilkel bir adam girse, o askerlerin düzenli ve hep birlikte olan hareketlerini o ilkel aklıyla nasıl yorumlayacaktır? Askerlerin görünmeyen bir iple bağlı olduklarını hayal etmek ve o ipin ne kadar harika bir ip olduğunu düşünüp hayret etmek, cehaleti sebebiyle işin içyüzünü bilemeyen bu adam için beklenmedik bir davranış mıdır?

İnsanların davranışlarını düzenleyen dinî emirlerden haberi olmayan ve hiç cami görmeyen aynı adam, büyük bir camideki insanların bir tek imamın arkasında hep beraber yaptıkları hareketleri görse, acaba buna ne anlam verecektir? O insanların maddî iplerle birbirlerine bağlı olduklarını düşünmesi, böyle bir adamın yapmayacağı bir şey midir? (Bu misal de harika bir misaldir. Eser telifinden bu kadar zaman geçmesine rağmen asla eskimeyen ve üzerine misal tanımadığımız mükemmel bir misal.)

Önceden bir medeniyet görmeyen ve teknoloji nedir bilmeyen biri; elbette medeniyetin, insanların davranışlarını düzenleyip yön veren kurallarını bilemez ve teknolojik makinelerin nasıl çalıştığını anlayamaz, bu işlere bir anlam da veremez. Hele ki kendisine medeniyet dersi vermek isteyen bir üstada ve kendisini içinde bulunduğu cehaletten kurtaracak bir kitaba da kulak vermezse ve o ilkel aklına güvenmekte ısrar ederse…

Aynen bu misal gibi, şu kendini zeki zanneden insan, bu mükemmel kâinatın içine girdiğinde, onun işleyişini anlamakta ve sırlarını keşfetmekte o ilkel insandan daha cahil, daha ilkel değil midir? Cosmos okyanusu içinde henüz sadece topuklarımızı ıslatmadık mı? (Cosmos: Kâinat.) Bunu en tepe noktadaki bilim adamları ifade etmiyor mu? İnsanlık olarak sahip olduğumuz bilgi birikimimizin, yani bilim namına ne varsa tümünün; bilim deryasının içinde sadece topuklarımızı ıslattığımız anlamına geldiği samimiyetle itiraf ediliyor.

Bu insan denen ilkel canlı, daha önceden hiç görmemiş ki; temas etmeden etki eden, icad eden ve idare eden sınırsız bir kudret nasıl işler. Hiç bilmiyor ve düşünemiyor ki, madde ve zamanın dışında bulunan öyle büyük bir kudret, nasıl en büyükten en küçüğe kadar her şeyi beraber ve aynı anda idare eder. Hiç anlamıyor ki, küçük-büyük farkı olmadan tüm eşya nasıl aynı kolaylıkta yaratılır. Kendisine bildirilmezse nereden bilecek ki, tüm zerreler âdeta bir ordunun askerleri gibi kâinat sahibinin emri altında çalıştırılıyorlar ve o yüzden hep birlikte düzenleri bozulmadan hareket edebiliyorlar.

Kâinatın yaratıcısının konuşması olan Kur’ân’a kulak vermezse ve bu kâinatın ve içindekilerin ne olduklarını ve yaratılış maksatlarını anlatan Kur’ân’ı ders veren üstad olan elçisi Hz. Muhammed’i (A.S.M.) dinlemezse nereden anlayacak ve bilecek ki, hiçbir şey başıboş değil, tesadüf oyuncağı değil, rastgele hareket etmiyor; o gökteki büyük cisimler cansız ruhsuz maddeler değiller, bu dünya bütün güzelliği ve mükemmel düzeniyle, şuursuz tabiatın eseri değil…

Gerçi insan bir yaratıcının gerekliliğine kendi aklıyla ulaşabilir. Hatta hiç peygamber gönderilmemiş bir dönemde yaşamış da olsa, bir yaratıcının varlığına fikren ulaşarak tevhid inancına sahip olmakla sorumludur. (Bu hüküm, aynı zamanda hak bir itikadî mezhep olan Maturidiğin ve Ebu Hanife’nin ortak görüşüdür. Özellikle günümüzde bilgiye ulaşmanın ve  aklî melekelerin insanlık çapında gelişmesi sebebiyle konu hakkındaki kanaatimiz bu yönde şekillenmiştir.) Fakat yaratıcının sahip olduğu özellikler ve yaratılış maksatlarının neler olduğu ve biz akıllı seyircilerden neler istediği gibi konular hakkındaki detaylı bilgiyi ancak ilahî vahiy verir.

Sadece akıl fenerinin zayıf ışığını kullanarak önünü aydınlatmaya, kâinatın hakikatine ulaşmaya çalışan insan, karanlık ve çıkmaz sokaklarda boş yere çabalar. Hakikat yolunu manevî bir güneş gibi aydınlatan ilahî vahyin parlak rehberliğinden yüz çeviren bir insan nereden bilecek ki, küçük-büyük ne varsa üstlerinde görünen görsel estetiğin, mükemmel tasarımın, harika işleyişin, aksamayan düzenin ve üstlendikleri imkânsız vazifeleri başarıyla yerine getirmelerinin manevî dilleriyle yaratıcılarını hatırlattıklarını, onun mükemmelliğini göstererek tesbih ettiklerini, rahmetine işaret ederek hamd ettiklerini, büyüklüğüne delil olarak zikrettiklerini ve her şeyin her hâlleriyle O’na her daim manen ibadet ettiklerini…

Bilemeyeceği ve anlayamayacağı için de, işte böyle saçma sapan hezeyanlara sığınacak, zorlama ve cahilce izahlarla kendini avutmaya çalışacak; çok aldanacak ve birçok kişiyi de aldatacak. Tabiatı ve kanunları maddî bir madde hayal edecek, eşyanın icad ve idaresini onun şuursuz eline teslim edecek.

Hatta eşyanın ne kadar kolay ve hızlı vücuda geldiğine bakacak da, gördüğü bu harika faaliyetten bir yaratıcının varlığına delil çıkartmak yerine, nihayetsiz bir kudretin varlığına delil olan bu hadiseyi onun yokluğuna delil yapmaya kalkışacak derecede akıldan uzaklaşacak. “Her şey zaten kendi kendine kolayca oluyor, bitiyor. Bir yaratıcıya ne ihtiyaç var ki?” diyecek. Yaptığının ne kadar büyük bir yanlış olduğunun farkına bile varmadan, insanlık tarihinin en büyük cehaletini herkesin önünde utanmadan, rahatça sergileyecek. Bunun adına bilim deme cesaretini gösterecek. Çok aldanacak ve çok aldatacak…

Kısa Bir Ara Not: Bakın inkâr düşüncesi nereye kadar gidiyor. Sapma nereye kadar gidiyor. Yorum farklılığına bakın. Birbiri içerisinde, birbirine ne kadar benzeyen yaklaşımlar. İman ve inkâr arasındaki ince çizginin bir tarafından diğerine geçişin ne kadar kolay ve ne kadar ince olduğuna bir bakın.

Carl Sagan bilimi milyonlarca kişiye sevdirdi ama çok aldandı ve çok aldattı. Stephen William Hawking ve Richard Dawkins yine öyle. Aynı arayış tabanını paylaştığımız hâlde yorum farklılığı ve yanlışlığı sebebiyle üzülüyoruz o insanlar adına. Allah onlara da tabi ki hidayet nasip etsin ama burada bir kırılma noktası var. Hakikate kör noktadan bakmak dediğimiz bir şey var. Kör noktadan bakmakta ısrar eden bir insana Allah hakikat kapısını ve penceresini asla aralamaz. Kapatır ve bir daha açmaz. Çünkü böyle bir insan gerçekten öğrenmek ve bilmek için kâinata bakmıyor. Saplantılı bir şekilde bakıyor ve devam ediyor. Israrcı bir şekilde “Ben inkâr edeceğim” diyor. “Ben bir yaratıcının varlığını düşünmek istemiyorum, varlığı düşüncesi bile beni rahatsız ediyor” ne biçim bir sözdür?

Bir bilim adamı için bir yaratıcı düşüncesinden rahatsız olmak da ne demek? Asla kabul edilemez böyle bir şey. Bir bilim adamının bunu söylememesi gerekir. Bilim namına ifade etmemesi gerekir. Peki ya yaratıcı varsa? Bir bilgisayarın ustası, mühendisi var da, kâinatın yok mu? Olma ihtimali yok mu? O ihtimalden rahatsız olmak bilimin neresine yakışır? Nerede tutunur öyle bir cümle? Olsa olsa şahsî bir kanaattir, bir yorumdur. Kişiseldir, subjektiftir. Bilim diyemezsiniz bunun adına. Biz de o zaman yaratıcı bilimsel gerçektir, evrim safsatadır deriz. Her ne ise.

Madem “Hakikat usandırmaz”, biz de tekraren söylüyoruz ki: (Not: Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur içine alınan Tarihçe-i Hayat’ında, mühim gördüğü bir hakikati neden tekrar ettiği sorusuna cevaben bu ifadeyi kullandığı kaydedilmiştir.)

Tabiat, maddî gerçekliği olmayan hayalî bir kavramdır. Maddî bir varlığı kabul edilse bile, ancak işlenmiş bir sanat eseri olabilir, sanatı işleyen usta olamaz. Çünkü bunun için gerekli kabiliyet kendisinde yoktur ki yapabilsin. Madem yoktur ve öyle bir kabiliyet kendisinde görünmüyor. O hâlde o işleri o yapmıyor, onun üstünde işleyen bir başkası tarafından yapılıyor demektir. Bu durumda tabiatın bir sanatkâr olmadığı, ancak üstünde resim yapılan bir tuval olduğu, o nedenle üstünde sanat eserleri göründüğünün kabul edilmesi zorunlu hâle geliyor.

Tabiatın üzerinde bir takım nakışların işlediği görünüyor, biz de bunu inkâr etmiyoruz. Böyle bir davamız yok bizim. Bilimin verilerini aynen biz de kabul ediyoruz. Fakat yorum farklılığı var burada. Yorum farklılığına bilim denmesine itiraz ediyoruz. Bizim de yorumumuz bu diyoruz. Bizim yorumumuz daha mantıklı diyoruz. O nakışları yapanın başkası olması gerekliliğini ifade ediyoruz.

Kısa Bir Ara Not: Bu fikir, eskidir ama çok güçlü bir fikirdir. Bilimsel olmadığını da kimse iddia edemez. Evrim Teorisi’nin bilimsel olduğunu iddia eden, bunu da bilimsel görecek, en azından bir teori, bir kanaat, bir yorum olarak bir yere koyacak. Yoksa o insanın saplantılı olduğunu kabul ederiz.

Tabiat kanunları bir hüküm ifade ediyor, fakat o hükümleri koyanın yani hükmedenin, yani kanun koyucunun bir başkası olduğunu söylüyoruz. Tabiatın, bizlerin kısıtlı aklımızın nazarında ilahî kudretin büyüklük ve şerefine uygun görünmeyen hâllerini örten bir perde görevi gördüğünü kabul ediyoruz, yaratıcı olduğunu reddediyoruz. Yaratılmış fiillerin tabiatın üstünde işlediğini ve fiilleri yaratıp işleyenin tabiatın bizzat kendisi olamayacağını söylüyoruz. Soyut varlığı olan bir tabiat kanunu, işleri bizzat kendi başına görme özelliğine sahip bir kudret değildir ki, eşyada olup biten işler tabiat kanunlarına havale edilsin.

Tabiat sadece bir cetvel gibi üzerinde yazı yazılandır. Kalemi tutan el, yazıyı yazan kişi değildir ve olamaz. Buna intikal etmek bu kadar mı zor ve bu kadar mı bilim dışı ve safsata?

“Cosmos Okyanusunda Islanmak” Eğitim Programı Ders Videosu:

https://youtu.be/UWXKDvbcP5A

Görsel destekli ve akademik nitelikli “Keşif Yolculukları Risale-i Nur Eğitim Programı”mızı www.kesifyolculuklari.com veya www.risaleinuregitimprogrami.com  adreslerinden sistematik olarak takip edebilirsiniz, eğitim programının ders müfredatı olan metin ve görsel/interaktif kitaplarımıza ulaşabilirsiniz.

Ediz Sözüer

Sende yorum yazabilirsin