Derin Nefretlerin Derin Kaynağı

Gezi olayları üzerine kaleme aldığımız ve 13 Haziran 2013 tarihinde Son Devir’de yayınlanan bir yazıda, toplumda derin nefretler uyandıran ve bu milletin fertlerini birbirine düşüren çok önemli bir kaynağa dikkat çekmiştik. Millî eğitim müfredatının tartışılmakta olduğu bugünlerde, yine aynı kaynağa dikkat çekmek zarureti hasıl olmuş bulunuyor.

Gezi eylemleri bazı nefretleri de ortaya çıkardı. Toplum nicedir özlenen bir barış sürecine girmişken bir protesto gösterisiyle uyanıveren derin nefretler, meselenin fazla küçümsenmeye gelmeyeceğini ve genel huzur için asıl kalıcı çözümün bu sahada aranması gerektiğini gösteriyor.

Hemen belirtelim, bu kin ve nefret duyguları, haksızlığa uğramış kimselerden gelmiyor. Eğer öyle olsaydı, mağdur kesime hakları verilir ve zaman içinde yaraların kapanması beklenirdi. Oysa birtakım haksızlıkların varlığı değil, yokluğu bu kesimlerde kin ve nefret duygularını köpürtüyor.

Başı açık olarak duruşmaya girmek isteyen bir bayan avukatın duruşma salonuna alınmadığı bir mahkeme sahnesi tasavvur edebiliyor musunuz?

Oysa tasavvur olunamayan bu sahnelerin niceleri, başını örten insanlarımızın başından geçmiştir. Eğer bu haksızlık yıllarca sürecek genel bir nefretin gerekçesi olsaydı, bugün tesettürlü hanımların birer kin küpü haline gelmesi ve bugüne kadar kendilerine haksızlık etmiş olan birçok kimseden de öçlerini fazlasıyla almış olması gerekirdi. Fakat iki haftadır bunun tamamen tersi cereyan ediyor ve tesettürlü hanımlara karşı yer yer vahşete varan düşmanlıklar sergileniyor. Veya, kendi iktidarlarında devletin en küçük bir memurunun kibri karşısında vatandaşın nasıl ezildiğini unutan yahut unutmuş gözüken bir kesim, bugün belediyelerden başlamak üzere devletin pek çok kapısını vatandaşa açmış olanlara karşı diktatörlük ithamlarıyla savaş açabiliyor. Tam olarak yüzde kaçı bulur, bilemem, ama toplum içinde küçümsenmeyecek bir kesimin, seçilmiş yöneticileri darağaçlarında görmedikçe huzura kavuşmayacağı bir gerçek değil midir?

***

Bugünlere bir anda gelinmedi. 1950 öncesinde ülke yöneticilerinden birine yazdığı bir mektubunda, Bediüzzaman, elli sene sonra gelecek olan neslin, şanlı mazimizi lekeleyeceğine dikkat çekmişti. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren uygulanan eğitim politikalarının vereceği neticeyi, gören gözler, o günden görebiliyordu. Böyle olmak zorunda mıydı?

Hayır. Eğer Cumhuriyet, benzersiz bir medeniyeti dünya tarihine armağan etmiş bulunan Osmanlıyı reddetmeksizin yeni bir sayfa açabilseydi, hiç şüphe yok ki, bu ülke de, bu dünya da şimdi çok farklı bir yerde olurdu. Fakat o, bütün dünyayı imrendiren bir mirası kötüledi, reddetti, bütün kötülükleri ona mal edip bütün iyiliklerin kendisiyle başladığı iddiasını nesiller boyunca bu ülkenin evlâtlarına bir ideoloji olarak aşılayıp durdu. Bu ideolojinin içinde kibir vardı, övünme vardı, hakimiyeti gökten yere indirdiğini sananların böbürlenmeleri vardı; olmayan şeyler ise muhabbet, hoşgörü, diğergâmlık, affedicilik, hürmet, merhamet gibi müsbet duygular idi. Bu milletin yüzyıllardır alâmet-i farikası haline gelmiş özellikler, irtica gibi etiketlerle yaftalanmış hedefler haline getiriliyor ve bunlar etrafında husumetler biriktiriliyordu. Aslında, bütün bu husumetlerin hedefinde milletin kendisi vardı. Kendi ifadeleriyle “dinî bir zihniyet fideliği vücuda getirmeden,” maneviyattan bütünüyle soyutlanmış şekilde yetiştirilen gençlik, millete bir alternatif olarak hazırlanıyordu.

O gün bu gündür kutsal bir metin halinde gençlerimizin önüne sürülen Gençliğe Hitabe’yi incelediğiniz zaman, bu metnin toplum içine kin ve nefret tohumları saçtığını görmemeniz mümkün müdür? Bu metni ezberleyerek yetişen bir genci, kendi siyasî fikrine muhalif birisine gaflet, dalâlet, hattâ hıyanet ithamlarıyla hücum etmekten alıkoyacak ne vardır? Onun karşısındaki genç de berikine aynı ithamları yönelttiği zaman, kimin doğru yolda, kimin hıyanet içinde olduğunu ayırt edecek olan mekanizma nedir, merci kimdir?

Hitabenin metnine başvurduğunuzda, size adres olarak göstereceği şey kan’dan başka birşey değildir. Oysa cumhuriyetler güç kaynağı olarak kanı değil, halkı gösterirler. Bizde de temel değer cumhuriyet olsaydı, elbette bu kaide böyle işleyecekti. Fakat asıl ve tartışılmaz değer Gençliğe Hitabe’nin yazarı olunca hüküm de değişmiş, şahsa değil rejime ayar uygulanmış ve cumhuriyet bir isimden ibaret kalmıştır. Dün bir kısım gençler Beyazıt’ta bu hitabeyi bayrak yaparak ayaklanmışlardı; bugün Taksim’de, yarın kimbilir nerede devletine ve milletine karşı savaşan ve etrafı yakıp yıkanlar yine bu hitabeyi burnunuza dayadıkları zaman, buna karşı verebileceğiniz bir cevap var mı?

***

Şurası herkes tarafından görülmesi gereken bir gerçek ki, Cumhuriyetin kuruluşuna hakim olan iradenin terbiyesiyle yetişenler, kendilerini yönetilmeye değil, yönetmeye lâyık görüyorlar ve kuralları da sadece kendilerinin koyabileceğini düşünüyorlar. Bu eğitim politikası değişmediği takdirde bu manzara da değişmeyecek; fakat milletin bünyesi de kendisine aşılanmak istenen bu değerleri kabul etmediği için, eğitim sisteminin ürettiği bir azınlık ile milletin çoğunluğu arasındaki bu çatışma ilelebed devam edecektir. Eğer gelecek nesillerin huzur içinde bir toplum teşkil etmesi isteniyorsa, yapılacak tek şey vardır:

Cumhuriyeti milletle ve kendi geçmişiyle barıştırmak.

Keşke zihinler bu temelli çözüme odaklanabilseydi! Ne yazık ki, bir yandan problemi günlük politikalarla çözmeye çalışırken, bir yandan da onu derinleştirecek işler yapıyoruz:

İşte, şimdi de çocukları ana kucağından alıp formatlamaya başladık. Bu yıl okullarda 5 yaşındaki çocuklara okutulmaya başlanan Türkçe kitaplarının 224 sayfasından 41 sayfası Atatürk’e ayrılmış durumda. Çocuklar hangi kitabın kapağını açsalar, daha ilk sayfasında “Ey büyük Atatürk!” hitabıyla karşılaşıyorlar! Ve, daha o yaşta iken, Atatürk’e hitap eden akrostişli şiir yazmakla yükümlü tutuluyorlar!

İşin özü: “Gaflet, dalâlet ve hattâ hıyanet” içinde bulunan (!) millet iktidarına karşı savaşacak devrimcileri kendi elimizle yetiştiriyor, sonra da “Nereden çıktı bunlar?” diyoruz.

ÜMİT ŞİMŞEK

Sende yorum yazabilirsin