Eğitimde Müspet Dönüşüm İçin Hangi Yöntem Gerçekçi ve Öncelikli-2

Eğitimde Müspet Dönüşüm İçin Hangi Yöntem Gerçekçi ve Öncelikli (2.Bölüm)

Yazımızın birinci bölümünde müfredata uygun olarak ders kitaplarının tek tek müspet bir şekle dönüştürülmesi meselesini incelemiştik. Mevcut müfredata uymaya kalkılmasının, iman hakikatlerinin neredeyse hiç anlatılmaması anlamına geldiğini vurgulamıştık. Ayrıca çok sayıda ders kitabının mana-yı harfi ekseninde dönüştürülmesinin gerekli fakat zor ve zaman alıcı olması ve imanî hakikatlerin tüm detaylarıyla anlatılmasının ancak müstakil bir ders programıyla mümkün olacağı gerekçesiyle; istenen maksadı karşılayacak, kolay ve ulaşılabilir bir hedef olarak tercihen din dersine entegre edilecek bir Risale-i Nur Eğitim Programı’nın üzerinde durulması gerektiğini ifade etmiştik.

Yazımızın birinci bölümünü aşağıdaki adresten okuyabilirsiniz:

http://www.nurnet.org/egitimde-muspet-donusum-icin-hangi-yontem-gercekci-ve-oncelikli-1/

Bu ikinci bölümde ise, Risale-i Nur Eğitim Programı çalışmalarımızı neden bir ekip ve heyet ile yap(a)madığımız meselesine açıklık getireceğiz, ayrıca eğitimdeki dönüşümün nasıl ve ne şekilde yapılması gerektiği konumuza devam edip “mevcut müfredata bağlı kalarak ders kitapları yazılması” meselesi ile ilgili çarpıcı bir kıyaslama yapacağız.

Önceden ele aldığımız konulara ilaveten diğer önemli bir konu olarak, neden bir ekip ve heyet ile bu işi yap(a)madığımız meselesi konusunda, aslında söylenecek çok şey var, yaşadıklarımız da bir hayli yekün teşkil ediyor. Sadece şu kadarını söyleyelim. Bizim çalışmalarımızı şahsî bir gayretle ortaya koymamız kendi özel tercihimiz değildi. Bu çalışmalar ortaya çıkmadan önce, çıkarken ve sonrasında çok sayıda kişi ve kuruma, vakfa vs. ulaştık. Bir ekip kuruldu da biz içine dâhil olmadık değil yani. Hatta ilk başlarda sadece bu konuda neyin nasıl yapılabileceği konusunda insanlardan fikir ve katkı istedik. Ve bizim ne böyle bir çalışmayı kendi başımıza yapma, ne de buna liyakat ve kabiliyetimiz olduğu konusunda bir düşüncemiz dahi yoktu. Bu konuda öneri düzeyinde dahi ciddi fikir üretecek insanlar ortaya çıkmadığı için, belli bir süre sonra biz bazı deneme metinleri yazmaya koyulduk. Ve daha sonra çoğu zaman plansız bir şekilde birden ortaya çıkan bir fikrin üzerinde çalışılarak gelişti ve şimdiki halini aldı. Fiilî dua etmek, ciddî talep etmek, herkesten fazla muhtaç ve arayışta olmak ve itiraf etmemiz gerekirse şartlarımızın ve kabiliyetimizin ancak bu şekilde bir hizmete müsait olması gibi sebepler bu çalışmaların ortaya çıkmasına zemin hazırladı. Yoksa hiçbir yönden bir imtiyazımızın olmadığını biz çok iyi biliyoruz.

Açık söylemek gerek belki, bu zaman zarfında çeşitli ortamlarda ve eğitim toplantılarında bırakın birlikte ekip olmayı, moral ve şevki ve ümidi korumak yolunda mecburen kendi başımıza ne yapabiliyorsak onu yapmamızın zarurî olduğu tarzdaki fikir ve kişilere rast geldik. (Herkes böyle demiyoruz tabi) Bunların çok detayı var. Herkesle birlikte çalışılamıyor. Birkaç istisna haricinde (onlar da gerekçe belirtmeden irtibatı kopardılar) kimse de ciddi olarak birlikte çalışmayı talep ve teklif etmedi. Ayrıca çok uygunsuz düşüncelere sahip insanlar da gördük ve bu tarz düşünenlerle zaten bir araya da gelemezdik. Çok kısa bahsedelim. Mesela doğrudan Allah, yaratıcı demeyi mahsurlu görüp soru işaretleri uyandırsak yeter diyenler mi istersiniz, faili meçhul cümleleri faili mevcut cümlelere dönüştürmekle yetinip bilinçaltı mesajlarla tepki uyandırmadan ders kitapları yazılmalı diyen mi istersiniz, ha bir de Risale-i Nur ve Bediüzzaman kelimelerinin kullanılmasını, bu konuda önyargı ve tepki var gerekçesiyle uygun görmeyenler mi istersiniz? Daha neler neler… Biz bu çalışmayı birçok yere hem teklif hem haber ettik, hem de gelen teklifleri (mesela bir araya gelip çalışmamızdan yararlanıp bir din dersi kitabı yazılması teklifini) kesinlikle geri çevirmedik fakat nedeni belirsiz bir şekilde kendileri irtibatı kopardılar gerekçe belirtmeden. Bunun detayları bizde. Tabii yalnız bırakıldıktan sonra da neden ekiple yapmadınız denilmez, hem şahs-ı manevi olsun isteniyorsa destek olunsun veya geliştirilmesi gereken noktalar varsa bir araya gelinip üzerinde çalışılsın. Biz buna kapalı olmadık ki. Fakat bazı prensipler konusunda ısrarcı olduk, onlardan önemli bir tanesi bu hakikatlerin tüm detaylarıyla ve içerikten taviz verilmeden sunulması, diğeri de hazır bir çalışma varken onun üzerinde durulması idi.

Kitabımızın tamamının görsel sunumlarla 42 saatte seminerleştirilerek sunulması nedeniyle bu çalışmayı eğitim programı olarak takdim ettik. Esasında amatör bir çaba ve heyecanla ve mütevazi hedeflerle başlayan fakat maksadı karşılama noktasında gerek metin, gerek görseller yönünden beklentimizin üstünde bir netice aldığımızı ve temel maksadımız olan imanı kurtarmak maksadını tam ve mükemmel karşılayacak bir kabiliyet gördüğümüz ve ayrıca çalışmanın içindeki hakikatlerin kıymetine uygun bir ciddiyetle bakılması için eğitim programı tabirini kullanmayı uygun gördük.  

Şimdi bu çalışmalar ortaya çıkmış, gelişmiş ve kullanıma hazır hale getirilmiş. Biz bir ders(in) kitabı(nı) yazmadık. Teknik şekil şartları da bizim işimiz değil zaten. Önemli olan maksadı karşılayacak kabiliyette olan bir esas metnin ve içeriğin ortaya çıkmasıdır. O da hazır. Başka derslerin kitaplarının yazılması ayrı işler. Bizden istenilmez. Biz temel maksad olan iman kurtarma maksadımızı karşılama kabiliyetinde şüphe olmayan bu hazır çalışmanın hemen vakit kaybedilmeden servis edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bize bir ekip içine girmemiz teklifleri çok yersiz olur. Çünkü maksad örneğin bir pasta yemekse şayet, biz diyoruz ki bakın büyük emekle hazırlanmış ve servise hazır bir pasta var. Gelin birlikte yiyelim. Bize denilse ki (sanki o pasta hiç yokmuş gibi yok sayılarak ve ilgi gösterilmeden) biz 3-5 kişi mutfağa girelim ve sıfırdan dışardan yeniden malzemeleri alalım ve pasta yapalım. Bu konuda elbette bizim buna ne imkânımız olur, ne de bunu uygun görürüz. (biz böyle manasız tekliflerle karşılaştık o nedenle paylaşıyoruz) Maksad pasta yapmak ve yenilmesi için servis etmekse, alın hepimizin malı gibi kullanalım ve servis edelim işte. Ne bekliyoruz ki? Değil mi?

Fakat dediğimiz gibi biz müfredatta yer verilmeyen yeni bir şey talep ediyor ve sunuyoruz. Esas olan bu içeriği kabul ettirmektir. Müfredata uygun olması veya uydurulması talebi manasız ve imkânsız olur. Önemli olan kullanılacak ana metnin sağlam olarak ortaya çıkmış olmasıdır. Ders kitapları noktasında değil fakat Risale-i Nur Eğitim Programı noktasında ana metnimiz ve görsel materyallerimiz hazırdır. Bunun teknik anlamda eğitim kitabı formatında tasarımının yapılması meselesi ise bizim işimiz değil ve sorun olarak görülecek bir şey de değil. (ayrıca bu şekliyle bile kullanılabilir yeterlilikte zaten)

Tekrar özellikle çözümlemek istediğimiz ana konumuzla yani “mevcut müfredata bağlı kalarak ders kitapları yazılması” meselesi ile ilgili bir kıyaslama yapmak istiyoruz. Şimdi “mevcut müfredata uygun içerik üretmemiz lazım ki kabul edilsin, ancak böyle bir hareket tarzı gerçekçi olur” deniliyor. Biz ise yukarda çok yerlerde ifade ettiğimiz gibi farklı düşünüyoruz ve mevcut müfredata uygun ve mana-yı harfi eksenli içerik üretilebileceğini ve ders kitabı yazılabileceğini ve bu kısıtlayıcı çerçevede üretilecek ders materyalinin iş göreceğini zannetmenin gerçekten çok uzak düştüğünü söylememiz lazım. (biz bu manada üretilen bir din dersi kitabını inceledik, klasik bir din dersi kitabından fazlasını verebilecek içeriğin yanından bile geçmiyordu, demek bu iş böyle yapılamıyor)

Çok merak ediyoruz acaba yaratıcıdan bahsedilmesine imkân vermeyen kurallarla (din dersi haricindeki kitaplar için geçerli talim terbiye kurallarıyla) ve Allaha imana 5-6, altı iman esasına 30 sayfadan fazla yer ayırmayan bir orta öğretim din dersi müfredatına bağlı kalarak nasıl ve ne şekilde bir din dersi kitabı (veya diğer derslerin kitaplarını) yazmayı düşünüyorsunuz ve bu şekilde yazılacak kitaplardan bu milletin ne gibi bir fayda temin edeceğini düşünüyorsunuz? Gelin bunu açıkça ortaya koyalım.

Demek istiyoruz ki, ders kitaplarındaki bazı mahsurlu ve faili meçhul ifadeleri dönüştürme işinden meded umuyorsanız veya “biz soru işareti uyandırsak yeter, açıkça yaratıcı ve Allah demesek de olur” fikrini benimsemişseniz, emin olunuz ki bu iş “temelleri yıpratılmış bir binanın odalarını süslemekten” veyahut “kökleri çürütülen bir ağacın dal ve yapraklarını ilâçlamaya çalışmaktan” fazla bir şeye benzemeyecektir.

Ders kitaplarındaki üslubun değiştirilmesine, dönüştürülmesine biz de taraftarız. Ancak bunlar üstü kapalı ve alttan alttan mesaj vermek tarzında olmamalı. Gerekçeleriyle ve sağlam bir mantık kurgusuyla altı doldurularak takdim edilen bir bilim yaklaşımıyla yapılmalı. Yoksa asıl bu tarzın tepkilere ve sıkıntılara sebep olacağına inanıyoruz. Asıl bu sefer denilecek ki “işte bakın öğrencilerin (masum gençlerimizin, çocuklarımızın) gizlice bilinç altlarına işleyecek mesajlar vererek çocuklarımızın beyni yıkanmaya çalışılıyor ve üstü örtülü, gizli bir din propagandası yapılıyor!” Hatta bu iş (sadece ve müstakilen bu işle sınırlı kalırsa) taşıma suyla değirmen döndürmeye benziyor. Tahribatın büyüklüğü ve çok boyutluluğu karşısında böyle basit tedbirler, (üzülerek ifade ediyoruz ki) tamamen faydasız olmamakla beraber, çok basit ve yetersiz kalacak ve imanların kurtulmasına ve tahkikî yapılmasına sebep olmayacaktır. Bunu öngörmek çok zor olmasa gerek diye düşünüyoruz. Eğer böyle detaylı ve kapsamlı bir iman yüklemesi zaruri ve vazgeçilmez bir ihtiyaç olmasa idi, Üstadımız Bediüzzaman 6000 sayfalık bir eseri neden ortaya koydu?

Açıkçası şahsım adına bir eğitim projesine veya ders kitabına bir Risale-i Nur talebesi olarak şu gözle bakar ve değerlendirme altına alırım: Risale-i Nur’un ve bizim temel maksadımız, “imanı tahkikî yaparak kuvvetlendirmek ve kurtarmak”tır.  Bu temel maksadı karşılayabilir kabiliyette ve uygulanabilir bir çözüm önerisi mi değil mi? Buna bakarız. Sadece uygulanabilir olması da yetmez. Maksadı karşıla(ya)mıyor ise hiç anlamı yoktur gözümüzde.

Soruyoruz: Mevcut müfredat paralelinde yazılacak ders kitapları imanı tahkikî seviyeye çıkartacak mıdır, namazsız insanları namaza başlatacak kadar kuvvetli bir iman verebilecek midir? Böyle bir içeriğe sahip olabilecek midirler? (soru işaretleri uyandırmanın ötesine geçip, menfî tabirleri ortadan kaldırıp faili mevcut cümlelerle bilinçaltı mesajlar vermenin haricinde bir çizgiye geçip hakikati tüm detaylarıyla talim ve ders verebilecek midir)

Eğer bu sorumuza olumlu cevap veremiyorsanız, teşebbüsünüz iş görmeyecek ve bir şeye de yaramayacak demektir. O halde bu açık gerçek karşısında oyalanmanın da, milleti oyalayıp ümitlendirmenin de hiçbir manası yoktur diye düşünüyoruz.

Çıkış noktası bağımsız, müstakil ve müfredatı kendinden olan detaylı, kapsamlı bir tek eğitim programı olabilir ancak. O da elimizin altında. Hemen, beklemeden uygulanabilir. Daha sonrasına ayrıca bakılır.

Diğer taraftan “en büyük hile, hilesizliktir” düsturunu rehber alarak, tamamen şeffaf ve ortada olan bir hizmet ve eğitim faaliyetinde bulunarak, aslında potansiyel muarızları, karşıt grupları baştan etkisiz hale getirmiş olursunuz. Bilirsiniz ki, nifak ve ikiyüzlülük ile iş gören bir fesat şebekesi her zaman iş başından eksik olmuyor. Gizlilik, hile ve şüpheyi hissettirir, cehalet veya kasıt sebebiyle din karşıtlığı yapan insanların eline koz verir, tecavüzlerine haklı bir gerekçeyi ellerine koz olarak verir. Misal olarak “Değerler Eğitimi adı altında Said Nursi’nin kitaplarını okutuyorlar” diye yayın organlarında kara propaganda yapılıyor. Aynen bunun gibi aslında tepkili ve önyargılı kesimin çoğu nifakla ve bu tür bahanelerle saldırmayı tercih edeceğinden ve işe “biz de müslümanız, ama bunların maksadı başka” üslubuyla tepkilerini ortaya koyduklarından, bu tarzdaki (ya cahil veya kasıtlı) kişilerin hilelerini boşa çıkarmanın en tesirli yolu, hile ve gizliliği, üstü kapalılığı vs terk etmek olacaktır.

Çünkü doğru ve gerekli bir iş yapıyor ve “başka bir maksadınız” da yoksa, faaliyetlerinizi neden gizli ve üstü kapalı yapacaksınız ki? Bu işin adını koyarak muhaliflerin silahlarını ve itiraz gerekçelerini kökünden ortadan kaldırabilirsiniz. Örneğin “Risale-i Nur Eğitim Programı” adı altında bir ders koyarsanız, kimse bu derste “Said Nursi’nin kitapları okutuluyor” diye tepki gösteremez, bu gayet doğaldır çünkü. Hem ayrıca nasıl ki “fizik” kelimesini kullanmadan ve kitabın kapağına koymadan “fizik dersi” verilemezse, “Risale-i Nur” kelimesini kullanmadan ve kitabın kapağına koymadan ne “Risale-i Nur ders kitabı” olabilir, ne başka bir şey. Halbuki, önyargılı ve tepkili olanların tepkisini ortadan kaldıracak ve kıracak hatta taraftar edecek olan, akademik tarzdaki Risale-i Nur eğitim faaliyetleri çalışmalarıdır. Hem ayrıca tekrar vurguluyoruz, din dersinde din anlatıyorsunuz diye kimse size kızmaz, şikayet de etmez, hakkı da yoktur. Burada üzerinde durulması gereken asıl nokta, çekinilen tepkiler değil, kullanılacak üslup ve takdim tarzıdır ve bu çok önemlidir.

Şimdi hangisi daha gerçekçidir acaba diye soruyoruz. Mevcut müfredat paralelinde çok sayıda kitabı uzun zamanda, çok zahmetle ve fakat az faydayla ve esas maksada ulaştırmayacak düşük bir verim ile ortaya çıkarmaya çalışmak mı? Veya müfredat ve mevzuat engelleriyle ve toplumsal tepkilerle mücadele etmek gibi daha da zorlu bir yolu tercih etmek mi? (ki bu engeller aşılsa bile başka bir dersin kitabında iman hakikatlerine sınırlı yer ayrılabilir, bu da imanı tahkike çıkartmaya yetmez, bu yol burada yine tıkanıyor)

Yoksa bu faydası az, gerçekleştirilmesi çok daha zor ve zaman alıcı yollar yerine, esas maksadı tam karşılayacak kabiliyette bir çalışmayı nokta hedef olarak belirleyip, önceliği buna vererek, herhangi bir mevzuat ve müfredat değişikliği şartına da bağlı olmadan, tercihe bağlı olarak okutulacak bir eğitim programı olarak kabul ettirmeye çalışmak mı daha gerçekçidir? Hangisi daha etkili ve çabuk ulaşılabilir bir alternatif olarak görünüyor? (her ne kadar bunu da gerçekleştirmek ve kabul ettirmek kolay değilse de, diğer alternatiflere kıyas ederek karar verin lütfen)

Netice olarak: İman hakikatlerinin içeriğinden ve tüm detaylarıyla ve sağlam bir mantık kurgusu içinde anlatılmasından taviz vermemek noktası çok önemlidir. Yoksa temel maksadımız olan “imanı tahkikî yaparak kurtarmak” gerçekleşemez. Öyle olunca da ortaya koyulacak çalışmaların bir kıymet ve anlamı kalmaz.

“Gerçekçi olan”, ne kadar zor da olsa (kaldı ki diğer alternatiflere nispeten uygulanması daha da kolaydır) maksadımıza ulaştıracak olan “İman hakikatlerinin tüm detaylarıyla ve sağlam bir mantık kurgusu içinde anlatılması”na odaklanmak ve onun gerçekleşmesine çalışmak ve ondan asla taviz vermemektir. Allah’ın rızası da gerçek muvaffakiyet ve netice de buradadır. 

Ediz Sözüer

Sende yorum yazabilirsin