Fantastik Bilgi Depoları: Beyin ve DNA

(Tabiat Risalesi Açılımları-16)

 

Önemli Bilgilendirme: Tabiat Risalesi Açılımları, görsel destekli ve akademik nitelikli “Keşif Yolculukları Risale-i Nur Eğitim Programı”nın “İman Hazinesinin Varlığını Delillerle İspatlamak” isimli ikinci ana bölümünün 1. Hakikat’i olup, “Allah’a İman” hakikatinin mantık ve bilim zemininde akademik olarak ispatı yapılmaktadır. Derslerimizde sunulan hakikatlerin tam olarak hissedilerek pekiştirilmesi için yazımızın sonundaki görsel destekli ders videosunu da izlemenizi tavsiye ediyoruz. Eğitim programının önceki derslerine sayfanın sonundaki “Etiketler” bölümünden ismimize tıklayarak ulaşabilirsiniz.

“Tabiat Risalesi Açılımları” kitabımızın bir parçası olan bu yazımızdan sonra fantastik bir yolculuğa gerçek anlamda giriş yapmak isterseniz kitabımızı okuyabilirsiniz. “Tabiat Risalesi Açılımları”nın (seminer videolarını seyrederek okuyabileceğiniz) Görsel/İnteraktif kitabına ulaşabileceğiniz adres:

http://risaleinuregitimprogrami.com/2015/10/25/tabiat-risalesi-acilimlari-gorselinteraktif-kitap/

Yazı dizimizin bu bölümünde Tabiat Risalesi’ndeki canlılığın oluşumu için ortaya koyulan üçüncü kelime ve üçüncü alternatif olan “Tabiat” iddiasının birinci muhaline (imkansızlığına) geldik.

Buraya kadar olan detaylı incelemelerimizle şu hakikat açıkça ortaya çıktı ki: Şu kâinatın ve canlıların üstünde görünen hayranlık verici görsel estetiğin, göz alıcı güzelliğin, incelikli sanatın ve karmaşık tasarımın yapılabilmesi ve çok sayıda mekanizmanın birbiri içine girip beraber çalışması ve sürekli işlemesiyle bölünemez bir bütün hâline gelmiş devasa düzenin hassas dengesinin meydana gelebilmesi, bozulmadan devam edebilmesi ve çok faydaları netice veren önemli vazifelerinin aksamadan yerine getirilmesi, ancak her şeyin her şeyini gören, bilen, düşünen, planlayan ve karar veren kapsamlı bir ilme ve iradeye ve her şeyi idare eden ve kâinatı yaratan büyük bir kudrete sahip olmakla mümkün olabilir, başka yolu yoktur. Çünkü hepsi birbiri içinde çalışıyor. En küçük bir şeyi yaratabilmek ve o büyük düzen içerisinde işler hâle getirebilmek ve o düzeni bozmadan onu orda çalıştırabilmek için bütün kâinatı yaratabilmeniz, bütün kâinatla olan işleyişlerini bilebilmeniz, kontrol edebilmeniz gerekiyor. Başka türlü olmaz.

Tabiat Risalesi’nde yer verilen ve şimdi izah edeceğimiz misal, boş bir misal değildir. Çok bilimsel ve çok kesin bir misaldir. Basittir fakat derindir. Bu misalin üzerinde çok düşünmek gerektir. Tabiat Risalesi 1930’lu yıllarda yazılmış olmasına rağmen o dönemden bu zamana kadar verilmiş en mükemmel misallerden bir tanesi de bu misaldir. O kadar zaman geçmiş, onun üstüne bir misal yok. Bütün harflerinin tek tek matbaada dizilmesi yerine, bir tek kalemle kolayca yazılabilen mektup misali gibi, kader ve kudret kalemiyle her şeyin Allah tarafından kolaylıkla yazıldığını ve yazılmaya devam ettiğini kabul etmek, eşyanın gözümüzle gördüğümüz vaziyetine, çok daha uygun düşüyor. Bilimsel düşünce ve yaklaşıma da çok daha uygun düşüyor. Her ne kadar matematik kesinliği olan bir hakikat olmasa da. Öyle olursa imtihan sırrı bozulur. Öyle olmayacak zaten. İman hakikatinin gerçekliği, yüzde 100’e yaklaşacak, yaklaşacak ve “yüzde 99,9999..99 ihtimalle böyle olmalı. Evet başka bir yolu yok, bütün eşya kâinat çapında bir tek kudret tarafından yaratılmalıdır”a gidecek fakat yüzde 100 olmayacak. Olursa imtihan sırrı bozulur. İmana dair hakikatler, kendi delillerini ispat edecek kadar açıktırlar. Fakat herkesin mutlaka mecburiyetle kabul etmesini netice verecek kadar da kesinlik arz etmezler ve bir derece örtülü bir yapıdadırlar ve öyle de olmalıdırlar. Çünkü eğer böyle olmazsa elmas ruhlu insanlarla, kömür ruhlu insanları nasıl ayırt edeceksiniz? Çünkü o zaman herkes kabul edecek.

Sadedimize geri dönüyoruz. Evet eşyanın Allah tarafından yaratıldığını kabul etmek, eşyanın görünen hâline çok daha uygun düşüyor. Çünkü hakikaten de tek bir kudretin elinden çıkmış gibi son derecede kolaylıkla var olmuyor mu her şey? E, oluyor. Düşünmüyoruz bile işte, bariz zaten her şey, tıkır tıkır işliyor. Bakın şimdi, şu ifadeye dikkat edin. “Tıkır tıkır işliyor. O zaman kendi kendine oluyor, zaten oluyor bitiyor, tabiat yapıyor!” Gerçekten öyle mi? Ancak bu kadar kör olunabilir. Müthiş ve büyük ve sınırsız bir kudretin delilini, yokluğuna delil yapmak! Ancak bu kadar akıl dışı bir hüküm olabilir. Sonsuz bir kudretin delilini, onun yokluğuna delil yapmak! Bu kadar rahat ve kolay oluyor diye! Sahipsiz mi tüm bu eşya? “O” olmadan oluyor öyle mi? Bu kadar kolay oluyor diye! “O”nun kudreti çok büyük olduğu için o kadar kolay oluyor olmasın sakın! Yoksa o işlerin yapılması o kadar kolay olduğu için değil! Düşünmek lâzım, düşüncesiz olmamak lâzım. Önemli bir nokta olduğu için inkâr ve iman arasındaki bu yaklaşım farkını belirtmek istedik.

Allah’ın varlığını kabul etmek gibi zahmetsiz bir yolda yürümek istenilmezse, “Eşyada meydana gelen tüm faaliyetleri tabiat yapıyor veya eşyanın kendi tabiatı icabı öyle oluyor” demekte ısrar edilirse ve gözümüz önündeki faaliyetleri tabiatın yaptığı kabul edilirse, o faaliyetlerin yapılabilmesi için gerekli tüm özelliklere sahip bir tabiatın varlığı, zorunlu olarak kabul edilecek demektir. Daha önce verdiğimiz basit misalde bahsettiğimiz gibi, şu resmi sizin yaptığınıza inanmamız için, o resmi yapacak kabiliyetin sizde olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.

Başka türlü resmi yaptığınızı kabul edemeyiz. Resim kabiliyetiniz yoksa nasıl yapacaksınız o resmi, değil mi? Ha bir başkası sizin elinizden tutup yaptırırsa o başka! Hani böyle beş yaşındaki çocuğun elinden tutarsınız, kalemi eline verirsiniz ama aslında elini siz tutarsınız, kalemi de siz tutuyorsunuzdur. Onun elinden tutup sanki o okuma yazma bilmeyen çocuğa kendisi yazıyormuş gibi yazdırırsınız, o ayrı. Aslında tabiat da aynen böyledir. Allah kendi kudret kalemiyle o tabiatı ve o atomları alet olarak, kalem gibi kullanıyor.

Önceki tetkiklerimizde tespit edildiği gibi, düzgün, sanatlı ve işlevsel bir eşyanın icad ve inşa edilmesi için, ya maddî veya manevî kalıpların kullanılması zorunludur. Yani, tabiatın, ya işlediği her yerde, göze görünmediği hâlde varlığı kabul edilmek zorunda olan makinelere, hatta fabrikalara sahip olduğu kabul edilecek ve o manevî (görünmez) makineler, görünmeyen maddî kalıplar üzerinde işleyecek (bu nasıl olacaksa.) Veyahut eşyada, manevî kalıplar üzerinde işlenildiği kabul edilse, o hâlde ancak şuur, ilim, irade, kudret sahibi olan biri o manevî kalıplarda işleyebilir.

Çünkü maddî kalıp olmazsa, ilmî ve manevî bir kalıpla, yani bir zihinde soyut varlığı bulunan plan ve modelle o eşya yapılabilir. İşte üçüncü kelimedeki ilk imkânsız senaryomuzca bu işin başka yolu yoktur. Başka yolunun olduğunu iddia eden birine de “akıllı ve bilime inanıyor” demeyiz. Şahsî kanaatimiz budur. Bu senaryoda etrafımızda şahit olduğumuz faaliyetlerin yapılması için gerekli tüm özelliklere sahip bir tabiatın varlığını kabul etmemiz gerekiyor. Şimdi bu uydurma bilim kurgu senaryosunun içyüzünü inceleyeceğiz.

Fantastik Bilgi Depoları: Beyin ve DNA

İnsan vücudu gibi bir canlı makinenin tek bir hücre üzerinde inşa edilmesi ve çalıştırılması için, acaba nasıl bir planlama yapılmalı ve ne gibi programlar işletilmelidir? Açık fikirli düşünüyoruz bu noktada ve gerçek anlamda bu soruyu soruyoruz. Doku ve organların hücre yapılarının ve birbirleriyle olan ilişkilerinin düzenlenmesi ve koordineli bir şekilde çalıştırılabilmeleri için nasıl bir bilgiye ihtiyaç vardır? Ne düzeyde yüksek, kompleks ve karmaşık bir bilgi birikimi gerekir acaba? Beynin müthiş kıvrımlarının, muhteşem sinir sistemi ağının, inanılmaz dolaşım sisteminin, hayran bırakıcı iskelet yapısının ve sürekli yenilenen dış derinin üretilmesi; hangi ileri teknolojili, hassas ve küçük makine ve fabrikalarla mümkündür?

Beyin ve hafızanın ne kadar olağanüstü bir yapıda dizayn edildiği, şu tespitlerle açığa çıkıyor: “Beynin 2,5 milyon gigabayt (GB) hafızası var. Bu rakam, 300 yıl süren HD kalitedeki (yüksek çözünürlüklü) filmin kaydedilmesine eşdeğer. Bir santimetreküplük beyin dokusu içinde bulunan hücreler arası bağlantıların sayısı ise, Samanyolu’ndaki yıldızlardan (yani 100 milyardan) daha fazla. Beyinde iki tane birbirine benzeyen sinir hücresi yok. Beyindeki bağlantı haritası sayesinde hepimiz tek ve ayrı bireyler olarak yaşamımızı sürdürüyoruz.”[1]

Şimdi şöyle bir şey hayal edin. Bir insan vücudunu yapıp çalıştırmak istiyoruz. Bunun için bir nano makineden cansız bir molekül yapacağız. Bir insanı oluşturacak hücreleri yapacak ve hangi maddenin beyin hücrelerini, hangi proteinin kalbi ya da deri hücrelerini oluşturacağını belirleyecek, insan vücudunun planını içeren bir bilgi deposu olacak ve bölünerek çoğalan hücrelere kendini kopyalayacak cansız bir molekülün yapay olarak üretilmesi için, ne derecede yüksek teknik imkânlara ihtiyaç vardır ve bunun için ne kadar büyük bir bilgi birikimi gerekir? Bunu bir düşünün. Şu an yaşayan yedi milyar insanın her biri 100 trilyon hücreden oluşmaktadır. Her bir hücrenin çapı, milimetrenin binde biri büyüklüğünde bir alandır. Hâlbuki bahsettiğimiz fantastik bilgi deposu, bu kadar küçük olan insan hücrelerinin her birinde mevcut olan ve içlerinde 3 milyar gen bulunan cansız, şuursuz DNA molekülünden başkası değildir. Böylesine seri üretim ve ince işçilik, acaba detaylı bir tasarım, yüksek bir ilim ve gelişmiş bir teknik kullanan, mükemmel makine ve fabrikalara sahip olan bir tabiat olmadan nasıl yapılabilir veya kendiliğinden meydana gelebilir? Evet, bunları tabiat yapıyor denilirse, biz de o gelişmiş makinelerin ve yüksek ilmin, muhakkak surette tabiatın eline verilmesi gerekliliğini dava ederiz.

Madem o kabiliyet ve DNA’yı yapabilecek özellik tabiatta gözükmüyor,  başka haricî bir sebep aramak kadar makûl ve akılcı bir yol olabilir mi? Bu bakış açısı, çok daha sağlıklı ve doğru bir bilimsel yaklaşım ve alternatif bir bilimsel yorum olarak görünüyor ve geliştirebileceğimiz bir kapı aralıyor aslında bize.

Bilim felsefesi olarak lanse edilen “Biz yaratıcı yokmuş gibi hareket ederiz, bilim tarafsızdır” sözleri inandırıcılıktan uzak bir safsatadan ibarettir. Tarafsızlık iddiasında bulunuluyor ama tarafsız davranılmıyor. Her zaman ve her durumda yaratıcı yokmuş gibi davranılıyor, baştan tüm kabuller yaratıcının yokluğu üzerine bina edilerek, her şey öyle anlatılıyor.

“Çiçek yapıyor” deniliyor. Bu nasıl tarafsızlık? “Tabiat yapıyor” deniliyor. Hatta “Tabiat yaratıyor” deniliyor. Bu ne türden bir tarafsızlık? 2014 Cosmos belgeselinden çarpıcı bir cümle aktaralım ve yorumu size bırakalım. Belgeselin bir bölümünde aynen şöyle deniliyor: “Her canlı doğa tarafından yazılmış ve evrimce düzenlenmiş bir başyapıttır!” Ayrıca bu belgesel evrimin bilimsel olduğunu, yaratıcının safsata ve masal olduğunu açık açık söylüyor. Bu nasıl bir had bilmezliktir? Nasıl cesaret ediliyor böyle bir şeye? Biz bile bu kadar kesinlikte ifadeler kullanmadık.

Güneş gibi parlak bir hakikatten bahsettiğimiz hâlde, elini vicdanına koyan her insanın, bilime inancı olan, insanlığına saygısı olan ve en basit zihinli bir insanın bile anlayıp kabul edebileceği netlikte meselelerimizi delilleriyle ortaya koyduğumuz hâlde sonunu hep şöyle bağladık ve: “Bu şahsî kanaatimizdir, biz böyle inanıyoruz, sizin de vicdanınıza ve takdirlerinize havale ediyoruz” gibi ifadeler kullandık. Kimsenin hür iradesini elinden almaya teşebbüs etmedik. Biliyoruz ki, imtihanının olduğu yerde mutlak kesinlik yoktur ve olmamalıdır. İster istemez ve mecburiyetle inanmak değil, makûl olanı kalben tercih ederek inanmak ve doğruluğuna hükmetmek kıymetlidir. Hem tarafsızlık ve bilimsel yaklaşım da bunu gerektirir. Hakka, hakikate taraftarlık da budur. Fakat bu eleştirdiğimiz takdim tarzı, hakka taraftarlık değil. Bilim de değil kesinlikle. Tamamen zihninde kurgulayıp inandığını bilim diye anlatmaktan başka hiçbir şey değil. Cosmos 2014 belgeselinde bütün bir bölüm boyunca anlatılan şu misal ne kadar dikkat çekici: Köpekler güya önceden kurtmuş da, insan elinde ehlileşmiş köpek olmuşlar. Hatta “doğal seleksiyon”un bir benzeri olarak “sunî seleksiyon”la bu olmuş. Daha sonra da insan elinde çeşit çeşit köpek cinsleri türemiş. Bu nasıl bir kurgudur? Açık açık hikâye anlatmaktan farkı nedir bunun? Bu nasıl bir bilimdir? Nereden biliniyor bunun böyle olduğu?

“Doğal Seleksiyon” Hakkında Ara Not: Evrim Teorisi’nin yeni canlı türlerinin oluşumunu açıklamak için geliştirdiği tamamen kurguya dayalı hayalî sistemlerinden birisidir. Güya tabiatta zayıflar, güçlülere göre daha dirençli olduklarından galip gelirler ve sahip oldukları genetik özelliklerini bir sonraki nesillere aktarmakta başarılı olur ve hayatta kalırlar. Yani güçlüler doğal olarak selekte edilirler, yani seçilirler. Güçlülerin hayatta kalması ile bu sayede yeni türlerin oluşması arasındaki derin mesafenin nasıl kapatılacağının izahı ise yapılmamıştır.

“Nasıl olsa her şey kendi kendine oluyor, bir yaratıcıya ne gerek var?” diyen görüşün bir benzeri de şudur: “Bütün canlıların birbirine benzemesi, evrim mekanizmalarıyla birbirlerinden türediklerine delildir!” Yorum farklılığına bakar mısınız? Şimdi biri bu açıdan yorum yapar, biz de şu açıdan yorum yaparız.

Deriz ki: Birbirlerine benziyor olmaları, birbirlerinden türedikleri için değildir. Sakın hepsinin yaratıcısı aynı olduğu için öyle olmasın? O yüzden benziyor olmasınlar birbirlerine? Biz de bu açıdan yorumlayabiliriz meseleyi, böyle görebiliriz. Bizce bu daha mantıklı. Çünkü örneğin hem bir kulağın bütün parçaları bir arada aynı anda çalışmadıkça işlevsiz kalacağı bilinecek, hem de o türler arası geçişlerin çok yavaş, milyonlarca, milyarlarca senede olduğu ifade edilecek. Peki bu nasıl olacak? O kulak meydana gelmeye fırsat bulamayacak ki! İşte indirgenemez komplekslik kavramı.

Bir an kabul edelim ki, tüm bu evrimler faydalı mutasyonlarla oluyor olsun. (Mutasyonlar zararlı olur ama biz öyle varsayalım.) Nasıl oluyor da her köşe başından bu kadar çok canlı çıkıyor o zaman? Bu kadar yavaş oluyor ama 10 milyon canlı türü ve trilyonlarca canlı ferdi var, öyle mi! Bu oluşumlar tesadüfle çalışan şuursuz evrim mekanizmalarıyla oluyorsa bu iş bu kadar hızlı olmaz, bu derece çeşitli olmaz ve bu mertebede mükemmel olamaz. Vücudunuzda bir kusur bulabiliyor musunuz? (Bu kadar mükemmel bir işleyiş ve tasarım göz önündeyken rahatlıkla göz ardı edilebilecek istisnaî, küçük ve hikmetli kusurları bir tarafa bırakın ve büyük resme bir bakın nasıl harika görünüyor.) Akıllı, şuurlu insan olan bizler, şuursuz mekanizmaların yaptıklarının daha iyisini rahatlıkla yapabilmemiz gerekirdi. Fakat yapamıyoruz. Bundan ne sonuç çıkartmamız gerekiyor? Bir ressamın yaptığı tabiat tasvirini alkışlıyoruz, fakat bunun aslı daha güzel! Bu nasıl bir şeydir?

“Bir patlamadan kâinat oluşmuş!” deniliyor değil mi? Hâlbuki patlama dağıtır, yıkar, bozar, maddeyi bir araya toplamaz, düzenli şekiller meydana getirmez. Konuşan, hisseden, ağlayan, üzülen, gülen insanlar üretmez patlama! Nasıl buna inanmamız bekleniyor? Bu tarihin en büyük safsatası! Patlamadan bu kâinat olmuş! Siz olmuşsunuz, biz olmuşuz, her şey olmuş! Büyük patlama sadece bir çıkış noktası olabilir, şu muhteşem kâinatı açıklamaya ve onun gerçek sebebi olmaya yeter mi hiç?

Bu noktada size oldukça etkileyici bir videoyu seyretmenizi tavsiye edeceğiz. “Resurrection Plant Video 3 – Professor Jill Farrant” olarak aratarak internette bulabileceğiniz bu videoya “Diriliş Bitkisi” ismi verilmiş. Alıcı bir gözle bir bakın bakalım, şu şahit olacağınız şaşırtıcı oluşumda tabiatın makineleri ve yüksek bilgisi nereye gizlenmiş? Acaba görebilecek misiniz? Videoda basit ve kuru bir diken, çalı parçası olarak görülen ve çölde yuvarlanan bitkinin su ve toprakla âdeta nasıl dirildiğini ve suyla kırılıp toprağa düşen tohumcuklarının nasıl yeşerdiğini göreceksiniz. “O ölüden diriyi çıkarır ve diriden ölüyü çıkarır, ölümünden sonra da yeri diriltir. İşte siz de böyle çıkarılacaksınız”[2] mealinde bir ayet var.

İşte bu video bunun somut bir örneği. “Diriliş Bitkisi-Resurrection Plant” Video Adresi: https://youtu.be/ktpL8LhQZKA

Devam ediyoruz. Şimdilerde DNA’nın üzerine veri depolama denemeleri yapılıyor. Avrupa Biyoinformatik Enstitüsü’nden Dr. Nick Goldman şimdiden 1 gram DNA’ya 2,2 petabayt (2200 terabayt) veri kaydetmiş ki, bu miktar 1 gram DNA’ya 100 milyon saatlik Full HD film kaydetmek anlamına geliyor. (1 terabayt: yaklaşık 1000 GB.) DNA’ya veri depolamanın en verimli ve ucuz yol olduğu, bu konuda kimsenin DNA’nın eline su dökemeyeceği ifade ediliyor. Üstelik son derece de kalıcı bir depolama ortamı. Kayıtlı bilgiler derin dondurucuda binlerce, on binlerce yıl boyunca saklanabiliyor. Dijital veri depolama metotlarında ciddî bir yer işgali, kısa ömürlülük ve elektrik sarfiyatı söz konusu. İnsan DNA’sının ise böyle bir sorunu yok: Yemek yiyerek ve su içerek besleniyor, şehir elektriği kullanmıyor ve laboratuvarda küçük bir hücre kültürü kabından daha fazla yer işgal etmiyor. Dünyadaki bütün dijital veriyi depolamak için 57 kilogram DNA’nın yeterli olacağı hesaplanmış.

“Dünya’ya bir göktaşı çarpacaksa, insanoğlunun bütün bilgi birikimini birkaç yüz kilo DNA’ya kaydedip ve bunu yerin iki kilometre altındaki bir elmas madeninde saklayıp, derin dondurucuda iyi bir şekilde korursak, büyük felaketten binlerce yıl sonra sığınaklarından çıkan torunlarımız, DNA’da depolanan veriler sayesinde medeniyete bizim kaldığımız yerden devam edebilirler” diye bir senaryo bile hayal ediliyor. Hâlbuki 1 gram DNA, test tüpüne koyulduğunda görülemeyecek kadar küçüktür. Genetik depolamanın pratik hayatta kullanıma girmesi içinse, bilgisayar kadar hızlı kaydetmek ve dosyaları bilgisayar kadar hızlı silmek gerekiyor. Milyarlarca komut satırından oluşan ve trilyonlarca insan hücresinde tek tek kopyaları bulunan genetik koda toplu kayıt yapmak şimdilik bu kadar kolay olmadığından, trilyonlarca hücreyi aynı anda okuyan ve flash bellek hızında yeniden kodlayan bir sistem gerektiği ve yakın gelecekte böyle bir sistemin geliştirilmesinin imkânsız olduğu ifade ediliyor.[3]

Şimdi lütfen bir düşünün. Madem sahip olduğu muhteşem özellikleri günlük hayatta kullanacak teknolojiyi bile henüz geliştirmediğimiz DNA molekülü, hiç de rastgele oluşmuş gibi görünmüyor ve büyük bir tasarımın ürünü olduğu her hâlinden belli oluyor. O hâlde DNA gibi bir molekülü yapabilmesi için tabiatta bulunması gerekli bilim ve tekniğin devasa boyutunu siz kıyas edin ve onda böyle ileri bir bilginin ve teknolojik makinelerin mevcut olup olmadığına siz karar verin.

“Fantastik Bilgi Depoları: Beyin ve DNA” Eğitim Programı Ders Videosu:

https://youtu.be/97SAi4aqU4E  (40.35 / 01.02.58 arasındaki bölüm)

Görsel destekli ve akademik nitelikli “Keşif Yolculukları Risale-i Nur Eğitim Programı”mızı www.kesifyolculuklari.com veya www.risaleinuregitimprogrami.com  adreslerinden sistematik olarak takip edebilirsiniz, eğitim programının ders müfredatı olan metin ve görsel/interaktif kitaplarımıza ulaşabilirsiniz.

Ediz Sözüer

[1] Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Sinan Canan’ın, Uludağ Üniversitesi’nde ’NBeyin’ adlı konferansta beyin hakkındaki son çalışmalar hakkında verdiği bilgilerden.

[2] Rum Suresi, 19. Ayet.

[3] khosann.com/Kozan Demircan/”Bilim adamları DNA’ya veri depoladı” isimli makaleden yararlanılmıştır.

Sende yorum yazabilirsin