FETÖ Gibi Yapıların Türememesi İçin Ne Yapmalı? Cemaatlar Nasıl Olmalı?

Memleketimiz zor ve sıkıntılı günlerden geçiyor.

Hükümetimiz hain FETÖ örgütüyle tüm kurumlarıyla mücadele etmeye çalışırken, puslu havadan faydalanmaya çalışan birtakım kendini bilmezler büyük bir iştiyakla FETÖ üzerinden cemaatlere saldırmakta, onların da ileride zararlı olabileceğini ileri sürmektedirler. Televizyonlarda, açık açık cemaat, tarikat isimleri verilerek Ehl-i Sünnet cemaatler, tarikatlar hedef gösteriliyor. Dahası bu hedef göstermeler, bazı ilahiyat profesörlerine yaptırılıyor. Bu insanlar, bilip bilmeden -belki de bilerek- hem “Türkiye’yi ancak laiklik kurtarabilir” derken, hem de açık açık isim vererek cemaatleri, tarikatları acımasızca tenkit etmektedirler..

Önce şu ayırımı herkesin mutlaka yapması gerekiyor: FETÖ, aslâ bir cemaat değildir.

FETÖ’nün başvurduğu yöntemler, hiç bir şekilde İslâm’la bağdaştırılamaz! Hedefe varmak için her türlü gayr-ı meşrû yolu meşrû olarak gören bir oluşum asla Müslüman bir cemaat olamaz!
CIA’ye, MOSSAD’a, Vatikan’a ve İngiliz derin devletine derinden bağlı bir hareket asla İslâmî bir cemaat olamaz!

Ülkesinin Meclisini bombalayan, halkını tankların altında ezen, uçaklarla halkına bomba yağdıran, Müslüman bir Cumhurbaşkanına suikast üstüne suikast düzenleyen bir terör örgütü asla Müslüman ve Ehl-i Sünnet bir cemaat olamaz! Takiyye ahlaksızlığıyla münafıkane kılıktan kılığa giren karaktersiz bir şebeke asla Ehl-i Sünnet ve cemaat olamaz! FETÖ’yle mücadele ederken bir taraftan laikler, diğer taraftan -YENİ-FETÖ’cüler, tankların önüne yatan cemaatleri, tarikatları hedef tahtasına koymaya çalışıyorlar.

Şunu unutmamak gerekiyor: Eğer cemaatler ve tarikatlar çökerse, Ehl-i Sünnet çöker. Ehl-i Sünnet çökerse, özelde bu toplumu, genelde İslâm dünyasını bin küsur yıl ayakta dimdik ve diri tutan omurga çöker.

Önce bu toplum, ardından da İslâm dünyası orta ve uzun vadede kaosun eşiğine sürüklenir. Ve bir daha da belini doğrultamaz.

İslâm dünyasının bin küsur yıl huzur ve barış içinde olmasını, Selçuklu ve Osmanlı’nın bin yıllık mücadele ve mücahedeyle kurup koruduğu Ehl-i Sünnet omurgaya borçlu olduğunu bilmeliyiz.

Bir zararı gidermeye çalışırken toplumun din algısında tedavisi zor başka yaralar açmamak icap eder.

Kuran’ı en doğru anlayan, en doğru uygulayan Peygamberimiz Hz. Muhammed(ASM)’dir. Muhammed (ASM)’siz bir İslam, mesnetleri yıkılmış bir Kur’an, sünnetten mahrum edilmiş bir din ve nihayetinde zembereği dağılmış, başı koparılmış bir Müslümanlık elimize verilmek isteniyor. Cemaatleri tenkit edip itibarsızlaştırma çabalarının altında böyle bir niyetin olduğunu unutmayalım.

O yüzden şunun altını çizerek söyleyelim ki: Cumhurbaşkanımız da, Başbakanımız da, Diyanet İşleri Başkanımız da mutlaka Ehl-i Sünnet’e, cemaatlere ve tarikatlara sahip çıkmalı, halkı bu konuda doğru yönlendirmelidirler..

CEMAATLARDAKİ EHLİ SÜNNET ANLAYIŞ; TERÖRE VE DEVLETE İSYANA İZİN VERMEZ

Öncelikle Ehl-i Sünnet cemaatler ana ilkelerini Kur’an ve Sünnetten almışlardır. Bu ilkeler FETÖ benzeri bir kalkışmaya izin vermez. Cemaatlerin asıl amacı İslam’ı öğrenmek, yaşamak, iyi bir kul olmak, insanı kamil olmak ve İslam’ı başkalarına tebliğ etmektir. Bunun için de eğitim faaliyetleri yapmaktadırlar. Cemaat mensubu şahısların hataları genelleştirilmemeli, şahıslarına hasredilmelidir. Kur’an-ı Kerim’de yer alan; “Birinin hatasıyla başkası mesul tutulamaz”(En’am: 164) mealindeki ayetin hükmü gereği, bir cemaat mensubunun hatası yüzünden bütün cemaat suçlanmamalı. Nasıl ki ahlaksız bir doktor yüzünden ‘bütün doktorlar ahlaksızdır’ demek çoğunluğu ahlaklı olan doktorlara haksızlık olduğu gibi… Şu gerçeği kabul edelim ki; her yönüyle mükemmel insanlardan oluşan bir topluluk yeryüzünde bulunmamaktadır. Ehil olmayanlar bir işe girerse suistimaller olabilir. Dikkat edilmesi gereken nokta, iyi taraflarının mı yoksa kötü taraflarının mı fazla olduğudur. Mahşerde Allah’ın adaletinin de böyle tecelli edeceğini Resulullah bildirmiştir.. Öyleyse bizim de insanlara Allah’ın bu adalet ölçüsüyle muamele etmemiz gerekir. Yani iyi tarafları fazla ise o insan veya cemaat sevilmeye, saygı duyulmaya ve takdir edilmeye layıktır. Kötü tarafları fazla ise kötüdür deyip ona göre muamele etmeliyiz.. Cemaatlerin iyi taraflarının fazla olduğu aşikardır. Cemaatlar imkanları ölçüsünde ulaşabildikleri insanlara islamı öğretme, sevdirme gayreti içindedirler. Oradan aldığı derslerin etkisiyle, sıradan bir cemaat mensubu bile yetersiz de olsa harama helale dikkat etmeye çalışır, ibadetlerini eksik de olsa yerine getirmeye çalışır. İslamiyet’e samimi taraftardır. İslami değerlere hürmetkardır.

Tabii ki tebliğ ve irşad tarzları; meşrepleri ve meslekleri aynı olmayan bir kısım tarikat ve cemaat mensuplarının, birbirleri hakkında bazı eleştiriler getirmeleri anlayışla karşılanabilir. Açık bir iftira ve şeriatın zahirine muhalif olmadıkça bu eleştirilere ilişilmemelidir.

CEMAATLAR NASIL OLMALI?

Cemaatlar ittifak etmeli, birbirlerini tenkit etmemeli,

Büyük İslam müçtehidleri, ana ilkeleri aynı olan mezhepler hakkında nasıl ki hepsi de haktır deyip, Müslümanlar arasında barışı hoşgörüyü, birlikteliği sağlamışlarsa, bugün de Kuran’ve İslam’a hizmet eden, ana ilkeleri aynı olan Ehl-i Sünnet cemaatler arasındaki tarz farklılıkları saygıyla karşılanmalı. Her cemaat taraftarı; “benim cemaatim, şeyhim iyidir, doğrudur, daha güzeldir” diyebilmeli. Fakat “sadece benimki doğru, diğerleri yanlış” dememeli. Ana esaslar aynı olduktan sonra teferruattaki farklılıklar anlayış ve hoşgörüyle karşılanmalıdır.. Yüzlerce ayet ve hadis-i şerifin şiddetle emrettikleri uhuvvet, muhabbet ve yardımlaşmayı yapıp din karşıtlarından daha şiddetli olarak dindaşlarımızla ittifak etmeliyiz. Yani birbirimizle sürtüşmemeliyiz. Tenkit etmemeliyiz.

Böyle bir ittifak mümkün mü? Evet mümkündür. . Ancak doğru ve gerçekçi bir başlangıç yapılırsa gerçekleşebilmesi mümkündür. İstanbul için şöyle bir uygulama ile başlanabilir. TGTV nin üyesi olan çok sayıda vakıf var. Bu vakıfların çoğunun arkasında da bir cemaat var. TGTV 3-4 ayda bir bu vakıflarla tanışma toplantıları düzenliyebilir. Bu toplantılarda her vakfın temsilcisi 10-15 dakika içinde vakfını tanıtır, faaliyetlerini anlatır. Genel gidişat hakkında dilek ve temennilerini dile getirilir. Ardından da toplanan iletişim bilgileri bütün katılımcılara verilir. Bu tür toplantılar mutad olarak devam ettirilirse vakıf temsilcileri birbirlerini tanırlar, aralarında dostluklar arkadaşlıklar oluşur. Faaliyetlerine birbirlerini davet ederler. İnsanlar birbirlerini tanıdıkça da bakarlar ki bu kardeşim de benim gibi iyi niyetle islam davası için gayret ediyor. Öyleyse yolumuz ve hedefimiz aynı. Ben onun hizmetlerini takdir etmeliyim. Başarılarından sevinmeliyim. Onun başarısıyla iftihar etmeliyim. Onun hizmetini kendi hizmetimmiş gibi görmeliyim. Böylece yakınlaşmalar oluşur. Birbirlerini tenkit etmezler, kıskanmazlar. yardımlaşırlar Zaten ittifak böyle olursa mümkündür. Yoksa kimse başlattığı hizmetini, vakfını kapatıp başkasının vakfına dahil olmayı kabul etmez. Birlikte el ele yardımlaşarak, olursa aynı hedefe doğru İslam davasını hep birlikte yüceltmiş oluruz.

Şahıslar Kutsallaştırılmamalı;

İslami cemaatlerde; çok fazla tenkit edilen konulardan biri de; kanaat önderlerinin aşırı kutsallaştırılıp, “tek adam, mübarek adam, keramet sahibi adam, tasarruf sahibi adam, her yaptığında-her sözünde bir hikmet vardır, yanlış bir şey söylemez, hata yapmaz” konumuna yükseltilmesidir. Çözüm olarak da ;şahıslar kutsallaştırılmamalı şahıslara değil ilkelere ve davalara bağlanılmalı.

Üstad Bediüzzaman bu konu ile ilgili bir hatırasını şöyle naklediyor: “Kardeşim Abdullah dedi ki; Şeyhim Ziyaeddin Efendi bütün ilimleri biliyor çok mübarek bir zattır, siz de ona intisap edin. Ona dedim ki; o Zat’ın, zannettiğin gibi her şeyi bilen bir Zat olmadığını sana ispat etsem, sen onu bırakır kaçarsın. Ama ben o Zat’ı makamı için değil İslam’a hizmet ediyor diye sevip takdir ediyorum. Manevi makamı yüksekmiş, ilmi varmış yokmuş, benim için önemli değil.” demiştir.

Bizler de mensubu olduğumuz cemaatimizdeki hocalarımızı, şeyhlerimizi, ağabeylerimizi manevi makamlarının büyüklükleri için değil de, bize rehberlik yapıyor, dinimizi öğretiyor, İslam’a güzel hizmetler yapıyor, insanlara faydalı oluyor, büyük fedakarlıklarda bulunuyor, güzel ahlaki meziyetleri var. İhlaslı, mütevazı bir insan vs deyip, o yönleriyle takdir etmeliyiz, dua etmeliyiz. Öğüt ve nasihatlerini İslami ölçülere uyuyorsa kabul etmeliyiz. Uymuyorsa kabul etmemeliyiz. Onların hata yapabileceğini kabul etmeliyiz. Söylediklerini mihenge vurmalıyız. Mihengimiz İslam’ın (kitap ve sünnetin) ölçüleri olmalı. Uyarsa kabul etmeliyiz uymazsa iade etmeliyiz.

Bu konuda Bediüzzaman diyor ki; “Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim. Veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyleyse, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalpte saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz. (Münazarat-1909)” diyerek kendi sözünün ayet gibi kabul edilmemesi gereğini vurgulamıştır.

Bunun için Sadece kalbimizin sesini değil aklımızın da sesini dinlemeliyiz. Dini gösterip dünya isteyen, Allah’ı gösterip kendisine adanmışlık isteyen gizli müşriklere dikkat etmeliyiz.

Cemaatler kurumsallaşmalı. Kurumsal bir yapı olmalı;

Tek kişinin değil de istişare ve ortak akılla bir heyetin idare ettiği, bir anlayışın tekamül ettirilmesine ihtiyaç vardır. Tek şahsın idare ettiği, o şahsın kararlarının tartışmasız kabul edildiği cemaatlerde doğru yoldan sapma ihtimali her zaman potansiyel olarak vardır. Bir heyetin istişare ile idare ettiği cemaatler daha istikametli olurlar, daha az hata yaparlar.

Bu konuda Bediüzzaman yıllar öncesinden zaman şahıs zamanı değil şahs-ı manevi zamanıdır dersini Risale-i Nurda çok yerde ifade etmiştir. Kurumsal Şirketlerde uygulanmaya çalışılan “toplam kalite yönetimi” anlayışı cemaatlerde de uygulanmalıdır. Yan yana omuz omuza dizilmiş “1”lerden oluşan sayının değeri yükseldiği gibi heyetteki her üyenin eşit temsil edildiği, her üyenin değerinin eşit kabul edildiği, vesayetin, tahakkümün olmadığı, birbiriyle dayanışma halindeki heyetler idare etmeli cemaatleri. Kararlar Cemaat liderinin emir ve talimatlarına göre değil, mutlaka istişare ile verilmeli.

İlke ve prensip kararları mütevelli heyeti tarafından icra kararları ise herkesin eşit temsil edildiği, tahakkümün, vesayetin olmadığı Vakıf Yönetim kurulu tarafından verilmelidir.

Mütevelli Heyeti ve Yönetim kurulu Üyeleri seçimle belirlenmeli;

Mütevelli heyeti ve Yönetim kurulu üyeleri atama ile değil de belli süreler için ve cemaat mensuplarının oylarıyla seçilmelidir.

Bu konu ile ilgili yapılan önemli bir yanlış da Vakıf Tüzüğü hazırlanırken vakıf mütevelli üyeleri ölüm veya istifa sebebiyle mütevelli üyeliğinden düşebiliyor.. Bununla birlikte diğer bir yanlış da öldüğü veya istifa ettiği zaman vasiyet mektubunda yerine kimin geçmesini istedi ise o kişi seçilmek zorunda kalınıyor. Bu usul aile vakıflarında normal karşılanablir. Ancak cemaat vakıflarında bu usul sıkıntılıdır.. Böyle olunca Vakıf yönetiminin belli kişilerin kontrolunda kalmasına ve vesayetin devamına sebep olur. Cemaat vakıflarında mütevelli üyelerine belli bir süre konmalı. Bir dönem sonra mütevelli üyeleri tamamen değişmeli. Yeni üyeleri de Yönetim (İcra) kurulunun teklif edeceği adaylar arasından en az 40-50 kişiden oluşan vakıfta hizmeti geçmiş kıdemli vakıf gönüllüleri tarafından gizli oyla seçilmeli. Bu kıdemli vakıf gönüllülerinin isimleri de önceden Vakıf yönetimi tarafından belirlenip ilan edilmeli. Bunun adına Vakıf Meclisi veya delegeler gibi bir isim de verilebilir. Misal olarak, 5 yıl gibi bir süre için seçilmiş olan Vakıf Mütevelli Heyeti de 2-3 yıl gibi daha kısa bir süre için vakıf yönetim kurulunu seçmeli.

Vakıf Yönetimi şeffaf olmalı;

Cemaatın bütün gelir giderleri cemaaatın resmi vakıf hesabı üzerinden olmalı. Hesaplar ve faaliyetler denetlenebilir, hesap verilebilir yani şeffaf olmalıdır.

Bu konuda devlete düşen görev de; Cemaat vakıflarının “Vergi Muafiyeti Kazanmış Vakıf” statüsü kazanmalarını teşvik etmeli, formaliteleri kolaylaştırmalı, özendirmelidir. Bu sayede Maliye Bakanlığı tarafından daha sıkı denetlenmiş olacaktır.

Cemaatlar kadrolaşma faaliyetlerine girişmemeli;

Cemaatların devleti ele geçirme, mensuplarını devletin önemli kurumlarına yerleştirme, devletle veya siyasi partilerle pazarlıklar yapma gibi faaliyet ve teşebbüsleri kesinlikle olmamalı. Cemaatın görevi islamı insanlara anlatmak, tebliğ etmek, eğitim faaliyetleri yapmak, topluma iyi insan, dindar insan yetiştirmek olmalıdır. Yetiştirdiği bir talebeyi serbest bırakmalı, ondan faydalanmayı düşünmemelidir. Burada şu ince noktayı da belirtmek lazım; İşsiz veya yeni mezun bir insana iş bulmak insani bir vazife olarak anlayışla karşılanabilir. Ama bir kurumda çalışan bir personel, cemaatımızın mensubu diye Onu iyi makamlara getirmek için girişimde bulunmak kadrolaşmaktır. Son derece yanlıştır. O zaman FETÖ’nün durumuna düşülür. Toplumda rahatsızlıklara sebep olur. Makamlara eleman seçimi, tamamen devlete bırakılmalıdır. Devlet liyakata göre uygun olanı seçmelidir. Cemaatın temsilcileri bu konuda devlet nezdinde girişimlerde bulunmamalıdır.

Cemaatler kesinlikle siyasi faaliyet göstermemeli;

Özellikle dini cemaatlar gaye ve maksatlarını açıkça ortaya koymalıdırlar. .Bu gün var olan dini cemaatların bilinen gayeleri; islamı öğretmek, tebliğ etmek için eğitim ve hayır faaliyetleri yapmaktır. Bu gayeler zamana göre değişmeyen islamın emirlerine göre yapılmalıdır. Siyasilerle çok içli dışlı olan cemaatlar zaman zaman menfaat gördüğü siyasi partinin istek ve beklentileri doğrultusunda kendi ilkelerinden taviz verebilirler. Bu durum da cemaatın güvenilirliğine gölge düşürür. Cemaat islamın, müslümaların, ülkenin maslahatına en uygun bir partiye oy vermeyi mensuplarına tavsiye edebilir. Ama bu destek tavsiye derecesinde kalmalı, ev ev, sokak sokak dolaşıp o partiye oy isteme şeklinde bir faaliyetin içinde olmamalı. Oy verdik deyip o partinin iktidarından Dünyevi menfaat beklenmemeli.. Çünkü islami bir cemaatın ana ilkesi islamı bütün insanlığa duyurmak, tebliğ etmektir. Bir partinin ateşli savunucusu olarak görülmüş, ve öyle tanınmış bir cemaat mensubu, o partiden olmıyan kişilere islamı tebliğ etmekte sıkıntılar yaşıyacaktır. İslamı anlatmak isteyen şahsa partici gözüyle bakılacak, onun partisine muhalifse duygusal olarak anlattığı gerçeklere de muhalefet edecektir. Dini siyasete alet etme suçlamasına muhatap olabilecektir.

Cemaatların maddi ve ekonomik bir hedefi olmamalı;

Cemaatlar, cemaat adına şirket kurmak, yapı kooperatifi kurmak, cemaat adına gazete çıkarmak, radyo – televizyon açmak, finans kurumu açmak gibi faaliyetlerde bulunmamalı. Menfaatin girdiği bir cemaatta rekabet ve dedikodular yüzünden huzursuzluklar başlar, İyi niyet, ihlas ve Allah rızası gibi kavramlar ikinci dereceye düşer. Cemaat arasında tesanüd zayıflar ve bir süre sonra dağılır veya bölünür. Cemaatta Allah rızası kavramının güçlü olması için hiçbir menfaat gayesinin olmaması gerekir.

Kurulacak şirketler ancak cemaat mensubu şahıslara tavsiye edilebilir. Şahıslar kendi adına şirket kurabilirler., Ticaretin kurallarına göre çalıştırırlar. O zaman o şirketin hatası da savabı da cemaata gelmez. Şahıslara gider. Hatta okul açma, üniversite açma gibi cemaatın gayesine yönelik faaliyet gösterecek kurumlar bile cemaat adına değil şahıslar adına açılmalı. Belki fazla karlı olmadığı için pek tercih edilmiyen yayınevi kurma dini kitap neşretme, öğrenci yurdu açma gibi faaliyetlere şahıslar fazla girmedikleri için cemaatın vakfının iktisadi teşekkülü gibi kurulup faaliyetleri cemaat tarafından desteklenebilir. Onun dışındaki hiçbir ticari faaliyete cemaat girmemeli. Faaliyetlerini mensuplarının ve gönüllülerinin bağış ve destekleriyle yürütmelidir.

Bu konuda devletin üzerine düşen görevler de bulunmaktadır..

1. Devlet, vakıfların faaliyetlerini kolaylaştırmalı. Mevzuat olarak bazı kolaylıklar ve avantajlar getirmelidir. Çünkü kamu yararına eğitim faaliyeti yapmakta ve devletin bu yöndeki yükünü hafifletmektedirler. Vergi muafiyeti kazanmış vakıf statüsüne girme teşvik edilmeli ve formaliteleri kolaylaştırılmalıdır.

2. Cemaatların kendilerini gizlemeye sevkeden Medreslerin kapatılması kanunu ile Tekke ve Zaviyelerin kapatılması kanunları kaldırmalıdır.. Dergah ve Medrese açmak suç olmaktan çıkarılmalıdır.

3. Devletten beklediğimiz önemli bir görev de; Mısırdaki Ezher Üniversitesinden daha büyük ve Ehli sünnet itikadındaki alimlerin öğretim üyesi olarak tercih edildiği, bir İslam Üniversitesi açmaktır. Müslümanların birleşmesi; ancak Ehl-i Sünnetin kucaklayıcı, birleştirici, tekamüle açık, farklılıkları kabul eden anlayışının güçlü ve yaygın olmasıyla mümkün olabilecektır.

Türkiye’de Ezher Üniversitesinin kardeşi olacak ve sağlam Ehli sünnet anlayışında dünya çapında ilim adamları yetiştirecek büyük bir İslam üniversitesine ihtiyaç vardır. Böyle bir üniversitenin merkezi de elbetteki İstanbul’da olmalıdır.

Kuleli Askeri Lisesi binası böyle bir üniversite için çok elverişli bir mekandır. Benzer bir tarihi bina da -biraz daha küçük olarak- Bursa da Işıklar Askeri Lisesi adında gene aynı tarihte -1845 yılında-yapılmış bir bina daha bulunmaktadır. Ayrıca İzmir’de de 1983 yılında yeni hizmete açılan Maltepe Askeri Lisesi olarak kullanılmış olan bir mekan daha vardır. Bu mekan da bir Üniversiteye yakışacak büyüklükte bir kampüs şeklinde geniş bir alanda konuşlanmıştır.

Bu her üç bina da İslam Üniversitesinin bölümleri, fakülteleri olarak hizmete sunulursa hükümetimiz; çok hayırlı kalıcı, bütün İslam dünyasına ilim adamı yetiştirecek büyük bir eser bırakmış olacaktır.

FETÖ İLE ETKİN MÜCADELE DEVAM ETMELİ

FETÖ ile mücadelenin başımıza yeni bir çorap örmesini önlemek için bu mücadeleyi stratejik ve dikkatli bir şekilde götürmek gerekiyor.

Cumhurbaşkanımızın ifade ettiği gibi örgütün17/25 Aralıktan sonra bile hala uyanmayıp ihanete devam eden ve 15 Temmuz darbe girişimine aktif olarak katılan ve destekleyen üst kesimi için hukukun emrettiği en ağır cezai yaptırımlar uygulanmalıdır. Ticaret kesimine uygulanacak yaptırımlar hukuka uygun olmalı, yargılanmalı, kanunun uygun gördüğü cezalar verilmelidir. İbadet kesimi ise çoğu İslami hassasiyetinden dolayı bu hain örgütün gerçek yüzünü bilemedikleri için, islami hizmet zannederek taraftar olmuş, sevap kazanma niyetiyle destek vermiş, saf, mümin, Müslüman insanlardır. Bunların taraftarlıklarının zaman içinde örgütün ve örgüt liderinin kirli yüzü açığa çıktıkça yapılan yayınların etkisiyle peyderpey soğuyacaklardır.

Ameller niyetlere göredir. Niyetin ihanet mi ibadet mi olduğunu anlayabilmek için mahkemece yargılanmalılar. Bizim kültürümüzde “Şeriatın kestiği parmak acımaz” anlayışı vardır. Mahkemenin verdiği karara kimse itiraz etmez. Mahkeme kararı ile de ihaneti belgelendiğine göre demek ki ihanet etmiş denilir kamu vicdanında da mahkum olurlar. İhanet niyetinde olmayanlar da destek ve taraftarlıkları için pişmanlık duyabilirler.

Diğer taraftan bu hain yapıya en ufak bir taraftarlığı olmadığı ve hatta açıkça karşı tavır sergilediği halde, bir şekilde FETÖ kurumlarına ucundan kenarından bulaşmış (Bankasya’da hesabı olması, okullarında veya dersanelerinde okuması veya çocuğunu okutması gibi) basit gerekçelerle birçok masumun da mağdur edildiği hikayelerini çokça duyuyoruz. Değişik mahfillerde, “şunu da işten atmışlar veya tutuklamışlar, halbuki onlarla hiç alakası yoktu” gibi konuşmalara sıkça şahit oluyoruz. “Birileri FETÖ ile mücadele adı altında, fırsatı değerlendirmek için bilerek hedefi genişletiyor olabilir” değerlendirmeleri de sıkça yapılıyor. Bu işin toplumdaki yansımalarından olarak da; cemaatların dini sohbetlerine katılmalarda gözle görülür derecede azalmaların olduğu, istikametli ehl-i sünnet cemaatların evlerinde kalmak isteyen üniversite öğrencilerinin sayısında geçen yıllara göre üçte bir oranında azalma olduğu da yapılan konuşmalar arasındadır. Zan ve yakıştırma üzerine ihbar edilip nezarete alınan kamu görevlileri mahkemece suçsuz sayılıp görevlerine iade edilseler bile, işgüzar idareciler tarafından sizinle çalışamam denilip işlerinden istifa ettirilmektedirler. Mahkeme suçsuz bulduğu halde bu insanlar vatan hainliği gibi ağır bir suçtan yargılanmak ağırlarına gitmekte, suçsuz bulunup salıverildiklerini en yakınlarına bile söyliyememektedirler. İşlemedikleri ağır bir suçlama karşısında ağır bir travma yaşamaktadırlar. Bu işin faturası da korkarım ki hükümetimize çıkarılabilir… Onun için bu yanlışlara derhal müdahale edilmeli, Yapılan bütün uygulamalar yargıya açık olmalı, yargısız infazların suistimale açık olduğu unutulmamalıdır.

28 Şubat döneminde yapılan yargısız infazların özellikle TSK’da yapılanların acısını bizzat yaşayanlardanım. Emekliliğini haketmiş olan subaylar sürgün, taciz, itibarsızlaştırma gibi mobing uygulamalarıyla genç yaşlarda ve düşük rütbelerde istifa ettirildiler. Aynı şekilde yüzlerce askeri öğrenci de ya atıldı ya da baskı yapılarak istekli ayrılıyor gösterildi. Emekliliğini doldurmamış olan subay ve astsubaylar da YAŞ kararıyla yargısız atıldılar. Bu mağduriyetlerden hiç olmazsa YAŞ kararıyla atılanlar, Sayın Cumhurbaşkanımızın Başbakanı olduğu hükümet tarafından düzeltildi ve bu sayede çok dua ettik.. Diğer iki grubun mağduriyeti devam ediyor.

Sonuç olarak; şahısların insafına bırakılmış bu yargısız infazların giderek tedavisi imkânsız bir yaraya dönüşmemesi, ileride başımızın ağrımaması için, bu FETÖ ihaneti ile mücadele yargı yolu ile yapılmalıdır.

Biz, Hz.Ömer’in “Adalet mülkün temelidir” kaidesiyle, insanlığa adalet dersi vermiş büyük bir milletin evlatlarıyız. Böyle büyük bir devletin devamıyız.

Büyük milletler güçlü oldukları zaman da adaletli olmuşlardır.

“Zalime karşı şiddetli ama mazluma karşı şefkatli” bir devlet yönetiminden ayrılmamak dilek ve temennisiyle….

Selahattin ARSLAN

Kaynak: nurdanhaber.com

Sende yorum yazabilirsin