Genler mi Özgür İrade mi?

Fıtrat üzerinde en belirleyici husus genlerdir. Son dönem genlerde yapılan çalışmalar insanoğlunun sadece fizyolojik işleyişinde değil, psikolojik işleyişin zannedildiğinin çok ötesinde belirleyici olduğu gerçeğini ortaya çıkardı. Ve bu beraberinde bir tartışma meydana getirdi.

Acaba gerçekten insanın bir özgür iradesi var mı?

Çünkü genetik çalışmalar öylesine gerçekler ortaya koydu ki insanların suça eğiliminden, eşcinsellikten, eş seçimine, kişilik yapısına varıncaya kadar hayatında belirleyici rol oynayacak unsurlar hep genler tarafından belirleniyor.

Örneğin; Hollanda da üç kuşaktır gangster olan bir ailenin gen haritası çıkartıldı. Ve bu ailenin bireylerinin gangster olmasının sadece çevresel faktörlerle izah edilemeyeceği, bu aileye özgü bir genin bu durumun ortaya çıkışında, suça eğilimde ortaya çıkışında önemli rol oynadığı araştırmalar sonucu ortaya çıktı.

O ailede var olan bir gen kolesterolün olması gerekenden düşük olmasına neden oluyor. Düşük kolesterolde insanlarda şiddet, bencillik, suça eğilim, baskı, problemlerini şiddet ile halletme eğilimi açığa çıkartıyor.

Yine suça eğilimli insanlarda yapılan genetik çalışmalarda, o kolesterolün normalden düşük olmasına neden olan o genin o insanlarda da var olduğunu ortaya koyuyor.

Genler konusundaki çalışmalar henüz bu seviyeye ulaşmadan önce bu tür durumlar daha ziyade çevresel faktörler ile izah ediliyor idi. Elbette ki çevrenin etkisi yadsınamaz. Ama bununla birlikte genetik faktörlerin etkisi de göz ardı edilemez. Sadece bu konuda değil, eş seçiminde de önemli rol oynuyor.

İsviçreli bir bilim adamı tarafından yapılan meşhur Tişört Deneyi vardır.

Bir grup kadına, spor yapıp terleyen bir grup erkeğin atletleri koklatılıyor. Ve onlardan tercih ettikleri bir atleti ayırmaları isteniyor. Onları görmedikleri halde sadece spor yaparken giydikleri atletlerini koklayarak bir tercihte bulunuyorlar. Ve kadınların tercih ettikleri erkeklerle genetik benzeşimleri üzerinde bir çalışma yapılıyor. MHC genine özellikle bakılıyor. Çok ilginçtir MHC geni kişinin bağışıklık sistemini belirleyen bir gen.  Antikor üretimini düzenleyen bir gendir. Ve araştırmanın neticesinde kadınların MHC geni farklı olan erkekleri tercih ettikleri ortaya çıkıyor. İnsanlar eş seçerken ki hayvanlarda da bu söz konusu mümkün olan MHC geni farklı olan kişileri seçme eğilimi içerisine giriyorlar.

Bu da esasında Allahın Resulü nün Hadisi Şerifi ile ne güzel örtüşüyor. “Yakın akrabanızla evlenmeyin zira çocuğunuz zayıf olur” buyruluyor ya!

MHC geni ne kadar farklı ise çocuğun bağışıklık sistemi o kadar güçlü oluyor. Çünkü genetik olarak bir zenginleşme söz konusu oluyor.

Bununla beraber MHC geni ne kadar birbiriyle yakın olursa da çocuğun bağışıklık sistemi o kadar zayıf oluyor. Çünkü genetik açısından bir fakirlik söz konusu oluyor.

İnsan beyni ne kadar harikulade.

O açıdan kadınların hiç görmedikleri halde sadece kokudan hareketle DNA larına varıncaya kadar analiz edebilecek bir kapasiteye sahip bizim beynimiz.

Biz bunun farkında değiliz. Bu bilinç dışı gerçekleşen bir süreçtir. O açıdan koku kişiler arası ilişkilerde çok önemlidir. Özellikle de eş seçiminde görüldüğü üzere çok önemlidir.

Burada da yine genetik faktörler belirleyicidir.

Yine bu konuda yapılmış ilginç çalışmalar var. Bu çalışmalar çoğaldıkça ve yapılan çalışmalar insanların iradesinin bu tür hayati konularda etkisinin azaldığını ortaya koydukça git gide tartışmalar alevleniyor.

Gerçekten özgür irade var mı? Yoksa her şey genler tarafından mı belirleniyor?

Tabi bilim bu tartışmayı genler üzerinden yürütüyor. Fakat bu tartışma esasında felsefede ya da dini alanda binlerce yıldır var olan bir konudur.

Cüzi irade – Külli irade mi?

Kader mi irade mi?

Ne kadar kader belirleyici?  Ne kadar kişinin iradesi belirleyici?

Genetik alanda yapılan çalışmalar da adeta bir kaderin varlığına, bir düzenleyici unsurun varlığına, bir global varlığın planına işaret ediyor.

Tabi biz şunu biliyoruz; genetik faktörler ne kadar belirleyici olursa olsun eş seçiminden tutun da, cinsel tercihlere, suça eğilime ve kişiliğe varıncaya kadar sonuçta irade elbette ki etkilidir.

Hadisi Şerifte ne buyruluyor; “Her çocuk İslam fıtratı üzere doğar.” Ve o fıtrat insanın kendisini bekleyen yazgının kendisine tevdi edecek sorumluluğu kaldırabilecek özelliklerle donatılmıştır.

Bir kul her ne için yaratılmışsa o şey ona kolaylaştırılmıştır hükmü gereğince zaten bununda böyle olması gerekmektedir. İnsanoğlu hayatın içerisinde ne tür sorumluluklar üstlenecekse, eş olma, ebeveyn olma, kul olma, evlat olma, vatandaş olma, gibi hangi sorumlulukları üstlenecek ise elbette ki kişinin o sorumlulukları yerine getirebilecek bir fıtrat ile donatılmış olması beklenir.

Bununla beraber fıtratımızda bir imtihan gereği olarak çeşitli hikmetlere mebni olarak bazı zaaf gibi görünen bazı durumların olması da mukadderdir.

Fakat, şunu biliyoruz ki biz; “her zorlukla beraber bir kolaylık vardır, bir kolaylık daha vardır” gereğince eğer kişide böyle bir gen varsa ve bu gen o çevresel faktörlerin de etkisiyle aktive olup kişide böyle bir eğilim meydana getirme potansiyeli taşıyor ise bunu muhakkak yönetmemizi sağlayacak, onu tolere etmemizi sağlayacak içsel ve çevresel kaynaklarda beraberinde verilmiştir.

Evet bir suça eğilim geni vardır fakat öte yandan da bir başka gen muhakkak suretle verilmiştir. Ki onu dengeleyebilsin ve kişi o genetik unsur sayesinde kendisinde var olan bu eğilimi yönetebilsin.

Bu çok kati ve kesindir. Kevni prensipler bunun böyle olması gerektiğini ortaya koyuyor. Kelami prensipler de bunun böyle olması gerektiğini ortaya koyuyor.

Yine bilim dünyasında tartışma konusu olan bir husus;

İnanç geni var mı? 

Genetik alanda yapılan çalışmalar böyle bir genin varlığını da ortaya koydu. Beynimizde ibaret ettiğimizde, Mevla ya dua ettiğimizde bir protein sentezlenmesini, huzur duygusunun açığa çıkmasına, dopamin salınımına neden olan bir proteinin sentezlenmesine neden olan bir genin var olduğu keşfedildi. Ve bu gen kimi insanlarda baskın, kimi insanlarda ise çekinik, Dolayısıyla kimi insanlarda aktif, kimi insanlarda pasiftir.

 

Yine yapılmış çok ilginç bir araştırma var. Bu araştırma da dindar insanların daha fazla çocuk sahibi olma eğiliminde olduklarını ortaya koymuş. Dünya genelinde dindar insanlarda ortalama çocuk olma oranı 2.5 iken ataistler de (herhangi bir dine mensup olmadığını ileri sürenlerde) bu oran 1.6 olarak ortaya çıkmış. Ortada neredeyse 1 puanlık bir fark var.

Ve araştırmacılar, özellikle de Darwinist araştırmacılar bir müddet sonra bu doğurganlık oranlarından hareketle toplumların git gide dindarlaşacağını ortaya koyuyorlar.

Çünkü dindar insanlarda inanç geni aktif, baskın, bununla beraber inançsız insanlardaki genler ise inanç geni pasif. Buna bağlı olarak dindar insanların da gerek çevresel koşulların, gerekse de genetik yönelimlerin etkisiyle daha dindar olması. Buna bağlı olarak doğurganlık oranlarının artmasıyla beraber genetik faktörlerin de etkisiyle toplumların daha dindar olması ve buna bağlı olarak doğurganlık oranlarının daha fazla olmasıyla beraberde toplumların git gide dindarlaşması ortaya koyan çalışmalar var.

Bu bize hemen Allah ın Resulünün “Evleniniz, çoğalınız. Zira ben sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim.” Hadisi Şerifini bizlere hatırlatıyor.

Gerçekten de dünyada dinlerin yayılma süreçlerine baktığımız zaman ki İslam da da öyle olmuştur, diğer semavi dinler de de öyle olmuştur. Doğurganlık çok önemli rol oynamıştır.

Mesela o semavi dinlerden bir tanesi olan ve Hristiyanlığa kıyasla daha az tahrif olmuş Tevrat a sahip olan Yahudilik dininin dünya üzerinde İslam ve Hristiyanlığa kıyasla yayılma olanağı bulamamasının temelinde de bu vardır.

Yahudilerin kendilerinden başka kimselerle evlenmemesi ve dolayısıyla o Yahudiliğin, Museviliğin sadece Yahudi ırkına mensup insanlarla dar çerçeve içerisinde kalmış olmasıdır.

Fakat bizim dinimizde böyle bir sınırlama söz konusu değil. Farklı ırklarla evlilik tercih bile ediliyor ve buna baktığımız zaman evet fetihler olmuştur, tebliğ çalışmaları olmuştur fakat esas yayılma doğum aracılığıyla olmuştur.

Mesela 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti ilan edildiğinde Türkiye nin nüfusu 13 milyon idi. Aradan geçen 90 yıllık süre içerisinde Türkiye de yaşayan Müslüman nüfusu 74 milyona yükseldi. İşte 60 milyonluk bu fark doğumların etkisiyle geldi.

Evet, insanlarda bazı olumsuz gibi görünen genler olabilir fakat büyük resme bakmak durumundayız. O genlerle birlikte muhakkak suretle bunu tolere etmemizi sağlayacak farklı genlerinde olması gerektiğini biz biliyoruz. Tabi ki genetik çalışmalar henüz büyük resmi görecek kadar ileri boyutlara varmış değil. Fakat o boyutlara vardığında kesinlikle o kelami prensibin her insanın fıtrat üzere doğacağı, kaderinin ihtiva ettiği o sorumlulukları yerine getirebilecek, onların üstesinden gelebilecek o genetik kodlarla doğduğu gerçeği muhakkak suretle ispatlanacaktır. Bunda şek ve şüphe yoktur.

Her ne kadar fıtratımız bu zaaflara sahip olsa da ki bunlar genetik kodlarımızdan da geliyor olabilir, içinde yaşadığımız koşullardan ve yaşantılardan da geliyor olabilir. Bu zaaflarımız yönetebilecek, bunların sürece olan etkisini asgari düzeye indirecek, bunları kabul edebilecek seviyeye getirebilecek içsel ve çevresel kaynaklarımız muhakkak suretle vardır.

O zaman şikayet etmek, kadere kızmak, başkalarına imrenmek yerine, yakınmak yerine kendimize dönmek ve zaaflarımızı yönetmek sürecinde bize verilmiş olan içsel ve çevresel kaynakların neler olduğunu tespit etme hususunda kendimizi daha iyi tanımaya, olaya farklı bir pencereden bakmaya çalışmak çok daha faydalı bir yaklaşımdır.

Bu dünyada ve ahirette mutlu ve başarılı olmak için mükemmel olmak gibi bir zorunluğumuz yok. Kaldı ki ne de içinde bulunduğumuz çevresel koşullar açısından ne yazık ki mükemmel olabilmek mümkün değildir.

Fakat bazı zaaflarımızın var olması bir eksiklik, bir zayıflık değildir. Aksine eğer o zayıflıklarımızın farkına varır, onları yönetebilirsek onlar bizim için hayatın içerisinde karşılaştığımız o sorunları çözebilmek, o fırsatları değerlendirebilme sürecinde bir kaynak haline gelecektir. Uçurtmayı yüksekte tutan rüzgar değildir. O rüzgara karşı uyguladığı dirençtir.

Benzer bir şekilde insanın kendi içinde var olan o zaaflarını fark etmesi ve bu zaafları ile bir mücadele içerisine girmesi, o zaaflarını yönetilebilir hale gelmesi için bir çaba içerisine girmesi, bir kaynak, bir zaman harcaması onun kişiliğini olgunlaştıracak, onun kişiliğini geliştirecek aynen Niyazi Mısri nin dediği gibi “Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş” derdinin derman olmasını sağlayacaktır.

Psikolog Fatih Reşit Civelekoğlu

cocukaile.net

2 tane yorum yapılmış

  1. Selçuk Eskiçubuk diyor ki:

    Biyolojik olaylarda sebeb-sonuç ilişkilerinde genler önemli rol oynar ama cüz-i iradeyi de onlara bağlamak doğru değil. “vela teziru vaziretün vizra uhra” Zümer7 de “Hiçbir günahkar, bir başkasının günahını yükünü yüklenmez” denmektedir.Ve Cebriye mezhebi gibi günah işleyenlerin hiç bir suçu olmaz o zaman. Onun için böyle olayları genlerin üzerine atarak suçlu ve günahkarlar işlediklerinde kurtulamazlar. Livatayı lanetleyen bir din, genleri böyle yaratattılmışsa niçin ferdi sormlu tutsun?

  2. Ayhan KÜFLÜOĞLU diyor ki:

    “Mesela o semavi dinlerden bir tanesi olan ve Hristiyanlığa kıyasla daha az tahrif olmuş Tevrat a sahip olan Yahudilik dininin dünya üzerinde İslam ve Hristiyanlığa kıyasla yayılma olanağı bulamamasının temelinde de bu vardır… Yahudilerin kendilerinden başka kimselerle evlenmemesi ve dolayısıyla o Yahudiliğin, Museviliğin sadece Yahudi ırkına mensup insanlarla dar çerçeve içerisinde kalmış olmasıdır.” sözünüz yanlış, çünkü Yahudilik’te “misyonerlik / tebliğ” faâliyeti yok; çünkü Yahudi Irkından olmayanlar “Yahudilik” dinine girememekteler biliyorum.

Sende yorum yazabilirsin