Hadislerin Değerlendirilmesi ve Münazara Adabı

Yazımızda, hadislerin değerlendirilmesi hakkında gerçekleştirilen münazara programı vesilesiyle, zararsız fayda verecek etkili münazara yöntemleri ve adabı hakkında çarpıcı ve işe yarar tespitlerde bulunarak, bundan sonra benzer tarzdaki münazaralarda nasıl bir hareket tarzı izlenmesi gerektiği konusunda katkıda bulunmaya çalışacağız.

Ayrıca hadislerin nasıl değerlendirilmesi gerektiği hakkında da özet mahiyetinde temel bir yaklaşım ortaya koyacak ve konuyla ilgili başvuracağınız kaynak bir metne sizi yönlendireceğiz.

Öncelikle Risale-i Nur’dan münazara adabı hakkında bazı parçalara yer vermek istiyoruz:

“Mesail-i İmaniyenin (imanî meselelerin) münâkaşa suretinde bahsi caiz değildir. Dakik (ince, nazik) mesâil-i imaniye mizansız (dengesiz, usulsüz) mücadele suretinde cemaat içinde bahsetmek caiz değildir. Mizansız mücadele olduğundan tiryak (ilaç) iken zehir olur. Diyenlere, dinleyenlere zarardır. Belki böyle mesâil-i imaniyenin itidal-i demle, (soğukkanlılıkla) insafla, bir müdavele-i efkâr (fikir alışverişi) suretinde bahsi câizdir” (Mektubat, 12. Mektup)

“Bu çeşit mesâili münakaşa etmenin bir şartı insaf ile hakkı bulmak niyeti ile inatsız bir surette, ehil olanların mabeyninde, inatsız bir surette, ehil olanların mâbeyninde sû-i telakkiye sebep olmadan (yanlış anlamalara meydan vermeden) müzakeresi caiz olabilir. O müzakere hak için olduğuna delil şudur ki: Eğer hak, muarızın elinde zahir olsa (karşı tarafta çıksa) müteessir olmasın, belki memnun olsun; çünkü bilmediği bir şeyi öğrendi. Eğer kendi elinde zâhir olsa, fazla bir şey öğrenmedi, belki gurura düşmek ihtimali var” (28. Mektup, 2. Mesele)

Şimdi ilm-i münazara ve münazara adabı hakkında bazı bilgilere yer vermek istiyoruz.

İlm-i Münazara’ya “İlm-i Cedel” adı verilmiştir. Cedel, delile karşı delille cevap vererek kavga edercesine kendi fikrini müdafaa etmektir. Bu metot muhatabı kırıcı olduğu ve kazananı olmadığı için yasaklayan İslam bilginleri daha da yumuşatarak “göze bakıp kalbe hitap etmek” için yumuşak bir dil kullanarak terbiye etmiş ve “İlm-i Adab-ı Münazara” adı altında faydalı bir ilim haline getirmişlerdir.

Münazara kelimesi “Nazara” kelimesinden türemiş olup “delilleri ortaya koyarak düşünmeye ve gerçeği anlamaya sevk eden konuşma” şeklinde tarif etmişlerdir. Daha sonra filozoflar da diyalektik adını verdikleri bu ilm-i münazarayı gerçek bilginin ve hakikatin elde edilmesi için birinci metot olarak kullanmışlar ve öyle sistemleştirmişlerdir.

Münazaranın Adabı:

Münazara uluorta yapılmaz. İş münakaşaya dökülmez ve saçma iddialarda bulunulmaz. Amaç hakikati bulmak ve gerçeği ortaya koymak olduğu için “müdavele-i efkar” (fikir alışverişi) ve “hakikati arama” şeklinde bir münazara caiz olabilir. Müdavele-i efkar tarzındaki bir münazaranın adabı ve usulü şunlardır:

* Sözü aşırı derecede uzatmamalıdır.

* Konu dışına ve saded haricine çıkılmamalıdır.

* Gülme, çarpıtma, öfkelenme ve sesi yükseltmek münazara adabına aykırıdır.

* Muhatabın ve konuşanın sözü kesilmemeli ve sonuna kadar dinlenilmelidir.

* Muhataba son derece nazik davranmalı ve onu küçük görmemelidir.

* Kinci, alaycı, kibirli kimselerle münazaradan sakınmalıdır.

* Hakikati ve gerçeği arama arzusu ile münakaşaya girmelidir.

* Gerçeği muhatabında bulursa onu kabul etmeli ve kendisine teşekkür etmelidir.

* Münazara adabını bilmeyenlerle boşuna tartışmaya girmemelidir.

Akılcı münazara yöntemleri ve hadislerin değerlendirilmesi hakkındaki kanaat ve değerlendirmelerimiz:

Fikir alış verişi tarzında ve makul, mantıklı, dostça ve rahat diyalog kurmayı, zararsız fayda verebilecek yegane yöntem olarak tespit etmek istiyoruz. Duygusallığa kapılmadan ve kesinlikle asabileşmeden fikir ortaya koyabilmemiz gerekiyor. Muhalif fikriyattaki birine bu tarzda karşılık verilerek, muhatabı kazanma ve ikna etme kapısını kapatmamış olacağız.

Ayrıca muhatabımızın ifade ettiklerinde pek çok doğrular olabileceği muhtemel olduğundan ve istikamet çizgisini kaybeden insan ve fikriyatlar, genellikle doğru bir yerden başlayıp yanlış yerlere gittiklerinden; çoğu durumda toptan reddecek bir gereklilik karşımızda bulunmayacaktır.  Özellikle karşımızda kendini bir İslam düşmanı olarak nitelendirmeyen, aksine müslüman olarak vasıflandıran bir muhatap söz konusuysa kesinlikle yapıcı ve akılcı bir çizgiden sapma göstermemiz şart görünüyor.

Gerek içerik, gerek mantık kurgusu, gerekse anlaşılabilirlik açısından kuvvetli ve derinlikli bir fikrî yaklaşım ortaya koymak için hazırlıklı ve donanımlı olmamız gerekiyor. Yapıcı olmaktan uzak, yakışıksız ithamlarla, atışmalarla üste çıkma çabalarının, çoğu münazarada kullanılan ve fakat bu silahı kullanını vuran bir silah olduğu unutulmamalıdır.

Karşımızdaki muhatabın hatalarını, eksiklerini veya yanlış tasavvur ettiği noktaları ve yaklaşım tarzındaki kusurları olabildiğince yapıcı, ikna edici, mantığa hitap eden ve altı doldurulmuş bir üslupla, bir fikir alışverişi tarzında ifade etmenin çok daha uygun ve faydalı olacağı kanaatindeyiz.

Yani temel olarak makul ve yapıcı bir zeminde konuşabilmemiz, muhatabımızı da bu zemine çekmeye çalışmamız ve tabir yerindeyse kaçak güreşmesine meydan vermemesine gayret etmemiz gerekmektedir. Çizginin dışına çekmeye çalışan gayretleri ise, direnç göstererek reddetmeliyiz.

En önemli olanı fikriyatımızın temel yaklaşımlar, prensipler ve kaideler üzerinden kuvvetli ve derli toplu olarak ifade edilmesidir. Her iddia ve söze tek tek karşılık vermek veya çürütme çabasına girmemiz asla şart değildir. Muhatabımız onlarca karşıt delil niteliğinde somut hadise gösterse de, bunların hepsine karşı göstereceğimiz tek bir kuvvetli temel çıkarım ve kaide, yaklaşımımızı ispatlamaya yetecektir. Konuyla ilgili ortaya koyulabilecek benzer karşıt delillerin her birini çürütmek için kullanılabilecek, adeta bir formül ve anahtar niteliğinde temel yaklaşımlarımız en etkili araçlarımız olmalıdır.

Zamanı etkili olarak kullabilmek ve sonuç alabilmek ve hem muhatabımızı, hem varsa izleyenleri ikna edebilmek ancak böyle mümkün olacaktır.

Detayların ve somut hadiselerin üstüne çıkarak, meselemizi kaidelerle ve temel yaklaşımlarla, mantıki zemine dayandırmak noktasının neden bu kadar önemli olduğunu, eğer böyle yapmazsak ve muhatabımızın her sözüne ve her bir karşıt deliline cevap vermeye kalkarsak işimizin neden zorlaşacağını şöyle somutlaştırmak istiyoruz:

Burada zorluk, tahribin ve şüphe vermenin kolay olması ve çok zaman gerektirmemesine rağmen, tamirin ve ikna etmenin ise zor ve zaman alıcı olmasından kaynaklanıyor. Bu durumda sorular sorarak ve şüpheli örnekler ortaya koyarak üstün gelmeye çalışan, ateist veya ehl-i sünnet çizgisi dışındaki bir muhataba, tek tek cevap vermeyi bırakıp sadece temel prensiplerle meselemizi ispat etme yolunu seçmemiz en isabetli yol olacaktır diyebiliriz.

Münazara esnasında gereksiz duygusal reaksiyonlarda bulunmak ve hırçın bir üslup kullanmak gibi yapıcı olmayan yöntemlere başvurmak, zaten sınırlı olan zaman ve enerjimizi lüzumsuz israf etmemize yol açacaktır ve bu durum da tatmin edici izahlarda bulunmaktan çok uzak kalmamızla sonuçlanabilecektir. Çoğu durumda sıklıkla yapılan bu hataya ve tuzağa düşmemizin kritik önemini vurgulamak istiyoruz. Bizim işimiz tamir ve ispat olduğundan, inkar ve şüphe vermekle meşgul birinin rahatlıkla başvurmakta sorun görmeyeceği bu tarz yöntemlerden olabildiğince uzak kalmalıyız, hatta son sürat kaçmalıyız.

Hadislerin değerlendirilmesi konusunda ehl-i sünnet çizgisinin dışına çıkan ve “hadis inkarcısı” olarak tanımlanan fikriyata sahip insanlar, genellikle Üstad Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’da ortaya koyduğu ve islamî ilim tarzının da ortaya koyduğu aynı kabullerden başlıyorlar. Bunlar aynen doğrudur. Mesela deniliyor ki, Kur’an’a, akla, fıtrata aykırı olanı kabul etmemek gerekiyor. Şimdi Üstad Bediüzzaman da Muhakemat’ta benzer bir usulden bahsediyor. Akıl ile nakil çatıştıklarında, akıl esas itibar alınır, nakil tevil edilir diyor. Tabi devamında “o akıl, akıl olsa gerek” diyor. İşte mesele bu.. Yani doğru yerden başlanıyor fakat yanlış bir akıl yürütmeyle sonlandırılıyor.

Bu temel yaklaşımda sorun yok. (hadisleri yerli yersiz kolayca inkar etmekte ve hadisleri hiçbir dinî hükmün kaynağı görmemek gerektiği gibi detaylarda büyük sorun var tabi) Ve  bu doğru noktadan yanlış yerlere gidiliyor. Hadisleri inkar etmemek (manası akla, Kuran’a uygun görünmeyenleri), fakat kabul de etmemek ve tevil etmek gerekir. Yani ya bir tabiri, ya bir tevili veya tefsiri vardır denilenerek hadise (özellikle sahihse) ilişmemek tarzı, ehl-i sünnetin belirlediği Kur’an’a ve akla en uygun seçenektir.  

 

Bununla birlikte, her hal ve şartta, özellikle herhangi bir yorum veya açıklamaya başvurulmadan sırf senedi sahih diye akla, Kuran’ın ve fıtrat gerçeklerine aykırı görünen bir hadise, özellikle aykırı görünen manasına zorla iman etmeye, amel etmeye çağırmak da aynı şekilde uygunsuz ve cahilce bir girişimdir, dine iyilik zannıyla fenalık etmektir. Üstadımız da böyle yapmamıştır ve gerek Muhakematta gerek pek çok yerde bu tarzı tenkid etmiştir. Manası bilinmediği için zahir (görünen) manalarının inkarcılara koz olduğunu, müminleri de sıkıntıya soktuğunu ifade edip böyle hadisleri tevil, tefsir, yorum yönüne gitmiştir.

Anlaşılan o ki, hadisleri değerlendirmekte temel sorun, çok noktada ehl-i sünnetin de kabul ettiği bazı ortak kabuller üzerinden yüründüğü halde, daha sonra yanlış yerlere varılmasında. Böyle bir yaklaşıma ise, toptan karşı çıkmak ve reddetmek akılcı, sonuç alınabilecek bir metod değildir. Eğer böyle yapılırsa ancak yöntem eksikliğimizi ve tahammülsüzlüğümüzü göstermiş ve bilmeden muhalif fikriyatın iddiaalarına kuvvet vermiş oluruz.

Demek oluyor ki, bu noktada yapılan yaklaşım yanlışlarının, doğru olan kısmını tasdik ve kabul ederek ve fakat yanlış olan kısmının ayrıca gösterilip inceleme altına alınarak, ikna edici gerekçeleriyle yanlışlıklarının gösterilip, yanlış olan yaklaşım tarzının islah edilmesi gerekiyor. Bahsettiğimiz bu yöntem ise aslında Risale-i Nur’da mükemmelen yapılmıştır.

Misal olarak hadislerin nasıl değerlendirilmesi gerektiğine dair 12 adet temel kaidenin yer aldığı kaynak bir metin vermek istiyoruz: (24.Söz, 3.Dal)

www.erisale.com/?locale=tr&bookId=1&pageNo=464#content.tr.1.456

İki Aşırı Uç Ortasındaki İstikamet Noktası

Netice itibariyle, din adına her türlü nakle (nasıl anlaşılması gerekeceği konusunda bir çıkarım, tevil yapmadan) sahip çıkmak ve dinden saymak ve kayıtsız şartsız kabul etmek de…

Dini (güya) koruyacağım diye bir kaç tane (belki manası anlaşılmamış ve yorum gerektiren, hikmeti bilinmemiş) akla ve mantığa zıt görünen rivayeti kolayca inkar etmek ve onlar vesilesiyle dinin temellerini teşkil eden hadislerin tamamını hüküm bina edilmez ve güvenilmez olarak göstererek, sadece bir tarih bilgisi veya hatıra önemsizliğine düşürmek de..

Aklı her şeyin üstünde görmek de..

Aklı arka plana alarak taklid ve taassuptan beslenmek de..

İki aşırı uç noktadır.. Bunların arasında istikamet noktasını tespit etmek lazım..

Aslında insanımızın islamî ilim kültür birikiminin ne derece ileri bir derinliğe sahip olduğundan habersiz olmasından yani alt yapılarının olmayışından istifade ederek, görünüşte kusurlu bir kaç tane hadisten örnek vererek, kocaman bir binayı kıymetsiz göstermeye veya binbir güçlükle binlerce muazzam alimin inanılmaz çabalarıyla inşa ettikleri (tedvin edilen) din sarayının yıkılıp yeniden yapılmasını teklif etmeye teşebbüs ve cüret etmek ve bunun insanlarımızın çoğu tarafından büyük bir tehlike ve yanlış olarak algılanmaması ne kadar hazindir…

Ah ahirzaman…. Hurafelerden temizlemek ayrı… Dinin temel kaynaklarını güvenilmez gösterip hüküm bina edilmez olarak lanse etmek apayrı… Eğer burada gerçekten bir art niyet ve suikast yoksa hakikatten ve istikametten çok ciddi bir sapma var demektir…

Tabi diğer taraftan İsrailiyatı usulüne (metodolojisine) ve hikâyatı akaidine (hikayeleri inanç esaslarına) ve mecazatı hakaikine (mecazi ve müteşabih ayet ve hadisleri gerçeklere) karıştırarak İslamiyetin kıymetini takdir edemediğimiz gerçeği de ortada değilmiş ve her şey mükemmelmiş ve hiçbir sorunumuz yokmuş gibi de davranmak ve bize gelen islami geleneğin ve birikimin %100ünü sahiplenmeye ve müdafaa etmeye çalışmak da aynı derecede hazin ve gerçekçi olmayan uygunsuz bir yol… Arasını bulmamız lazım…..

Her şey mükemmel mi islam aleminde? Yolunda gitmeyen ve düzeltilmesi gereken hiçbir şey yok mu?

Taassup.. Taklid.. Şahıslara bağlılık ve onların dediklerini körü körüne kabul etmek.. Aklı esas almamak.. Vahyi bile anlarken aklı devre dışı bırakmamak gerekirken… Nerede kaldı ki hadisleri ve diğer İslami eserleri değerlendirirken koşulsuz bir teslimiyet istenip sırf görünen anlamlarıyla anlamaya çalışmak doğru olsun…

Tamam. Bazı insanlar hadisleri değerlendirirken netice olarak yanlış yerlere gidiyor. Ancak hiç gündeme (nedense) alınmayan çok önemli bir konu ortada duruyor.

Bundan bir asır önce Bediüzzaman’a Muhakemat’ı yazdıran ve adına saykal-ül İslamiyet (Saykal: cila) dedirten bir konu..

Akla, bilime ve düşünceye gereken önemin verilmemesi ve inançların taklid üzerinde şekillenmesi…

Evet böyle büyük bir sorunumuz var. Bunun üzerinde ayrıca durmak gerekiyor…

Bakınız Üstad Bediüzzaman ne diyor: İslamiyetin kabuğuna ve yüzeyde görünen kısmına odaklandık ve özünü terk ederek aldandık, onun hakkı olan hürmeti gösteremediğimizden o da bizden nefret ederek hayalların ve evhamların bulutlarıyla sarılıp saklandı diyor.

Hem diyor ki: Biz İsrailiyatı usulüne ve hikâyatı akaidine ve mecazatı hakaikine karıştırarak kıymetini takdir edemedik.

Hem diyor ki: Beni geçmiş asırların efkârına karşı mübarezeye (mücadele etmeye, karşı koymaya) heyecan ve şecaate (cesarete, cürete) getiren…

Hem diyor ki: sadîk-ı ahmak ünvanına lâyık olan ehl-i ifrat ve zahirperestlerin tevehhümlerini tard ve asılsızlığını göstermek…

Sorulan bir soru:

Üstad gerektiği zaman muhataplarına sert karşılık vermiştir. Unutmayın ki bazı tebliğ metodları avama yöneliktir. Belli bir seviyeye ulaşmış alimler gerektiğinde dal ve mudil olan kişilere sert karşılık verebilir. Hele ki bu kişilerin sözleri topluma açık ise bu kişilerin itibarını lekelemek gerekir.

Buna karşı cevabımız:

Kanaatimizce bu düşünceniz hiçbir durumda uygun bir seçenek değildir.

Şöyle ki: Münazarayı dinleyen üç kesim vardır:

1-Ehl-i sünnet çizgisinde olanlar.
2-Kuran müslümanlığı çizgisinde olanlar.
3-Dini meselelere aşina olmayanlar.

Muhatabımızsa iki türden biridir:

1-Ya iyi niyetli ve bilmeden istikametten sapmış biridir.
2-Veya gerçekten fenalık ve tahrip kastı bulunan biridir.

Dinleyenlerin ilk kesimi zaten taraftardır. Sert tavrımız bu insanlara fayda sağlamayıp içlerindeki fanatiklerin daha fazla ifrat etmesine yol açar.

2.kesimse zaten muhalif olduğundan bunların düşmanlıklarının artmasına ve mesafenin daha da çok açılmasına sebep olur.

3.kesimse sert davranan, din namına hakaret eden bir tavrı insaniyet icabı uygunsuz göreceklerinden, ifade edilen doğruları bile reddedebileceklerdir.

Mutatabımız iyi niyetli ama aldanmışsa, onu kaybetmek değil, kazanmak çok daha akılcı ve doğru olacaktır.

Eğer kötü niyetliyse de, tecavüzünü karantina altına almak ve tahrip dairesini mümkün olduğu kadar dar bir alanda sıkıştırıp dışarı taşmasını ve daha fazla yayılmasını önlemek için yine saymış olduğumuz aklî ve yapıcı metotlar çok daha uygun bir seçenek olacaktır.

Üstadımızın, bir inkarcının tecavüzünün ve inadının yüzde bir nispetinde bile kırılmasına sebep olmanın İslamiyete büyük bir hizmet olacağını söylediğini hatırlayalım.

İnadın kırılması ise, bu enaniyet asrında şahısları rencide ederek,aşağılayarak,azarlayarak ve sert davranarak gerçekleşmez. Bilakis tecavüzün,düşmanlığın ve taraftarlarının artmasıyla sonuçlanır. Yani bizi vuran bir silahtır.

Salabetli duruş ise hakaret ve itham ederek olmaz, delil ve çıkarımların kuvvetiyle olur.

Tekrar ifade ve hatta iddia edelim. Nazik, mantıkî, temel yaklaşımları karşılaştırma ve fikir alış verişi tarzında meselelerin dile getirilmesi gerekiyor. Bu tarz çok daha faydalı olur, zarar vermez ve insan kazandırır. Toptancı ve düşmanca tavır zararlıdır, fayda da getirmez.

Özellikle müslümanım olduğunu ifade eden biri söz konusuysa, ehl-i sünnet çizgisi dışında da olsa ve kadar fenalıkları ve zarar verdiği yönler mevcut olsa da, böylelerini islam düşmanı, dinsiz gibi sıfatlarla nitelemek çok isabetsizdir. (bunun yanlış olması ayrı)

Bir kere öylelerin daha fazla tecavüz etmelerinin önüne geçmek ve perde altında düzelmelerine imkan bırakmak için perde asla yırtılmaz. Bu bizim aziz Üstadımızdan aldığımız düsturdur.

Neyi ne maksatla söylediğini açıkça ifade eden birine “hayır senin niyetin kötü, sen din düşmanısın vs” denilmez.

Beyanı doğru kabul edilerek onun üzerinden gidilir, (madem ki samimisiniz, o halde bu kanaatimize itiraz etmezsiniz tarzında) ve (varsa bir art niyet veya hata) öylece deşifre edilir.

Ediz Sözüer

Sende yorum yazabilirsin