Hayat Çok mu Uzun?

Hayat öyle bir hızda yol almaktadır ki, uzun bir ömür düşüncelere aktarıldığında bir günlük koşuşturma gibi kısadır aslında. Çok uzun gibi görünen hayat, bir günün sabah güneş doğuşundan ve akşam güneş batışına kadardır. Şimdi birkaç soru ile düşünce ufkumuzu aralayıp, çok uzunmuş gibi görünen hayatımızın aslında ne kadarda kısa olduğunu ve bu kısa hayatta ebedi hayatımız için neler yapıp yapmadığımızı anlamaya çalışacağız.

Hayatımızı Kur’an ve sünnet penceresinden gözden geçirelim, hayat akışımız nereye doğru gitmekte? Günlük yaşantımız içerisinde, daha çok uğraşlarımız ne ile ilgili? Birbirimize ne kadar Allah ve Resulünü hatırlatıyoruz. Allah’ın emir ve yasaklarını hayatımıza nasıl yansıtıyoruz? Kuran ışığında birbirimize ne kadar hakkı ve sabrı tavsiye ediyoruz. Hayat eksenindeki meşguliyetlerimiz daha çok ne ile ilgili?

Evet, buna benzer sorulması gereken birçok soru var. Bu soruları ilk önce nefis süzgecinden geçirmemiz gerekir. Nefsimiz bu sorulara nasıl cevap verir, nefis bizden ne ister? Nefsanî duyguların esiri olarak mı hayatımızı yaşıyoruz, yoksa nefsin isteklerini gerimi çeviriyoruz? Evet, günlük hayatımızı gözden geçirdiğimiz vakit, uğraşlarımız daha çok Allah’ın istekleri doğrultusunda ise, bu ebedi hayatımız için kurtuluş reçetesidir. Eğer günlük hayatımız bizi daha çok dünyaya bağlamakta ise hiç şüphesiz ki bu bizim için ebedi hayatımızı kaybetmemiz manasına geliyor. Unutmayalım ki neye daha çok hizmet edersek o hizmet ettiğimize doğru meyil artar ve kuvvet bulur. Bu durumda kendimize bir soru sormamız gerekir; “Ben hayat yolculuğumda daha çok nefis ve şeytanı mı besliyorum, yoksa imanımı mı besliyorum?” İşte bu, üzerinde durulması gereken bir mevzudur.

Bediüzzaman Hazretleri “Ömür bir sermayedir meyvesi olmasa zayi olur.” Der. Ömrümüzün meyvesi nedir acaba? Rabbimizin bize verdiği ömrü hangi cihette meyve vermekle harcamaktayız? Eğer hayatımızı Kur’an ve Sünnet ile yaşıyorsak işte o zaman ömrümüzün meyvesi iman ve şükür olur. İman ve şükür meyvesi ile hayatımız hayatı verene şükretmek olur. Çünkü her nefes alış verişte hayatı bize verene borçlanıyoruz. Evet, Kur’an ve Sünnet ile yetişen bir hayatın meyvesi iman ve şükürdür. İman ve şükür meyvesinin tadı ise Cennet olacaktır Allah’ın izniyle.

Bir günlük hayattan bahsediyoruz, çünkü hayat dediğimiz sadece bir gün gibidir. Uzun yıllar yaşamış birisine sorsanız ne kadar yaşadınız? Cevap; “belki çok yaşadım ama bütün yaşantım sanki bir anlıktan ibaret” cevabını alacaksınız, hatta kendinize de sorabilirsiniz. Rabbimiz Kur’an da şöyle buyurur;

Onları yeniden diriltip hepsini bir araya toplayacağı gün, sanki gündüzün bir saatinden başka kalmamışlar (yeni ayrılmışlar) gibi, aralarında tanışırlar. Allah’a kavuşmayı yalan sayanlar, ziyana uğramış ve doğru yolu bulamamışlardır. (Yunus Suresi 45)

Bazen yaşça olgun insanların konuşmalarına tanık olurum, gözlerini uzaklara dikerek, “Ah bir dönebilsem o yıllara neler yapmazdım ki… “Neler yapardın diye sorduğumda” Cevap; “Bunca yaptığım yanlışları yapmamaya çalışırdım, hele namazlarımı hiç aksatmazdım, zamanımı boşa harcamazdım, elimdeki fırsatları kaçırmazdım, insanlara faydalı olmaya çalışırdım.” Gibi cevaplar verir ve derinden bir ah çekerek üzüntüsünü dile getirir, elinde fırsat olduğu halde yapamadıklarının pişmanlığını yaşar. Elinden uçup giden ömür sermayesini boş geçirdiği için pişmanlıklarla kıvranır durur. Oysaki şimdi elimizde fırsat var, yaşıyoruz, hayattayız, bu fırsatı çok iyi değerlendirmek lazım, çünkü şuan elimizde bulunan fırsatlar gün geldiğinde bu fırsatları yakalamak için geriye dönüş mümkün olmayacaktır. Öyle bir gün gelecek ki pişmanlıklar fayda vermeyecektir. İşte o gün hesap günüdür. O gün gelmeden o güne hazırlık yapmalıyız. Bakın O günü Cenabı Hak bizlere şöyle bildirir:

“Suçlular, Rablerinin huzurunda boyunlarını büküp, “Rabbimiz! (Gerçeği) gördük ve işittik. Artık şimdi bizi (dünyaya) döndür ki, salih amel işleyelim. Biz artık kesin olarak inanmaktayız” dedikleri vakit, (onları) bir görsen!” ( Secde Suresi 12)

Hayatını gaflet ile geçirenler hayatlarını nefsin eline vererek yaşamaya çalışırlar, nefis ne isterse geri çevirmezler ve ahiret âleminden habersiz yaşarlar. Nefsin isteklerine uydukça gaflet hali devam eder. Kişi gaflet ile hayatını sürdürdükçe, o büyük Mahkeme-i Kübra günü için hazırlık yapmaz ve bir gün can gelip boğaza dayandığı vakit artık pişmanlıklar için geç kalınmıştır. Dünyadaki pişmanlıların telafisi olabilir belki, ama ahirete kalan pişmanlıkların telafisi olmayacak, çünkü perde açılmış imtihan süresi dolmuştur. Gün artık hesap günüdür. Pişmanlıkların telafisi olmadığı o gün gelmeden yanlışların farkına varmak ve yanlışlarını düzeltmeye çalışmak “Son pişmanlık fayda vermez” sözünün sırrına ermek olsa gerek. Elimizde o kadar fırsat olmasına rağmen hep bir gün yaparım diye en önemli vazifemizi (kulluk vazifesi) ya da yapacağımız hayır ve hasenatları erteliyoruz, çünkü hayatı çok uzun sanıyoruz. Bu konuda Peygamber efendimiz (asm) kişinin yaşadığı hayatı çok uzunmuş gibi sanmasını bakın bize nasıl bildiriyor;

İnsan yaşlandıkça, mal hırsı ve tul-i emeli gençleşir. (Muslim)

Evet, burada geçen tul-i emel; Kişinin kendisinin uzun yaşayacağına inanması manasını ifade eder. Kişi kendisinin uzun yaşayacağına inanması, ölümü kendisinden uzak görmesini netice verir ve bu şekil ahiretini unutur, haktan uzaklaşır gaflete dalar. Ahiret hayatı için birikim yapmada hep gevşek davranır, çünkü dünyada hep kalacakmış gibi yaşar ve en önemli vazifelerini yapmaz. Evet, çoğumuz böyle değil miyiz? Hevamıza nefsimize tabi oluyoruz. Çok uzun gördüğümüz hayat aslında bir günlük değil mi? İnsan için yaşadığı an vardır, çünkü insan bir dakika sonrasında yaşayıp yaşamayacağını bilemez. “İnsan için yaşadığı an vardır.” Sözüm yanlış anlaşılmasın, bu demek olmuyor ki, madem yaşadığım an vardır, o halde her anımı zevku safa içinde geçireyim manasına gelmesin. Tam tersi her an çok iyi değerlendirilmeli, Allah rızası doğrultusunda hayat sürdürülmelidir. Daha öncede ifade ettiğimiz gibi şuan elde bulunan fırsatlar çok iyi değerlendirilmeli, çünkü o fırsatlar bir daha ele geçmeyebilir.

Bazen televizyon karşısında tükettiğimiz hayatımızı düşünürüm veya internet başında boş geçirdiğim vakitleri düşünürüm, o kadar boşa zaman sarf ediyoruz ki, adeta zaman su gibi akıyor. Hâlbuki televizyon ve internet başında her gün tükettiğimiz vakitleri toplasak çok uzun bir zaman dilimi ortaya çıkacaktır. İşte bu boş zaman diliminde kitap ve Kur’an okumuş olsaydık zamanımızı Allah yolunda hayırlı işler ile sarf etmiş olsaydık hem ahiretimiz için faydalı olacak hem de ömrümüzün meyvesi Allah yolunda vermiş olacaktır. Unutmayalım ki, ahirette sorulacak suallerden bir tanesi de gençliğini nerede hangi yolda harcadığımız ve bu soruya cevap vermeden ilahi huzurdan ayrılmamız mümkün olmayacaktır.

Mevlana Hazretlerinin güzel bir sözü var; “Unutmayın! Dünyada yaşamıyorsunuz, dünyadan geçiyorsunuz.” aslında teferruatlı düşündüğümüz vakit, gerçektende biz bu dünyada kalıcı olarak yaşamıyoruz, kalıcı olarak yaşayabileceğimiz bir âleme gidiyoruz. Ruhlar âleminden geldik, Rabbimiz gelmiş geçmiş tüm insanların ruhlarını yarattığı vakit “Ben kimim” diye biz kullarına nida ettiğinde bizde “Kalubela” Sen bizim Rabbimizsin dedik. O vakit bizler ruhlar âlemindeydik, şimdi dünyadayız, dünyadaki vazifemiz bitince ebedi âleme gideceğiz orası ise kalıcı ve sonsuzdur. Şimdi anlıyoruz ki, dünya sadece bir imtihan ve geçiş yeridir. Asıl yaşayacağımız yer ahirettir.

Dünya bizden uzaklaşırken ahiret her an yakınlaşıyor. Uzun yaşayacakmışız gibi dünya hayatını kurtarma peşindeyken, ahiret hayatının yaklaştığının gafletindeyiz, bu yüzden olacak ki, en önemli işlerimizi en sonlara erteliyoruz. Hep zaman var, nasıl olsa sonra yaparım hissine kapılıyoruz. Her zaman düşüncelerimizde yapacağımız işleri, “yapacağım” diye yıllarca erteliyoruz. Birde bakarız ki, yıllar su gibi tükenmiş ve yapılacak işler hep ertelenmiş. İşte o zaman bir eziklik ve pişmanlık duyarız. Evet, dünya imtihan salonu ve bu imtihana sadece bir defa giriliyor. Bu gün amel işleme fırsatı elimizde var, yarın ahiret hayatında ise hesap olacak. Bize sırtını dönen ve bizden uzaklaşan dünyaya biz ne zaman sırtımızı döneceğiz? Dünya uzaklaşırken biz dünyanın peşinden koşuyoruz. Hâlbuki ahiret kaçınılmazdır ve yakınlaşıyor. Rabbim, bize sırtını dönen dünyaya bizimde sırtımızı dönmeyi nasip eylesin,

 “Ömür sermayesi pek azdır. Lüzumlu işler pek çoktur.” der Üstad Hazretleri.

Ömür sermayesi öyle bir hızda tükeniyor ki, geriye dönüp bakıldığında sanki bir anlık yaşamışız gibi. Bu az olan ömürde nedense hep yarınlara ertelediğimiz en önemli işlerimizi, yarınlarda bile yarınlara erteliyoruz. Evet, en lüzumlu işlerimizi yani ebedi saadetimiz için gerekli olan ibadetlerimizi ihmal etmeyelim, yarınlara bırakmayalım.

Netice-i kelam; şöyle bir günlük hayatınızı tekrar gözden geçirelim ve gece yastığa başımızı koyduğunuzda düşünelim, bu gün daha çok neye hizmet ettim? Nefsimin isteklerini ne kadar geri çevirdim? Günlük hayatımdaki koşuşturmalarım daha çok dünya hayatını kurtarmaya mı meyilli yoksa ahiret hayatını mı? Kısacası Hz. Ömer (ra)’in dediği gibi; “Bu gün Allah için ne yaptın.” Rabbim bizlere Kur’an ve Sünnet ışığında bir hayat yaşamayı nasip etsin.

Mehmet Kazar 

  • Kategoriden Seçmeler:
  • Sende yorum yazabilirsin