Hulusi ağabeyin mektubu

(Görün, bu ağabey nasıl olmuş Üstadın birinci talebesi?)

Aziz ve  Muhterem Kardeşim

Manzara güzel ikametgȃhınızda daire-i  rü’yetinize giren ve her biri Haliklarının Esmasının mazharı, medȃrı ve aynası olduklarını lisan-ı halleri ile beyan eden her mahlȗk,ve her masnu ile birlikte manevi letaifinizin, tefekkür, tezekkür, teşebbüh bir ifadesi demek olan lȃtif yazınızı, ben de o daireye girerek, zamanın fevkine çıkarak, yazıldığı yerdeki hȃfȋ kisveye bürünerek zevk etmek istedim.

        Başımı ihtiyarsız etrafıma çevirdim. Sükȗnetli ve şehirden hariç mȗnzevi dȃiremizden hariç etraftaki bağlara, ağaçlara ve semadaki büyük ve muvazzaf me’mur olan şemse baktı ve bunları sahibi tarafından tek tük götürülen develere, uçuşan ve ötüşen kuşlara; burnuma kulağıma yüzüme elime ve ayağıma ara sıra konan sineklere; gȃh lȃtif, hafif, gȃh mutedil, gȃh sert ve haşin esen rüzgȃra; bilhassa bahçedeki bir kaç çam ağacının dal ve yapraklarından çıkan seslere, azalarına baktım  göremediklerimi düşündüm.

“Besmele çekerek; Tüsebbihu lehüssemavatü-sseb’u vel erdu ve men fi hinne; Ve in min şeyin illa  yusebbihu bihamdih. “fermanından bir zerreyi anlar gibi oldum. Her bir şeyin lisan-ı halleri ile Esma-i hüsna adedince Halik’ın Vahdaniyetini hissettim ve dedim:

        “Fesübhanallah Vahdaniyetin bu kadar delilleri var iken, bu zamanın insanlarına ne olmuş ki, kör ve sağır olup, bu kadar hadsız şehadete ve tesbihata lȃkayd kalıyorlar. Veya derd-i maişet ile sarhoş olmak yüzünden, hoş ve rahat ve bütün ibadetleri cami’ bir fariza olan namaza karşı tembel davranıyorlar. Veya büsbütün dünyaya hasr-ı nazar edip ebedi olarak bu fani ȃlemde kalacaklarmiş gibi kendilerini lakayd sanıyorlar. Veya bu fȃni alemi hiç düşünmeyen, hayvandan çok aşaği dsüşüyorlar. “Levlake levlake lema halektül eflak” hitabına manen muhatab, hitabına manen muhatab mükerrem bir beni Âdem, ahsen-i takvimde bir kȃmil bir mü’mini muhakkik olmak gibi ȃlay-ı illiyyine nametliğinden, esfel-i safiline ihtiyarlarıyla sukut ediyorlar.”

        Döndüm nefsime baktım. Gözlerini kapamış, kulaklarını tıkamış nefsimi gördüm. Bu bendeki hal sabırsızlıkla bekliyor gördüm ve dedim:

        Ey nefis yaş elliyi geçeli bir kaç sene oldu. Aile hasta, akraba içinde en yaşlı erkek sen kaldın. Komşulardan, hemşerilerden, memleketin her yerinde, dünyanın bütün sakinlerinden milyonlarca insanlar bu ȃlemden gittiler. Bu muhaceret, akıntı kesilmeden devam ediyor. Son sür’atle giden bu şümendüfere benzeyen, üzerinde yaşadığımız şu arz, her çeşit sakinlerine, bir vev’i istasyon, iskele veya bekleme yeri olan kabirlerine atlayarak, zıplayarak ve boşaltarak yolunu boşaltarak devam ediyor. Trenin vagonlarına büyük harflerle şöyle yazılmış: “ebedi alemin istasyonlarına gider!” Yolcuların boyunlarına nereye gidecekleri, ne zaman indirecekleri ve ne halde indirecekleri yazılı yaftalar yazılmış.

        “Ey basireti kapanmış, dünya işleri ile gözleri perdelenmiş hevesat ile tȗl’u emele dalmış olan biçare nefis! Uyan gözünü aç! Hakikati gör, Bak! Başın nerede ise kabrin duvarına, ağacına veya taşına çarpacak. Bak, bak, atılacağın çukur gözle görülecek kadar yaklaştı! O zaman uyanmak bir fayda etmez. Seni Cenab-ı Hak hatsız ni’metlerine nail etti. İmanȋ ve Kur’anȋ sana istihdam ve böylelikle en büyük ni’meti ile seni taltif buyurdu. Bu kadar hadsiz ni’metlere karşı, Rabbinin  Huzuruna ne ile gidiyorsun? Feraizi bile ciddiyetle ifaya gayretin yok! Hala eneye yarayan o medhe düşkünsün. En küçük kusuru bile üzerine almak istemezsin. (Her arzunu yerine getirmeli. Her isteğin, haram helȃl düşünülmeden verilmeli, Ölümü unutmalı, hoşa gidecek şeylere aç kurt gibi saldırmaya devam etmeliyim diyorsun!)”

        “Ey nefis! Sen her  isteğine muvaffak oldun! Yalınız bir şeye muvaffak olamadın. Oda ekser nȃs seni iyi bilirler. Ben aksine iddia ediyorum. Senin iyi olmaya asla niyetin yoktur. Ne kadar sureti haktan görünürsen görün, sen mekkȃrsın, gaddarsın! Sana itaat eder gibi hallerim, seninle ittifak eden ȃhır zaman fitnesinin şerlerine mukavemet edemediğinden, ihtiyarsız zuhura geliyor. Kalb ruh ve sair letaifim sana asla muti’ değildirler.” Rabbimden dȃimȋ niyaz”ım şudur:

        “Ya rabbim ben nefsimi islȃha muktedir değilim. Sen bana öyle kuvvet ver ki, onu islȃha muvaffak olayım. Huzuruna nihayetsiz acz ve fakrımla, fakat hȃlis ve nihayetsiz Rahmetine muhtaç, müflis bir abd olarak geleyim.”

        Ey benim dertlerimi dinleyen Aziz kardeşim,

        Keşf erbabına göre, Halikın bir İlȃh levhası demek olan ve bir nevi yazar bozar tahtaya benzeyen levh-i mahfuza, nazarınız yetişse idi, bu biça kardeşinizin şakȋ  olduğunu siz de görür ve o zaman “Heyhat! Ben bunu insan zannederdim!” derdiniz. Ben maalesef işte böyle bir şakȋ olduğumu hissediyorum. Dünyada şakiyi ta’rife kalkarsak, ne deriz? Yoll kesen, gaspeden, baş kesen, ev yıkan… ilȃ ȃhir, değil mi?

        İşte sana bir yol kesen. Başta akıl, kalb, sır gibi manevi cihazlarım ȃhu enȋn ettikleri halde, onların yolunu nefsim keser. Haydi bu taraf geliniz diyerek, isteğine göre götürür.

        İşte bir gȃsıb. O letȃifin kazançlarını, nefsim hevaya sarfediyor.

        İşte bir baş kesen: O letȃifi nefsim ȃdeta işlemez ve başları kesilmiş hȃli getiriyor.

        İşte bir ev tıkan: Hane-i vücudumu, nefsim nursuz viraneye çevirerek, ebedȋ saadethanemi yakmak istiyor.

        Nazarım levhimahfuza yetişmekten çok uzak. Fakat lȗtf-u Hakla bu acınacak hȃlimi hissediyum. Amma başka bir Rab yok ki, O’na iltica edeyim, ondan istimdad edeyim. O’nun bȃbı Rahmetini dak edeyim. İster istemez bu kapıyı, niyaz ile fizar ile çalmaya devam edeceğim.

        Eğer hatırınıza gelirse ki: “Yahu sen neler yazıyorsun? Bu yazılarla verdiğin numara birbirine zıd değil mi?” Kardeşim evvela bilmek başka yapabilmek başka olduğu gibi…

        “Helekennasu il-lel ȃlimune ve helekel ȃlimune il-lel ȃmilune ve helekel ȃmilune il-lel muhlisune, velmuhlisune ala hatarin azim.” hükmünce insana bilmek kȃfi değil; yapabilmek lazım. Hatta yapabilmek de kȃfi değil, garazsız ivazsız,  tam halis ubȗdiyyet, maksȗd ve matluptur. Yani, “ben bir abdim ve vazifem seyyidimin emri ve izni dairesinde işlemektir. Ben ücretimi peşinen almiş bir ameleyim. Vazifem Mȃlikimin emirlerini kayıtsız şartsız yapmaktır. Ben muvazzaf bir me’murum Vazifem Halıkımın mülkünde vazifelerimi unutmadan, memuriyetimi istikametle ifaya çalışmaktır.”

        Saniyen: Cenab-ı Hak, hakkı her ağızdan söyletebilir. Her kalemle yazdırabilir. İntak-ı bilhakın çok misalleri var. Meşhur İbrahim Hakkı Hazretleri de:

                               “Her söyleyeni dinle,

                               Ol söyledeni anla,

                               Hoş eyle kabul canla.”

        demekle bu hakikata güzel bir işaret yapıyor. Seyyiatımızdan mes’uluz. Hasenatta ki hissemiz pek azdır. Onun için bizden sudur eden İyiliklerde, Rabbimizin in’amı  ve ihsanını görüp Ona şükür edeceğiz. Seyyiat ve mesȃibde, nefsimizin kusurunu anlamaya çalıçarak, Rabbimize istiğfar ve ilticada bulunacağız.

        Her şey vücuda gelmeden evvel ve geldikten sonra yazılıdır. Âmenna , fakat hiçbir şeyi vücuda gelmeden evvel kimse bilmez. geldikten sonra da ȃkibetini anlayamaz, ancak kime ne kadar bildirirse Allah, o kadar bilir. Mukaddir kim ise, Alȋm de O’dur. Onun ezeli ilmini kimsenin bilmesine imkȃn yoktur. O Alȋm ve Hakȋm, maddi sebepleri, İzzet ve Azametine perde etmiş. Bir bahçenin yetişmesini suya havuza bağlamış. Suyu kendisi havuzu Onun mahluku yapar. Bahçıvan Onun mahlukudur. Bahçıvan suyu bahçeye akıtır, havuzu doldurur. Çiçeği, sebzeyi, ağacı Allah yetiştirir. Bazen bir afet verir. Kısmen veya tamamen mahveder. Fakat bahçıvanın kusuru ile de o bahçe mahvolabilir. O zaman onu mes’ul ve mahkum eder. çünkü işe ihtiyarın parmağı karıştı Bahçıvan diyemez ki: “Sen benim  iki gün şu vazifeyi ihmal edeceğimi biliyordun. beni mes’ul ve mahkȗm etmemelisin!”

Paylaşan: Abdülkadir Haktanır

Sende yorum yazabilirsin