Hüsnü Bayramoğlu ağabeyden Şuhur-u Selâse tebriği!

Hüsnü Bayramoğlu ağabeyden Şuhur-u Selâse tebriği!

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

Aziz, sıddık kardeşlerim!

Evvelen: Seksen sene bir manevî ömr-ü bâki kazandıran şuhur-u selâsenizi ve mübarek kudsî gecelerinizi ve Leyle-i Regaibinizi ve Leyle-i Mi’racınızı ve Leyle-i Beratınızı ve Leyle-i Kadrinizi ruh u canımızla tebrik ve her bir Nurcunun manevî kazançları ve duaları umum kardeşleri hakkında makbuliyetini rahmet-i İlahiyeden rica ve hizmet-i Nuriyede muvaffakıyetinizi tebrik ederiz. (Emirdağ-2, s.121)

Saniyen: Risale-i Nur’un bütün dünyada hususan Güney Amerika, Avusturalya ve Afrika ülkelerinde muhtelif dillere tercüme edilerek neşrini ve Nur medreselerinin tesisini seyahatlerimizde kısmen müşahede etmekten gelen mesruriyetimizi ve memnuniyetimizi müjde eder, oralardaki kardeşlerimizi ve diğer uzak diyarlarda Nurları neşreden kardeşlerimizi tebrik ederiz. Bu vesile ile Çin gibi komünist ve Rusya gibi eski komünist ülkelerde ehl-i iman ve Nur talebelerine yapılan mezalimin son bulması için ve medrese-i yusufiyelerde çile çeken kardeşlerimizin selameti için umum kardeşlerimizden dualarının devamını temenni ve rica ederiz. Üstadımızın:

İki dehşetli harb-i umumînin neticesinde beşerde hasıl olan bir intibah-ı kavî ve beşerin tam uyanması cihetiyle kat’iyen dinsiz bir millet yaşamaz. Rus da dinsiz kalamaz, geri dönüp Hristiyan da olamaz. Olsa olsa küfr-ü mutlakı kıran ve hak ve hakikate dayanan ve hüccet ve delile istinad eden ve aklı ve kalbi ikna eden Kur’an ile bir musalaha veya tabi olabilir. O vakit dört yüz milyon ehl-i Kur’an’a kılınç çekemez. (Emirdağ-2, s.72)

demesine binaen küfr-ü mutlakın ve metaryalizmin son kalıntılarının da inşâallah yakın bir zamanda bertaraf olacağını ve kardeşlerimizin de selamete çıkacağını ve Nurların da diğer dünya memleketlerinde olduğu gibi oralarda da kemal-i serbestiyetle neşrolacağını kaviyen ümit ederiz.

Hem Âlem-i İslam’daki mezalimin de son bulup, bütün hadisat-ı elîmanenin inşâallah rahmet-i İlâhiye ile son bulmasını için dua ediyoruz:

Evet, ben nasıl bu kış içinde baharı temenni ediyorum ve arzu ediyorum fakat irade edemiyorum, getirmeye teşebbüs edemiyorum. Öyle de hal-i âlemin salahını temenni ediyorum, dua ediyorum ve ehl-i dünyanın ıslahını arzu ediyorum fakat irade edemiyorum çünkü elimden gelmiyor. Bilfiil teşebbüs edemiyorum çünkü ne vazifemdir ne de iktidarım var.(Mektubat, s. 69)

diyen Üstadımızın da inşâallah buradaki ifadesindeki temenni ve duasına bizler de âmin diyoruz. Üstadımızın:

Şimdi bu zamanda en büyük tehlike olan zındıka ve dinsizlik ve anarşilik ve maddiyyunluğa karşı yalnız ve yalnız tek bir çare var: O da Kur’an’ın hakikatlerine sarılmaktır. Yoksa koca Çin’i az bir zamanda komünistliğe çeviren musibet-i beşeriye; siyasî, maddî kuvvetler ile susmaz. Yalnız onu susturan hakikat-i Kur’aniyedir.

Rehber Risalesi’ndeki Leyle-i Kadir meselesi, şimdi hem Amerika hem Avrupa’da eseri görülüyor. Onun için şimdiki bu hükûmetimizin hakiki kuvveti, hakaik-i Kur’aniyeye dayanmak ve hizmet etmektir. Bununla ihtiyat kuvveti olan üç yüz elli milyon uhuvvet-i İslâmiye ile ittihad-ı İslâm dairesinde kardeşleri kazanır. Eskiden Hristiyan devletleri bu ittihad-ı İslâm’a taraftar değildiler. Fakat şimdi komünistlik ve anarşistlik çıktığı için hem Amerika hem Avrupa devletleri Kur’an’a ve ittihad-ı İslâm’a taraftar olmaya mecburdurlar. (Emirdağ-2,s.54)

demesinden anlıyor ve ümit ediyoruz ki:

İnşâallah âlem-i İslâmı keşmekeşe sevk eden Batılılar –anarşistliğin verdiği zararlarla– bin pişman olarak ittihad-ı İslâm’a ve hakikat-ı Kur’aniyeye ister istemez taraftar olacaklar ve nev-i beşer de sulh-u umumîden gelen istirahat-ı âmmeye mazhar olacak.

Evet “Bu âhir zaman çok çalkalanıyor, bu fitne-i âhir zaman acib şeyler doğuracağını ihsas ediyor.” (Barla Lahikası s.339)

Risale-i Nur’un neşrindeki fütuhatı hülasaten de olsa bahsetmek çok uzun olacağı için şimdilik ehemmiyetli gördüğümüz; Üstadımızın yirmi büyük mecmua kadar fütuhata medar olacağından bahsettiği ve aynen şöyle denildiği:

Aziz, muhterem kardeşimiz Tahsin Bey!

Leyle-i Kadrinizi tebrik eder, muvaffakıyetler dileriz. Üstadımız size hususi selâm ediyor. Dedi ki:

Tahsin’in neşrettiği Tarihçe-i Hayat yirmi büyük mecmua kadar fayda verdi, fütuhat yaptı. Şimdi bir parça ilişmelerine kat’iyen merak etmesin. Nazar-ı dikkati celbettiği için büyük bir ilanname hükmüne geçti. Şimdiye kadar nasıl ki yirmi senedir yirmi büyük mecmua perde altında intişar etmesiyle çok büyük fütuhata medar oldu. Tarihçe-i Hayat’ın da perde altında intişarı inşâallah aynı neticeyi verecek. (Emirdağ-2 s.235) 

Şimdi bu Tarihçe-i Hayat’ın Türkçesinin aynı tercümesi daha evvel Rusça ve Almanca’sının neşri gibi inşâallah yakın bir zamanda Arapça ve İngilizce’sinin de tercüme ve tashih safhalarının da bitmek üzere olduğunu ve aynen neşredileceğini müjdeliyoruz. Ve böylece Üstadımızın “Muhtelif meslek ve meşreplere mensup bulunan muharrirlerin indî mütalaalarına ve ediblerin yersiz mübalağalara kaçan kalemlerine havale edilerek safiyeti bozulmamış…” olarak tanıtılmasına, Risale-i Nur’un ve Üstadımızın sıddıkiyet mesleğinin ve azami ihlas, azami sadakat, azami fedakarlık, iktisat ve istiğna meşrebinin muhafazasına büyük hizmet edeceğine inanıyoruz.

Tarihçe-i Hayat konusunu birçok yönleri ile ehemmiyetli görüyoruz ve nazara vermek istiyoruz. Çünkü Üstadımızın vasiyetnamesinde ifade ettiği gibi:

Biz de Üstadımızdan sorduk:

Kabri ziyarete gelenler Fatiha okur, hayır kazanır. Acaba siz ne hikmete binaen kabrinizi ziyaret etmeyi men’ediyorsunuz?

Cevaben Üstadımız dedi ki: Bu dehşetli zamanda, eski zamandaki Firavunların dünyevî şan ve şeref arzusuyla heykeller ve resimler ve mumyalarla nazar-ı beşeri kendilerine çevirmeleri gibi enaniyet ve benliğin verdiği gafletle; heykeller ve resimler ve gazetelerle nazarları, mana-yı harfîden mana-yı ismîyle tamamen kendilerine çevirtmeleri ve uhrevî istikbalden ziyade dünyevî istikbali hayal edinmiş olmaları ile; eski zamandaki lillah için ziyarete mukabil ehl-i dünya kısmen bu hakikate muhalif olarak mevtanın dünyevî şan ve şerefine ziyade ehemmiyet verir, öyle ziyaret ediyorlar. Ben de Risale-i Nur’daki a’zamî ihlası kırmamak için ve o ihlasın sırrıyla, kabrimi bildirmemeyi vasiyet ediyorum. Hem şarkta hem garpta hem kim olursa olsun okudukları Fatihalar o ruha gider.

Dünyada beni sohbetten men’eden bir hakikat, elbette vefatımdan sonra da o hakikat bu suretle beni sevap cihetiyle değil, dünya cihetiyle men’etmeye mecbur edecek, dedi.

Hizmetinde bulunan talebeleri

(Emirdağ -2 s.204)

Üstaddan sonra kaleme alınan bir kısım hatıralar ve Üstad ve talebelerine dair yazılan menkıbelerin mana-yı harfiden, mana-yı ismiye çevirir mahiyeti, sıhhati, Nur mesleğine uygunluk derecesi, belagatça muvazenesi noktasında kardeşlerimizi ikaz etmek istiyoruz. Çünkü Risale-i Nur’un ehl-i dalalete ve maddeci felsefeye galebesinin sırrını taşıyan:

Hattâ ilm-i mantıkta “kaziye-i makbule” tabir ettikleri, yani büyük zatların delilsiz sözlerini kabul etmektir, mantıkça yakîn ve kat’iyeti ifade etmiyor belki zann-ı galible kanaat verir. İlm-i mantıkta bürhan-ı yakînî, hüsn-ü zanna ve makbul şahıslara bakmıyor, cerh edilmez delile bakar ki bütün Risale-i Nur hüccetleri, bu bürhan-ı yakînî kısmındandır.

Çünkü ehl-i velayetin amel ve ibadet ve sülûk ve riyazetle gördüğü hakikatler ve perdeler arkasında müşahede ettikleri hakaik-i imaniye, aynen onlar gibi Risale-i Nur ibadet yerinde, ilim içinde hakikate bir yol açmış; sülûk ve evrad yerinde, mantıkî bürhanlarla ilmî hüccetler içinde hakikatü’l-hakaike yol açmış ve ilm-i tasavvuf ve tarîkat yerinde, doğrudan doğruya ilm-i kelâm içinde ve ilm-i akide ve usûlü’d-din içinde bir velayet-i kübra yolunu açmış ki bu asrın hakikat ve tarîkat cereyanlarına galebe çalan felsefî dalaletlere galebe ediyor, meydandadır. (Emirdağ-1 s.91)

gibi ifadelerde yerini bulan mesleğindeki prensipleri rencide ediyor. Üstadımızın Tarihçe-i Hayat’ın içine Ayetü’l-Kübra ve Münâcat gibi bahisleri bizzat kendi tensibi ile koydurması bu nokta-i nazardan manidardır.

Hem Üstadımızın Eski Said, Yeni Said ve Üçüncü Said gibi tabirleri, bazı muharrirlerin yazdığı ve tercümelere de akseden yanlış bilgi, değerlendirme ve kıyaslarda Üstadımızın asıl Tarihçe-i Hayat’ının nazara verilmesi ve Arapça ve İngilizce ve diğer dillerde doğru tercüme ve neşirleri ile inşâallah tashih olur. Âlem-i İslam ve beşeriyet de doğru tanıma imkanına kavuşur ve Üstadımızı siyasi bir lider gibi göstermeye çalışan bazı muvazenesiz beyanlar da böylece bertaraf olmuş olur. Üstadımızın hayatında herhangi bir tutarsızlık ve sünnet-i seniyye ve şeriat-ı Muhammedîye muhalif bir hâlet olmadığını da tahkik etmiş olur. Zira:

Herhangi bir iklimde zuhur eden bir ıslahatçının mahiyet ve hakikatini, sadakat ve samimiyetini gösteren en gerçek miyar; davasını ilana başladığı ilk günlerle, muzaffer olduğu son günler arasında ferdî ve içtimaî, uzvî ve ruhî hayatında vücuda gelen değişiklik farklarıdır, derler.

Mesela, o adam ilk günlerde mütevazi, âlîcenab, feragat ve mahviyetkâr, hülâsa; bütün ahlâk ve fazilet bakımından cidden örnek olan gayet temiz ve son derecede mümtaz bir şahsiyetti. Bakalım, cihadında muzaffer olup hislerde, emellerde, gönüllerde yer tuttuktan sonra yine o eski temiz ve örnek halinde kalabilmiş mi? Yoksa zafer neşesiyle birçok büyük sanılan kimseler gibi yere göğe sığmaz mı olmuş?

İşte büyük küçük herhangi bir dava ve gaye sahibinin mahiyet ve hakikatini, şahsiyet ve hüviyetini en hakiki çehresiyle aksettirecek olan en berrak âyine budur.

Tarih boyunca, bu müthiş imtihanı kazanmanın şaheser misalini, evvela peygamberler ve bilhassa Sultanü’l-enbiya (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz, sonra onun halife ve sahabeleri ve daha sonra onların nurlu yolunda yürüyen büyük zatlar vermişlerdir.

Peygamber Efendimiz, şu اَلْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ الْاَنْبِيَاءِ yani “Âlimler, peygamberlerin vârisleridirler.” hadîs-i şerifleriyle âlim olmanın pek kolay bir şey olmadığını, i’cazkâr belâgatları ile beyan buyuruyorlar.

Zira mademki bir âlim, peygamberlerin vârisidir; o halde hak ve hakikatin tebliğ ve neşri hususunda, aynen onların tutmuş oldukları yolu takip etmesi lâzımdır. Her ne kadar bu yol; bütün dağ, taş, çamur, çakıl, uçurum, daha beteri takip, tevkif, muhakeme, hapis, zindan, sürgün, tecrit, zehirlenme, idam sehpaları ve daha akıl ve hayale gelmeyen nice bin zulüm ve işkencelerle dolu da olsa…

İşte Bedîüzzaman, yarım asırdan fazla o mukaddes cihadı ile bütün ömrü boyunca bu çetin yolda yürüyen ve karşısına çıkan binlerle engeli bir yıldırım sürati ile aşan ve peygamberlerin vârisi olan bir âlim olduğunu amelî bir surette ispat eden bir zattır. (Tarihçe-i Hayat, s.7-8)

Hülasa: Üstad Bedîüzzaman Hazretlerini doğru tanımak isteyenlere ve Risale-i Nur’un mesleğini öğrenmek arzu edenlere bizzat Üstad’ın kendi talebe ve hizmetkârlarının kaleme aldığı, kendisinin de tashih ve tasvib ettiği, Üstad hayatta iken Tahsin Tola ve Ankara’daki Nur talebeleri tarafından neşredilen, Nurcular arasında Külliyatın bir parçası olarak kabul edilen Tarihçe-i Hayat kâfi ve vafidir.

Dua eden dua isteyen

Bediüzzaman hazretlerinin hizmetkarı

Hüsnü Bayramoğlu

 

www.NurNet.Org

Sende yorum yazabilirsin