Hz. Peygamber ve Ümmeti – 1

Allah Teâlâ Peygamber Efendimizi bize, herhangi bir kısıtlayıcı kayda bağlı olmaksızın mutlak / genel bir ifade ile “en güzel hayat örneği” olarak takdim etmiştir. Hiç bir mümin Hz. Peygamber’e rol biçmeye ya da duracağı yeri göstermeye hiç bir gerekçe ile teşebbüs edemez. Böyle bir hakkı yoktur, haddine de düşmüş değildir.

Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri pek tabii olarak Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem‘i merkeze almakta ve dolayısıyla ümmeti de temel öğe olarak ilgilendirmektedir. Efendimizin biz ümmeti için ne ifade ettiğini âyet-i kerimeler öncülüğünde şöyle bir hatırlayalım istiyorum.

Büyük lütuf

Yüce Rabbimiz, Peygamber Efendimizin ümmete yönelik olarak gerçekleştirdiği hizmetler, yani işlevsel konumu  dolayısıyla onun müminler için  büyük bir ilahi lütuf olduğuna bir âyet-i kerimede şöyle dikkat çekmektedir:

لَقَدْ مَنَّ اللَّهُ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ إِذْ بَعَثَ فِيهِمْ رَسُولًا مِنْ أَنْفُسِهِمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمْ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ

Gerçek şu ki içlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden, yanlış inançlardan ve inançsızlıktan) onları arındıran, kendilerine kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermek suretiyle Allah, mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki onlar daha önce, apaçık bir sapkınlık içinde bulunuyorlardı.“[1]

Cahiliye denilen İslâm öncesi dönemde müminlerin yaşadıkları her yönüyle insanlık dışı hayat, ayette belirtildiği gibi “apaçık bir sapkınlık içinde bulunmak“tan ibaretti. Bu apaçık sapkınlıktan onları, Yüce Rabbimiz, “kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan/tebliğ eden (mübelliğ), (kötülüklerden, bâtıl inançlardan ve inançsızlıktan) onları arındıran(müzekki-mürebbi), kendilerine kitap ve hikmeti öğreten (muallim), içlerinden bir peygamber göndermekle” kurtarmıştı. Hz. Peygamber’in Müslümanları bilgi ve erdemlerle donatıp İslam medeniyetini gerçekleştirmelerini sağladığını tarihi gerçek olarak göz önüne aldığımız zaman, Efendimizin, ümmet için  ne büyük bir lütuf ve ikram-ı ilahi olduğunu anlamakta asla zorluk çekmeyiz.

Peygamber Efendimiz, Yüce Rabbimizin emir ve yasaklarının nasıl uygulanacağını gösterme görevini, Kur’an-ı Kerim’i hayatıyla örneklendirerek yerine getirmiştir. Yani Peygamberimizin hayatı canlı Kur’an’dır. Bu sebeple Allah Teâlâ onu bize,  herhangi bir kısıtlayıcı kayda bağlı olmaksızın mutlak/genel bir ifade ile  “en güzel hayat örneği” olarak takdim etmiş, şöyle buyurmuştur:

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيرًا

Andolsun ki sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok ananlar için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek (hayat modeli) vardır.”[2]

Bu genel bildirim ve dolaylı tavsiye, ayırım yapmaksızın hayatımızı -tabii gücümüz ölçüsünde- o en güzel örneğe benzetmekle, sünnetine uydurmakla bizi görevlendirmiş bulunmaktadır. Böylece o “büyük ilahi lutfun” izleri/sünneti, ümmetin hayatında yaşanır ve görünür hale gelebilecektir. Bu noktadan hareketle ümmetin ilk nesli sahabiler, “ASHABU’N-NEBİ” özelinde, ümmetin gelecek nesillerine örnek olmak üzere, “Hz. Peygamber’i çoğaltan kimseler” dîye değerlendirilebilir.

Onunla birlikte yol tutmamak pişmanlık doğurur:

“Allah’ın bizi sevmesi ve bağışlamasının şartı ve “Allah’a olan sevgimizin göstergesi” olarak Hz. Peygamber’e tabi olmak, onu izlemek lazım geldiği قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمْ اللَّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ = De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayan ve engin merhamet sahibidir“[3] diye açıkça bildirilmiş, ardından da قُلْ أَطِيعُوا اللَّهَ وَالرَّسُولَ فَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْكَافِرِينَ  = “De ki; Allah’a ve Resulüne itaat edin. Yüz çevirip inkar ederseniz, hiç şüphesiz Allah kafirleri sevmez“[4]  buyrulmuştur. Buna rağmen Hz. Peygamberi örnek almamanın, sünnetini yol bilmemenin acı sonucu da bir âyet-i kerime’de şöyle açıklanmıştır:

وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلَى يَدَيْهِ يَقُولُ يَالَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلًا  يَاوَيْلَتِي لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلَانًا خَلِيلًا لَقَدْ أَضَلَّنِي عَنْ الذِّكْرِ بَعْدَ إِذْ جَاءَنِي وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلْإِنسَانِ خَذُولًا

“O gün, zalim kişi ellerini ısırıp, keşke peygamberle birlikte yol tutsaydım, vay başıma gelene! Keşke falancayı dost edinmeseydim. Ant olsun ki beni, bana gelen Kur’an’dan o saptırdı. Şeytan insanı yalnız ve yardımcısız bırakıyor”[5] der.

Bu ayet-i kerimeler göstermektedir ki bütün mesele, bizim Hz. Peygamber’e hayatımızda ne kadar yer verebildiğimize ve ona ne ölçüde uyabildiğimize, ümmet olabildiğimize bağlıdır.

Eğer bu gerçeğin gerçekten farkında olabilirsek, sahabilere (ve dolayısıyla ümmete) yönelik olan  وَاعْلَمُۤوا اَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ لَوْ يُطِيعُكُمْ فِي كَثِيرٍ مِنَ اْلاَمْرِ لَعَنِتُّم = (Ey iman edenler!) Şunu da biliniz ki aranızda Allah’ın resulü vardır. Eğer birçok işte o size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz”[6] uyarısını dikkate alıp, bugün aramızdan birileri, “Efendimiz böyle şey söylemez, böyle şey yapmaz” veya “O olsaydı, şöyle şöyle yapardı” diye Hz. Peygamber’e rol biçmeye, bir anlamda görev vermeye kalkışamazdı. Böyle bir tavır, hiç kuşkusuz Efendimiz ile aramızda bulunması gerekli itaat ve ittiba ilişkisine tam anlamıyla aykırıdır. O sallallahu aleyhi ve sellem, vahye muhatap bir peygamber, biz ise ona muhatap ümmetin bir ferdiyiz. İmam Zühri’nin(ö.124) isabetle  belirttiği gibi “Peygamberlik Allah vergisidir. Peygambere tebliğ, bize de teslimiyet düşmektedir.”[7] Aksi halde Hz. Peygamber’i kendi anlayışımıza mahkum etmeye kalkışmak gibi bir edepsizlik yapmış oluruz. Bu da felaketimiz demektir.

Bu noktada şu âyet-i kerimeleri de hatırlamak gerekmektedir:

لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ أَنفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَءُوفٌ رَحِيمٌ

Andolsun ki size kendi içinizden bir peygamber gelmiştir. Sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatli ve çok merhametlidir.” [8]

O halde Hz. Peygamber bizi zora, sıkıntıya sokacak  her hangi bir

emir vermez ve yasak getirmez. Nitekim Yüce Rabbimiz de “hiç bir kişiye altından kalkamayacağı yükü yüklemez.”[9] Esasen Peygamber Efendimiz, emir ve yasakları karşısında ümmetin takınması gerekli tavrı Ebû Hüreyre radıyallahu anh‘ın haber verdiğine göre şöyle açıklamıştır:

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ

عَنْ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ دَعُونِي مَا تَرَكْتُكُمْ إِنَّمَا هَلَكَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ بِسُؤَالِهِمْ وَاخْتِلَافِهِمْ عَلَى أَنْبِيَائِهِمْ فَإِذَا نَهَيْتُكُمْ عَنْ شَيْءٍ فَاجْتَنِبُوهُ وَإِذَا أَمَرْتُكُمْ بِأَمْرٍ فَأْتُوا مِنْهُ مَا اسْتَطَعْتُمْ

“Ben sizi kendi halinize bıraktığım sürece siz de beni kendi halime bırakınız. Zira sizden önceki ümmetler çok soru sormaları ve peygamberleri hakkında ihtilafa düşmeleri yüzünden helâk oldu. Size herhangi bir şeyi yasakladığım zaman ondan kesinlikle kaçının, bir şeyi emrettiğimde de onu gücünüz ölçüsünde yerine getirin!” [10]

Hadis-i şerif’in öğrettiği tutum, “yasağa mutlak, emre gücü ölçüsünde uymak”  ve soru sormak suretiyle Hz. Peygamber’i açıklama zorunda bırakmamaktır.  Hz. Peygamber’in emirlerine olduğu gibi sukût ettiği konularda da kendisine uymak, Sünnet’e iktidâ/uymak demektir.

Ümmetin Hz. Peygamber ile ilişkileri konusunda şu âyet-i kerimeleri de göz önünde bulundurmak gerekmektedir.

ياۤاَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لاَ تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ اِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ

Ey iman edenler! Allah ve resulünün önüne geçmeyin. Allah’tan  korkun. Şüphesiz Allah her şeyi işiten ve bilendir.”[11]

Bu genel yasak, müminleri görüş, hüküm, tercih, karar ve davranışlarında Allah’ın ve Resûlü’nün önüne geçmemekle görevlendirmektedir. İşine gelmeyen yerde “bu ayet ise de hadis ise de ben bunu kabul etmem, bana ters, benim aklım almıyor” diye direnç ve tepki göstermek, böylece kendisini âyetin veya hadisin önüne geçirmeye kalkışma hakkına hiç kimse sahip değildir. Yukarıda işaret ettiğimiz gibi hiç bir mümin Hz. Peygamber’e rol biçmeye ya da duracağı yeri göstermeye hiç bir gerekçe ile teşebbüs edemez. Böyle bir hakkı yoktur, haddine de düşmüş değildir.

لَا تَجْعَلُوا دُعَاءَ الرَّسُولِ بَيْنَكُمْ كَدُعَاءِ بَعْضِكُمْ بَعْضًا قَدْ يَعْلَمُ اللَّهُ الَّذِينَ يَتَسَلَّلُونَ مِنْكُمْ لِوَاذًا

Resulün çağrısını birinizin diğerini çağırması gibi saymayın. Aranızdan gizlice sıvışıp gidenleri Allah elbette bilir. “[12]

Çünkü Hz. Peygamberin hükmü, emri, çağrısı, isteği, Allah Teala’nın emri gibidir. Çünkü o, Allah’ın elçisidir. Hz. Peygamber’in elçilik konumu dikkate alınarak, onun meclisinden gizlice sıvışmamak, ondan söz ederken, ona hitab ederken dikkatli, özenli ve saygılı olmak gerektiği de bu âyette istenmiş bulunmaktadır. “Ey Allah’ın resülü, Ey Allah’ın Peygamberi” gibi elçilik vasfını öne çıkaracak bir hitap usulünü benimsek gerekmektedir. Nitekim, çölden gelen insanlar hariç, sahabiler daima Peygamber Efendimize bu şekilde hitap etmişlerdir.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem‘in çağrısına ve emrine bir şekilde aykırı davrananların dünyada veya ahirette ceza görmeleri kaçınılmazdır. Bu nokta âyet-i kerimenin devamında şöyle açıklanmıştır:

فَلْيَحْذَرْ الَّذِينَ يُخَالِفُونَ عَنْ أَمْرِهِ أَنْ تُصِيبَهُمْ فِتْنَةٌ أَوْ يُصِيبَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

Peygamberin emrine aykırı hareket edenler, başlarına bir belânın gelmesinden veya elem verici bir azaba uğramaktan çekinsinler.”[13]

Hz. Peygamber’e karşı gösterilecek saygısızlık, Kur’an-ı kerimde olsun veya olmasın onun emrine herhangi bir şekilde aykırı davranmak, ona muhalefet etmek, “bir belaya veya can yakıcı, elem verici bir azaba uğramak” ile sonuçlanacaktır. Burada dikkat çeken nokta, “onun emri ” mutlak olarak zikredilmiş,”Kur’an’a uygun olan” gibi bir kayda veya şarta bağlanmamıştır. Bu da gösteriyor ki,  Hz. Peygamber’in emrine uymak ve gereğini yerine getirmek için Kur’an-ı Kerim’e uygun olup olmadığının araştırılmasına ihtiyaç yoktur. Yeter ki emir, “onun emri” olsun ve bu noktada herhangi bir tereddüt bulunmasın.

ياۤاَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لاَ تَرْفَعُۤوا اَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلاَ تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ اَنْ تَحْبَطَ اَعْمَالُكُمْ وَاَنْتُمْ لاَ تَشْعُرُونَ

“Ey iman edenler! Sesinizi Peygamber’in sesinden fazla yükseltmeyin, birbirinize bağırdığınız gibi ona bağırmayın yoksa yaptığınız ameller boşa gider de farkına bile varmazsınız.” [14]

Günlük yaşantıda ve bilimsel araştırmalarda Hz. Peygamber’in davranış ve beyanlarına sıradan bir insanın yaşantısı ve sözü gibi yaklaşıp ondan daha yüksek, aşırı seslerle uzun uzun iddialar ortaya atmak ve yorumlar yapmak bu âyette emredilen Peygamber’e gösterilmesi gerekli edebe aykırıdır. Bu tür davrananların  yine ayette belirtildiği gibi önceden yapmış oldukları “ameller, onlar farkına bile varmadan boşa gider.” O halde Hz. Peygamber’e karşı sağlığında olduğu gibi vefatından sonra da onun manevi huzurunda olunduğu bilinciyle saygıda kusur etmemeye çalışmak gerekmektedir.

PROF. DR. İSMAİL LÜTFİ ÇAKAN

[1]Âl–i İmrân (3), 164

[2] el-Ahzâb (33),21

[3] Âl-i İmran (3), 31

[4] Âl-i İmran (3), 32

[5] el-Furkân (25), 27-29

[6] el-Hucurât (49), 7

[7] Bk. el-Beğavi, Şerhu’s-sünne, I, 217

[8] et-Tevbe (9), 128

[9] el-Bakara (2), 286

[10]Buhari, İ’tisam, 2 Müslim, Hac 412, Fezâîl 130-131; Tirmizî, İlim 17, Nesâî, Hac 1; İbni Mâce, Mukaddime 1. Hadisin geniş açıklaması için bk. Kandemir, Çakan, Küçük, Riyâz, I, 549-551

[11] el-Hucurat (9), 1-2

[12] en-Nur (24), 63

[13] en-Nur (24), 63

[14] el-Hucurat (49), 2

Sende yorum yazabilirsin