İçtihat Nedir? Şartları Nelerdir?

İçtihadın Tarifi:

İçtihadın lügat manası; meşakkatli, külfetli, zor bir işi vücuda getirmek için, bütün gücünü sarfederek cehd ve gayret göstermektir.

Istılahî manada ise içtihad; kesin ve açık delillerle sabit olmayan zannî ve fer’i hükümleri, şer’î delillere uygun olarak istihraç ve istinbat hususun­da, bütün güç ve takatini sarfederek çalışmaktır. Yani, Kur’an, hadis ve icma ile sabit olan şer’î delillerden hüküm çıkarmaktır.
Kur’an-ı Kerim, ezeliyete bakan ve ebediyetten haber veren bir umman­dır; sonsuz bir feyiz ve rahmet hazinesidir. O’nun hikmet ve esrarı nihayet­sizdir. Her asrın âlimleri idrakleri nisbetinde ondan hisselerini almışlardır ve kıyamete kadar da alacaklardır. Ümmet-i Muhammed (a.s.m.) onun be­reketine mazhar olmuşlar, maddeten ve manen Kur’an’dan istifadeler et­mişlerdir ve edeceklerdir.
Kur’an-ı Kerim, mücmel ve ince nüktelerle doludur; bir çok prensip ve kaideleri, esas ve usulleri ihtiva eden zengin bir hazinedir.

Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerimesinde şöyle buyurmaktadır:

“Yaş ve kuru her şey Kitab-ı Mübindedir.”1

Bediüzzaman Hazretleri bu âyeti şöyle tefsir eder:

“Bir kavle göre Kitab-ı Mübin, Kur’andan ibarettir. Yaş ve kuru, herşey içinde bulunduğunu, şu âyet-i kerime beyan edi­yor. Öyle mi? Evet, herşey içinde bulunur. Fakat herkes her­şeyi içinde göremez. Zira muhtelif derecelerde bulunur. Bazan çekirdekleri, bazan nüveleri, bazan icmalleri, bazan düstur­ları, bazan alâmetleri; ya sarahaten, ya işareten, ya remzen, ya ibhamen, ya ihtar tarzında bulunurlar. Fakat ihtiyaca göre ve maksad-ı Kur’ana münasib bir tarzda ve iktiza-yı makam münasebetinde şu tarzların birisiyle ifade ediliyor.”2

Bu İlâhî hazinede beşeriyetin kıyamete kadar karşılaşacağı bütün me­seleler sarahaten yani açık ve net olarak bulunsaydı, mevcut Kur’an’ın bin misli kadar bir kitap olması gerekirdi. İmam-ı Şa’rânî’nin buyurduğu gibi,

“Eğer Peygamber Efendimiz (a.s.m.) Kur’ân-ı Kerimdeki icmalleri (toplu, öz olarak bir arada bulunan ilimleri) açık­lamasaydı, Kur’ân-ı Kerîm icmali üzere kalırdı. Aynı şekilde, müçtehid din imamları, sünnette bulanan icmalleri açıklama­salardı, sünnet kendi icmali üzere kalırdı.”3

Malumdur ki, Cenâb-ı Hak nazarında en makbul olan amel güç olanı­dır.

Hadisi-i şerifi de bunun bir delilidir. İçtihat da zor bir araştırma ve derin bir incelemeyi icap ettiren yüksek bir ilim ve ehli için mukaddes bir vazifedir. İnsanların bütün hal ve hareketleriyle alakası vardır. Buna mazhariyet ise kuru bir iddia ile değil, Peygamberimize (a.s.m.) kemaliyle vâris olmakla mümkündür.

İçtihadın Meşruiyeti

İçtihadın meşruiyeti Kur’an’ın şu âyeti ile sabittir:

“Onlara emniyet ve korkudan bir haber geldiği zaman onu ifşa ederlerdi. Eğer onu Peygambere veya aralarından re’y sa­hibi olanlara arz etselerdi elbette ki, o re’y sahipleri (hâl ve maslahata göre) içtihat ve istihraç ederlerdi.” 5

Medine’ye hicret eden müslümanlar, kısmen emniyete kavuşmakla be­raber, bütünüyle rahat değillerdi. Her an Mekkelilerin saldırısına uğrama ihtimalleri vardı. Halk arasında zaman zaman “geldiler, geliyorlar” şeklinde dedikodular yayılmaktaydı. Üstteki âyet, böyle durumlarda yapılması gere­keni ders vermektedir.

Hamdi Yazır, bu âyetten şu hükümleri çıkarır:

1.Olayların hükümleri içinde, doğrudan nass ile malum ol­mayıp, istinbat (içtihat) ile bilinecek olanlar da vardır.

2.İstinbat da bir delildir.

3.İstinbata ehil olmayan avamın, olayların hükmünde ehl-i ilme müracaatı ve taklidi vaciptir.

4. Resûlullah da istinbat ile mükelleftir.6

Ebu Zehra’nın da buyurduğu gibi,

“Olaylar sonsuzca meydana gelir. Mevcut nasslar ise mahduttur. O hâlde mevcut nassların ışığı altında hakkın­da nass bulunmayan hususlara dair hükümler çıkarmak bir zarurettir.”7

İşte bu âyet-i kerime kıyas ve İçtihadın edille-i şeriyeden (şer’î deliller) olduğunun en büyük delilidir. Zira yeni bir vakayı istinbat ve istihraca ehil olan ulemaya havale etmek, onların içtihat etmelerini ve kıyasta bulunma­larını istemek demektir. Çünkü, hakkında sarih hüküm olan hâdiselerde içtihada zâten gerek yoktur.

Fahreddin-i Razî bu âyet-i kerimenin üç şeye delalet ettiğini beyan bu­yurur:

Birincisi; âyetin sarahatiyle bilinmeyip de içtihat ile bili­nenlerdir.

İkincisi; içtihat ve istinbatın şer’î delil olmasıdır.

Üçüncüsü; avam-ı nasın, ulemayı fer’î amellerde taklid et­melerinin vacib olmasıdır. Çünkü, Cenâb-ı Hak, bu âyetiyle yeni hâdiselerin hükümlerini bilmeyenlerin, bu hükümleri şer’î delillerden çıkarmaya ehil olan kimselere müracaat etmeleri gerektiğini beyan buyurmuştur. 8

Cenab-ı Hak şu âyet-i kerîme ile de ehil olanların içtihat yapmalarını emir buyurmaktadır:

“Ey ilim sahipleri, (âyetlerimizi) tabir edin.” 9

Şu halde Kur’an-ı Kerim’de kat’î hükümler yanında açık olarak ifade edilmeyen fer’î hükümler yani teferruattan sayılacak ikinci derecede hü­kümler de mevcuttur. Bu gibi hükümlerde zan ile amel etmeyi Cenâb-ı Hak caiz kılmıştır. Avamın bu hükümleri Kur’an’dan istihraç etmesi mümkün değildir. Onlara düşen vazife âlimlere tabî olmalarıdır. Böyle bir taklit, avam için vaciptir.

Evvela, içtihat yapmak büyük bir ilim ve ihtisas işidir, herkesin kârı de­ğildir. Çünkü şer’i hükümler binlerce hatta onbinlercedir. Bunların delilleri ise gayr-ı mahduttur. Bütün bu hükümleri o sayısız delillerden çıkarmak herkes için mümkün olmaz. Diğer taraftan, bütün müslümanların içtihat yapacak derecede alim oldukları farz edilse bile bunların içtihat için ça­lışmaları halinde dünyevî hiçbir meslek icra edilemez olur. Bu iki mühim sebepten dolayı avam, müçtehitleri taklit etmekle mükelleftir.

Cenâb-ı Hak içtihada ehil olanları içtihat ile emreylediği gibi, sair mü­minleri de bunlara ittiba etmeğe şu âyet-i celile ile emr buyurmuştur:

“Eğer bilmiyorsanız, zikir (ilim) ehline sorun.”10

Bir müslümanın Allah Teâlanın rızasına uygun ibadet yapabilmesi ancak müçtehitlere uyması ile mümkündür. Şeyh Abdullah Diraz taklidin vacip ve zaruri olduğunu şöyle ifade et­ mektedir:

“Kendisinde içtihat yapma ehliyet ve yetkisi olmayan kim­se, karşısına fer’i bir mes’ele çıktığı zaman, ya esas olarak hiçbir şey yapmayacak ve kulluk görevini aksatacaktır. Bu ise icmâya aykırı bir davranış olur. Ya da bir şeyler yaparak, kulluk görevini yerine getirmeye çalışacaktır. Bu da ya orta­ya çıkan yeni mes’eleyle ilgili hükmü tesbit eden delili bulup, ona bakarak hareket etmek, ya da bir müçtehidi taklid etmek suretiyle olur. Birincisi (karşılaşılan her yeni mes’elenin deli­lini bulup bu delilden hüküm çıkarmak) herkes için kat’iyyen mümkün değildir.”

“Çünkü bu yol, hem yeni durumlarla karşılaşan kimse, hem de bütün insanlar hakkında, hâdiselerin delililerini arayıp bul­ma zorunluğunu doğuracağından, insanların geçim çabalarını engelleyecek, her türlü san’at ve tekniği durduracak, ziraat ve benzeri bütün faaliyetleri tatil suretiyle dünyanın harab olma­sına yol açacaktır. İşte bu sebeple taklidin re’sen kaldırılması son derece tehlikelidir. Görülüyor ki, geriye taklidden başka hiçbir çıkar yol kalmamıştır. Böyle bir durum karşısında tek yol bir müçtehide tabi olmaktan ibarettir.”11

Bu hususu Salibi şöyle ifade etmiştir: “Bir müçtehîde göre şer’i delil ne ise, cahil bir insana göre de bir müçtehidin verdiği fetva odur.” 12

İşte müçtehitler Kur’an-ı Kerim’de remzen, işareten, mevcud olan fer’î hükümleri istihraç ederek insanlık aleminin istifadesine sunmuşlardır. Nitekim kâinat kitabında bulunan gizli ve perdeli hakikatlar da, ilgili fen alimlerince keşfedilmişlerdir. Bu zâtlar da kâinat kitabının müfessirleri ve müçtehitleri hükmündedirler.

Bir fende ehil olmayan kimselerin o fennin ilim adamlarına ittiba etmele­ri ve onların ortaya koyduğu eserlerden faydalanmaları aklın gereği olduğu gibi avamın da Kur’an-ı Kerim’den istinbat edilen hükümlerde müçtehitleri taklid etmeleri vacibtir. Aklı başında bir insan “ben ancak kendi yaptığım uçağa binerim, yahut kendi yaptığım bilgisayarı kullanırım,” diyemeyeceği gibi “ben müçtehitleri taklid yerine Kur’an ve hadisden kendim hüküm çı­karırım” da diyemez.

İçtihadın Önemi:

İçtihat, Cenâb-ı Hakk’ın bu ümmete en büyük lütuf ve ihsanıdır. Cenâb-ı Hakk’ın, Kur’an-ı Kerim’de te’vile açık olan hakikatleri, işaret ve remizleri ümmetin alimlerine bırakmasının birçok hikmetleri vardır. Cenâb-ı Hak tevile açık hükümleri eğer kesin bir şekilde bildirseydi, füruata ait bütün meseleler, farz ve vacib olurlar ve onlara muhalefet edenler helakete düşer­lerdi.

Diğer bir hikmet; Cenâb-ı Hak içtihat müessesini açmakla âyet ve ha­dislerden şer’i hükümlerin çıkarılmasında akla da bir hisse vermiş, böylece ümmet-i Muhammedi ve ulemasını şereflendirmişdir.

İlahî hediyelerin en müstesnası akıldır. Akıl, eşyanın hakikatini, kaina­tın sırlarını keşfeden İlahî bir nurdur, lâtif ve şerif bir cevherdir. Kur’an-ı Kerim’in en derin mana ve hakikatleri o cevherle halledilir. Evet, akıl insana Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve inâyetinin, fazl ve kereminin son mertebesidir. Bununla beraber insanlar akıl ve ilim noktasında aynı seviyede değildirler.

İlmin mahiyeti bir olsa bile anlaşılması başka başkadır. Binlerce insan bir alimden aynı dersi aldıkları halde herbirinin aldığı feyz ve irfan farklı­dır. Kabiliyetler farklı olduğu için herbiri kendi istidadı nisbetinde feyz ve marifete mazhar olur.

Aklı zayıf, fikri mahdut insanlar en açık şeylerden bile bir şey anla­mazlar. Perdeli sırlara ve hakikatlere nüfuz etmek akl-ı kâmilin vazifesidir. Bu sırları akıl ve şuurla keşfedemeyen insanın kazandığı malûmatlar kâfi derecede bir ilim olmaz; görüşlerinde, tefekkür ettiği şeylerde noksanlık olur. Evet, ümmet-i Muhammed içinde her ilim dalında bir çok alimler, nice mütefennin, mütefekkir, mütekellim ve mutasavvıf yetiştiği halde içtihat mertebesine ulaşanların sayısı çok azdır. İçtihada ait marifet ve ilmin sa­hası ve muhiti pek geniş ve pek derindir. O, her gavvasın dalamayacağı bir deryadır. Her basar etmekle ve basiret sahibinin idrak edemeyeceği bir çok hakikati ihtiva eden bir ummandır. Onun hakiki mahiyetini her akıl keşfedemez.

İçtihat, zor bir mes’ele ve derin bir sırdır. Her istidadın, her akıl ve zekânın, cevelan edebileceği bir saha değildir. O ummanların derinliklerinden inci gibi kıymettar pırlantaları ve cevher­leri çıkarmak ancak ve ancak müçtehit imamlara ve bilhassa dört imama mahsusdur.

İslâm dini en mükemmel bir dindir. Nitekim Cenâb-ı Hak da;

“Bugün sizin için dininizi ikmal ettim ve üzerinizdeki ni­metimi tamamladım.”13

buyurmuştur. Kur’an-ı Kerim’de, gerek itikad, gerek ibadet ve muamelata dair açık hükümler bulunduğu gibi, kıyamete kadar zuhur edebilecek yeni hâdiseleri çözmeğe kâfi kanun ve prensipler de mevcuttur. Bunlardan hü­küm istihraç etmek ise ancak içtihat ile mümkündür.

Evet, İslâm dininde İçtihadın mevki ve ehemmiyeti pek mühimdir. Müs­lümanların birçok ihtiyaçları bu müessese sayesinde karşılanmıştır. Malum­dur ki, zamanın değişmesiyle yeni yeni hâdiseler ortaya çıkmaktadır. Bütün bunlara cevap verebilecek temel kaideler, ulvî esaslar Kur’an ve hadislerde mevcuttur. Ama bu derin ve perdeli manaları herkesin anlaması mümkün değildir. İşte müçtehitler, Kur’an’dan ve onun birinci tefsiri olan hadislerden bu gibi fer’i hükümleri istinbat edip insanların müşkillerini halletmişlerdir.

Evet insan, ancak Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Nebeviyyenin tayin ettiği yolu takib etmekle hatadan kurtulabilir. Çünkü bu iki kaynak, insanların felahı için taraf-ı İlahîden vaz’ ve tesbit edilmiş bir hidâyet meselesidir.

Esasen şer’i hükümlerin ekserisi, Kur’an ve hadislerin nassı ile tesbit edilmiştir. Bu kısım Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadesiyle; “Kur’an ve Kur’an’ın tefsiri olan sünnetin malıdır. İçtihada ait meseleler altın ise bun­lar birer elmas sütundur.”14

İşte müçtehitler, bu iki hazineden azami derecede istifade ederek,

“Allah, hikmeti istediğine verir.” 15

âyet-i kerimesine hakkıyla masadak olmuşlardır. Peygamber Efendimiz’de (a.s.m.) İçtihadın ehemmiyetini ve müçtehitlerin kıymet ve derecelerini şu hadis-i şerifleri ile en güzel bir şekilde ortaya koymuşlardır:

“İçtihat eden kimse isabet ederse iki sevab, etmezse bir se­vap alır.”16

Hadis-i Şerifteki hatadan yani isabet etmemekten murat, efdaliyetin ter­kidir. Muhammed bin Hazm bu konuda, “Buradaki hatadan murad, delilin isabet etmemesidir. Sahibini şeriatten çıkaran hata değildir. Zira onunla şerîatten çıkmış olsaydı, onunla kendisine sevab verilmezdi.”17 demekte­dir.

Ancak şu hususu önemle belirtelim ki içtihada ehil olmayan bir kimse verdiği hükümde hata ettiği taktirde mazur olmaz, günahkâr olur.

Bedir Gazasında alınan esirlere ne gibi bir muamele yapılacağına dair henüz bir vahiy nazil olmamıştı. Fahr-i Kainat Efendimiz (a.s.m.), kendi­sine bildirilmeyen her hususu ashabıyla istişare ettiği gibi bu meseleyi de istişare etti. Hazret-i Ebu Bekr esirlerin bedeline fidye alınması ve serbest bırakılması görüşündeydi. Hazret-i Ömer Efendimiz ise esirlerin hemen öl­dürülmeleri fikrindeydi. Ashab-ı Kiramın bir kısmı Hazret-i Ömer’in, bir kısmı da Hazret-i Ebu Bekir’in İçtihadından yana oldular. Aralarında ihtilaf çıkınca Hazret-i Resûlullah (a.s.m.), Hazret-i Ebu Bekr’in İçtihadını tercih etti ve onun muktezasıyla hüküm icra edildi.

Lakin bu hususda itab-ı İlahîyi celbeden şu âyet-i kerime nazil oldu:

“Yeryüzünde ağır basıp (küfrün belini kırıncaya) kadar, hiçbir peygambere esirleri bulunması yaraşmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, Hâlbuki AlIah (sizin için ebedi olan) âhireti istiyor.”18

Bu âyet-i kerime, Hazret-i Ebıı Bekr’in İçtihadını bozmamakla beraber, Hazret-i Faruk’un fikrinin daha üstün olduğunu ortaya koymaktadır. De­mek ki, birbirine muhalif iki fikir de tasvip edilmiştir. İşte bu âyet-i kerime­den anlaşılıyor ki, her ehl-i içtihat reyinde isabet etmektedir. Eğer, Hazret-i Ebu Bekr Efendimizin fikri hata olsaydı; hüküm icra olunmadan evvel âyet nazil olurdu. Demek ki, bu hususda nazil olan ilahî itab azimet ve efdaliye­tin hilafını tercihten dolayıdır.

Hazret-i Ebu Bekr’in maksadı, esirlerden alınacak fidyeyle Müslü­man askerini düşmana karşı silahandırıp kuvvet kazandırmaktı. Hazret-i Ömer’in maksadı ise, bunlarda ıslah emaresi olmadığından vücudlarını or­tadan kaldırmakla yeryüzündeki fesadı önlemekti.

Şer’î hükümler; itikad, ibadet, muamelat ve ahlâk olmak üzere dört kıs­ma ayrılır. Bunlardan itikada ait hükümlerde içtihat caiz olamaz. Çünkü bu hükümler Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyenin açık nasslarıyla sabittir ve aklî delillerle de teyid edilmiştir. Bunlar şüphe ve tereddüdlerden müberra­dırlar. Bunlar hakkında zan değil, yakîn ve kat’iyyet muteberdir. Onlar ne artar, ne eksilir, ne de değişirler.

İbadete taalluk eden hükümlere gelince, bunlar da Kur’an-ı Kerim ve hadislerin açıklamasıyla tesbit edilmişlerdir, değiştirilmeleri mümkün de­ğildir. Bunlara, olduğu gibi iman ve itikad etmek gerekir. Bu gibi hüküm­ lerde de içtihadın cerayan edemiyeceği açıktır. Çünkü; namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetler taraf-ı İlâhîden kesin ifadelerle nazil olmuş ve Sünnet-i Nebeviye ile tamamlanmıştır. Bunlar hakkında içtihat yapılamaz. Meselâ: namazın rükünleri, rek’at adetleri, vakitleri hususunda içtihada asla mahal yoktur. Aynı şekilde, şirk, katl, zina, haram, içki gibi kesin yasaklar da za­manın teğayyürü ile tebbeddül etmezler. Bunlarda içtihat yapmak, bunların mahiyetlerini değiştirmek asla caiz görülemez. Böyle bir cüret, eğer cehalet eseri değilse, mukaddesata karşı bir su-i kasd demektir.

Hakkında tevile ihtimal olmayan sarih âyet ve hadis bulunan bir konu­da müçtehitlerin içtihatlarına din cevaz vermez. Bu gibi nasslara muhalif olan içtihatlar ile amel edilmez.

Kur’an ve hadis ile sabit olan namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek gibi katî hükümlerde içtihat yapılamayacağı gibi icmâ ile sabit olan hüküm­lerde de içtihat cereyan etmez. Bunlar şer’i hükümlerin yüzde doksanını teşkil ederler. Kıyas ve içtihada mevzu olan fer’i hükümler ise yüzde on kadardır.

İçtihat; ibadet ve muamelat ile alakalı zannî ve fer’î mes’elelerde, yani hakkında kesin hüküm olmayan sahalarda yapılabilir.

Bir Soru: Acaba içtihat yolu açık olduğu hâlde, büyük fıkıh alimleri neden dolayı içtihat yapmak yerine bir mezhebe tabî olmayı ve o mezhebin hükümlerini yaymayı tercih ettiler? Onları bu yola sevk eden sebep nedir?

Cevap: Evvela; fıkıh alimlerimizin bir kısmı içtihat kudretini kendilerin­de göremediklerinden, büyük müçtehitleri taklid etmeyi tercih ettiler.

Diğer taraftan; 11. asırda müçtehitler her tarafta çoğaldılar. Bir müçte­hide tabî olan ve arkasından giden mü’minler diğer müçtehitleri noksan görmeye, hatta ifrata giderek onlar hakkında şanlarına yakışmayacak söz­ler sarfetmeğe başladılar. Zamanla bu konuşmalar mücadele şekline girdi. Birbirlerine karşı hasmâne tavır takındılar. Mü’minler arasındaki muhabbet ve hürmet, yerini kin ve nefrete terketmeye başladı. Bundan dünyevî ve uhrevî zararların doğma tehlikesi başgösterdi. Buna mani olmak için dört imam dışındaki müçtehitler ve onlara tabi olan alimler kendi içtihadların­dan vazgeçip dört imamın arkasından gitmeyi tercih ettiler. Bu sayede mü­siümanlar arasında birlik ve beraberlik te’sis edildi.

Usûl-ü fıkıh âlimlerinden Muhammed Seyyid Efendi, Medhal adlı ese­rinde bu mes’ele hakkında geniş izahatta bulunmuştur. Bu izahların kısa bir özetini bu günün Türkçesiyle aktarmakta fayda görüyorum.

Fukaha-i kiramın içtihada girmemelerinin sebepleri:

1. Fukahanın şer-i hükümleri Kur’an ve Hadisten doğrudan istinbat et­meye muktedir olamamalarıdır.

2. Bazı mes’elelerde içtihada muktedir olsalar bile bütün mes’elelerde içtihat yapma gücüne sahip olmadıkları için bu mes’elelerde de içti­hattan vazgeçip büyük imamlara tâbi olmuşlardır.

3. Ulema arasındaki rekabet ve ihtilaf sebebiyle mü’minler arasındaki birlik ve beraberliğin bozulmaması için bazı zâtlar içtihattan vazgeç­mişlerdir.

M. Seyyid Efendi bu noktada İmâm-ı Gazali Hazretlerinin şu ifadelerine yer verir:

“Teşvîş-i ezhandan (zihinleri karıştırmaktan) başka bir faydası olmayan ve hakikati tenvirden ziyade fikirleri yanıl­tan, karıştıran bu gibi münakaşalara meydan vermemek için, ekser fukaha içtihadı terk ile dört imamı taklid yolunu tercih ettiler.”19

 

Mehmed Kırkıncı


1 En’âm Sûresi, 6/59
2 Sözler
3 İmam-ı Şârânî, Mizanü’l-Kübra. Berekât Yayınevi, İst. 1980, s. 70
4 Keşfu’l-Hafa, 2-155
5  Nisa Sûresi, 4/83
6  Yazır, Elmalılı M. Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, Matbaa-i Ebuzziya, İstanbul, 1935, c.
II, s. 1403-1404
7  Ebu Zehra, İslamda Fıkhî Mezhepler Tarihi, Hisar Yayınevi, İst. 1976, s. 19
8 Bkz. Fahreddin-i Râzi, Tefsîr-i Kebir, Akçağ yay., Ankara, 1990, c. VIII, s.186-191
9 Haşr Sûresi, 59/2
10 Nahl Sûresi, 16/43
11 el-Buti, M. S. Ramazan, Mezhepsizlik , (Ter; Durmuş Ali Kayapınar), Sebat Basımevi, Konya, 1976, s. 165-166
12 Şâtıbî, El-Muvafakat, c. 4, İz yay., İst.-1999, s. 296
13 Maide Sûresi, 5/3
14 Sözler,
15 Bakara Sûresi, 2/269 16 Buhâri, İ’tisam, 21; Tirmizi, Ahkâm, 2 17 Şârânî, s. 76
16 Buhâri, İ’tisam, 21; Tirmizi, Ahkâm, 2
17 Şârânî, s. 76
18 Enfâl Sûresi, 8/67.
19 Muhammed Seyyid, Medhal, Matbaa-i Amire, İstanbul, 1333, s. 262.

Sende yorum yazabilirsin