İslam Birliği ve Yavuz Sultan Selim: Niçin İran Seferi? (3)

Dindar, Şuurlu ve Âlicenap Kürt Beylerinin Sultan Selim’e Biatları

İslam birliğinin ehemmiyetini çok iyi bilen dindar, şuurlu ve âlicenap Kürt Beyleri, bu büyük Çaldıran muzafferiyetinden sonra, Osmanlı Devleti’ne itaat etmenin zaruretini anlamışlar ve yeni bir devlet kurmak yerine, Osmanlıya iltihak etmelerinin daha faydalı ve zaruri olduğunu ifade etmişlerdir.

Bitlis Hâkimi Şerefüddin Bey, Hizan Meliki Emir Davud, Hısn-ı Keyfâ Emiri Eyyubîlerden II. Hâlil, İmâdiye Hâkimi Sultan Hüseyin olmak üzere birçok Kürt beyi (ümerâ-yı ekrâd), Osmanlı Devleti’ne itaat arzularını padişaha iletmişler; Yavuz Sultan Selim’e ve Osmanlı Devleti’ne itaat etmeden huzur bulamayacaklarını ifade etmek üzere şu mektubu göndermişlerdir:

Can ü gönülden İslam Sultanı’na bî’at eyledik, ilhâdları zâhir olan Kızılbaşlar’dan teberru eyledik. Kızılbaşların neşrettiği dalalet ve bidatleri kaldırdık ve Ehl-i sünnet Mezhebini icra eyledik. İslam Sultanı’nın namı ile şeref bulduk ve hutbelerde dört hâlifenin ismini yâda başladık. Cihada gayret gösterdik ve İslam Padişahı’nın yollarını bekledik. Bu muhlis ve size itaat eden bendelere yardım edesiniz. Bizim beldelerimiz Kızılbaş diyarına yakındır, komşudur ve hatta karışıktır. Nice yıllar bu mülhidler, bizim evlerimizi yıkmışlar ve bizimle savaşmışlardır. Sadece İslam Sultanı’na muhabbet üzere olduğumuz için, bu inancı saf insanları o zalimlerin zulümlerinden kurtarmayı merhametinizden bekliyoruz. Sizin inâyetleriniz olmazsa, biz kendi başımıza müstakil olarak bunlara karşı çıkamayız. Zira Kürtler, ayrı ayrı kabile ve aşiret tarzında yaşamaktadırlar. Sadece Allah’ı bir bilip Muhammed ümmeti olduğumuzda ittifak hâlindeyiz. Diğer hususlarda birbirimize uymamız mümkün değildir. Sünnetullah bizde böyle cari olmuştur.”32

Evet, büyük âlim İdris-i Bitlisî, Doğu ve Güneydoğu bölgelerinin Osmanlı Devleti’ne bağlanması için büyük gayret göstermiş ve bu bölgelerin tamamı, bir iki ay içinde Osmanlı Devleti’ne iltihak etmiştir. Sayıları yirmi beşi bulan Kürt Beylikleri, kendi arzu ve iradeleriyle imparatorluk ittifakına dâhil olmuşlardır. Şark’ta yaşayan ahâli, bundan sonra, hakikaten tarihinin hiçbir devresinde bulamadığı huzur, sükun ve istikrarı yaşamaya başlamıştır.

İdris-i Bitlisî vasıtasıyla Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin kısa bir zaman içinde ve hem de yerli beylerin istek ve arzularıyla Osmanlı Devleti’ne ilhak edildiğinin haberini alan Yavuz Sultan Selim, bu büyük âlimi taltif etmek üzere kendisine bir ferman gönderir. Mektubunun başında Diyarbakır Vilayeti’nin sulh yolu ile fethine vesile olduğu için İdris-i Bitlisî’ye teşekkür eder, ayrıca bazı mühim ve kıymetli hediyeleri gönderir.

Kürt ve Türkmen aşiretleri gibi, Güneyde yer alan Arap aşiretleri de yine kendi iradeleriyle Osmanlı Devletine iltihak etmişlerdir. Aralarında İbn-i Harkuş, İbn-i Said, Benî İbrahim, Beni Sâyim, Benî Atâ aşiretleri, Safed ve Gazze şeyhleri ile Hâlep’in ileri gelenlerinin bulunduğu seçkin bir temsilciler heyetinin Yavuz’a takdim ettikleri ve aslı Topkapı Sarayı’nda bulunan şu itaat mektubu çok manidardır:

Bizler, canlarımız, mallarımız, iyâlimiz ve dinimizin emniyeti için size itaati arzuluyoruz. İslam’ı tatbik ve adaleti te’sis için sizin hâkimiyetinizi zaruri görüyoruz.”

Evet, Şark’taki birliğin kurucusu ve mimarı, İdris-i Bitlisî olduğu gibi; bu asırda da Şark’taki İslam kardeşliğinin en büyük müessisi, koruyucusu büyük İslam âlimi Bediüzzaman Said Nursî Hazretleridir.

Nitekim, 18 Ocak 1919 tarihin yapılan “Paris Barış Konferansı”nda Osmanlı Devleti’nin haklarını müdafaa etmekle görevlendirilen Stokholm Elçisi Şerif Paşa, vazifesine ihanet etmiş ve orada Osmanlı devletinin haklarını savunmak yerine, Kürtlerle ilgili meseleleri dile getirmiştir. Nihayet Şerif Paşa33 ile Ermeni Reisi Boğos Nubar arasında yapılan bir anlaşmayla bazı Kürt Beylerinin Osmanlılardan ayrılması istenmiştir. Bunun üzerine, salabet-i diniyyeyi ve celadet-i İslamiyeyi bihakkın temsil eden ve “Darü’l Hikmet-i İslamiye” azası olan Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu meseleyi duyunca şöyle tepki göstermiştir:

“Evvelki günkü gazeteler, Paris’te Şerif Paşa ile Ermeni Heyet-i Murahhası Reisi Bogos Nubar Paşa arasında Kürdistan ve Ermenistan hakkında bir itilaf akdedildiğini yazarak Kürt efkâr-ı umumiyesinden izahatta bulunuyorlardı. Dört buçuk asırdan beri vahdet-i İslamiye’nin fedakâr ve cesur hadim ve tarafları olarak yaşamış ve dini ananesine sadakati gaye-i hayat bilmiş olan Kürtler, henüz beş on bine karib şühedasının kanı kurumadan, şişlere geçirilen yetimlerin, gözleri oyulan ihtiyarların hatıralarını teessürle anarlarken, İslamiyet’in zararına olan tarihî ve hayatî düşmanlarıyla itilaf akdetmek suretiyle salâbet-i diniyeleri hilafına iftirakcüyâne âmâl takip edemezler. Binaenaleyh Kürt vicdan-ı millîsinin bu tarz tehassüsüne mugayir hareket eden zevatı da tanımazlar. Ve yegâne emelleri de vahdet-i dinî ve millîlerini muhafaza olduğundan, keyfiyetin izahına delalet buyrulmasını gazetenizden istirham ederiz.”34

“Kürtler İslam cemiyetinden ayrılmaya asla tahammül etmezler. Bunun aksini iddia edenlerin Kürtlük namına söz söylemeye salahiyetleri olmayan ve İslam dininin hakkaniyetini anlamayan beş on kişiden ibarettir. Ermenilerin maksadı Kürtleri kendi emellerine alet etmekten başka bir şey değildir. Kürtlük davası pek manasız bir iddiadır. Çünkü her şeyden evvel Kürtler Müslüman’dır.”

“Hem de salabet-i diniyyeye taassub derecesinde isal eden hakiki Müslümanlardır. Kur’an, Uhuvvet-i İslamiyeye münafi olan kavmiyet davasını men etmiştir.”35

Yine Bediüzzaman Hazretleri 1910 yılında Osmanlı devletine isyan etmek isteyen bazı Kürt aşiret reislerine hitaben şöyle diyordu:

“Altı yüz seneden beri tevhid bayrağını umum âleme karşı yücelten ve millî âdetlerini terk ederek ihtiyarlanan bizim şanlı Türk pederlerimize, kuvvet ve cesaretimizi hediye edelim. Ona bedel, onların akıl ve ma’rifetinden istifade edeceğiz ve asaletimizi de göstereceğiz. Elhâsıl, Türkler bizim aklımız, biz onların kuvveti; hep beraber bir iyi insan oluruz. Dik başlılık etmeyeceğiz ve kendi başına hareket yapmayacağız. Bu azmimizle başka milletlere ibret dersi vereceğiz. İyi evlat böyle olur, itaatimizle göstereceğiz. İttifakta kuvvet var, ittihâdda hayat var, uhuvvette saadet var, hükümete itaatte selâmet var. İttihâdın sağlam ipine ve muhabbet şeridine sarılmak zaruridir.”36

Nitekim uhuvvet-i İslamiyenin ehemmiyetini anlayan, vatanperver ve hamiyetli Kürt aşiretleri, bu anlaşmayı protesto etmek maksadıyla meclise birçok telgraf çekmişlerdir.

1872’de Bağdat’ta dünyaya gelen, 1884’te Mülkiye Mektebi’ni bitirip çeşitli vazifelerden sonra, 1915 yılında Darü’l-Fünûn’da müderrisliğe başlayan, hayatının son devresinde Sahih-i Buhari Muhtasarı, Tecrid-i Sarih Tercümesi’ne başlayıp, iki cildini tamamladıktan sonra 1934 yılında namazda iken Allah’ın rahmetine kavuşan Ahmed Nâim Bey de, Şerif Paşa ile Ermeni Reisi Boğus Nubar arasında yapılan bu anlaşma münasebetiyle mecliste şu konuşmayı yapar:

“Kürt aşiretleri Osmanlı devletine kendi iradeleri ile iltihak etmişlerdir. Asırlardan beri Türkler ile Kürtler kardeş olmuşlar. Bunlar bir anneden doğan ikiz kardeşlere benzer, eğer bunlar birbirinden ayrılırlarsa ikisi de mahvolurlar.”

Ahmet Naim Beyin bu konuşması bütün meclis azaları tarafından takdir edilmiş ve meclis reisi Seyit Bey, kendisini tebrik ederek şöyle demiştir: “Hissiyat-ı necibe-yi âliyenizden dolayı sizi tebrik ve takdir eyleriz.” 37

Bediüzzaman Hazretleri Osmanlı İmparatorluğunun eyaletlere ayrılması fikrini savunan Prens Sebahattin Bey’e verdiği cevapta ise şu hakikatlerin altını çizmiştir:

Prens Sebahaddin Bey’in Su-i Telakki Olunan Güzel Fikrine Cevap

Hayat ittihadadır. Benim gibi bir bedevinin fikri, fıtrat-ı asliyeye daha yakın olduğu için muhakemesi de tabii olduğundan, sun`iden daha mükemmel olacaktır. Şöyle ki:”

“Efrat mabeyninde muhabbet-i millî, zerrat mabeynindeki cazibe-i cüz`iyeleri gibi, bir muhassal teşkil ile, cihet-ül vahdetimiz olan usul-ü merkeziyeyi intaç edeceğinden ittihad ve muhabbet-i millî ve revabıtını tahkim eylemekle; zülal-i medeniyet o mecrada seyelan ederek şu anasır-ı muhtelifiyeyi bir seviyeye getirdiğinden, aheng-i terakki hoş bir nağme ile ecnebilerin sımah-ı hassasında tenînendaz edecektir.”

“Hem her bir kavmin mabihil-i bekası olan adat-ı millîye ve lisan-ı kavmiyeye ve isti`dad-ı efkara muvafık, hükumet teşebbüssata başlamalı … Ta ki makine-yi teraakkiyat-ı medeniyetin buharı hükmünde olan müsabakayı intaç edecek bir hiss-i rekabet peyda olabilsin. Yoksa bu revabıt ve mecarayi fekk edecek adem-i merkeziyet fikri ; veyahud onun ammizadesi unsura mahsus siyasi kulüpler –zaten merkezden nefret var –istibdad ciheti ile ve şiddet-i ihtilaf-ı unsur ve Mezhep sebebiyle birdenbire kuvve-i anilmerkeziyeye inkılab edeceğinden, tevsı-i mezuniyet kabına vahşetin galeyanıyla sığmayacağından ; Osmanlılık ve meşrutiyet perdesini birden feveran ile yırtacak bir muhtariyete; Ve sonra istiklaliyete; ve sonra tavaif-i müluk suretini giydiğinden hiss-i rekabet daiyesiyle vahşetin ve adem-i müsavatın mahsülü olan fikr istila yardımıyla bir mücadele-i keşmekeşi intac edeceğinden öyle bir zend-i azim olur ki :hürriyetteki hasene-yi uzmaya menafi-i umumi mizanıyla tartılsa muvazi belki ağır gelecektir. (…)”

“Onun te’vili güzel, fikren taakkul edebiliriz. Amma isti’dadımızla amelen tatbik edemeyiz. Tatbikine çok zaman lazım biz ki ekseriz, muvahhidiz. Tevhidle mükellef olduğumuz gibi, ittihadı te’sis edecek muhabbet-i millîye ile de muvazzafız. Eğer unsur lazım ise, unsur için bize İslamiyet kâfidir.”38

Haremeyn- Şerefeyn Hizmetinin Yavuz Sultan Selim’e Verilmesi

Yavuz Sultan Selim’in haremlerinde hizmet etmiş olan Hasan Can, onun en çok sevdiği ve en yakın nedimlerinden biriydi. Hasan Can ibretli bir hadiseyi şöyle anlatır:

“Merhum cennet mekân Padişah Hazretleri âdetleri üzere her gece kitap mütalaası ile meşgul olurdu. Bazen de bana okutturur kendileri dinlerdi, selefin tarihleri tamamen hatırlarındaydı. Birkaç geceden beri uykusuz olmamdan dolayı bende uyku galebe etti. Sultan Selim Hazretleri de uykuya dalmış ve rüyasında kendisine ‘Güzel kullarından birisi rüya görmüş.’ demişler. Seher vakti uyanarak sabah namazını eda ettikten sonra hizmetlerini görmek üzere yanlarına gittim. Bana ‘Bu gece görünmedin ne iş yaptın?’ diye sual buyurdular. Ben de‘Birkaç gece uykusuz kaldığımdan bu gece gaflet basmış, hizmetinizden mahrum kalmışım.’ diyerek özür beyan ettim.”

‘Peki bu gece ne rüya gördün?’ diye beyan buyurdular. Ben de ‘Öyle hatırda tutacak bir rüya görmedim.’ diye cevap verdim. Tekrar; ‘Böyle uzun geceyi tamamıyla uykuyla geçiresin de rüya görmeyesin. Mutlaka bir rüya görmüşsündür, benden saklama.’ dedi. Ben de bir rüya görmediğimi tekrar söyledim. Bunun üzerine mübarek başlarını salıp bir miktar düşündüler. Ben de padişahın bu hâlinden hayret ederek dışarı çıktım. Hazinedar başı Mehmet Ağa, Kilerci Başı Osman Ağa ile Saray Ağası ve Hasan Ağa’yı diğer birkaç ağa ile hasbıhâl ederken buldum.”

“Hasan Ağa, mütefekkir, sükûtu galip, gayet metin, salih ve dindar bir kimse idi. Ancak o günkü hâli çok garipti. Ben kendisine ‘Ağa Hazretleri kalbiniz gam ile dolmuş, gözleriniz yaşlı görünür, hikmeti ne ola?’ diye sordum. Bunun üzerine ‘Hayır herhangi bir şey yoktur.’ diyerek benden keyfiyeti gizledi. Ancak Haznedar Başı Mehmet Ağa: ‘Ağa kardeşimiz bu gece bir rüya görmüş de onun tesirindedir.’ dedi.”

“Ben de: ‘Allahu Teala hayırlar eyleye, meseleden beni de agâh edin. Zira devletli padişahım ‘Elbette sen bu gece bir rüya görmüşsündür, niçin söylemiyorsun?’ diye beni itap ettiler. Demek ki padişahın ısrarı beyhude değildir. Fakat, Hasan Ağa ısrarlarımıza rağmen rüyasını açığa vurmaktan utanıp ‘Benim gibi asi, günahkârın rüyası ne ola ki, padişah huzurunda söylemeye liyakat bulsun. Lütfen bana bu teklifi etmeyin.’ diyerek rüyasını açıklamaktan çekindi. Bizim ısrarlarımız üzerine çaresiz kalıp, bu gizli sırrı aşikâr eyledi ve dedi ki;

‘Bu gece bu eşikte oturduğumuz kapıyı rüyamda gördüm, kapıyı acele ile vurdular. Hayır, diye ileri vardım. Dışarı görünecek, ancak adam giremeyecek şekilde kapının açıldığını gördüm. Ne hâldir diye bir nazar ettim. Dışarı da haremin dâhilini ipek elbiseler içerisinde Arap simasında nurani kimseler ile dolmuş, elleri bayraklı, baştan başa silahlı, mükemmel hazır ve amade olduklarını gördüm. Kapıya yakın dört kimse durmakta idi. Ellerinde birer sancak vardı. Kapıyı vuranın elinde padişahın ak sancağı vardı. Bana:

‘Biliyor musun biz niye geldik?’ dedi. Ben de buyurun dedim. Gördüğün bu kalabalık Resulüllah’ın (sav.) ashabıdır. Bizi kendileri irsal eylediler. Selim Han’a selam ettiler. Fermanları bunun üzerinedir ki, hemen kalkıp gelsinler. Bugünden sonra Haremeyn hizmeti ona tevdi edildi. Bu dört kimseyi görüyor musun? Bunlar Ebu Bekir-i Sıddık, Ömer bin Hattab, Osman-ı Zinnureyn ve ben de Ali bin Ebu Talip’im. Var Selim’e bildir.’

diyerek gittiler. Bende dehşet galebe olmuş, ter içinde kalmışım. Zorla sabah namazına kalktım. Âdeta âlem bana dar geldi, aklım başıma gelince acele ile kalkıp güçlükle namazı eda ettim. Ancak benden korku, haşyet ve hayret zail olmadı.’”

“Hasan Ağa sözünü bitirdi ve tekrar ağlamaya başladı. Ben de hemen padişahın huzuruna girdim ve; ‘Padişahım! Eğer bu Hasan kulunuz rüya görmedi ise, saray ağası Hasan Ağa bir rüya görmüştür. Eğer müsaadeniz olursa arz edeyim.’ dedim ve Hasan Ağa’dan dinlediklerimi padişaha beyan ettim.”

“Bunun üzerine mübarek yüzü kızarmaya başladı ve buyurdular ki: ‘Biz sana demez mi idik ki biz bir canibe memur olmayınca hareket etmemişizdir. Şanlı ecdadımız velayet-i kerametten behrement idi. İçlerinde sadece ben onlara benzemedim.’ diyerek kendi nefislerini zapta davet buyurdular. Daha sonra Arabîstan seferinin tedarikiyle meşgul oldular.”

Diğer bir rivayette ise, padişah o gece gördüğü bir rüyâda Hasan isimli bir kimse vasıtası ile Hz. Peygamber’in (sav.) bir emrinin kendisine iletileceği müjdesini alır. Ertesi sabah Hasan Can’a bir rüya görüp görmediğini ısrarla sormasının sebebi budur. Hasan Ağa’nın rüyasını Hasan Can’dan naklen dinleyip emr-i peygamberi’yi tebliğ etmesinden sonra da ecdadının evliya makamında olduğunu beyan ederek “Onlara emr-i peygamberi bizzat tebliğ olunurdu. Veyl bana ki, bu makama ancak vasıta ile nail olabiliyorum.” diyerek mahcubiyetini ortaya koymuştur.39

Mehmed Kırkıncı

Dipnotlar:

32 Sebil’ür-Reşad, 18. Cilt, sayfa 226.

33 Şerif Paşa, Sultan Abdulhamit döneminde, Berlin ve Stokholm şefliğini yapmış, II. Meşrutiyet’ten sonra “Osmanlı Islahatı Esasiye Fırkası’nı” kurmuş ve Paris’te Meşrutiyet isimli muhâlif bir gazete çıkararak “İttihat ve Terakki” aleyhtarı olmuş, çok zayıf karakterli zayıf ve siyasi hayatında tutarsız bir kişiliğe sahiptir.

34 Şahiner, Son Şahitler, Cilt- 3, İstanbul, 1986, s. 286-287.

35 Sebil’ür-Reşad, 18. Cilt sayfa 218.

36 Nursî B.S, Asar-ı Bediiye.

37 Sebil-ür Reşat mecmuası 18.cilt sayfa 226.

38 Kütüphane-i içtihad sahibi Ahmed Ramiz’in neşrettiği “Nutuk-1” isimli eserinden alınan bu nutuk, el yazma ve Hazret-i Üstad’ın tashihinden geçmiş bir nüsha ile karşılaştırılmıştır.

39 Yavuz Sultan Selim’in Haremeyn-i Şerifeyn’in “hizmetini üstlenmesi hakkında bk. Selim’in Mekke Şerifine Gönderdiği Ferman, Celal-Zade, V. 202B-203b.

Sende yorum yazabilirsin