İslam’da Birlik ve Çareleri

Şark’taki fitneyi söndürmek için, en evvel Şark’ın fıtratını ve yapısı­nı iyice tespit etmek elzemdir. Bu fıtratı dikkate almadan uygulama saf­hasına konulacak bütün tedbirler, temelde, yetersiz ve isabetsiz kalmaya mahkûmdur. Şark insanının ruhunu tahlil, seciyelerini tetkik etmeden kök­lü tedbirlere ulaşılamaz.

Şark’ı ayakta tutan “Hamiyet-i Diniye”dir. Bu fıtrata muvafık bir cere­yan verilmediği takdirde, alınacak bütün tedbirler, -ister ekonomik, ister idarî olsun- muvakkattir, sathîdir.

Şark’ın mizacını fevkalâde bilen Bediüzzaman Hazretleri’nin Şark insa­nının karakter ve yapısıyla ilgili şu tespiti, bugünün ve yarının idarecileri için, dikkate alınması gereken hayatî bir ölçüdür :

“Bu millet-i İslâm’ın cemaatleri çendan bir cemaat na­mazsız kalsa, fâsık da olsa yine başlarındakini mütedeyyin görmek ister. Hattâ, umum Şark’ta, ıımum memurlara dair en evvel sordukları sual bu imiş:‘Acaba namaz kılıyor mu?’ derler. Namaz kılarsa mutlak emniyet ederler; kılmazsa ne kadar muktedir olsa, nazarlarında müttehemdir.”

“Bir zaman Beytü’ş-Şebab aşâirinde isyan vardı. Ben gittim, sordum: ‘Se­beb nedir?’

‘Kaymakamımız namaz kılmıyordu, rakı içiyordu. Öyle dinsizlere nasıl itaat edeceğiz?’ Bu sözü söyleyenler de na­mazsız, hem de eşkiya idiler.”

“Enbiyânın ekseri Şark’ta ve hükemânın ağlebi Garb’da gel­mesi kader-i ezelînin bir remzidir ki, Şark’ı ayağa kaldıracak din ve kalbdir, akıl ve felsefe değil. Şark’ın fıtratına muvafık bir cereyan veriniz. Yoksa sa’yiniz ya hebaen gider veya mu­vakkat, sathî kahr…” 71

Bu teşhis gösteriyor ki, Şark’a tâyin edilecek idarecilerin, özellikle dindar ve hamiyetperver insanlardan seçilmesi, ciddi bir zaruret olmak­tadır. Çünkü, Şark insanı, söz ve beyandan ziyade, fiil ve tatbikat arar. Aksi halde hamiyetperverlikten dem vuran, milletimizin kültüründen, örf ve an’anelerinden, mizaç ve hissiyatından habersiz, üst tabakadan bazı laubali aristokratların; iktisadî mekanizmaların nazarî incelemelerine da­yanarak, insanî te’sirleri her zaman yeterince hesaba katmayan teknok­ratların; gerekli tedbirlerden ziyade, şekle lüzumundan çok yer veren bir kısım bürokratların milletin ruhuna mal olmayacak basit tedbirleriyle, bu mes’elelere çözüm getirilemez.

Evvelâ açık olarak belirtelim ki, ittihad ve muhabbeti netice verecek ted­birlerin, milletin vicdanında mâkes bulması şarttır. Bu vazifenin başarıyla yürütülebilmesi için, en başta müracaat edilecek merci, vicdan-ı umumîdir.

Vicdan-ı umumî; milletin basiret gözü, hakikatin sönmez şimşeğidir. Bakışı net, ferâseti keskin, şuuru küllî, teşhisi isabetlidir. O yanılmaz. De­ğerlendirmeleri açık ve mübalâğasızdır. Bir pusula gibi daima istikameti gösterir. Vak’a ve hâdiseleri tartmada, emsalsiz bir mihenk taşıdır. O, her şeyi olduğu gibi gösteren parlak bir âyinedir; ne küçüğü büyültür, ne de büyüğü küçültür. İkaz ve tebliğini çoğu kere sükût ve acı tebessümle îfa eder. Bazan konuşmaması, lâkaytlığının değil, hoşnutsuzluğunun ifadesi­dir. Hakikatları, lisan-ı hâl ile harfsiz ve kelimesiz, fakat müessir ve muknî olarak konuşur. Onun muhalefeti hiçbir şeye benzemez. Onun “iyi” dediği­ne kimse “kötü” diyemez. Onun bir kere “mahkûm” ettiğini kimse “hâkim” kılamaz. Dinini hafife alanları, mukaddesatına saldıranları, millet ve vata­nına ihanet edenleri, engin denizler gibi boğar, tarih sahnesinden siler.

Evet, şurası bir hakikattir ki bir milletin devam ve bekası, “hikmet” ile “kuvvet”in bir noktada imtizacından hâsıl olur. Hikmet de, kuvvet de vicdan-ı umumînindir. Bunların bir noktada toplanmasıyla, hâkimiyet-i milliye hâsıl olur. O nokta ise, devlettir. Yani devlet, vicdan-ı umumînin bir cihette yed-i kudretidir, bir cihette de şuurudur, aklıdır. Devlet, vicdan-ı umumînin hem düşünce ve inancını, hem de kuvvet ve dirayetini temsil eder. İşte devletin ana felsefesi bu olmalıdır.

Ne zaman devlet, vicdan-ı umumîden aldığı kudret ve kuvvet ile onun şuur ve temayülünü tahakkuk ettirirse, işte o zaman içtimaî bünye sıhhatli ve muhkem olur, ferdî ve içtimaî huzur ve sükûn tevellüd eder.

Menfî ve tahripkâr cereyanlar karşısında halk ile devletin bütünleşmesi lâzımdır.Halkın devlete gösterdiği teveccüh ve itimat kadar, devletin de halkın hissiyatına inmesi ve halkın hissiyatını mihver yapması şarttır. Çün­kü Şark’m mukadderatı, doğrudan doğruya Şark insanının şuur, idrak ve imanıyla alâkadardır.

Şark insanını, ümit, azim ve şuur vererek intibaha getirecek aslî değer­ler, 1.400 senelik mânevî mirasımız olan din ve kültürümüzde mevcuttur. Bu değerler manzumesinin ortaya çıkartılmasıyla onun, kudret, uhuvvet, muhabbet, feraset, şecaât, basîret gibi sıfatları inkişaf edecek; bu inkişaf, neticede birlik ve muhabbeti pekiştirecektir. Şarkı ihyâ etmek için evvelâ dinî hissiyatı ihyâ etmek şarttır. Çünkü cemiyet bünyesinde en yüksek moral güç, din ve ahlâktır. Bir cemiyette dinî hisler ihmal edilir, ahlâk-ı umumiye tefessüh ederse, içtimaî hayatı birbirine bağlayan bütün râbıtalar çözülür. Fertler, madde ve ihtirasların zebûnu olur, vatan yabancı ideolo­jilerin istilâsına uğrar, milleti, gençliği gerçek ulvî değerler değil, sloganlar yönlendirir. Cemiyet aslî mihverinden çıkar.

Kitleler arasında en korkunç ve en büyük felâket, ruhî ve hissî bir uçu­rumun meydana gelmesidir. Şark’ta bu uçurumu açmak için iç ve dış düş­manlar el elele vererek sistemli ve şuurlu biçimde çalışmaktadırlar. Bu uçu­rumu kapatmak için şimdiden ciddî tedbirler alınmazsa sadece maddî ve şeklî tedbirlerle hatt-i muvasala te’min edilemez.

Öte yandan bu mes’elelere gündelik tedbirler ve çarpık fikirlerle hâdiseleri değerlendiren ve çoğu zaman kamuoyunu yanıltan bir kısım edip ve yazar­ların, mecmua ve gazetelerin isabetsiz görüşleriyle de çözüm getirilemez.

Bilmek gerektir ki, sadece yol yapmakla, fabrika kurmakla, elektrik gö­türmekle, Şark’taki fitne söndürülemez. Şark’taki bu fitneyi söndürebilmek için şu âyet-i kerîmenin ifade ettiği hakikat dikkate alınmalıdır:

“Odur ki, O Allah ki seni nusretiyle ve mü’minlerle te’yid buyurdu ve kalblerinin arasını te’lif eyledi, yoksa yeryüzünde ne varsa hepsini sarfetseydin yine onların kalblerini te’lif ede­mezdin. Velâkin Allah onların mabeyinlerini -aralarını- te’lif buyurdu. Çünkü O bir Aziz, Hakim’dir.”72

Bu âyet-i kerîmenin ifade ettiği mânâ şudur: Sadece kalıpların, maddî cesetlerin bir araya gelmesiyle imtizaç, muhabbet, ülfet te’min edilemez. Hattâ bu hususta yeryüzünün “bütün servetleri” seferber edilse bile, ara­daki husumeti, kin ve nifakı, iğbirarı kaldıramaz. Kalbleri birbiriyle te’lif edecek yegâne çare; mânevî râbıtalar ile içtimaî bünyeyi dokumaktır.

Bu asrın mânevî bir hekimi olan Bediüzzaman, bu fitnenin reçetesini bundan kırk-elli sene önce ortaya koymuştur:

“Şimdi bu zamanda en büyük tehlike olan zındıka ve din­sizlik ve anarşilik ve maddiyûnluğa karşı yalnız ve yalnız tek bir çare var. O da, Kur’ân’ın hakikatlarına sarılmaktır. Yoksa koca Çin’i az bir zamanda komünistliğe çeviren musîbet-i be­şeriye, siyasî, maddî kuvvetler ile susmaz. Yalnız onu sustu­ran hakikat-ı Kur’âniye’dir.”73

Şark’taki bünyenin sıhhati için müşterek duyguların ihyâsı elzemdir; inanç birliği, fikir birliği, his birliği, değer birliği, kültür birliği ve bütün bunları sağlayacak tedris birliği, cemiyet bünyesinde devamlı canlı tutulmazsa, milletin sinesinde bugün olmazsa, yarın ciddî ve tehlikeli, kapan­ması gayr-ı kabil gedikler açılabilir. Bilinmelidir ki milletimizi tehlikeye ata­cak kahhâr sebeb, düşmanların hile ve desiselerinden ziyâde, bu değerler manzumesinin ihmal edilmesidir.

Bu değerler manzumesi, birliğimizi ve ittifakımızı te’sis etmeye yeter, kâfi sebeblerdir. Şark’ı Garbla, devleti milletle bağlayacak binlerce bir-birler vardır:

“Rabbımız bir, Halikımız bir, dinimiz bir, kıblemiz bir, kitabımız bîr, devletimiz, vatanımız bir, ilâ âhir..”

Bu râbıtaları canlı tutmak ile uhuvvet ve muhabbet te’sis edilebilir.

Bu mes’elede sağlam ve sarsılmaz bir neticeye doğru gitmek için milletin vicdanında derin ve köklü izler bırakacak mânevî intibah vasıtalarını da dikkate almak gerekir.

Bu intibahı tehyiç etmek için hamiyyet-i diniyyeyi feverana getiren, -her türlü şahsî ihtirastan uzak ve siyasî ideolojilere âlet olmayan- nurlu, müdebbir, hakîm, şuurlu, münevver mâneviyat adamlarını, hem bu mânâya hizmet eden, hasbî çalışan cemaatları “şucu-bucu” demeden devreye sok­mak lâzımdır ve bunların faaliyet sahaları engellenerek daraltılmamahdır.

Şark’a gerçek hizmet; GAP ile toprakların bereketlendirilip, hanelerin aydınlatılması yanında, kalblerinîn nûrlandırılması ve fikirlerinin aydınla­tılması ile götürülebilir.

Malûmdur ki, inanmak; yaradılışın bir gereğidir, fıtrî ve ebedî bir ihti­yaçtır. Terkedilemez. Cemiyet bünyesinden tecrit edilemez.

Dinin yerini hiçbir ideolojik düşünce, ictimâî disiplin, kanun hâkimiyyeti, ilim ve felsefe dolduramaz.

İctimâî hayatın mânevî râbıtalarını güçlü kılan ve ayakta tutan en bü­yük saik, dindir. Dinî hissiyatın sürekli cemiyyet bünyesinde canlı tutulma­sı şarttır. Aksi halde cemiyet-i beşeriye dinden kopartılırsa lakayt serseri ve anarşist olur. Artık kanun kuvvetiyle asayiş te’min edilemez. Bu noktada cemiyet ya “rüşvet-i mutlaka” veya “istibdat-ı mutlaka” ile ancak ayakta tutulabilir. Bu mevzuya dikkatleri çeken Bediüzzaman Hazretleri şöyle di­yor:

“Ey… bedbaht hamiyetfürûş! Dikkat et; bu milletin bazılarının din ile bağlandıkları râbıtaları kopmasın. Eğer böyle ahmakâne, körü körüne to­puzların altında bazıların dinden râbıtaları kopsa, o vakit hayat-ı ictimâiyede bir semm-i katil hükmünde o dinsizler zarar verecekler. Çünkü, mürtedin vicdanı tamam bozulduğundan hayat-ı ictimâiyeye zehir olur.”74

Diğer taraftan meşhur Alman müsteşriki Franz Taescher’in aşağıdaki tespitleri ders alınması gereken, dikkate değer bir ibret levhasıdır:

“Tek Tanrı akidesinde, pratiklikte, içtimâî mes’elelerde ve pek çok mevzuda İslâm dini üstün ve mükemmel bir dindir. Ama din sadece bir iman mes’elesi değildir ki… Bir sistem, bir kültür, bir tarih, bir menşe, bir politika, bir dâva mes’elesidir. Ben bir Almanım ve Hristiyanım. Hristiyanlığı bıraktığım an Almanlıkla ilgim kesilir. Kültür ve milliyet bakımından başka bir cemiyete geçerim…”75

Asrımızda maddî ihtiras ve çekişmeler içerisine düşen, boğucu ve bu­naltıcı bir atmosferde yaşayan, ruhî bunalım ve çöküntülere giren gençleri kurtaracak en kuvvetli istinadgâh, en güçlü hâmi ve en büyük huzur kay­nağı dindir, Allah korkusudur. Günümüzde bu ihtiyaç her gün biraz daha artmaktadır. Gençliğin bunalımlarını izale edecek ve içine düştüğü mânevî boşluğu dolduracak, kavmiyetçilik fikrini ve bölücülüğü kökünden kesip atacak tek ve yegâne reçete; İslâmiyet’tir.

Milletimize yüksek idealler vermek, gençliğin hamiyetini inkişaf ettir­mek ancak, dinî telkinlerle olabilir. Çünkü dindeki te’sir hiçbir ideolojide mevcut değildir.

İnsan ruhunu saran ve sarsan kâbusları dağıtacak, kalbleri teskin ve teselli edecek en emin nokta-i istinad ve istimdad, dindir.

Din, içtimaî hayata disiplin getirir. Vicdanî murakabeyi derinleştirerek ictimâî birliği korur, cemiyette âhengi te’sis eder. Terör ve anarşinin ka­pılarını kapatır. Cemiyet hayatının mânevî ve aslî râbıtaları olan; şefkat, fedakârlık, muhabbet, uhuvvet gibi ulvî hisleri canlı tutar. Cemiyet bünye­sine, vatanperverlik, hamiyet, feragat ve fedakârlık gibi ulvî seciyeler ancak dinle verilebilir.

Din, duygulara şekil verir, ölçü kazandırır, istidatları inkişaf ettirir. Mes’uliyet duygusunu geliştirir. Dinî seciyelerle teçhiz edilmiş insan, varlı­ğını milletin hizmetine vakfeder, himmetini bütün bir milleti bilir.

Din, içtimaî yapıda bütünleyicidir. Malûmdur ki, bir bedende, bütün âzaların bir tek ruha bağlanmasıyla birlik hâsıl olur, vücut kuvvet bulur ve sıhhat kazanır. Bedendeki âzaların vazifeleri, yapıları, fonksiyon ve hususiyetleri ayrı ayrı oldukları halde, tamamı bir tek ruha bağlıdır. Ondan meded alır. Onun nâmına hareket eder. Vazifeleri, birbirinden ayrı olan bü­tün bu âzalarm muvaffakiyetleri, bir tek ruhu kabul etmelerine ve ona bağ­lanmalarına vâbestedir. O tek ruhu kabul etmeyen, ondan intisabını kesen âza, mefluçtur. Demek ki, vücudun birliği, ruhun birliğinden gelmektedir. Ruhun bu birleştirici ve hayatî fonksiyonunu hiçbir âza yüklenemez. Ve kendisini onun yerine koyamaz. Meselâ “göz” olmazsa, vücut mevcudiyeti­ni noksaniyetle de olsa devam ettirebilir. Ama, ruh olmazsa, artık vücudun varlığından söz edilemez. Herbir âza, ruhun hayat ve feyzinden nasibini almakla memnun ve mes’ud olur. Her âzanın, kendi uhdesine düşen va­zifeyi yapmasıyla hâsıl olan semereden, şereften, kemâlden, bütün âzalar hisselerini ayrı ayrı alırlar. Meselâ bütün âzalar, müdebbirâne bir aklın te­fekkür ve temkininden fayda gördükleri gibi, herbir âzanın, kendi vazifesi­ni lâyıkıyla yapmasından da akıl müstefid olur.

Bir millet de bütün efradı, bütün sınıf ve tabakaları ve bütün mües­seseleri ile bir vücut gibidir. Onların hayat, ittihat, devam ve bekaları da hepsini ihata edebilecek, “Mukaddes Bir Mefhum “a, bir “şahs-ı mânevî “ye bağlanmalarıyla mümkün olur. îşçiler-işverenler, köylüler-şehirliler, hocalar-talebeler… hâsılı bütün içtimaî sınıflar o şahs-ı manevînin birer azalan hükmündedirler. Biri dimağı ise, diğeri kalbi, biri gözü ise, diğeri ayağıdır… İşte bütün bu âzaların huzur ve sükûnunu, ittihat ve tesanüdünü te’min etmekle, hayat-ı umumiyenin ahenk ve intizamını din te’sis eder. Di­nin bu fonksiyonunu, meselâ, “ilim” yüklenemez. Çünkü, cemiyetin bütün fertlerinin âlim olması düşünülemez. “Kavmiyetçilik”, “ırkçılık” da yükle­nemez. Çünkü, kavmiyetçilik ihtilâfın menşeidir; ittihat ve imtizacı te’sis edemez. Bu fonksiyonu, “Meslek Birliği” de yüklenemez. Çünkü, cemiyetin bütün fertlerinin işçi, çiftçi, mühendis, yahut doktor olmaları da tasavvur edilemez. Kısacası, bir milleti meydana getiren hiçbir organ, kendi unvanı­nı, vasfını şahs-ı manevîsini millete ruh yapamaz. Ama bütün bu organ­lar, o mukaddes ruhu kabul edebilir ve ona bağlanabilirler. İşçisi-işvereni, talebesi-hocası, âmiri-memuruyla herkes “Allahımız bir, Rabbimiz bir, Ha­likımız bir, Mabudumuz bir, Dinimiz bir, Vatanımız bir, Milletimiz bir…” diyebilir. İçtimaî merkez olan havastan, ictimâî muhit olan avama kadar herkes, aynı mâbed içinde toplanabilir. Bir tek dinin çatısı altına girebilir.

Demek ki, bir milletin ruhu, ancak din ile olabilir. Bu ruhun müessiri­yetinin kalmadığı mıntıkalarda felç başgösterir. Evet bugün, birçok içtimaî uzvumuz, hayatiyetini kaybetmiş, çalışamaz hale gelmişse, araştırıldığın­da, temelde dinî hissiyatın o uzuvlarda ihmal edilmiş olduğu görülecektir.

Elhasıl, insanı gerçek olarak anlayan, bütün terkibiyle kavrayan, en de­rin görüşle tanıyan İslâm dinidir. Dinimiz, insanı maddî-mânevî cephesi, nihayetsiz ihtiyaçları acz, zaaf ve fakrı, ebediyet arzusu, dünya ve âhiret hayatı gibi fevkalâde geniş bir saha içerisinde değerlendirir. Beşerin üç müthiş ve müşkil suali olan, “Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidi­yorsun?” suallerine muknî ve makbul cevap verir. İnsanların hem nefis­lerini, hem kalblerini, hem ruhlarını, hem akıllarını tatmin ederek, onları faziletten saâdete, saâdetten kemâlâta ulaştırır. Kâinatta zerrelerden güneş sistemlerine kadar herşeye hükmeden ilâhî bir nizâmın mevcudiyetini akıl­lara tesbit ettirir. Mevcudatın yaradılış gayesini ve mahlûkatın hakîmâne terbiyesini gözler önüne serer, gerçeği okutturur. Böylece, insanın fikir dünyasında mukaddes mefhumlar, ulvî değerler teşekkül ettirir. Kalbi ves­veselerden, aklı lâkaydlıktan, ruhu tereddütlerden kurtararak insana disip­lin ve ölçü getirir. Onu ferdî ve içtimaî plânda bütünleştirir, müstakim kılar. Bu tip bir insan gerek vicdanı ve gerekse çevresi ile çatışmaz.

Evet, dinimiz, fert ve cemiyet hayatımız için son derece lüzumlu, vaz­geçilmez râsih hakikatların menbaıdır, mahzenidir, mecmaıdır. İnsanlığı tekâmül ve tealiye sevkedecek esasları hâvidir. Mânâ ikliminden ırak, kıla­vuzsuz, pusulasız giden bu asrın insanına hayat bahşedecek en büyük ik­sir, İslâm Dini’dir. İşte, insanlarda hamiyet ve muhabbeti ateşleyen, fertleri birbiriyle kaynaştıran, hayatın mayası, içtimaî hayatın kayyum ve muka­vimi, hayatın hayatı, nuru ve esası olan bu muazzam kuvvete karşı devlet adamlarımızın lâkayd kalmaları düşünülemez. Bugün, sosyolog ve antro­pologların bu konuya eğilmeleri zarurî bir vecibedir. Malûm olduğu üzere, 2000 yıldır dünyanın her tarafında zillet ve meskenet içerisinde yaşayan Yahudileri, bugün devlet haline getiren gücün temelinde din hissi yatmak­tadır. Tahrif edilmiş Tevrat, müntesiplerini böyle bir neticeye götürürken, en son -ve en mükemmel kitap olan Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın hakikatları, cemiyetin tedavisinde kullanılsa, elbette içtimaî bünyemiz fevkalâde per­çinlenecek, sağlam ve metin olacaktır. Milletimiz için, her devirde müessir olan ve hiçbir devirde kıymetini kaybetmeyen bir reçete vardır: “İhyâ-i din, ihyâyi millettir.” Bu milletin dirilişi, dinin dirilişiyle mümkündür.

Malûmdur ki, ilim insanların sadece mütehassıslarına hitap ettiği halde; din, avam ve havas, bütün bir cemiyete feyzini neşreder. Bir memlekette, bütün fertlerin ilim adamları olmaları imkânsızdır. Lâkin hepsinin mûtekid ve mütedeyyin olması mümkündür. Şurası açık bir gerçektir ki, hakkın­da, ne ilim ve ne de din bulunmayan bir memleketi bekleyen tek akıbet, izmihlâldir. Avamı mütedeyyin, havassı dine lâkayd olan memleketlerde; avamda, havassa karşı hürmet ve itaat; havasda ise, avama karşı şefkat ve merhamet kalmaz. Bu sebeble, milletimizin din ile bağlandıkları râbıtaların kopmamasına azamî hassasiyet göstermek ve dinin içtimaî hayattaki bu hâkimâne fonksiyonundan azamî derecede istifâde etmek gerekir.

Mevcudiyeti tehlikeye maruz kalan bir milletin, en son halâskârı, en mühim nokta-i istinadı ve en büyük siperi onun mâneviyatıdır. Tarihimi­zin şehâdetiyle sabittir ki, bütün savaşlarda olduğu gibi, husûsan İstiklâl Savaşı’mızda da milletimizin en büyük güç kaynağı “Din” olmuştur. Vicda­nı mutmain, kalbi hubb-u vatan ve mukaddesat ile meşbu, tam mütevekkil ve inancının kudsiyetinden dolayı şecaata sahip bir askerden daha güçlü ve muktedir bir asker tahayyül ve tasavvur edilemez. Evet tarih boyunca Kah­raman Ordumuzun muzafferiyet ve muvaffakiyetinin temelinde, “Ölürsem şehid, kalırsam gaziyim!” felsefesi yatar. Bu, İslâm’ın bahşettiği, Allah’a iman ve itimadın, tevekkül ve teslimin en güzel bir ifadesidir.

Şu noktayı da ifade etmeden geçemeyeceğim:

Dinden ve onu şuuren yaşayanlardan zarar gelmez. Tarihimizin şehâdeti ile bu memlekette, dinî potansiyel, asayiş ve güvenliğin daimî ve hasbî bek­çisi olmuştur. Din irşaddır, nasihattir, marifettir, muhabbettir, şefkat, uhuv­vet ve samimiyettir. Kin ve intikam, tahakküm ve terör, iğbirar ve inşikak değildir. Bu fıtrî, zarurî ve ebedî ihtiyaç, cemiyet bünyesinde yeterli ölçüde doyurulmazsa, bu boşluğu fırsat bilen bir kısım nâehiller, yakın tarihimizde olduğu gibi istikbalde de bu nezih ve ulvî hissi istismar etmek isteyebilirler. Böyle bir istismarı önlemenin tek yolu ve yegâne çaresi, milletin dine olan ihtiyaç ve iştiyakına tam cevap vermektir.

Nasıl Bir Din Dersi?

Din dersleri dar bir muhteva, şeklî ve sathî ifade kalıplan içerisinde ve­rilmemelidir. Din dersleri her şeyden önce, yaradılışın ulvî gaye ve sırlarını öğretmelidir. Hayatın mahiyet ve sırlarını derkettirmelidir.

Din dersleri, Rızay-ı Bârî’yi gaye göstermeli, sırf Allah için ameli öğret­melidir.Bütün insanlığa, faziletlerin mihrak noktasının mârifet-i ilâhî oldu­ğunu idrak ettirmelidir. Fikrin en âli mertebesinin Tevhid olduğunu anlatmalıdır. Din dersleri dünya maişetini te’minde, meşru kazancı teşvik etmeli, fakir ve mazlumu gözetmeyi, onların dertleriyle dertlenmeyi öğretmelidir. Beşerin saâdetini selbeden, medeniyeti altüst eden, her türlü tahakküm ve teröre, fitne ve fesada, anarşi ve bozgunculuğa karşı, ittifak ve muhabbeti esas alan telkinatları yapmalıdır.

Dinî tedrisat, sadece eğitim ve öğretim çerçevesinde kalmamalı, radyo ve televizyon gibi geniş kitle haberleşme vasıtalarını da bu maksatla kul­lanmalıdır. Din dersleri, iç murakabeyi olgunlaştırıcı, “Mahkeme-i Kübrâ’yı bekle, hesaba hazır ol!” mânâsında kalb ve vicdanlara nakşettirilmelidir. Fertlerin nazarları, istikamete, ebedî hayata, hasbîliğe, adalet ve hakikata yönlendirilmelidir.

Din dersleri, hak ve hakikati fikre hedef olarak göstermelidir. Hakikat­ları, naklin riyaseti altında aklî delillerle araştırmalıdır. Fikri cüz’ilikten, basitlikten kurtarıp, küllîleştirerek umuma mal etmelidir. Din dersleri, nesilleri hakikî tefekküre sevketmelidir. Bu seviyeye yükselmiş gençlerin na­zarında kâinat bir mütalâa kitabı, hâdiseler birer ders-i ibret olur. Böylece içtimâî bünyemizin esası olan fertler, hamiyet-i diniye ile şuurlanıp, sağla­ma alınmış olur. Bu ihtiyaç dînen olduğu gibi, aklen, vicdanen, hissen de zaruridir.

Böyle bir din eğitimi neticesinde; zevk ve safâyı, sefahatte değil, fazilet­te; huzur ve sükûnu, terör ve anarşide değil, ebedî saâdette arayan, ebedî neşvesi muvakkat ve süflî arzularına galebe çalan, dikkatli, hamiyetli, fera­set, dirayet ve basiret sahibi bir nesil yetiştirilmelidir. Gaflet, dalâlet, riyâ ve zulmetten mürekkep olan kavmiyetçilik gibi muvakkat hamiyet-ı cahiliye ile değil, hayat-ı sermediyeyi ihyâ edecek, haşmetli güneş olan İslâmiyet’in ışığı ile tenevvür eden bir nesil…

Şeref ve haysiyetini, meziyet ve mefâhirini, İslâmiyetle imtizaç etmiş ve on intisap ile yükselmiş ecdadından, mazisinden alan bir NESİL…

Mehmed Kırkıncı, 12-7-2010

Dipnotlar:

71 Mesnevî-i Nuriye.
72 Enfâl sûresi, 63.
73 Emirdağ Lahikası-II .
74 Mesnevî-i Nuriye, s. 145.
75 Büyük Türkiye Tarihi, 10/173.

Sende yorum yazabilirsin