Kaderle İlgili Bazı Hakikatler

(İmanı bir mesele olduğunda ötürü bu yazı çok mühimdir)

Cüz-i ihtiyȃri Kader ile ilgili bir düsturdur. Onun üssül esası Meyelȃn’dır; yȃni meylederek o arzuyu tatmin etmek için o yana eğilmek. Hayır ve şerre doğru içten bir arzu duymaktır. Maturidi mezhebinede olanların ekseriyetle onların i’tikadınca bir emri itibaridir. Yani bir kesbi insȃnidir ki, o kesp abde verilebilir. Yȃni emr-i i’tibari, kesbi insani demektir. Demek insan kazancından filinden mazur (özürlü) sayılmaz. Çünkü kulun onla ihtiyarla münȃsebeti vardır demektir.

Eş’arice yȃni, Şȃfii, Mȃliki, Hambeli ve bir kısım Hanefi meshebinde olanların i’tikadınca esȃsen mevcut olan meyelan değil, o meyalȃn daki tasarruf bir emri itibȃridir. Öyle ise o meyelan o tasarruf bir emri nisbȋdir. Yani harici bir vücȗdu bir varlığı yoktur. O meyalȃnı kulun nasıl kullanacağı, fiil meydana çıkıncaya kadar belli değildir.

Mesela, cebinde meyve yemekte kullanacağı bir çakısı olana, “sen bunu taşıyorsun öyle ise bununla bir adam öldüreceksin. Bu çakı bir adam öldürmeye kafidir” demekle o adamın ihtiyȃrını kaldırmaya kimsenin hakkı yoktur. Ne zaman o adam meyvede kullandığı çakıyı herhangi bir tahrik ile ihtiyarını şerde kullanır, kendini tahrik edeni öldürmeye kalkar veya öldürse, o zaman illet yȃni, sebep tamamlanmıştır. Te’vile kaçmağa mahȃl kalmamıştır. Eğer o tahrike ehemmiyet vermez ve Kur’anın ona “sakın yapma” mȃhiyetindeki sȃdȃ-yı manevisini duyabilir de terk ederse mes’uliyet yoktur. Eğer kul işlerinin hȃliki ve iktidarı olsa idi, o vakıt ihtiyar kalkar. Çünkü “bir şey vacib olmazsa vücȗda gelmez” usul ve hikmet ilminde bir kaidedir. Tam sebep bulunacak ki, fiil vücuda gelebilsin. İlletten yana sebebin tamamlanması için sebeplerin vücȗda gelmesinde, hȃsıl olmasında mecburiyet vardır. O vakit ihtiyar kalkmaz.

Eğer desen “tercih bilȃ müreccih muhaldır yani, bir şeyi diğer bir şeye belli bir sebep olmadan üstün kılmak olmayacak şeydir. Halbuki emr-i  i’tibari dediğimiz insanın kazancı yȃni, bazan yapması ve bazan yapmaması, eğer bunu ȋcȃb ettiren üstün kılıcı bir sebep bulunmazsa o zaman sebepsiz üstün kılmak demektir ki. Ki, ilm-i kelamda esaslarıdan olan bir esȃsı yıkar.”

Elcevap: Sebepsiz üstün kılmak olmaz. Fakat üstün kılmaya bir sebep olmadan bir sebep üstün kılmak ta vȃkidır. Zirȃ, irade Allahın san’atlarından bir san’attır muktezası dilediğini yapmaktır. O dilediğine verir dilediğine vermez, dilediğini yapar. “ne için bunu böyle yaptın?” Allaha denilmez.

Eğer denilse ki, madem katli halk eden Haktır, ne için bana katil deniliyor de ona katil denilmiyor?

Elcevȃp: Çünkü ismi fail bir fail-i nisbȋ olan mastardan müştaktır. Yani bir şeyin çıktığı yere bakılır. Ortaya çıkaran kesbimiz olur. Biz yaptık, biz öldürdük, katil unvanını da biz alırız. Yoksa “bu adam zaten ölecekti. Benim kurşunumla ölmesi kaderin ȋcabıdır. Öyle ise bu katilde benim mesuliyetim yoktur” diyemeyiz.

Evet, insanın irade-i cüz’iyyesi ve cüz-i ihtiyarisi, her ne kadar zaifse de, bir emri i’tibȃridir. Yani, o insanın kazancı, mahsȗlüdür. Fakat Cenab-ı Hak ve Hakimi Mutlak o zaif cüz-i irȃdeyi külli iradesinin taallukune ( o işi ile münasebetine) onu adi bir şart yapmıştır. Yani, der, “Ey abdim. ihtiyarınla hangi yola istersen seni oraya götürürüm. Öyle ise mesuliyet sana aittir.” Teşpih sȗretinde beyȃn edilen  misȃlde: İktidarsız bir çocuğa benzetilen cüz-i ihtiyari omuza alınmış. Çocuğa, “sen nereye istersen ben seni oraya götürürüm.” diyen kimseye o çocuk “beni şu yükseğ dağa gütür” oraya çıktığında üşüse veya yolda düşse. O çocuğa “sen istedin ben götürdüm” diyerek tokat vurmakta, nasıl o çocuğun şekvaya hakkı yoktur, cüz-i iradesini kötüye kullanarak şerre girmesinde de mes’uliyet o cüz’i ihtiyȃriye aittir. O hal irade-i külliyeye ait olamaz.

Elhasıl: Ey insan elinde, gayet zȃif, fakat seyyiȃtında ve tahribatında eli gayet uzun, fakat hasenȃtta eli gayet kısa cüz-i ihtiyȃri nȃmında bir iraden var. O irȃdenin bir eline duȃyı ver ki, silsile-i hasenȃtın bir meyvesi olan cennete elin yetişsin. Ve bir çiçeği olan saȃdeti ebediye’ye ulaşasın. Diğer eline de istiğfȃri ver ki, onun ile seyyiȃttan kısalsın. O şecere-i mel’unenin bir meyvesi olan zakkȗm-u Cehenneme yetişmesin. Demek duȃ ve tefekkürün meyelanı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi istiğfar ve tevbe dahi, meyelani şerri keser, tecavuzatını kırar. bu çok ehemmiyetli ve ehl-i ilme mahsȗs olan probleminizi çözmeye çalıştım. inşaallah bir derece anlatabilmişimdir. Noksan ve kusȗr varsa bana aittir.

Yine Kader hakkında bunu da ilave edeceğiz. Kader Allahın bildiği şeylerdir. Biz hayrında şerrin de Allahın takdiriyle olduğuna inanmakla mükellefiz. Bunu yukarıda birinci ve ikinci vecihte öğrendik. İlmi İlȃhinin taalluku demektir. İhtiyarımızı nasıl kullanacağımızı Allah bilir demektir. Size biraz daha açık ifade edeceğim: Kader gözle göremediğimiz bir kağıdın üzerine renksiz ilaçlı bir madde ile yazılmış yazı gibidir. Bu yazıyı görünecek hȃle getirmek için başka bir ilaçlı madde sürülür ve bu suretle o gizli yazı bu şekilde meydana çıkarılmış olur. İşte bu kağıda sürülen ilaçlı madde, cüz-i irade veya cüz-i ihtiyarımızdır. Biz cüz-i irade veya cüz-i ihtiyaremizi kullanırız. Kaderin cüz-i yazısı meydana çıkar. Eğer cüz-i ihtiyarımızı şerde kullanmışsak, mes’uliyet bizimdir. Onu Halk eden Allahtır (Kesb-i şer şerdir fakat halk-i şer şer değildir’in! manası şimdi anlaşıldı.

Bu hakikati siz kardeşlerim ile paylaşan: Abdülkadir Haktanır

Sende yorum yazabilirsin