Kâinatımızın Yaratılış Hikâyesi-1 (Risale-i Nur Eğitim Programı-21)

Kâinatımızın Yaratılış Hikâyesi-1 (Risale-i Nur Eğitim Programı-21)

Keşif Yolculukları Risale-i Nur Eğitim Programı Dersleri-21: Kâinatımızın Yaratılış Hikâyesi-1 (11.Söz)

Eğitim Programı Bilgilendirmesi: 7 Ocak 2016 16.00 Cumartesi günü, Yazarlar Birliği Sümer-1 Sok. No: 11/9 Kat:4 Kızılay/ANKARA (Keşif Yolculukları-22: Ebedî Hayatın Varlığının İspatı-3 / 10.Söz İzahı) Eğitim Programımızın yeni dersleri: “Finalsiz Film” ve “İmtiyazlı Gezegen”. Bu dünya sahnesinin görünen şekliyle devam edip, perdesinin kapanmasının mümkün olup olmadığını en çarpıcı şekilde sorgulayacağımız bu programı kaçırmamalısınız! Daha önce hiç olmadığı kadar farklı bir şekilde ebedî hayatın gerçekliğini hissetmek için ve âhiretin varlığını kesin olarak ispatlayan Risale-i Nur’un Onuncu Söz’ünü daha önce hiç anlamadığınız kadar bambaşka bir düzeyde anlamak, zevk etmek ve muazzam bir manevî hazla keyifle deneyimlemek için programımıza katılımınızı bekliyoruz. İhtişamlı müziği ve etkileyici görselleriyle 4 dk. 15 sn.lik tanıtım videosunu tam ekran ve HD izleyin. Fragman Video Adresi: https://youtu.be/ih0syj5OqXo Önceki derslerimize aşağıdaki eğitim takip sayfasından ulaşabilirsiniz. http://risaleinuregitimprogrami.com/egitim-programi/

11.Söz (Kâinatımızın Yaratılış Hikâyesi-1) – İzah Metni

Ruhumuz bedenimize gönderildiği anda, şu şaşırtıcı ve güzel kâinatın içinde teklifsizce buluveririz kendimizi. Peki, neden buradayız, kim göndermiştir bizi ve buradan nereye gideceğiz? Biz kimiz ve bizden istenen nedir?

Bu soruların cevaplarını sır gibi içinde saklayan ve herkese açmayan kâinatın muammasını halletmek ve büyük kozmik bulmacanın gizemini çözmeye çalışmak yolunda, ne kadar çok şey söylenmiş ve yazılmıştır. Bu gök kubbenin altında, kâinatı anlamak adına ne çok insan düşüncesi ortaya koyulmuştur. Ancak, hakikati bulmak yolunda kesin bir sonuca ulaşmak, çok uzakta kalmıştır her zaman.

Felsefe ve bilim, kâinatı sürekli anlamaya çalışmakta, fakat ya kesin ve net cevaplar bulamamakta ve uğraşıp durmakta ya da bulduğunu iddia ettiği cevaplar, böyle muhteşem bir kâinata yakışmayacak derecede sığ ve anlamsız kalmaktadır. Evet, böyledir. Kâinatı, sadece kendi aklını kullanarak anlamaya ve gerçeğe ulaşmaya çalışan insanın hüsranı, kaçınılmaz olmuştur ve olacaktır. Çünkü akıl, ilahî vahyin rehberliği olmadan kâinatın hakikatini kendi başına bilemez. Bununla birlikte aklın kendisi, ilahî vahye tâbi olmayı emreder, çünkü ilahî mesajın bütün söyledikleri aklîdir.

Neden akıl tek başına yolunu bulamaz acaba? Örneğin, biri sizi gizlice bayıltıp, bir ada içine kurulmuş bir tesise götürse ve uyandığınızda görseniz ki, tıpkı sizin gibi kendi isteği dışında adaya getirilmiş birçok insan da sizinle birlikte orada bulunuyor. Ada içinde de bir konaklama tesisi kurulmuş. Ücretsiz yemek, konaklama ve gezinti imkânları sunuluyor. Âdeta bir ziyafete davet edilmişiz her birimiz.

Soruyoruz şimdi: Adada bulunanlar, ada içindeki tesisin kuruluş maksadını ve o ada içindeki tesise gönderiliş gayelerini nasıl bilebilirler? Acaba, kendilerini oraya gönderenin bildirmesi haricinde, bu bilgiye ulaşmanın kesin bir yöntemi mevcut mudur? Adaya gönderilen yüzlerce insanın her biri; ada, tesis ve kendileri hakkında bir sürü teori üretebilirler ve neden orada bulunduklarıyla ilgili sayısız tahminlerde bulunabilirler.

Karmaşık komplo teorilerinden tutun da, bu konuda kesin bir cevap verilemeyeceğine dair fikirler ileri sürenler olabilir. ( Dünyadaki yaşamın uzaylılar tarafından üretilmiş bir deney olduğunu söyleyenler ve hakikatin bilinemezliğini iddia edenler gibi çeşitli fikir sahiplerine işarettir.) Hatta “Boş verin neden, niçin diye sorgulamayı. Burada yiyip içmemize ve keyfimize bakalım. Bize izin verildiği kadar yaşarız yeter” diyen sarhoş ruhlu serseriler bile çıkabilir. Hâlbuki o sorular mutlaka sorulmalıdır. Aklı başında her insan, o cevapları bulmanın önemini takdir eder ve içinde bulundukları adaya getirilmelerinin nedenini merak etmenin, insan olmanın bir gereği olduğunu dava eder.

Cevabı kimin vereceği ise, çok nettir: Sizi oraya gönderen ve o tesisi kuran, işleten kim ise, cevabı da o verecektir. Eğer bir insan belli bir maksatla isteği dışında bir yere götürülmüşse, bu konuda söz hakkı onu oraya götürenindir. Oraya neden getirildiğini ve o insandan ne istendiğini doğru olarak bilecek ve söyleyecek yalnız odur. Başkası olamaz. O yüzden gerçek hayattaki rehine kaçırmalarında bile, rehineleri kaçırana ilk sorulan soru şudur: “Bunu neden yaptın ve ne istiyorsun?” Bunu bir düşünün lütfen. Tabi dediğimiz gibi biz misafiriz, kaçırılmamışız, bir ziyafete davet edilmişiz. Fakat yine de, “Bir insanın gözü kapalı olarak getirildiği bir yerde, bir ziyafet sofrasını hazır görünce, onu oraya kimin getirdiğini ve bu ikramı ona neden yaptığını merak etmesi”, tam içinde bulunduğumuz durumu tasvir ediyor. Önce bizi buraya getirenin kim olduğunu bulmamız ve sonra sorularımızın cevaplarını ondan öğrenmemiz gerekiyor. Aslında çok basit bir şey söylüyoruz: “Madem yapan bilir, elbette bilen konuşur”, mantıkî bir kaidedir. (Risale-i Nur, Mektubat, 19.Mektup, 1.Nükteli İşaret.) Kâinatı yapan, içindeki dünya misafirhanesini işleten ve insanı bu kâinata kendi isteği dışında gönderen zat, elbette bunun nedenini ve insandan ne istediğini, ancak O bilir ve bildiği için, şüphesiz bildirecektir de. Ve herhalde bildirmiş olmalıdır, öyle değil mi?

Gerçek, karmaşık değildir ve olmamalıdır. “İki nokta arasındaki en kısa yol, doğru şeklinde bir çizgidir.” Cevabı bilinmeden önce zorlu ve karışık görünen nice sorular, çözümleri bilindiğinde, ne kadar da basit ve kolay gelir bize. Hakikat, olabildiğince sade, kesin ve nettir. Gerçeğin yapısı bunu gerektirir. Kâinat yaratıcısının dini vasıtasıyla bildirdiği yaratılış maksadı, yüksek ve derin bir hakikatin, net ve basit ifadesidir.

Şimdi, bütün felsefelerin ve bâtıl dinlerin iflas ettiği ve sınıfta kaldığı noktadayız. Kâinatın gerçek şeklini ve insanın yaratılış maksadını kesin ve net olarak bildirecek olan, yalnız kâinatın yaratıcısının kendisidir. Evet, böyle de olmuştur. Bizi muhatap alan ilahî konuşması olan kitapları ve (gösterdikleri mucizelerle, yüksek ahlaklarıyla ve peygamberlik görevi için hiç bir ücret talep etmemeleriyle doğrulukları ispatlanmış) elçileri vasıtasıyla da; en derin hakikatleri, basit ama yüksek bir beyanla insana bildirmiştir. Böylesine derin, yüksek ve büyük bir gerçeği kavrayabilmemize yardımcı olmak için, eser metninde benzetmeler kurgulanmıştır. İlk insandan bugüne kadar bu kainat sarayında ağırlanan her insanın ve kendimizin, eser metnindeki temsilî hikayede yaşayan gerçek hikaye kahramanları olduğumuzu bilmeliyiz.

Temsildeki sultanı tekrar gözümüzde canlandıralım. Çok büyük bir serveti ve her çeşit cevherlerle dolu muazzam hazineleri olan bir sultan bulunsun. Bu sultan aynı zamanda sanat ve teknoloji alanında en tepe noktada kendini geliştirmiş, dâhi derecesinde bir zekâ ve beceriye sahip olsun. Şaşkınlık uyandıracak, ilginç ve sıra dışı teknolojik aletleri üretecek ustalığı ve muhteşem güzellikleriyle hayran bırakacak sanat eserleri yapabilecek yüksek bir ruhu ve güzel bir kalbi de bulunsun. (Her canlı, etten ve kemikten yapılmış muazzam makinelerdir. Her bitki ve çiçek, mükemmel sanat eserleridir. Kâinatın işleyişini, matematik ve bilimle ifade edebilmemiz ise, sistemi kuran zâtın, mevcut tüm ilimlerin zirvesinde olmasından ve onları tamamen kavrayıp işlerinde ustalıkla kullanmasından kaynaklanmaktadır.) Her türden ilim ve fennin uzmanı ve hâkimi de olsun. Burada bir kaide geliyor: Her güzellik ve mükemmellik sahibi, kendi güzelliğini ve mükemmelliğini görmek ister. (Aşağıdaki ara nota bakınız) Örneğin güzel kitap yazma ve resim yapma kabiliyeti, elbette açığa çıkmak ister.

İnce Bir Ara Not: Kendi güzelliğini beğendirme ve kabiliyetlerini gösterme arzusu, biz insanlarda düşük bir hissiyattan, ihtiyaçtan ve kompleksten kaynaklanabilir. Fakat ihtiyaç ve kusur yanına yaklaşamayan, bütün güzelliklerin ve mükemmelliklerin esas sahibi ve kaynağı bir zât söz konusu olunca işler değişir. Bu durumda, hakikî olarak kendisinden başka güzellik ve mükemmellik kaynağı olmayan mukaddes zâtın, bu özelliklerini göstermek istemesi, bir kusur veya ihtiyaçtan kaynaklandığı söylenemez. O güzel ve mükemmel zât, sadece sahibi olduğu vasıflar öyle gerektirdiği için kendini bildirmek istemiştir denilebilir.

İşte tam da bu durumda, bir sergi yeri lazımdır ki, tüm bu kabiliyetler, ilimler, güzellikler, mükemmellikler uygulamalı olarak gösterilsin. Yani sultan, o manevî güzelliğini ve sanat kabiliyetini, güzel eserler ortaya koyarak; zekâ ve becerisini de, hayranlık uyandıran teknoloji harikaları üreterek gösterecek. Hem kendisi görüp keyiflenecek ve haz alacak, hem de başkasının gözünden görecek. İşte bu maksatla muhteşem bir saray yapıyor. Bu sarayı, en ileri teknoloji ürünleri ve en şaşırtıcı makinelerle donatıyor; sarayın her tarafını cevherleriyle süslüyor ve kendi sanat eserleriyle güzelleştiriyor. Sergiyi daha câzip hale getirmek ve cömertliğini göstermek için de, herkesin damak tadına uygun ziyafetler hazırlıyor. Fakat sofradakiler rastgele yemekler değil. Öyle bir sofra açıyor ki, sanki yüzlerce ince sanatlar ve hassas makinelerle yapılmış bir görselliğe sahip bu ziyafet sofrası.

Halkını davet ettiği sarayda, yüksek rütbeli bir memurunu rehber olarak tayin ediyor. O rehber, hem sarayın sahibini, hem de sarayın içindeki sanatların ve harikalıkların saray sahibinin özelliklerini nasıl bildirdiklerini ve ifade ettikleri manaları tarif edecektir. Sarayın kurallarını, tabir yerindeyse davetin protokolünü, saray sahibinin hoşnut olacağı hareket tarzını, yine saray rehberi bildirecektir. İşte sarayın davetlilerine hitaben o rehber, saray sahibinin kendisini tanıttırmak için bu sarayı inşa ettiğini, kendisini sevdirmek için sarayı güzel sanatlar ve süslerle donatıp, ikramlarda bulunduğunu söylüyor. Davetlilerin de O’na kendilerini sevdirmeleri için, sanatını takdir etmeleri ve yaptığı işleri beğenmeleri gerektiğini ifade ediyor. Kendini tanıttırmasına karşılık onu tanımakla ve manevî güzelliğini göstermesine karşılık, o güzelliğe muhabbet ederek ve ilgisini kazanmaya çalışmakla karşılık verilmesini istiyor. Yaptığı tüm eserlerin üstüne, taklit edilmesi mümkün olmayan imzalar atan, mühürler basan saray sahibinin, her şeyin kendi eseri olduğunun bilinmesi arzusuyla ve sarayın tek sultanı olarak kabul görmek isteğinden böyle yaptığını bizlere tebliğ ediyor.

Sonra halk, iki gruba ayrılıyor: Bir grup, böyle ihtişamlı ve işleyişi düzenli, kendisi sanatlı ve ikramı cömert olan bu sarayın basit bir şey olmadığını, işin içinde büyük bir iş olduğunu düşünebiliyor ve “Acaba sırrı nedir?” diye merak ediyorlar. Böyle bir saraya, gerçekten de bu tarzda bir rehberin gerekli olduğunu, akıl edebiliyorlar. Bu yüzden o rehberin seslenişini ve çağrısını duyduklarında, ona kulak veriyorlar. Görüyorlar ki, bütün söyledikleri aklîdir ve aklı başında olanın uyması gereken şeylerdir. Fakat aklın kendi başına bilebileceği şeyler değildir. Bu grup, rehberi dinleyip, söylediklerini kabul ediyorlar. Saray kurallarına da uyuyorlar. Saray sahibi de, ettiği ikramın ve verdiği ziyafetin kıymetini takdir ederek kendisine hürmet eden ve sarayın inşa maksadını keşfederek buna uygun hareket eden bu edepli misafirlerden memnun kalarak, onları çok daha yüksek ve mükemmel diğer bir saraya davet ediyor ve hayal edemeyecekleri bir mutluluk diyarının kapısını onlara açıyor.

Diğer grup ise, sarayın güzelliklerinin ifade ettiği mananın ne olduğu ve neden orada oldukları ve kendilerinden ne istendiği meselesiyle ilgilenmeyip; sadece yiyip içip, sarhoş olup, yatıp kalkıp geziyorlar.[1] Böyle yüksek gayeler için kurulmuş sarayda, üstlendikleri ulvî vazifelerle meşgul olmak isteyen diğer grup seyirci misafirleri, çok rahatsız ediyorlar. Netice olarak, böyle önemli bir davette yapılan serseriliğin cezası olarak, hapislere atılıyorlar.

Saray sahibinin, sarayı yapmaktaki maksatlarının gerçekleşmesi iki şeye bağlıdır:

Birisi, rehberin varlığıdır. Eğer o rehber olmazsa, sarayın maksatları ve davetlilerden istenilenler bilinmez. O yüksek maksatlar, boşa gider. Tıpkı, dilini bilmediğimizden kendi başımıza anlayamayacağımız bir kitabın manalarını öğretecek birinin olmaması halinde, o kitabın bizim için bir kâğıt parçasından başka bir anlam ifade etmeyeceği gibi. Bu nedenle o rehber üstadın varlığı, sarayın var olma sebebi olarak görülebilir.

Diğeri de, davetlilerin o rehberin sözünü dinleyip ona uymalarıdır. Davetlilerin rehberi dinlemesi de, sarayın varlığını devam ettirmesine sebeptir.

Elbette, mantıken denilebilir ki: O rehber olmasaydı, bu saray yapılmazdı. Bir anlamı olmazdı çünkü. Ve yine denilebilir ki: O rehber dinlenmediği zaman, o sarayın varlık sebebi kalmadığı nedenle, saray ortadan kaldırılacak ve başka şekle dönüştürülecektir.[2] Temsilin hakikatini, yazımızın ikinci bölümünde birlikte araştıracağız.

Keşif Yolculukları Risale-i Nur Eğitim Programı Görsel Destekli Ders Videosu:

Kâinatımızın Yaratılış Hikâyesi (11.Söz)

https://youtu.be/oOPY4W4YIyM 

Ediz Sözüer

[1] Etrafınızda yaşayan insanların ve kendinizin yaşam tarzına, bir de bu gözle bakın. Bakalım nasıl bir manzara göreceksiniz?

[2] Peygamberimiz (A.S.M.) olmasaydı, kâinat yaratılmazdı denilebilir. Çünkü kâinatın yaratılış maksatları, ancak onun varlığı ve dersiyle bilinip, gerçekleşiyor. Ve insanlık O’nu dinlemekten tamamen uzaklaştığında, kâinatın varlık sebebi kalmayacak, kıyamet kopacak, ebedî âhiret diyarı ve cennet sarayı inşa edilecek denilebilir.

Sende yorum yazabilirsin