Kâinatın Sırrını Anlamada Kur’an, Felsefe ve Modern Bilim

(Risale-i Nur Eğitim Programı-23)

Keşif Yolculukları Risale-i Nur Eğitim Programı Dersleri-23: Kâinatın Sırrını Anlamada Kur’an, Felsefe ve Modern Bilim (12.Söz)

Eğitim Programı Bilgilendirmesi: 4 Mart 2017 16.45 Cumartesi günü, Yazarlar Birliği Sümer-1 Sok. No: 11/9 Kat:4 Kızılay/ANKARA (Keşif Yolculukları-24: Ebedî Hayatın Varlığının İspatı-5 (Final Bölümü) / 10.Söz İzahı) Eğitim Programımızın yeni dersi: “Gizli Plan”. Daha önce hiç olmadığı kadar farklı bir şekilde ebedî hayatın gerçekliğini hissetmek için ve âhiretin varlığını kesin olarak ispatlayan Risale-i Nur’un Onuncu Söz’ünü daha önce hiç anlamadığınız kadar bambaşka bir düzeyde anlamak, zevk etmek ve muazzam bir manevî hazla keyifle deneyimlemek için programımıza katılımınızı bekliyoruz. İhtişamlı müziği ve etkileyici görselleriyle 5 dk.lık tanıtım videosunu tam ekran ve HD izleyin. Fragman Video Adresi: https://youtu.be/cbvWtr15rYg Önceki derslerimize aşağıdaki eğitim takip sayfasından ulaşabilirsiniz. http://risaleinuregitimprogrami.com/egitim-programi/ 

12.Söz (Kâinatın Sırrını Anlamada Kur’an, Felsefe ve Modern Bilim) – İzah Metni

Bu bölümde Kur’ân ve felsefenin kâinata nasıl baktıklarını ve ne tür sonuçlar çıkarttıklarını inceleyeceğiz. Çoğu zaman Kur’ân, felsefe ve modern bilim birbirine zıt kavramlarmış gibi değerlendirmelere gidilmiştir. Fakat meselenin aslının aynı bilgi üzerinde işlendiği halde, sadece farklı yorumlar getirmekten ibaret olduğunu biz en başta ortaya koyalım. Yani eşya üzerindeki mevcut herhangi bir bilginin üzerinde geliştirilmiş farklı yorum ve bakış açılarından dolayı ayrılan farklı yollar olduklarını bilmemiz gerekiyor.

Kâinat, sahip olduğu düzenlilik ve ifade ettiği anlamlar sebebiyle bir büyük kitaba benzetilir. Risale-i Nur’un 12.Söz’ündeki temsilde de kâinat, büyük bir Kur’ân’a benzetilmiştir. Nasıl ki, Kur’ân’ın her bir ayeti Allah’tan bahseder ve O’nu tanıttırır ve O’na delildir. Zaten ayet, kelime manası olarak “açık delil” demektir. Öyle de, şu kâinat dahi büyük bir Kur’ân gibidir. Her bir satırı ve sayfası, cisimleşmiş bir “ayet” gibidir. Yaratılmış her bir mevcud, bu kâinat kitabını yazanı tarif eden ve varlığını bildiren bir delildir, bir ayettir. Cömert Rabbimiz, Kur’ân’ın okunan her harfine en az 10 sevap verir. İşte “10 altın verilmesi” ifadesiyle eser metninde, bu manaya atıfta bulunulmuştur. Kâinat denilen büyük Kur’ân’ın, manası anlaşılarak okunan her bir harfi için de mükâfat verilir. Yani “Allah’a nasıl ve ne şekilde delil oldukları bilinen” ve “ifade ettikleri manalar anlaşılarak seyredilen” her bir mevcut için tefekkür sevabı verilir. (Tefekkür: Allah’ın yarattıkları hakkında derinlemesine düşünme. Manevî bir ibadettir)

Bir Hediye Paketi

Bir hediye paketi düşünün. En kaliteli hediye kutusuna koyulmuş. Kurdelelerle, yaldızlarla, göz alıcı hediye ambalajıyla paketlenmiş. Hatta kutu içindeki hediyenin etrafına kurutulmuş, kokulu gül yaprakları serpiştirilmiş. Şimdi ilk olarak, kutu içindeki hediyenin, paketinden çok daha kıymetli, güzel, pahalı ve anlamlı olması şarttır değil mi? İkinci olarak, hediyenin böyle güzel süslenmesinin maksadı, o kıymetli ve anlamlı hediyeyi en güzel şekilde takdim etmek ve içindeki hediyeye dikkat çekmek içindir. Üçüncü olarak, hediye paketi ne kadar süslü olursa olsun, yırtılarak açılır. Çünkü gaye, hediyeye ulaşmaktır. Dördüncü olarak, hediye paketini açtıktan sonra bir kenara koyan ve esas ilgisini içindeki hediyeye yönelten aklı başında bir insandır. Beşinci olarak, hediye paketiyle oynamaya çekilerek, içindeki hediyeyi çıkartıp bir köşeye fırlatarak ilgilenmeyen insanın aklî dengesinin yerinde olduğunu, aklı başında hiç kimse söylemez. Netice olarak, anlamlı ve kıymetli bir hediyenin kendisiyle ilgilenmeyerek, tüm dikkatini ve ilgisini süslü paketine veren kişi, cahilliğini ve akıldan yoksunluğunu ilan eder.

Paketin güzelliğini takdir ettikten sonra, hediyenin ifade ettiği manalara ve hediyeyi verene teşekkür etmeye yönelen kişi ise, hediyenin yüksek kıymetini idrak eden bir akla ve manasını takdir eden bir kalbe sahip olduğunu göstermiş olur.

İşte şu kâinat, içinden çok sayıda kıymetli ve anlamlı hediyeler çıkan, kocaman bir hediye setidir. Güzelliğiyle gözümüzü parlatan süsleri ve sanatlı görünümleri ise, hediye setinin paketleridir. Hediyenin kıymeti ve manası nedeniyle, böyle özenle süslenmiştir. Peki, nasıl bir kıymeti vardır ve ifade ettiği mana nedir denilirse; nihayetsiz bir kudret, ilim, mükemmellik, güzellik, şefkat ve cömertlik sahibi bir zâtın, o hediyeyi kendini tanıttırmak ve sevdirmek için bize göndermiş olması, hediyenin kıymetidir.

Hediyenin manası ise, gönderenini tanıdığımız ve sevdiğimiz takdirde, bu hediyelerin çok daha mükemmel olan asıllarını sonsuza kadar bize vermeye devam etmek ve bizleri o mükemmel güzelliğiyle tanıştırmak için, hediye sahibi tarafından yapılan açık bir davet olmasıdır. O hediyelerin içindeki nimetlerin, asıllarına talip olmak için numuneler olduğu ise, herkesin kısa bir vakitte tatmasından ve kimseye doymak için müsaade edilmemesinden anlaşılmaktadır. Böyle bir hediyenin hediye olduğunu bile bilmemek veya kimden ve neden gönderildiğini merak etmemek ise, akılsızlıkla beraber nasıl bir duygusuzluktur ve ne derece büyük bir cehalettir, takdir edilsin.

Yalnız burada ince bir mana var. Biri dese: “Ben zaten hediyeyi göndereni kabul ediyorum ve hediyenin kıymetini biliyorum.” Fakat bilmeyen ve kabul etmeyenden hiç de farkı olmayan bir şekilde, hediye paketinden başka bir şeyle ilgilenmese, yani bildiğine uygun hareket etmese, pratikte aynı kapıya çıkar ve bu samimî görünmeyen kabulü, çok fazla bir mana ifade etmez.

Eser metninde, kâinatın bir kitaba benzetilmesi üzerine bina edilmiş temsilin kendi mantık örgüsüne geri dönüyoruz. Yukarıda kullandığımız hediye ve hediye paketi arasındaki ilişki ile bir kitabın içeriği ve kapağı ile arasındaki ilişki aynıdır. Her şeyden önce, her kitap okunmak ve manaları anlaşılmak için yazılır. Örneğin, bir popüler bilim kitabının kapağı, kitabın içindeki fikirlerin kıymetini göstermek ve ifade ettiği yüksek manalara dikkat çekmek için, gayet çekici ve kaliteli bir baskıyla takdim edilebilir. Böyle bir kitabın sırf cazibeli kapağına takılıp kalan ve kendisini hiç okumayan veya okumaya tenezzül etmeyen, hatta onun bir kitap olduğunu dahi bilmekten aciz bir kişi, cahilliğini veya ilme ilgisizliğini ortaya koyar. Kitabın çekici kabı, popüler bilim meraklısı bir insanın da elbette hoşuna gidecektir. Ancak, onun gözünde kitabın süsleri ve kaliteli baskısının, sadece o önemli kitabı daha keyifli okumaya vesile olduğu için bir değeri vardır ve sevilir. Yoksa tek başına bir kıymeti yoktur. O câzip kapak, asla kitabın yerini tutamaz ve sadece onunla meşgul olarak kitap unutulmaz.

İşte eser metnindeki misalde de, sanatkâr bir hükümdar tarafından, mukaddes manalarına ve mucizeliğine lâyık bir işleme ile süslenmiş muhteşem bir Kur’ân yazılıyor. Kitap oluşturulurken de, her çeşit kıymetli taşlarla süsleniyor. O derecede ki, okuma yazma bilmeyen bile sadece seyrederek hayran kalıyor. 

O hükümdar, bir filozofla bir Müslüman âlimi çağırıp, ikisinden de bu Kur’ân’ın detaylı bir analizini yapıp, mahiyeti hakkında bir kitap yazmalarını istiyor. Filozof, Arapça bilmediği için, elindekinin bir kitap olduğunu ve kıymetli taşlarla süslenmiş şekillerin de manayı ifade eden yazı olduğunu anlayamıyor, antika bir eser zannediyor. Ne kadar traji-komik değil mi? Esasında ciddî bir bilim adamı olduğundan, o da elindeki antika eserin fizikî özelliklerinin detaylı analizlerini yapıyor. Kitapta kullanılan malzeme, işçilik, kitabın eni, boyu, içindeki kıymetli taşların ve nakışların birbirleriyle olan ilişkileri vs gibi o eseri sadece maddî boyutta ele alan bir inceleme kitabı yazıyor.

Haliyle Müslüman âlim de, eline alır almaz anlıyor ki, elindeki bir kitaptır ve Kur’ân’dır. İş böyle olunca, sadece süsleri ve nakışları anlatılıp bırakılır mı hiç? Söz konusu olan antika bir eser değil; en yüksek manaları ve hakikatleri, her asırdaki insanlara parlak bir surette ders veren ve mucizelik yönleri tükenmeyen bir manevî hazinedir. Bu kişi, diğer adamın meşgul olduğu işten çok daha kıymetli, yüksek ve anlamlı bir iş yaparak, o Kur’ân’ın manalarını yorumlayan, mucizelerini ortaya koyan, hakikatlerini ispatlayan bir tefsir yazıyor. Huzura çıktıkları vakit, hükümdar o filozofun çok çalıştığını ve detaylı bir inceleme kitabı yazdığını görüyor. Fakat elindekinin bir kitap olduğunu bile anlamamış ve dolayısıyla da ifade ettiği manalar yönünden hiç incelemeye tâbî tutmamış bu adamın ortaya koyduğu çalışmayı, Kur’ân’a yapılan bir saygısızlık olarak değerlendiriyor.

Çünkü çok çeşitli hakikatleri ders veren ve kendisinden ders alan her tabaka insana her zaman üstatlık ve rehberlik eden Kur’ân’ı, manasız nakışlarla dolu zannetmek, ifade ettiği manaları kıymetsiz görerek hakaret etmek anlamına gelir. Bu adamın hak ettiği muamele, yazdığı işe yaramaz kitabı başına vurmak ve huzurdan kovmaktır. Hükümdar da böyle yapıyor. Müslüman âlimin yazdığı kitabı görünce ise şöyle diyor: “İşte hakikî ilim, hikmet budur ve gerçek âlim ve hikmet sahibi, yani bir eşyanın hakikatini keşfetmek ve ne işe yaradığını bilmek, böyle olur. Diğer adam, uzmanı olmadığı halde, bilmediği ve anlamadığı alanda ahkâm kesmekle haddini aşan bir bilim adamıdır”  Şimdi, temsilin ifade ettiği yüksek hakikati, eser metninden okuyalım. 

……………………………………………

Kâinat, sahip olduğu düzenlilik nedeniyle büyük bir kitaba benzetilir. İçindeki her bir mevcud, kâinat kitabının yazarını tarif eder ve varlığını bildiren bir delil olur. Bu yönüyle her bir mevcut, tıpkı Kur’ân’ın Allah’tan bahseden, O’nu tanıttıran ve O’na delil olan ayetleri gibi cisimleşmiş bir ayettir. Kâinat da büyük bir Kur’ân gibidir. Nasıl ki temsildeki Müslüman âlim, o ziynetli Kur’ân’ı tefsir eden ve manalarını bildiren bir kitap yazmıştı. İşte gerçek hayatta da Kur’ân, büyük ziynetli bir Kur’ân’a benzetilen şu kâinatın cisimleşmiş ayetlerinin manalarını bildirir ve ders verir. Saklı olan hakikatini keşfedip, bizlere anlayacağımız şekilde tefsir ve tercüme eder.

Kur’ân eşyanın hakikatini bildirmekte güneş gibidir. Nasıl ki, güneş eşyayı aydınlatarak varlığını ortaya çıkarıp gösterir. Kur’ân da, eşyanın hikmetini, hakikatini, gayesini, manasını saklı oldukları yerlerden çıkarır ve gerçek mahiyetinin ne olduğunu gösterir. Nasıl ki zifiri karanlık bir meydanda hiç bir eşyanın varlığı bilinmez ve görülmez. Kur’ân güneşi olmadan da, sönük bir el feneri gibi olan akıl tek başına kullanılırsa, eşyanın hakikati gerçek şekliyle bilinmez ve görülmez. Aklın tek başına gördüğü kısmı ise, karmakarışık ve bulanık suretlerden ibaret kalır. Felsefe, kâinattaki her şeye sadece kendileri hesabına bakar, yani onları yapan usta ve sanatkârı işin içine katmaz. Durum böyle olunca ne olur? En manalı ve kıymetli bir sanat eseri olan tabiatın derin manalarının tamamı gizlenir, manevî yüksek kıymeti saklanır, hiçe iner, sadece maddesi itibarıyla bir değeri kalır. O da ne kadardır ki zaten? Hâlbuki bir sanat eserinin gerçek güzelliği, sanatkârıyla olan bağıdır ve o sayede hakikî bir anlam ifade eder.

Acaba sizi tanımayan ve bilmeyen unsurların bir araya gelmesiyle, çamur gibi bir toprağın içinden çıkan ve dalların ellerinden sizlere uzanan meyvelerin, ihtiyacınızı tesadüfen karşılaması ve size bir şans eseri lezzet vermesinin ifade ettiği anlam derinliği, ne derecede sığ ve düşüktür? Peki ya toprağı ve ağacı kendine perde yapan, sizi tanıyan, gören ve seven, ihtiyacınızı bilerek şefkat eden, kendini size tanıttırmak istediği için o meyveyi ikram eden,  sonsuz bir güzelliğe ve mükemmelliğe sahip, nihayetsiz bir kudreti, ilmi, iradesi ve rahmeti bulunduğu eserleriyle anlaşılan bir zâtın o meyveyi size bir hediye olarak gönderdiğini bilmenin ifade ettiği mana, öbüründen ne mertebe yüksek ve güzeldir?

Hele böyle bir bilgi, sizi hediyelerin kaynağına ulaştırıyorsa ve o hediyelerin daimî olarak alınmaya devam edeceği müjdesini içeriyorsa ve o ikram sahibiyle tanışma imkânı olan bir yere davetli olduğunuz anlamına geliyorsa, buna ne kadar önem vermek gerekir sizce? Bir portakalı tam vücudumuzun ihtiyacına, gözümüzün zevkine, damağımızın tadına göre yaratmasıyla, bütün ihtiyaçlarımızdan ve isteklerimizden haberdar olduğunu anladığımız şu kâinatın sahibi ve hâkimi olan, kudretli ve şefkatli sanatkârın hesabına bakmakla kâinatın gerçek güzelliği ortaya çıkmaz mı? “Ne kadar güzel yaratılmış” diye ifade etmek, bambaşka bir anlam ve değer kazandırmıyor mu eşyaya?

Ebedî bir yaratıcıları olmadığı için hem yokluğa ve hiçliğe gidecek olan; hem de devamlılıkları ve anlamı olmayan ve güya “ne kadar güzel” diye sanatkârı aradan çıkararak kendileri için meftun olunan tüm sahte güzellikler, ne kadar boş ve “ne kadar çirkin”dirler. Hem o sanatkârı tanıdığını ve bildiğini söylediği halde, o güzellikleri vücuda getirenin razı olduğu ve izin verdiği ve kendi namına bir muhabbet olarak gördüğü meşru sevginin dairesinin dışına çıkarak, gayr-ı meşru bir şekilde o güzellikleri sadece kendi namlarına sevmek, ne kadar geçici, zararlı ve hatalıdır. Kâinat, tüm hakikî güzellikleriyle, kendisini yaratan sanatkârın namına, kendini böylesine kıymetsizleştirip hakaret edenlerden şikâyetçi olacaktır.

Eser metnindeki son cümleyi tekrar ederek âleme ilan etmek isteriz ki:

Dinsiz felsefe, hakikatsiz bir safsatadır ve kâinata bir tahkirdir…

Eser metninde geçen bir ifade hakkında not: Tahkir: Hakaret. 12. Söz’de geçen dinsiz felsefe tabirinden kastedilen şudur: Felsefe iki kısımdır. Bir kısım felsefe, dini inkâr eder ve bir yaratıcıyı kabul etmez, insanları dinsizliğe ve tabiat bataklığına sürüklemeye çalışır. Burada bu zararlı felsefe muhatap alınmıştır. Bizim ve Risale-i Nur’un hücum ettiğimiz felsefe bu kısımdır. Diğer kısım ise, toplumsal hayata, ahlâka, insanın gelişimine, bilime, sanata ve ilerlemeye hizmet eden felsefedir ve bu felsefe, Kur’ân ile barışıktır. Biz bu tarz felsefe ile dostuz, barışığız, aynı arayış tabanını paylaşıyoruz. Onunla hiçbir sorunumuz, mücadelemiz yoktur. Bizim destekçimizdir. Biz ondan yararlanırız, o bizden yararlanır.

Keşif Yolculukları Risale-i Nur Eğitim Programı Görsel Destekli Ders Videosu:

Kâinatın Sırrını Anlamada Kur’an, Felsefe ve Modern Bilim Karşılaştırması (12.Söz)

https://youtu.be/PLknv-3tyBY

 

Ediz Sözüer

Sende yorum yazabilirsin