Kanunî’nin mektubu Fransa’da dansı yasaklatmıştı

Aynı inancı, aynı değerleri paylaşan, aynı medeniyete sahip, aynı topraklar üzerinde yaşayan insanların kültür, örf, âdet, giyiniş, edebiyat ve san’atlarında ayrı farklılıklar görünebilir.

Elbette bu farklılıklar bu toplumun medeniyetinin zenginlikleridir. Birbirleriyle kenetlenmiş renkli mozaik gibi iç içe girmişler.

Bu kültürel ayrılıklar; İslâmiyet’ten önce de vardı, sonra da var olmaya devam etmiştir. Yalnız İslâmiyet’in gelişiyle bâtıl âdetler kaldırılmış, İslâm’ın inancına uygun kültürler günümüze kadar devam edegelmiştir. 

Ne var ki, son zamanlarda gelenek ve görenek özenti ve belâsı, bazı bâtıl ve zararlı âdetler yeniden İslâm toplumlarında yer almaya başlamışır. Bu âdetler maalesef, en muhafazakâr yerlere, hatta köy düğünlerine kadar ulaşmış görünüyor. Düğünlerde erkek-kadın karışık, kol kola dans ediyorlar. İslâmiyet’e uygun olmayan açık-saçık oyunlar yurdumuzun tamamına yayılarak âdeta gelenek haline getirilmiştir.

Kanunî Sultan Süleyman, Fransa’da dans adı altında bir oyunun oynandığını duyar. Fransa Kralı Fransuva’ya bir mektup yazar ve bu dans denen çirkin oyunun derhal yasaklanmasını ister. 

Kanunî’nin mektubunun orijinal metni şöyledir: “Ben ki, kırk sekiz krallığın hakanı Sultan Süleyman Han’ım. Sefirimden aldığım habere göre, memleketinizde dans namı altında kadın-erkek birbirine sarılmak suretiyle, alâmele-innas (herkesin gözü önünde) icra-i lağviyyat (faydasız işler) işlenmekte olduğu mesmuu şahanem olmuştur (işitmişimdir). … İş bu rezaletin memleketime de sirayeti ihtimali muvacehesinde name-i hümayunum yed’inize (elinize) vusulünden (ulaşmasından) itibaren derhal son verilmediği takdirde, bizzat ordu-yu hümayunumla gelip men’e muktedirim.”

İşte bu mektuptan sonra Fransa’da tam yüz yıl bir daha dans oynanmamıştır.

Ecdadımızdan günümüze kadar ananevî olarak sürdürüle gelen birçok kültür, gelenek ve âdetler sosyal hayatımızın meşrû istek ve arzularına uygun ve yeterli olmasına rağmen, İslâm diyarı olan memleketimizde, gayri ahlâkî harici kültürlerin büyük masraflarla istimal edilmesi, hem dinimize hem de kültürümüze uygun düşmüyor. 

Eskiden, Anadolu’da imkânların bol olduğu hasat sonrası, sonbahar mevsiminde düğünler yapılırdı, düğünlerde arabana, ney, kaval benzeri çalgı aletleri çalınır, erkekler ayrı, kadınlar ayrı yerlerde oynarlardı.

Memleketimiz güzel, insanı güzel, ahlâkı güzel, örf, adetleri ve gelenekleriyle güzeldi; varsa ayrılıkları o da toplumun kültür zenginlikleriydi. Yıllarca aynı bölgede Hıristiyan ve Yezidi’lerle aynı toprak üzerinde, aynı köyde komşu olarak yaşadık. Düğünlerimizde örf ve âdet farkı pek yoktu, Fransa’nın kültürüyle değil; kendi kültürümüzle düğünlerimizi yapardık.

Düğün erkek tarafından tertiplenirdi, kız evinde sade bir törenle kına yakılırdı. Düğüne gelen dost, eş ve akrabalar komşular tarafından ağırlanırdı, düğün masrafı şatafatlı değil, herkes bütçesine göre yapardı. Düğünlerde mevlit okunurdu. Adı üzerinde “Düğün mevlidi,” şenliklerimiz de, duâ ve niyazlarımız da hep birlikte yapılırdı. Ne güzeldi o zamanların âdetleri, gelenekleri, görenekleri…

04.10.2018

Rüstem Garzanlı

Sende yorum yazabilirsin